Bahar, evrenin güneşi olmaya hazır mısın?
Bölüm 11. Kısım 2
İnsanlar çığlık atıyor, kameralar yaralı kuşlar gibi körleşmiş bir şekilde yanıp sönüyordu. Hava kan ve korku kokuyordu. Üçüncü kez ateş eden Kamil bir adım geri çekildi, bir anlığına istemsizce bocaladı, Bahar’ı vurup vurmadığını anlayamadı… ona engel oluyorlardı… her seferinde, her kurşunda biri önüne geçiyor, onu koruyordu. İçinde öyle bir öfke kabardı ki, o yalnız değildi, ama onun Ayşe’si tek başınaydı, kimse de yardıma koşmamıştı. Kamil silahı yeniden kaldırdı, nişan almaya çalıştı ama biri Bahar’ı kapatmış, sımsıkı sarmış, kendi bedenini ona siper etmişti.
Evren, başka hiçbir şeyi görmeden — sadece Bahar’ı ve ona doğrultulmuş silahı — ona doğru atılıyordu. Yumruğu tam isabet etti, sert ve acımasızdı, doğrudan çenesine. Yusuf hemen yanında belirip bir anda Kamil’in elindeki silahı uçurdu. İkisi birlikte onu yere yıktılar ve o anda güvenlik salona daldı. Evren ayağıyla silahı kenara itip Kamil’in tamamen etkisiz kaldığından emin olduktan sonra Bahar’a döndü.
Onu sıkıca tutuyordu; kan yarasından sızıyor, ceketini ıslatıyordu. Sert Kaya, Bahar’ı bedeninin arkasına almıştı. Kan bacağından aşağı süzülüyor, yere damlıyordu; onu, elinde koruyabileceği son şeymiş gibi tutuyordu.
— Bahar, — Evren onlara doğru koştu.
— Tutuyorum, — diye fısıldadı Sert, onu bırakmadan. — Tutuyorum onu.
— Olur, — Evren elini Sert’in omzuna koydu ve Sert ona baktı.
Kollarını gevşetince Evren hemen Bahar’ı kendine çekti. Bahar, Evren’in kollarına geçer geçmez Sert yavaşça yere çöktü. Ağır soluyor, bizzat kendisinin başlattığı bu kaosa bakıyordu; elleriyle yaraladığı insanlara. Oğlunu büyüten ve şimdi İsmail’in ellerinde duran kadına. Bahar’ın annesine — Profesör Reha’nın üzerine eğilmiş, yarasını kapatmaya çalışan, parmaklarının arasından kan sızan kadına. Kendi ailesini neredeyse kendi elleriyle yok ediyordu.
Hava çığlıkların, ağlamaların, kanın metalik kokusunun ve sirenlerin sağır edici sesinin ağırlığıyla titriyordu. Evren, dünya ellerinde parçalanıyormuş gibi Bahar’ı tutuyordu; sanki tek bir güçle onu ayakta tutuyordu. Bahar düzensiz nefes alıyor, parmakları titriyor, gözleri sürekli bir yerlere kayıyordu — annesinin olduğu tarafa, Profesör Reha’nın yattığı yere, İsmail’in bağırdığı köşeye, Rengin’in bilinçsizce uzandığı yere.
— Evren… annem… — Bahar dönmeye çalıştı ama o bırakmadı.
— Dur. Dur, yanındayım, — sesi sertti ama içi titriyordu. — İyi misin? — dudaklarıyla sordu.
Bahar sadece başını salladı, cevap verecek hâli kalmamıştı.
— Bebek? — yine sessizce sordu.
Bahar gözlerini kısacık kapatıp başıyla onayladı.
— Evren, — diye bağırdı Gülçiçek. — Bahar? — Reha’nın göğsündeki yarayı bastırıyor, onlara bakıyor, kızının sağlam olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. — Reha… — gözlerinde yaşlar dondu.
— Anne, — Bahar irkildi, onlara koşmak istedi ama Evren onu tuttu. — Profesör…
— Ben, — neredeyse onu bırakıyordu ki tekrar elini sıktı. — Birlikte, — diye nefes verdi birden. — Artık sadece birlikte, bir adım bile bırakmam seni.
— Kırmızı kod! Oda 333! Hemen! Profesör Evren Yalçın! — anonslar havayı yardı.
— Evren, Rengin, — diye bağırdı Serhat. — Esra! — dedi, Rengin’i kucağına kaldırırken.
Evren Bahar’ın elini sıkıca tuttu, salonu ağır ağır nefes alarak taradı.
— Neden kurşunların önüne atıldın? — Gülçiçek hem sarsılmış hem öfkeli bir halde kocasına bakıyordu.
— Çünkü yoksa sen kendin öldürürdün beni, — hâlâ şaka yapmaya çalışıyordu. — Ellerinin sıcaklığı… bundan daha değerli ne olabilir ki? Bunu hatırlayacağım… bir de bana bakan gözlerini, — dedi, artık güçlükle fısıldayarak.
Reha, karısının gözlerinin içine bakıyordu; bakışı yavaşça donuklaştı, yüzü bulanıklaşmaya başladı… ve Reha, karısının kollarında bilincini kaybetti.
— Reha! — Gülçiçek çığlık attı, hıçkırarak ellerini yarasına daha da bastırdı.
— Evren! — diye bağırdı İsmail. — Nevra! — O da onun yarasını tutuyor, kanı biraz olsun durdurmaya çalışıyordu. — Evren, yardım et, gidiyor, — yalvardı İsmail.
Dizlerinin üzerinde oturmuş, Nevra’yı kollarında tutuyordu; onu bırakmaktan korkar gibiydi… O haklıydı… Yine koruyamamıştı… Yine… Ve onu kaybetmek istemiyordu; hem de böyle değil… Henüz hiçbir şeyi yaşayamadıkları, sevgilerini doya doya yaşayamadan…
— Bırakmam seni, duyuyor musun, Nevra? Bir daha asla bırakmam seni! — sözleri bir yemin gibiydi.
— İsmail… — diye nefes aldı o ve İsmail anladı… yine geç kalmıştı. İçinde bir şey kırıldı. — Çoktan bıraktın… — fısıldadı Nevra. — Bahar? — neredeyse duyulmayacak kadar sessiz sordu.
— İyi, — diye fısıldadı İsmail. — Dayan… duyuyor musun, dayan… — tekrarladı, yüzünü onun saçlarına gömerken. Elleri titriyordu, nefes bile alamıyordu.
Nevra derin bir nefes aldı… ve bilincini yitirdi.
— Evren, yardım et! — Serhat yalvarıyordu; Rengin’de ne olduğunu anlamamıştı, ama önlüğünün kolu hızla kırmızıya dönüyordu.
Meryem, duvara tutuna tutuna Bahar ile Evren’e doğru ilerliyordu, ailesine… hâlâ kurtarılabilecek olana.
Carter, Çağla’nın elini tutarak salona koştu. Onu arkasında kalmaya zorlamaya çalışıyordu.
— Anne? — hemen yanına atıldı.
— İyiyim, yavrum, — Meryem onun eline yapıştı. — Evren’in yardıma ihtiyacı var, — fısıldadı. — Çağla… — ona gülümsedi, sanki onu yıllardır tanıyormuş gibi. — Benim kızım, Bahar’ın hep yanında… bugün bile.
Çağla şaşkınlıkla ona baktı. Bahar’a koşmak istedi ama Carter onu tuttu, hareket etmesine izin vermedi.
— Serhat! Rengin’i Siren’e! — diye gürledi birden Evren, kravatını çözüp yere attı; sanki boğazındaki ilmikten kurtulmuştu. — Sen, — Reha’ya baktı, — profesör sende! Hemen! — diye emir verdi. Ferdi çoktan Rengin için sedyeyi getiriyordu, diğer görevliler de Reha ve Nevra için. — Siren nerede?! — diye bağırdı Evren, onun yokluğunu fark ederek.
— Evren, bana güvenebilirsin, — Jennifer önüne geçti, kendini hatırlatır gibi.
— Sert Kaya, — dedi sadece Evren. — Onu al ve ameliyathaneye götür!
— Evren… — Bahar onu Gülçiçek ile Nevra’ya doğru çekiyordu. — Nevra… — diye fısıldadı.
— Carter, git, — Meryem oğlunu itti. — Git! — üsteledi. — Ben yapabilseydim, kendim yapardım… — bilincini yitirmiş Reha’ya baktı, yarasını tutan karısına baktı.
