Наталья Лариони

Наталья Лариони 

Автор женских романов и фанфиков

13subscribers

228posts

Showcase

18

Bahar, evrenin güneşi olmaya hazır mısın?

Bölüm 10. Kısım 4
Fener, aralarındaki gerilime dayanamıyormuş gibi çıtırdıyordu. Bahar biraz daha yaklaştı.
— Siz… erken geldiniz, — nefesini dengeleyerek dikkatle söyledi. — Kurul ancak pazartesi günü toplanacak, — diye ekledi Bahar. — Henüz kesin bir karar yok.
Meryem, sanki birini arar gibi, bakışlarını avluda ve evin etrafında gezdirdi.
— Bir hafta önce geldim, — dedi, bu da Bahar’ı şaşırttı; demek ki mektuplarına şehirdeyken cevap veriyordu. — Kurul için gelmedim, — dedi Meryem, ona bakarak. — İstanbul’da başka bir meselem var, — elindeki mendille ağzını kapatarak hafifçe öksürdü. — Bugün sadece buradan geçiyordum, — dedi ve bakışlarını kaçırdı.
Bahar, sabahlığının yakasını biraz daha kapadı, üşüyordu.
— Çalışmanız çok ilginç, — diye devam etti Meryem, — bana gençliğimi hatırlattı, bu yüzden kabul ettim.
— Tüm belgeler ancak pazartesi onaylanacak, — diye fısıldadı Bahar, etrafa bakınarak. İçinde bir huzursuzluk vardı; ya Evren görmüştü de bu yüzden gitmişti?
— Her şeyi doğru yapıyorsunuz, Doktor Özden, — dedi Meryem, hafifçe gülümseyerek.
Bu söz bir sınama gibiydi ve ikisi de sustu.
— Siz… Evren’i gördünüz mü? — diye sordu Bahar kısık sesle.
Meryem’in yüzü biraz değişti, dudaklarının kenarı titredi.
— Gitti, — uzun bir sessizlikten sonra söyledi. — Taksiyla, — gözlerini kaçırdı. — Yetişemedim, — ellerini ceplerine soktu, — yapamadım, — diye ekledi.
Aralarındaki hava ağırlaştı. Bahar kollarını göğsünde kavuşturdu, içindeki panik kabarıyordu. Gitmişti. Telefonsuz, açıklamasız. Nereye, neden gittiğini bilmiyordu, arayamıyordu da.
— Anlıyorum, — dedi Bahar, yine etrafa bakınarak. — Ama… artık geç oldu, — ona baktı. — Keşke bu saatte gelmeseydiniz.
— Sizi rahatsız etmek istemedim, — dedi Meryem sakin bir sesle. — İşlerimi halledene kadar İstanbul’da kalacağım, — sustu, sonra ekledi: — Ve projeye yardım edeceğim.
— Bu… sizin hakkınız, eğer başvurum kabul edilirse, — dedi Bahar, sabahlığının içinde titreyen parmaklarını hissederek.
Bu olgun kadınla nasıl konuşacağını bilemiyordu. Hem işiyle hem de Evren’le ilgili birçok soru sormak istiyordu ama bu saatte buna hakkı yoktu.
Meryem hafifçe kaşlarını çattı, sanki onun sesindeki tedirginliği hissetmişti.
— Benden korkmamalısınız, Bahar. Ben düşmanınız değilim, — dedi yumuşak bir tebessümle, ama gözlerinde bir kararlılık parladı. — Bazen geçmiş geri döner, yıkmak için değil, kendini hatırlatmak için.
Bahar’ın ağzı kurudu. İçinde bir düğüm oluştu. Evren’in teyzesiyle karşılaşmaya hazır olup olmadığından emin değildi.
— Lütfen eve gidin, — dedi Bahar sessizce. — Artık geç oldu. Ve… yarın, — duraksadı, — pazartesi zor bir gün olacak.
Meryem başını hafifçe eğdi, kabul eder gibi.
— Peki, — dedi Meryem. — Tekrar görüşürüz, Doktor Özden, — neredeyse şefkatle söyledi, sanki onu çok iyi tanıyormuş gibi.
Bahar, far ışıkları yüzüne vurana kadar kımıldamadı, sonra irkildi, arkasına döndü. Kapının önünde bir araba durdu, içinden elinde paketlerle Yusuf indi.