— Carter, bırak beni! — Çağla, arkasından bir şey görebilmek için uğraşıyordu.
— Sen burada duruyorsun! Annenin yanında! — Carter aniden ona döndü. — Sana onu emanet ediyorum, tamam mı? — dedi. — Kendini ve bebeğini koruyacaksın ki kocana hesap vermek zorunda kalmayayım!
— Benim kocam yok, — diye fırlattı Çağla.
Carter’ın kaşları hafifçe çatıldı.
— Olacak, — diye başını salladı.
Çağla bir şey söyleyemeden Carter onun elini bıraktı ve İsmail ile Nevra’ya doğru hızlı adımlarla ilerledi. Gözleri Reha’ya kaydı ama kendini durdurdu; babası olduğunu bile bilmediği adamın yanında durup kalmamak için iradesini zorladı.
— Ben alırım! — dedi yüksek sesle, Evren’e rağmen. — Git! — Carter o anda Evren’e döndü. — Git ve kurtarman gerekeni kurtar.
Bahar, annesinin yanına diz çöktü. Onun yanağına dokunmaya, gözyaşını silmeye yetişmişti.
— Git, kızım… git, sadece kendine ve bebeğine dikkat et, — dedi Gülçiçek fısıltıyla.
— Şimdi ben, hanımefendi Gülçiçek, — Serhat diz çöktü. — Profesör, yine mi ameliyathaneme düştünüz? — dedi, Ferdi’nin Rengin’i taşıdığı sedyeyi sürüklediğini izleyerek; anonsların sesini duymamaya çalışıyordu.
Serhat bilmiyordu… kızını bir daha canlı görecek miydi… Kimse bilmiyordu, kimse ona bu kez bir garanti veremedi.
Evren, Carter’a sert bir bakış atıp başını salladı ve Bahar’la beraber çıkışa doğru koştu; kameralara, salondaki kaosa aldırmadan… Esra’nın odasına giden koridora daldılar.
— Siren! — diye haykırdılar; yollarını bir sedye kestiğinde. Üzerinde Jem yatıyordu.
— Jem? — Evren neredeyse ona eğilecekti ki Siren’in bakışıyla durakladı.
Siren sadece başını salladı, hiçbir şey söylemeden.
— Jem… — Bahar Jem’in soğuk parmaklarını tuttu. — Nasıl oldu bu? Ne oldu? — Siren’e baktı.
— Kalbi atıyor, — dedi Siren. — Ama beyin… — cümleyi bitiremedi.
Evren bir anda başını kaldırdı. Gözlerini yakıp geçen acı ve verilemez bir seçim…
— Solunumu var, — dedi kontrol edip. — Entübeye alın! Daha konuşmak için çok erken, hiçbir şey kaybedilmedi! — diye emretti. — Beyin ölümünü doğrulamak için çok erken, — fısıldadı, ardından sertçe ekledi: — Siren, Rengin sende.
Bahar ile Siren birbirlerine baktılar.
— Ona ne oldu? — diye sordu Siren.
— Hamile, — dedi Bahar.
— O da mı?! — şaşırdı Evren.
— Şimdi mi konuşacağız bunu?! — dayanamadı Bahar.
— Hadi, — dedi Evren. Bahar ile birlikte tekrar koşmaya başladılar.
Evren, Jem’i düşünmemeye çalışıyordu; salonda bıraktığı her şeyi… Sadece onun elini sıkıca tutuyordu. Yanındaydı, görece daha güvendeydi… ve bu an için bu yeterliydi.
***
Odada ışık fazlasıyla parlaktı. Aydınlık, bir otopsi masası üzerindeki gibi gözleri yakıyordu. Cihazlar dağınık bir ritimle ötüyor, sanki boğuluyormuş gibi kesik kesik ses çıkarıyordu; bu, tekdüze bir uyarı sesinden bile daha kötüydü, çünkü o en azından bir yardım çığlığına benzerdi.
Esra, hareketsiz bir şekilde yatakta uzanıyordu; teni griye dönmüştü. Doruk kalp masajı yapıyor, monitöre bakmamaya çalışıyordu. Uraz damar yolunu hazırlıyordu.
— Fetüsün nabzı düşüyor, — dedi Uraz, onları odada görür görmez.
Evren isteksizce parmaklarını gevşetti, onun elini bıraktı.
— Bradikardi… belirgin, — Bahar Esra’nın üzerine eğildi. — Evren! Gidiyor!
— Ameliyathaneye. Hemen, — bakışı buz kesti.
— Profesör, yetişemeyebiliriz… — Doruk panikledi.
— Yetişeceğiz, — dedi Evren, Esra’nın üstüne eğilip pupilla reaksiyonunu kontrol etti — sıfır. — Komada. Asistoli kapıda. Sedyeye!
Herkes tek bir organizma gibi hareket etti. Sedyeyi koridordan hızla sürüyor, yanında koşuyorlardı. Bahar sensörü tutuyor, diğer eliyle sedyeden destek alıyordu. Evren onun ne kadar solgun olduğunu görüyordu ama susuyordu.
Koridorda bir anlığına Serhat’la karşılaştılar; yanında yatan Reha’nın sedyesiyle yürüyordu. Gülçiçek elini bırakmadan tutuyordu… Kimse konuşmadı. Sadece bakışları kesişti ve herkes kendi ameliyathanesine doğru ilerledi. Serhat, Esra’ya dokunmaya bile vakit bulamadı, izin de vermedi; sadece inanıyordu — elinde kalan tek şey buydu. Esra ameliyathanede, Rengin bilinçsiz… Ameliyat bittiğinde neyle karşılaşacağını bilmiyordu… Her biri kendi cehennemine giriyordu.
Işık yakıcıydı. Steril hava korkuyla doluydu.
— EKMO kuruyoruz, — diye komut verdi Evren, düşünmeye bile zaman tanımadan.
Doruk femoral arter ve vene erişim açtı. Makine uğuldadı, kan akışını devraldı. Herkes monitöre çevirdi bakışlarını — Esra’nın kalbi artık atmayı bırakmıştı.
— Asistoli, — diye fısıldadı Uraz.
— Yok sayıyoruz, — Evren sert bir tonla. — Perfüzyonu koruyoruz, — Bahar’a baktı. — Bebeğe ihtiyacımız var, hemen!
Yüzü maskenin altında saklıydı… yalnızca gözleri görünüyordu, okyanus mavisi. Nefesi düzensizdi ama ayakta duruyordu… Ne yaşandığını, kimlerin yaralandığını anlayacak bir saniyeleri bile yoktu. Yine doktor olmuşlardı… tüm duyguları kesip atmışlardı.
— İyi misin? — yine de sordu Evren.
— Sonra, — dedi Bahar, bugün onlar için neredeyse şifreye dönüşen o kelimeyle. — Şimdi Esra.
Evren, Bahar’ın düşebileceğini biliyordu… son gücüyle ayakta duruyordu.
— Bistüri, — dedi Bahar kararlı bir sesle; alet eline verildiğinde parmakları titremedi.
Hızlı, kesin, emin bir hareketle kesiyi yaptı. Uraz ekartörleri uzattı.
— Derin hipoksi… — dedi Bahar, dokuları ayırırken. — Nefes almıyor…
— Şimdi, — diye nefes verdi Evren, sanki bunu sadece ona değil, Serhat’a, kendine de söylüyordu.
Bir saniye sonra Bahar bebeği çıkardı. Morarmış, hareketsiz bir kız çocuğuydu… ağlamıyordu.
— Ver bana! — Evren bebeği aldı ve reanimasyona başladı.
Saniyeler bir ömür gibi uzadı. Cihazların ötüşü sessizliği deliyordu. Reanimasyon masasının sessizliği, bebeğin sessizliği — insanın bağırmak isteyeceği bir ağırlıktı.
— Nefes al, — fısıldadı Bahar. — Nefes al… — ameliyatı tamamlamayı sürdürdü.
Bahar dokuları dikiyor, düzgün dikişler atıyordu… derken ameliyathaneyi ince, zayıf bir ağlama sesi kesti… neredeyse duyulmayacak kadar hafif… ama kız reanimasyona yanıt vermişti.
— Var, — dedi Evren derin bir solukla. — Kuvöze! — Bebeği Doruk’a teslim etti ve masaya geri döndü.
Bahar son dikişi attı, ellerini kaldırdı, bir adım geri çekildi. EKMO çalışıyordu, ama kalp atmıyordu.
— Profesör? — Uraz Evren’e baktı.
Evren gözlerini Bahar’dan ayırmadı; onun sendelediğini gördü.
— Düşmeyeceksin! — diye fısıldadı, gözlerinin içine bakarak.
— Sakın… şu an… sakın benim için düşünme, — Bahar bir anda toparlandı. — Sakın… — sesi titredi. — Esra? — Esra’nın beyaz yüzüne baktı. — Onu kaybedecek miyiz? — herkesin söylemekten korktuğu soruyu dile getirdi.
Evren bir an gözlerini kapattı.
— Kalpsiz — evet, — dedi fısıltıyla; bu bir hüküm gibi çıktı ağzından.
Bahar yutkundu; gözlerinde yaş parladı.
— Ona nasıl söyleyeceğiz? — dedi sessizce.
— Ben söyleyemem, — Evren’in sesi çatladı.
— Söyleyeceksin, — Bahar monitördeki ince düz çizgiye bakarken.
Evren onun gözlerinin içine baktı… ne kadar kırılgan olduğunu, dünyayı nasıl güçlükle ayakta tuttuğunu o anda kavramaya başladı.
— Bahar? — gözlerindeki telaşla onu yokladı.
— Düşersem… — dedi o, gözlerini ondan ayırmadan, — sonra düşerim, şimdi değil, Evren.
Evren başını salladı ve ancak şimdi fark etti — Bahar’ın elleri titriyordu. Gerçekten bayılmanın eşiğindeydi… Günün ağırlığı yavaş yavaş beyinlerine çöküyordu… Göğsüne doğrultulmuş silah… silahın soğuk çeliği… Reha’nın yerdeki bedeni. Gülçiçek’in kana bulanmış elleri. İsmail’ın kollarında bilinci kapalı Nevra… ve Sertu Kaya — Bahar için hedeflenen kurşunu göğüsleyen adam… o kurşun Bahar’ın hayatını alacaktı.
Ve Jem… adını bir daha kimse anmamıştı, ama o da oradaydı, odalardan birinde… Ve ikisi de biliyordu — bu günün sonu daha gelmemişti. Her şey daha yeni başlıyordu.
***
Odadaki cihazlar düşük bir uğultuyla çalışıyordu. Reha hareketsiz yatıyordu. Az önce kendine gelmişti ve bakışları tavana kilitlenmişti; sanki gerçekten hayatta olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Vücudu zonkluyor, kurşunun yankısı hâlâ içini titretiyordu. Gülçiçek’i çağırmak istedi — sessiz, fısıltıyla, her zaman yaptığı gibi… ama onun sesini duydu. Sıcak. Yumuşak. Fazla… canlı. Ama yanında değildi.
Yarı açık kapıdan koridorun ışığı süzülüyor, ve o an bir erkek kahkahası duyuldu — nazik, özenli… ve karısının sesi. Öyle bir sesti ki, Reha çok uzun zamandır kendisi için böyle bir tonda duymamıştı.
— Hanımefendi Gülçiçek, sizi burada görmek ne büyük sürpriz… hâlâ aynı güzellik… ve o poğaçalarınız… nasıl özledim onları… sizi, — erkeğin sesi Reha’yı yatağından doğrulmaya adeta zorladı. — Omzunuz nasıl?
Acı böğrünü kavurdu ama yavaşça ayaklarını yataktan sarkıttı. Pansumanın altında kan zonkluyordu, yine de kalktı. Reha duvara tutunarak yürüyordu, dişlerini öyle sıkmıştı ki çenesi kilitlenmişti. Her adımı vücudunda ateş gibi yanıyor, kıskançlık onu kapıya doğru sürüklüyordu. Yaklaştı, kapıyı itti ve olduğu yerde kaldı.
Tertipli sakallı, beyaz önlüklü bir adam karısına gülümsüyordu. Gülçiçek’in elini iki eliyle tutmuştu, sanki büyük bir hazineymiş gibi. Çok yakındı… fazlasıyla. Ve gözünün önünde eğilip kadının avuçlarını dudaklarıyla hafifçe öptü.
— Sizi yeniden gördüğüme inanamıyorum, — dedi fısıldayarak. — Nereye kayboldunuz böyle? Birden ortadan yok oldunuz? Masaja da gelmiyorsunuz… — başını kaldırmadan ona baktı.
Gülçiçek utangaç bir gülümsemeyle elini kurtarmaya çalıştı, fakat tanımadığı adam onu bırakmıyordu. Reha’nın içinde bir şey patladı.
— O meşguldü! — Reha koridora çıktı; kendi sesi ona yabancı geldi.
Koşarcasına değil, duvara tutunarak duruyordu; diğer eli kanı sızmaya başlayan pansumana bastırılıydı. Gülçiçek irkildi, arkasına döndü. Adam onun elini bırakıp geri çekildi.
— Profesör, — diye başını salladı adam.
Reha kapıya yaslanmayı bırakıp bir adım attı, Gülçiçek’in önünde durup adamın gözlerinin içine baktı.
— Uzaklaşın! — dedi, sesinde metalin keskinliği vardı.
— Affedin… ben… bu bir yanlış anlaşılma… — adam ellerini kaldırdı, geriye adım aldı. — Hanımefendi Gülçiçek’i uzun zamandır tanırım sadece.
— Uzun zamandır mı? — diye sordu Reha. — Hem de bu kadar sıcak? Bu kadar yakın? — ona doğru bir adım daha attı. — Çok mu özlemişsiniz?
Adamın rengi soldu.
— Profesör… ben…
Kimse Meryem’i fark etmedi. O köşeden çıkarak durdu, sahneyi izledi. O gençliğinde kendisini delicesine seven Reha şimdi sadece karısına bakıyordu. Sadece onu koruyordu. Nasıl kıskandığını görünce… yarasından, sızan kandan zerre sakınmadığını görünce… Meryem hafifçe gülümsedi, iç çekti ve geldiği gibi sessizce uzaklaştı.
Gülçiçek sanki uyanmış gibi davranıp Reha’yı kolundan tuttu.
— Reha! Yeter artık! — dedi sertçe. — O sadece…
— Sadece ne? — Reha birden ona döndü. — Sadece elini mi öptü? Sadece sana dokundu? Sadece sana yüz yıldır görmediği gibi mi baktı? Sadece masaj mı yaptı?! — yüzü değişti. — Soyundun mu onun için, Gülçiçek?!
— Sadece kolumu! — diye parladı Gülçiçek. — Peki sen?!
— Ben ne? — acı bir gülümseme belirdi dudaklarında. — Şimdi güç mü yarıştıracağız? Kim kimin parmaklarını öptü, kim kimi sarıldı, kim kimin kalbini parçaladı? — öfkeyle sordu.
Gülçiçek dondu. Gözleri büyüdü. O an adam, Reha’nın tüm dikkatinin karısına kaydığını fark ederek geri çekildi, köşeyi dönüp kayboldu. Reha öfkesini zor zapt ediyordu; titriyordu — hem öfkeden, hem de içini parçalayarak yükselen acıdan.
— Sen… kıskanıyor musun? — dedi Gülçiçek fısıltıyla.
— Ben mi? — Reha afalladı. — Ameliyattan sonra kendime geliyorum, ama sen yanımda değilsin! — öfkeyle devam etti. — Sesini duyuyorum… ve sen başka birinin yanında duruyorsun! Ona dokunmasına izin veriyorsun! Elleri öpmesine! Masaj mı?! — ona bir adım yaklaştı, gözlerine baktı. — Masaj! — zorla yuttu.
— Sadece masaj, — karşılık verdi Gülçiçek.
Söz, tokat gibi çarptı. Reha irkildi.
— Ona nasıl baktığını gördüm… nasıl gülümsediğini! O ellerini öperken… — onu duymuyordu bile, kafasında sahne tekrar tekrar dönüyordu. — Keşke ölseydim, — fısıldadı, — keşke ölseydim de bunu görmeseydim, bilmeseydim!
— Böyle deme! — Gülçiçek alev gibi parladı. — Sakın böyle deme! — neredeyse göğsüne yumruk atacak gibiydi.
— Neden? — Reha sendeledi ama ayakta kaldı. — Üzülürdün mü? Yoksa ona poğaça mı götürürdün? Avutma masajı mı isterdin?
Gülçiçek, tokat yemiş gibi irkildi.
— Nasıl söylersin bunu… — ona doğru bir adım attı.
— Ya sen?! — Reha da adım attı, ama acı böğrünü bıçak gibi kesince duvara tutundu. — Nasıl o kadar yakın durabildin onunla… nasıl… öyle sıcak gülümsedin… ben kendime zar zor gelirken, sen yanımda bile değilken?!
Gülçiçek onu tuttu, yere düşmesine izin vermedi.
— O kimse değil! — dedi, sesinde öfke ve kırgınlık birbirine karışmıştı. — Kimse! Ama sen…
— Bırak, — Reha onun ellerini sıkıp kendini çekmeye çalıştı. — Şimdi değil. Bana dokunma! Böyle değil. Ben… — ayakta duramadı, pansumandaki kan koyulaşmıştı.
— Reha, yeter artık! — diye bağırdı Gülçiçek. Omzunu onun kolunun altına soktu, bedenini destekledi.
Reha direniyordu, gitmek istiyordu, kapıyı çarpıp uzaklaşmak istiyordu, ne olursa olsun bunu görmemek, hatırlamamak için… ama bacakları onu taşımadı, yardımını kabullenmek zorunda kaldı. Gülçiçek — inatçı, gururlu, delicesine sevdiği kadın — izin istemedi. Onu yatağa yatırdı. Öylece. Çünkü o onun kocasıydı… inatçı, gururlu… ve her şeye rağmen onun adamı.
Reha yana dönmeye çalıştı, ama yara zonklayarak kendini hatırlattı; bu yüzden sırtüstü yatıyor, tavana bakıyordu… gözlerinin önünden ise, başka bir adamın karısının ellerini öptüğü an gitmiyordu… zihni, masajı, o ellerin onun bedenine dokunduğunu çiziyordu.
— Korktum senin için, Reha, — birden onun sesini duydu. — Gözümün önünde öleceksin sandım. Ameliyattan sonra bu kadar uzun süre kendine gelmemene çok endişelendim.
— Öyle endişelendin ki, gidip onunla buluştun, — diye homurdandı Reha, ona bakmadan.
— Onunla flört etmedim, — dedi Gülçiçek, onun sözlerine takılmamaya çalışarak. — Sadece nefes almak istedim… biraz su içmek istedim… sen… — sustu, sesi titredi.
Reha hâlâ ona bakmıyordu ama nefesi bozulmuştu.
— Sen… — sesi bir an yumuşadı, — gerçekten korktun mu benim için?
— Ölümüne, — dedi Gülçiçek gözlerini kapatarak. — Ölümüne, Reha.
Reha ona doğru yavaşça döndü. İçindeki her şey çöktü — kıskançlık, öfke, korku. Titreyen eliyle onun parmaklarını buldu, elini tuttu.
— Eğer bir daha… başka birine böyle gülümsediğini görürsem… — fısıldadı. — Deliririm… — dedi, sesi kısılarak. — Seni düşünmekten aklımı kaybederim.
Gülçiçek hafifçe ona eğildi.
— Neden? — diye sordu sessizce.
— Çünkü seni hayattan çok seviyorum, — dedi Reha, gözlerini açmadan.
Reha onun sıcak nefesini hissetti — çok yakın, çok gerçek. Gülçiçek yanağına dokundu, ilk akşamları gibi… ilk kez öpüştükleri gece gibi.
— Ben de seni seviyorum, — dedi belli belirsiz bir sesle.
Acı yok oldu, öfke dağıldı… ama korku kaldı. Daha sıcak, daha живой. Они не помирились — onlar fırtınayı atlattı… Kaybetme korkusu onlar için — gerçekten, içi acıyarak sevmek demekti.
Reha tavana bakıyordu, sanki kırılmış bir çocuk gibi; kızmaya mı devam edeceğini, yoksa özür dileyeceğini bilmeden. Nefesi ağırdı, omuzları gergindi, yanındaki sargı koyulaşmıştı, kan bandajın altından görünüyordu.
— Reha, — Gülçiçek ona eğildi.
— Dokunma, — diye irkildi Reha, uzaklaşmaya çalıştı.
— Tabii, — dedi Gülçiçek, sanki onunla hemfikir olurmuş gibi. — Dokunmamak, — elini onun göğsüne koydu, kalkmasını engellemek için. — Kendi aptallığın yüzünden ölmeni seyretmeyeceğim.
Reha karşı çıkmak istedi ama nefesi kesildi — acıdan mı, yoksa onun parmaklarının bu kadar emin, bu kadar nazik değmesinden mi, bilmiyordu. Nerede ona dokunsa, orası sakinleşiyordu. Gülçiçek kimseyi çağırmadı, kimseyi rahatsız etmedi. Dikkatlice bandajı açtı… düzgün atılmış dikişi gördü… aynı dikkatle yenisini sardı. Her hareketi incelikle, acıtmak istemezcesine. Reha gizlice onu izliyordu.
— Hâlâ kızgınsın, — diye fısıldadı.
— Çok, — dedi Gülçiçek.
— Ve kıskanıyorsun, — diye ekledi Reha.
Gülçiçek bir an dondu, sonra başını kaldırdı ve ona öyle bir baktı ki Reha bir an nefes almayı unuttu.
— Ben seni kıskanıyor muyum? — dedi yumuşak bir sesle. — Bugün gördüklerimden sonra?
Reha dönmek istedi ama onun parmakları yanağına dokundu — emin, yumuşak, neredeyse buyurgan.
— Kıpırdama, — dedi. — Başın dönüyor.
Reha inatla dudaklarını sıkıştırdı. Onun elleri… biraz önce başka bir adamın öptüğü eller… ona dokunuyordu. Reha tartışmak istiyordu ama bedeni onu yarı yolda bıraktı, gözleri kapandı. Gülçiçek yastığını düzeltti, yatağın kenarına oturdu, elini onun elinin üzerine koydu. Büyük, güçlü eli… ve onun küçük avucu… Reha ilk kez biraz rahat nefes aldı.
— Biliyor musun, — dedi Gülçiçek, neredeyse duyulmayacak kadar sessiz, — seni böyle kıskanacağını hiç düşünmemiştim… — parmağının ucuyla bileğini okşadı. — Böyle… savunmasız… böyle… gerçek.
Reha gözlerini açtı.
— Sen benim karımsın, — dedi fısıltıyla. — Ve… biri sana bugün onun baktığı gibi bakarsa… ellerini öperse… dayanamam.
Gülçiçek hafifçe gülümsedi.
— Hım… demek mesele bu… — onun elini biraz daha sıkı tuttu. — Yani gerçekten kıskanıyorsun.
Reha bir şey söylemek istedi ama göz kapakları ağırlaştı, nefesi düzeldi.
— Uyu artık, — dedi Gülçiçek eğilerek. — Yoksa yine kalkıp hesap sormaya gideceksin.
— Eğer o… bir daha… sana yaklaşırsa…, — dedi Reha, uykuyla karışık bir homurtuyla.
— Reha, — yumuşakça kesti sözünü Gülçiçek, — biri bana bir gün yaklaşacak olursa…, — yüzünü ona yaklaştırdı, — ona kendim uzak durmasını söylerim, — saçlarını okşadı. Kendine bile itiraf edemediği bir şaşkınlıkla… nasıl oldu da ona yeniden dokunuyordu, neden bunu istiyordu? Oysa bugün başka bir kadının onu öptüğünü görmüştü. — Uyu, benim inadımsa inatçım… — dedi fısıldayarak. — Buradayım. Ve… gitmeyeceğim.
Reha’nın yüzündeki çizgiler gevşedi, omuzları çözüldü, nefesi düzeldi. Uykuya daldı — sanki içindeki bütün karanlık biri tarafından söndürülmüş gibi. Gülçiçek onun yanındaydı. Başından ayrılmadı. Elini okşadı, sanki bırakırsa kaybolacakmış gibi. Ancak uyuduğundan emin olduğunda… kendine küçük bir gülümseme izin verdi — utangaç, sıcak… acıdan sonra, korkudan sonra, kıskançlıktan sonra gelen o nadir gülümseme.
***
Koridorda, bugün yaşanan onca şeyden sonra alışılmadık bir sessizlik vardı. Gerçek bir sessizlik değildi bu; her nefes, her adım, her kalp atışı duyuluyordu.
Yan yana yürüdüler. Evren, Bahar’ın elini bırakmıyordu — sanki onun sıcaklığını hissederek, canlı olduğuna emin olmak istiyordu. Bahar birkaç kez elini çekmeye çalıştı; daha hızlı gitmek, annesinin, Reha’nın, Nevra’nın, Jem’in, Bahar için kurşun yiyen Sert Kaya’nın durumunu öğrenmek istiyordu… ama Evren istemeden onu yavaşlatıyor, elini bırakmıyordu. Gücüyle değil… yaşadığı korkuyla tutuyordu.
— Evren… — dedi Bahar sessizce.
— Hayır, — aynı sessizlikle karşılık verdi. — Bekle.
Bahar onun sesinde öfke değil… sessiz bir yalvarış duydu. Köşeyi döndüklerinde Serhat’ı gördüler. Yeni doğan yoğun bakımının cam duvarı önünde duruyordu. Küçücük bir kuvözün içindeki torununa bakıyordu. Minicik bir tüp, küçücük bir maske, monitörün her bir tıkı… yaşamını sayılara çeviren ekran.
Serhat elini cama koymuş, alnını soğuk yüzeye yaslamıştı.
Bahar ve Evren’i fark etti, ama kıpırdamadı. Hiç konuşmadı. Onlar da yanına gelip durdu. Evren derin bir nefes aldı. Bahar bulantısını bastırmak için yutkundu. İlk konuşan Serhat oldu.
— Ne kadar… küçük… — parmakları camın üzerinde kaydı. — Ve ne kadar… canlı… — nefesi titredi. — Ama annesi… annesi gidiyor.
Bahar dayanamayarak başını Evren’in omzuna gömdü, ağlamamak için kendini zorladı. Evren bir an bakışını kaçırdı — bir saniyeliğine… ama o bir saniye yüzünün sertleşmesine yetti.
— Donör? — dedi sonunda Serhat, onlara dönerek.
Sessizlik kalbine bıçak gibi saplandı. Serhat başını çevirip yeniden torununa baktı. Bahar, onun profiline… her nefeste umudu kaybedişine bakıyordu.
— Henüz yok, — dedi Evren ve elini Serhat’ın omzuna koydu.
Serhat gözlerini kapadı, parmakları camdan kaydı.
— Demek ki… — neredeyse duyulmayacak bir sesle konuştu, — yetişemeyebiliriz?
Evren sessiz kaldı. Tepelerindeki hoparlör hafifçe cızırtı çıkardı. Bu hastanede bir yerde biri yaşam için savaşıyor, bir yerde bebek ağlıyor, başka bir yerde Esra yavaşça sönüyordu.
— Ona… annesinin geri dönemeyebileceğini nasıl söyleyeceğim? — fısıldadı Serhat. — Bir bebeğe… bunu nasıl anlatırsın? — acı bir gülümseme belirdi, gözleri dolmuştu. — Esra onu hiç görmedi. Hiç kucağına alamadı. Otuz iki hafta taşıdı… ama adı yok. Esra kızına isim bile veremedi… — Serhat titredi, onlara döndü. — Ya uyanmazsa? Ya asla bilemezse kızının adını?
Serhat yeniden alnını cama yasladı. Bahar’ın parmakları Evren’in elini daha sıkı kavradı. Serhat’a sarılmak istedi… ama bacakları onu dinlemiyordu.
— Kalp arıyoruz, Serhat, — dedi Evren sessizce. — Umudu kaybedemezsin. Esra’yı bırakmam, duyuyor musun beni?
— Geç kalabilirsin, Evren, — dedi Serhat; ilk kez tamamen kırılmış görünüyordu, kabullenişe gömülmüş. — Sonra yok artık. Hiçbir şey kalmadı.
Bağırmıyordu, ağlamıyordu, kimseye yalvarmıyordu. Sadece torununa bakıyordu… bu daha da ürkütücüydü. Her saniyeyi hafızasına kazımaya çalışır gibi bakıyordu. Evren Bahar’ı kendine çekti, o yine omzuna yaslandı. Korku ikisini de delip geçti.
Sonra… bugün ateşlenen kurşunlardan daha fazla acı verdi Evren’e. O kelime.
O döndü ve Bahar’ın gözlerine baktı.
Serhat da döndü.
Bahar irkildi.
— Gidin, — dedi birden Serhat. — Sadece… gidin.
— Ya sen? — dedi Evren.
— Ben mi? — diye tekrarladı Serhat. — O nefes aldığı sürece burada olacağım. Yanında. İsterse o nefesi makine versin. O hâlâ burada. Hissediyorum.
Evren derin bir nefes aldı, Bahar’ın elini daha sıkı tuttu ve hızla uzaklaştılar. Yenidoğan bölümünden çıkar çıkmaz sesler üzerlerine kapandı: ayak sesleri, sedyelerin gürültüsü… Ve sonra onu gördüler. Rengin.
Tekerlekli sandalyede oturuyordu. Ferdi sandalyeyi öyle dikkatle sürüyordu ki, ona zarar vermekten korkar gibiydi. Kolundan çıkan şeffaf bir hat, sandalyeye bağlı serum şişesine gidiyordu. Ahu tabletle yanında yürüyordu.
— 216 numara — cerrahiye, hemen, — dedi Rengin, sesi tamamen sabit. — Posta 4 sterilizasyon bitene kadar kapatılsın. Laboratuvara haber verin: sonuçlar öncelikli.
— Hemen, Profesör Rengin, — Ahu hızlıca ekrana dokunuyordu. — İletiyorum…
— Belki… odaya dönsek? — dedi Ferdi temkinle. — Sizin…
— Benim ihtiyacım olan şey, hastanenin çalışması, Ferdi, — dedi Rengin sakince. — Devam ediyoruz, — eliyle ileri işaret etti.
Başını çevirince onları gördü. Bahar ve Evren koridorun kıyısında, donmuş gibi. Rengin onlara baktı.
Bahar’ın solgunluğunu fark etti. Yorgun gözlerini. Evren’in gerginliğini… Bahar’ın elini tutuşunu… bırakmaya korkar gibi. Evren hafifçe başını salladı — Rengin de aynı şekilde karşılık verdi.
Ve o bakışta her şey vardı: ne kıskançlık, ne acı, sadece… her birinin kendi görevini yaptığını anlayış. O — tedavi ediyordu. O — yönetiyordu.
O anda aralarındaki bağ daha net, daha sessiz, daha sağlam oldu. Sanki tek bir ekiptelerdi — kader onları savaş alanının farklı köşelerine fırlatsa bile.
— Devam, — dedi Rengin ve onlardan yüzünü çevirdi.
Ferdi hemen itaat etti, Ahu yanında aceleyle yürüyordu, yeni talimatları dinleyerek. Evren ile Bahar, onu sadece izlediler — kıyaslamadan, yargılamadan… sadece anlayarak: O, başka hiç kimsenin taşıyamayacağı bir yükü taşıyordu — ne sakin bir günde, ne de bugün yaşadıkları kaosun içinde.
— Profesör Rengin, gerçekten odaya dönmek istemiyor musunuz? — diye mırıldandı Ahu.
— Yatarsam, — dedi Rengin, — hastanenin yarısı durur. Devam.
Ferdi sandalyeyi sürdü. Ahu yanlarında koşturuyordu. Rengin, kolundaki serum hattı yokmuş gibi, ayakta duruyormuş gibi talimatlar veriyordu.
— Hadi gidelim, — dedi Evren sessizce.
Ve yeniden koşmaya başladılar. Koridor çok uzundu, ışık fazlasıyla parlaktı. Evren ile Bahar yan yana koşuyor, sanki ölümün kendisi peşlerine düşmüş gibi nefes nefese ilerliyorlardı. Nefesleri karışıyor, adımlarının yankısı duvarları titretiyordu; kalpleri göğüslerinde çarpıyordu.
Köşeyi dönünce aynı anda durdular — biri onları aniden frenlemiş gibi. Evren bir elini duvara koydu, diğer eliyle Bahar’ın parmaklarını daha da sıkı kavradı.
— Bahar… — dedi, sanki sonunda hissetmesine izin vermiş gibi. — Bir saniye… bir saniye daha… ve… — devam edemedi, sesi çatladı.
Bahar onun gözlerine baktı. Orada — o salonda, silahın namlusu karşısında yaşadığı o aynı korkuyu — şimdi Evren’in gözlerinde gördü.
— Sen yaşardın, — fısıldadı Bahar. — Sadece… yaşamaya devam ederdin.
— Sensiz? Hayır, — dedi Evren, o inatçı tınısıyla. — Anlamıyor musun… — onu kendine çekti, — seni kaybedebilirdim. Daha… hiçbir şey olmadan… daha sen benim karım bile olmadan.
— Evren… — Bahar’ın gözleri doldu.
— Hiçbir şeye yetişemedik. Ne düğüne. Ne eve. Ne… yaşayabileceğimiz onca şeye, — sözleri fısıltıydı ama her biri bir darbe gibiydi.
Bahar dudaklarını ısırdı, elini sıkıca tuttu ve başını onun omzuna koydu.
— Bana şimdi evlenme teklifi etmeye kalkma, — fısıldadı. — Sakın. Bu kurşunlardan sonra değil. Korkudan değil, Evren. Biz bunu zaten yaşadık.
— Demek öyle düşünüyorsun? — dudaklarında acı bir gülümseme belirdi. — Benden korktuğun için evlenmek istediğimi sanıyorsun?
— Öyle değil mi? — dedi temkinle.
— Seninle evlenmek istiyorum çünkü her sabah senin yanında uyanmak istiyorum, Bahar! — dedi bir solukla.
— Ben ise önce… — sesi titredi, — önce seninle düzgün bir randevuya çıkmak istiyorum. Sirensiz. Kansız. Ameliyat masaları olmadan.
Evren onu sıkıca sardı, çenesini onun saçlarına yasladı.
— Şimdi ciddi misin? — dedi alçak sesle.
— Evet, — diye iç çekti Bahar. Neden bunu koridorun ortasında tartıştıklarını bilmese de… hızlandıramıyordu. Ona daha fazla “sonra” diyemiyordu.
— Her şeyden sonra… randevuyu mu konuşuyoruz? — Evren yüzünü ona çevirdi.
— Hayatı konuşuyoruz, Evren, — gözlerinde yaş parladı. — Yaşayamadığımız hayatı. Bugün gibi… bir anda bitebilecek olanı.
— Yani benimle evlenmek istemiyorsun? — dedi Evren sessiz, tehlikeli bir tonda.
— Şu anda ciddi misin?! — Bahar ona sanki aklını kaçırmış gibi baktı. — Hastanede silahlı saldırı oldu! İnsanlarımız yaralı! Teyzen, kardeşin, ailen! Hastalarımız! Nevra! Reha! Jem! Esra! Sen gerçekten bunu mu konuşmak istiyorsun?!
— Evet! Evet, lanet olsun, istiyorum! — ilk kez sesini yükseltti. — Benimle evlenecek misin, Bahar?! Çocuğumuz olacak! — diye hatırlattı.
Bahar ona baktı — tıpkı o terasta olduğu gibi… korkunun, baskının gölgesiyle.
— Önce randevu istiyorum, Evren… — fısıldadı.
— Randevu mu? — inanamayan bir sesle. — Şimdi? Her şey yıkılırken?
— Evet! — dedi inatla. — Çünkü aksi hâlde bizim hep felaketimiz olacak! Sen beni yine komayla kalp naklinin arasına sıkıştırıp evlendirmek istiyorsun!
— Çünkü korkuyorum! — ellerini kaldırdı, teslim olur gibi. — Çünkü ben… — derin bir nefes aldı. — Çünkü seni öyle seviyorum ki bu beni öldürüyor.
Bahar dondu. Nefesi kesildi. Ve bir an — sadece bir an — gözlerinde gerçek bir korku belirdi.
— Ya seni kaybedersem? — fısıldadı. — Ya yine gidersen?
— Hiçbir yere gitmeyeceğim, — Evren ona yaklaştı, kollarına aldı.
— Ne olursa olsun. — başını onun omzuna yasladı. — Sen benim karım olmanı istiyorum, Bahar. Çocuğumuzun bir ailesi olsun istiyorum. Bizim ailemiz.
— Evren… korkudan evlenmek istemiyorum, — Bahar onu sıkıca sardı. — Seninle… birbirimizi seçtiğimiz gün evlenmek istiyorum. Kader değil. Ölüm değil. Tehdit değil. Sadece… biz. Sadece sen ve ben.
Evren ona uzun bir bakış yöneltti.
— O zaman bir şey söz ver, — dedi.
— Ne? — dedi Bahar alçak sesle.
— Yaşayacağına, — diye fısıldadı. — Ve bebeğimizin yaşayacağına.
— Bu benim elimde değil, — dedi gözlerini kapatıp.
— Hayır, söz ver, — dedi, alnını onun alnına yaslayarak. — Kollarımda kaybolmayacağına söz ver.
— Eğer sen de… silah sesleriyle ameliyatların arasında evlenme teklifi etmeyi bırakırsan… — onun elini sıktı, — belki düşünürüm.
Evren gözlerini bir an kapadı. Açtığında her şey vardı orada: öfke, korku, sevgi, suçluluk, kırılganlık… ve hepsi birden sığmıyordu içine.
— Sen… eğer sen olmasaydın… — Bahar’ın elini tutup yanağına bastırdı. — Ben dayanamazdım, duydun mu?
— Dayanırdın, — fısıldadı Bahar. — Ama ben… ben dayanamazdım.
Evren onu kendine çekti, ama öpmedi — yanağına kendi yanağını yasladı sadece.
Onlar öylece durdular — nefes bile almadan. Hastanedeki kaosun ortasında… ve aynı zamanda düzene dönmeye başlayan o alışık ritmin içinde.
— Artık zaman kaybetmek istemiyorum, — fısıldadı Evren. — Ertelemek istemiyorum. O “sonra”yı istemiyorum.
— “Sonra” olmayabilir, — dedi Bahar, onunla aynı ritimde nefes alarak.
— O zaman söyle bana, — dedi Evren sessizce, — nasıl olsun, Bahar? Nasıl?
— İstiyorum ki… koşmayalım, — dedi titreyen bir sesle. — Yürüyelim. Birlikte.
— Her şey yıkılırken bile? — dedi Evren.
— Özellikle, — diye nefes verdi Bahar.
— Anlaştık, — dedi Evren. — Ama bil… — parmaklarıyla onun çenesini kaldırıp gözlerine baktı. — Yine de cebimde bir yüzük taşıyacağım. Seni kaybedeceğimi hissedersem… diye.
— Evren… — Bahar hafifçe gülümsedi, başını salladı.
Bir siren yukarıda çığlık attı ve onlar, sanki aynı emirle, aynı anda, ellerini daha sıkı tutup tekrar koşmaya başladılar…
***
Kapının ardında sesler duyuluyordu, ama odanın içinde doğal olmayan bir sessizlik vardı. Sadece monitörün düzenli sinyali, zamanın durmadığını, yaşamın hâlâ devam ettiğini hatırlatıyordu. Nevra yatakta uzanıyordu, neredeyse beyaz çarşaflarla bir olmuş gibiydi. Nefesi yüzeyseldi. Göz kapakları titrediği anda İsmail hemen ona eğildi, sanki gözlerini açtığı an kaybolacakmış gibi.
— Nevra… — diye fısıldadı. — Beni duyuyor musun? — parmakları onun yanağına dokundu.
Nevra yavaşça gözlerini açtı, bakışını netleştirmeye çalıştı. Bir saniye, bir saniye daha… ve onu tanıdı. Bakışında sitem yoktu — sadece yorgunluk.
— Bahar nasıl? — diye sordu hemen.
İsmail derin bir nefes aldı. Yeniden suçlamalar duymayı bekliyordu… ama ilk kez başka biri için duyulan bir endişeyi işitiyordu.
— Hayatta. İkisi de iyi, — dedi. — O da bebeği de. Evren’le ameliyattalar.
Bir şey daha söylemek, açıklamak, kendini savunmak istedi… ama boğazındaki düğüm nefes almasına bile izin vermiyordu. Nevra gözlerini kapadı, rahatlar gibi.
— Seni koruyamadım, — dedi İsmail kısık sesle. — Ne Meryem’den… ne de o kurşundan. Affet beni… — elini sıktı. — Affet, senin karşına geçip seni korumalıydım. Yine seni yarı yolda bıraktım. Yine… — başını eğdi.
Nevra ağlamadı. Gözlerini açtı ve ona baktı.
— Alıştım, — dedi. — Gölge olmaya. Önemli olmamaya… alıştım.
İsmail birden ayağa kalktı, yatağın diğer tarafına geçti ve kabloların olmadığı yere oturdu.
— Seni yanıma alacağım, — dedi. — Hastaneden çıkınca benim eve gideceksin!
Bu bir cümle değildi — verilmiş bir karardı. Ona söylemeden, onun fikrini sormadan alınmış. Nevra başını ona çevirdi; bakışında buruk bir gülümsemenin izi vardı.
— Ne olarak? — dedi alçak sesle. — Ne eş… ne sevgili… Ne olacağım? Alınması gereken biri mi?
— Olarak… seni bir daha asla bırakmayacağım biri olarak, — nefesi düzensizleşti.
— Beni değersizleştiriyorsun, — dedi Nevra o kadar sessizce ki, İsmail zor duydu. — Bunu teklif ediyorsun… sadece beni kaybetmekten korktuğun için. Öyle mi?
Sözleri omuzlarını düşürdü; İsmail başını eğdi.
— O zaman… başka türlü yapalım, — dedi İsmail sessizce ve ayakkabılarını çıkardı.
Yavaşça yana kaydı ve, kabloların olmadığı tarafta, onun yanına uzandı. Nevra irkildi, kalbi hızlandı.
— Ne yapıyorsun? — fısıldadı.
— Seninle tartışıyorum, — dedi, hafifçe gülümseyerek. — Saatlerce tartışabilirim. Yeter ki yanında olayım, — eli dikkatle onun beline indi, yana döndü ve başını onun omzuna yasladı. — İstersen tartışırım… hoşuna gidiyorsa tartışırım. Gitmem. Vazgeçmem. Burada olacağım… ta ki sen kendin “İsmail… tamam” diyene kadar.
Nevra gözlerini kapadı. Omuzları titredi. Eli yavaşça, tereddütle, sanki dokunursa yanacakmış gibi, onun elini buldu… ve parmaklarını sıktı.
İsmail gözlerini kapadı ve ilk kez o gün rahat bir nefes aldı. Nevra onun yanında uzanmıştı… nefesini dinliyordu… ve kendine ilk kez izin veriyordu — belki… belki bir şansları vardı. Yavaşça. Dikkatle. Ama belki… birlikte.
***
Hastanenin fuayesi kamera ışıklarıyla parlıyordu. Hava yoğundu, gerilmiş bir tel gibi titreşiyordu. Ferdi, Rengin’in sandalyesini basının önünde dikkatle durdurdu. Ahu arkasında duruyor, bir gölge gibi, bir destek gibi.
Rengin başını kaldırdı. Yorgun, solgundu… ama gözlerinde öyle sert bir netlik vardı ki, gazeteciler bir anlığına sustu.
— Kısa bir açıklama yapacağım, — dedi sesi kısık, ama dimdik.
Mikrofonlar ona doğru uzandı, dikenli eller gibi.
— Bugün hastanemize silahlı saldırı düzenlendi. Birkaç kişi yaralandı. Hepsi hayatta. Hepsine müdahale edildi, — kendi acısına aldırmadan konuştu. — Doktor Bahar Özden ve Profesör Evren Yalçın… — durdu, — bir hastanın ve bebeğinin hayatını kurtardı. Ameliyat kritikti. Bebek kuvöze alındı. Yaşıyor.
Gazeteciler fısıldaştı. Kameralar tekrar patladı.
— Hastanın kendi durumu — kritik, — diye devam etti Rengin. — Kalp nakline ihtiyacı var. Mücadele ediyoruz. Pes etmiyoruz.
Gazetecilerin bakışları malzeme arıyordu… ama Rengin onlara hiçbir açık kapı bırakmadı.
— Herkese sesleniyorum: Bir hastaneye yapılan saldırı sadece bir suç değildir. Bu, insanla ölüm arasına giren her doktora vurulan bir darbedir. Tedavi etmekten korkmamalıyız. İşimize gelmekten korkmamalıyız.
Artık bir yönetici gibi değil, omuzlarında bir sistemi taşırken kendisi de boğulan biri gibi konuşuyordu.
— Ve son olarak. Sizin öfkeniz, suçlamalarınız, kan isteğiniz… bunlar doktorlarla ilgili değil. Doktorlar — bugün hastaların önüne bedenlerini koyanlar. Kurşunların arasında ameliyat yapanlar. Kendileri ölebilecekken hayat kurtaranlar, — öne doğru hafifçe eğildi. — Onlara saygı istiyorum. En azından bugün. En azından bir dakika boyunca işimizi yapmamıza izin verin!
Sustu ve garip bir sessizlik çöktü… Bir gazeteci elini kaldırdı. Rengin başıyla izin verdi.
— Affedersiniz… siz başhekim misiniz? — diye sordu.
Rengin ona sakin bir ifadeyle baktı.
— Hayır, — dedi uzun bir duraklamadan sonra.
Hafifçe Ferdi’ye işaret etti. Ferdi sandalyeyi çevirdi. Kamera flaşlarının arasında onu uzaklaştırdı. Gazeteciler bir daha tek bir soru sormaya cesaret edemediler.
Onların suskunluğu havada bir his bıraktı — sanki biri ameliyathanenin kapısını kapatmış ve içeride kimsenin göremediği bir hayat mücadelesi hâlâ sürüyormuş gibi…
***
Odaya girdiklerinde soğuk ışık gözlerini kamaştırdı. Monitör tekdüze şekilde rakamları akıtıyordu. Solunum cihazı duygusuzca çalışıyor, bir insanın akciğerlerinin yerine görev yapıyordu — yalnızca bir makine gibi.
Yusuf odada tek başınaydı. Hemen dönmedi, onlara hemen bakmadı; sadece yatağın başlığını öyle sıkı kavradı ki, parmak kemikleri bembeyaz oldu. Evren ona doğru bir adım attı. Bahar arkasında, sessizce duruyordu.
Odada o kadar derin bir sessizlik vardı ki, nefes alışları bile çığlık gibi geliyordu. Ve o sessizlikte, gün içinde ilk kez Evren’in omuzları titredi. Jem’e bakıyordu ve o an… ne profesördü, ne cerrah. Sadece bir ağabeydi.
Yusuf bakışını kaçırdı. Evren biraz daha yaklaştı.
— Profesör… — Yusuf’un sesi çatladı, ama hemen toparlandı. — Hasta… bilinç bulgusu göstermiyor, — kısa, teknik bir duraklama verdi, ama içinde saklamaya çalıştığı her şey hissediliyordu. — Reaksiyon yok. Ağrıya yok. Göz bebekleri… — gözünü kırptı, — sabit, ışığa tepki yok.
Evren kıpırdamadı. Yalnızca parmakları belli belirsiz titredi, Bahar bunu fark edip ona biraz daha yaklaştı, omzuna değecek kadar.
— Nöroşirürji çağrıldı, — dedi Yusuf, otomatik bir ses tonuyla. — Değerlendirme: beyin sapı refleksleri yok. Teşhis doğrulandı: beyin ölümü. Yaşam sadece… — nefes aldı, — ventilatörle sürdürülüyor.
Sessizlik üzerlerine beton blok gibi çöktü.
Evren gözlerini kapadı — tamamen değil; kalbin en hassas yerine alınan bir darbeden sonra acıyı bir saniyeliğine saklamaya çalışan bir insan gibi. Bahar havanın bir anda soğuduğunu hissetti. Yusuf kıpırdamıyordu. Sadece yanağındaki tek bir kas titredi — içindeki çığlığı ele veren o küçük kas.
— Neden buradasın? — diye sordu Evren.
— Burada… olmam gerekiyor, — dedi Yusuf. — Burada… artık ona zarar veremem.
Sesi öylesine kısık ve çaresizdi ki, bu bir itiraf mıydı, suç mu, yoksa affedilme isteği mi — ayırt etmek zordu. Oda daraldı. Duvarlar yaklaştı. Ventilatörün sesi bile sanki kısılmıştı.
Evren Jem’in yüzüne bakıyordu — hareketsiz, sessiz. Ve o an… bir doktor değildi. Geç kalmış biriydi.
Yusuf ayaklarının üzerinde yer değiştiriyor, kendinden nefret ediyor gibiydi.
Bahar çok sessiz bir fısıltıyla söyledi:
— Evren… ona bak, — ve omzuna dokundu.
Evren irkildi. Yusuf’a döndü — yavaşça, sanki onun gözlerinde kendi acısının yansımasını görmekten korkuyormuş gibi.
— Neden buradasın, Yusuf? — aynı soruyu yineledi.
Yusuf gözlerinin içine baktı — fazla dürüst, fazla çıplak bir bakışla.
— Çünkü… — yutkundu. — Ona artık zarar veremem de ondan… — dedi tekrar. — Ama başkalarına… — sesi titredi, — verebilirim.
Bahar ona yaklaşıp omzuna dokundu — bir annenin, çok erken büyümüş bir çocuğa dokunduğu gibi.
— Yusuf… — dedi yumuşak sesle.
Yusuf kısa, sessiz bir hıçkırık gibi nefes verdi.
— Bunun… bir daha olmasını istemiyorum, — diye fısıldadı, Evren’e bakamayarak.
— Ne? — diye sordu Evren, sesi çatlamış halde.
— Benim hatam, — dedi Yusuf.
— Vaka zordu, — hafifçe itiraz etti Bahar.
— Hayır. Ben… kırgındım, — Yusuf başını salladı. — Ona. Herkese. Ve… hastayı tam muayene etmedim, — sesi alçaktı ama her kelime bir darbe gibiydi. — O adam… bacağını kaybetti.
Evren gözlerini kapadı. Parmakları yumruk oldu, tırnakları avucuna battı.
— Yusuf, — dedi dişlerinin arasından. — Bana gelmen yeterliydi.
— Düşünmedim, — dedi Yusuf dürüstçe. — Hem… siz Uraz’ı seçmiştiniz.
Bahar iç çekti. Evren ona yaklaştı, iki elini Yusuf’un omuzlarına koydu ve onu kendine çevirdi.
— Beni dinle, — dedi, gözlerinin içine bakarak. — Eğer hata yaptıysan — bu benim hatam da. Senin mentorunum. Sende bir şey olduğunu fark etmem… seni durdurmam gerekirdi, hata yapmadan önce. — sesi sakindi, içi parçalanıyor olsa bile. — Ben göremedim. Görmek istemedim.
— Hayır profesör, ben…, — diye başladı Yusuf.
— Yusuf, — sözünü kesti Evren. — Kendini kaybetmene izin vermem! Sen doktor olacaksın!
Yusuf’un yüzü bembeyaz oldu. Bahar’ın сердце дрогнуло.
— Ben doğru olanı yapmak istiyorum, — dedi Yusuf fısıltıyla. — O… benim amcam, değil mi? — gözlerinde yaş parladı.
— Birlikte yapacağız, — diye başını salladı Evren.
Kapı sessizce açıldı ve odaya Uraz ile Siren girdi. Monitöre baktılar, sonra Bahar’a… Bahar başını hafifçe sallayınca duvar kenarına çekildiler.
Evren herkesin yüzünü tek tek süzdü.
— Bir karar… — yutkundu, sesi çatladı. — Bir karar vermem gerekiyor.
Oda, bu kadar acıyı sığdırmak için fazla küçüktü. Bu kadar ışığı taşıyacak kadar merhametsizdi. Evren başucunda duruyordu. Jem’e dokunmadı. Bahar yanında duruyordu, dirseğine ancak değerek. Evren çok sert bir nefes aldı — sanki bu nefes, kararın kendisi olmuştu.
— Hepsi bu, — diye fısıldadı.
— Evren… — diye eline dokundu Bahar.
— Beyin ölümü doğrulandı, — ona bakmadı. — Refleks yok. Ventilatörü kapatacağız.
— Evren… — Bahar onun elini sıktı. — Bir saniye…
Evren kırmızı gözlerle ona baktı.
— Artık yok, Bahar, — dedi kısık bir sesle. — Bunu anlıyor musun?
Bahar başını salladı, gözyaşları kirpiklerinde titredi.
— Ama kızlar… — diye fısıldadı. — Onlar da veda etmeli.
— Hayır, — dedi Evren sertçe. — Bunu görmelerini istemiyorum.
— Evren…, — bileğini daha sıkı tuttu Bahar. — Onların hakkı var. Bu… sadece bir hasta değil.
Evren yüzünü elleriyle kapadı, sanki gerçeği silmek ister gibi.
— Hayır, — dedi daha sessiz. — Yeter artık acı… — Elini Jem’in soğuk eline koydu. — O… — sesi çöktü, — hiçbir iyi şey yapmadı, Bahar. Sadece hatalar… sadece yıkım…
Kapı açıldı. Serhat, Rengin’in oturduğu sandalyeyi içeri sürdü. Rengin’in kolundaki serum hâlâ yerindeydi. Yorgundu, fakat gözleri bıçak gibi keskindi.
— Kızlar vedalaşmalı, — dedi, Bahar’ı destekleyerek.
— Rengin, — dedi Evren çaresizce, — yapma…
— Jem, Parla’nın arkadaşıydı, — hatırlattı Rengin. — Ve Umay’ın seçtiği adamdı. Her ne kadar olmadıysa da… bu hakları var, Evren.
Uraz ile Siren başlarını aniden kaldırdı. Bahar Evren’e yaslandı, ona ayakta durması için güç veriyordu. Evren yüzünü çevirdi, sanki biri içini kesiyordu.
— Profesör…, — dedi Yusuf sessizce. — Analizleri çıkardım, — herkes ona döndü. — Jem… donör olabilir.
Bakışlar ona saplandı — acıyla, umutla, korkuyla.
— Jem… donör olmaya uygun, — dedi Yusuf.
Kimse önce ne dediğini anlamadı. Sözler havada dondu. Bahar eliyle ağzını kapattı.
Evren taş gibi dondu.
Yusuf daha güvenli bir sesle devam etti; artık konuşan bir içi çökmüş rezident değil, hayat kurtarabileceğini fark eden bir doktordu.
— Kalbi… 333 numaralı odadaki hastaya uyuyor, — dedi. — Esra Özer’e.
Kapıda duran Serhat’ın yüzünden bütün kan çekildi; duvarlar bile titredi sanki. Bir adım attı. Sonra bir tane daha. Kendi kulaklarına inanamıyor gibiydi.
— Ne… dedin sen? — diye fısıldadı.
Yusuf onun bakışını karşıladı.
— Tekrar ediyorum, — dedi. — Jem’in kalbi Esra’ya uyuyor. Onun yaşama şansı… bu odada.
Bahar Evren’in elini öyle sıkı tuttu ki… Evren nefes bile alamadı. Jem’e baktı — ve onun kalbinin birini kurtarabileceğine inanamadı.
— Ardında iyi bir şey bırakabilir, — dedi Yusuf. — Sadece onu değil… böbrekleri, karaciğeri, dokuları… başkalarına da umut olabilir. O… — nefes aldı, sesi sarsıldı. — Umudunu kaybedenlere bir şans verebilir.
Herkes Evren’e bakıyordu. Sadece ona. Ölümün karşısında… sevginin karşısında… ve ömrünü ikiye bölen bir kararın önünde.
Evren ilk kez… küçük bir çocuk gibi görünüyordu. Sanki ondan kalbi ve görevi arasında seçim yapması istenmişti. Acı dolu geçmiş ile gerçek ailesi arasında. Kardeşi ile dostunun kızı arasında.
Dudakları titredi.
Monitör aynı çizgiyi vermeye devam ediyordu — soğuk, duygusuz. Ventilatör düzenli ritmiyle çalışıyordu.
Ve herkes… sadece Evren’e bakıyordu.
Bahar onun elini tuttu. Onun parmakları buz gibiydi. Evren’in eliyse yanıyordu. Bıraksa — он бы упал.
Serhat kapıda duruyordu. İsteme hakkı yoktu. Rica etme hakkı yoktu.
Ama gözleri haykırıyordu: “Kurtar kızımı… ne olur. Kurtar.”
— Evren… — dedi Yusuf çok yumuşak bir sesle. — Bu… onun son iyiliği olabilir. — Boğazı düğümlendi. — Hep derdiniz ya… doktor olmak bazen acıya rağmen kurtarmaktır.
Evren gözlerini kapadı. Bu cümleyi o söylemişti. Şimdi o sözler onu paramparça ediyordu.
Nefes aldı. Göğsü sanki demirle sıkıldı.
Bahar onun yanağına dokundu, gözlerine baktı.
— Evren… yalnız değilsin, — fısıldadı.
Evren gözlerini açtı, Jem’e döndü.
Elini Jem’in saçlarından geçirdi.
— Başkasını kurtaracaksın, — dedi çok sessizce. — Belgeleri hazırlayın. Jem… donör olacak.
Serhat duvara yaslandı, gözlerini kapadı, yaşlar yanaklarından aktı.
Bahar Evren’i sımsıkı sardı — çünkü o kendine düşmezdi. Çünkü она держала их обоих.
Bir ölüm… başkalarına hayat oluyordu.