— Kebap aldım, — dedi onlara yaklaşırken. — Evren istedi. Senin hiçbir şey yemedigini, kimsenin yemedigini söyledi.
Bahar, bir an için yanında Evren’in teyzesinin olduğunu unutarak Yusuf’un koluna tutundu.
— Ne? — sesi kısıldı. — Nerede o?
— Gitti mi? Bilmiyorum. Parla’yı götürmeden önce istedi benden, — Yusuf omuz silkti. — Evde sandım onu.
Bahar elini göğsüne bastırdı. Gözleri doldu ama kendini toparladı.
— Sağ ol, Yusuf. Eve gir, sofraya koy. Ben şimdi…, — dedi ve birkaç adım attıktan sonra durdu.
Bahar arkasına döndü. Bu yaşlı kadını, kapısının önünde, sokakta bırakamazdı.
— Yusuf, — dedi, yanına giderek, — ben hallederim, sen, — dönüp Meryem’e baktı, — lütfen onu gideceği yere bırak, — diye rica etti.
— Kim bu? — diye sordu Yusuf sessizce.
Bahar derin bir nefes aldı, bir an düşündü.
— Bu, Meryem Özkan, — fısıldadı. — Evren’in teyzesi.
Yusuf neredeyse paketleri düşürüyordu, Bahar’ın omzunun ardından ona baktı.
— Yani muhtemelen benim büyükannem mi? — dedi şaşkınlıkla.
Bahar sendeledi, Yusuf’un koluna tutundu. Başını sallamak üzereydi ama durdu. Yusuf da ne düşüneceğini bilemiyordu.
— Götürürüm, — dedi sonunda, — sadece paketleri bırakayım, sonra, — sesinde Bahar’ın tanıdığı o inat vardı, Bahar başını salladı, tüm düşüncelerini bastırarak.
Artık neredeyse Evren’in yetişkin bir oğluna bile hazırdı, eğer test tahminlerini doğrularsa.
Bahar, Meryem’in taksi çağırmasına izin vermedi, arabanın yanında sabırla bekledi. Sessizlik, gerilmiş bir tel gibiydi. Uzakta bir köpek havladı, öte yanda bir kedi miyavladı. Fener bir kez daha titredi. Bahar bir şey söylemek istedi, ama kelimeler boğazında düğümlendi. Meryem önce eve, sonra ona baktı.
— İyi geceler, Bahar, — dedi, neredeyse şefkatle.
Yusuf geri döndüğünde Bahar ona yumuşak bir tebessümle baktı.
— Bugün kimse için kolay değil, — diye fısıldadı onaylayarak.
— Gün bitecek mi peki? — dedi Yusuf sessizce.
Bahar başını salladı:
— Umarım biter, — dedi, onları izlerken.
Farlar kapıyı aydınlattı, Yusuf’un arabası yola karıştı. Bahar dönüp neredeyse içeri girecekti ki, birden sırtına far ışığı vurdu. İrkildi. Döndü, neden geri geldiklerini anlayamadı… ama kapıya büyük siyah bir cip yaklaşıyordu, farları gözlerini kamaştırdı…
***
Farlar evin cephesini yalayıp geçti. Bahar kapının eşiğinde dondu kaldı, eli istemsizce karnına indi. Araba kapının önünde durdu, motor sustu. Hafif bir metal sesi duyuldu. Farların ışığı titredi, sonra söndü… ve direksiyonun ardından Evren çıktı.
— Evren, — diye fısıldadı Bahar.
O hızlı adımlarla yanına geldi.
— Ne yapıyorsun burada? — dedi, onu kollarına alarak. Bahar’ı kendine çektiğinde onun titrediğini hissetti. — Üşümüşsün, — avuçlarıyla sırtını ovdu.
— Ben… düşündüm ki, — dedi Bahar, cümleyi tamamlamadan başını onun omzuna yasladı, — neden beni böyle korkutuyorsun? — diye sordu, başını kaldırmadan.
— Sizin bensiz bir yere gitmenize izin vermem, — fısıldadı Evren, onun saçlarına doğru.
— Bize araba mı aldın? — hâlâ olup bitene inanamıyordu.
Bahar hafifçe titriyordu; Meryem’le karşılaşmanın ardından hâlâ kendine gelememişti, şimdi ise Evren’in kaybolduktan sonraki bu davranışı…
— Sadece araba değil, — dedi Evren, onu arabaya doğru çekerek.
Sesinde kontrol edilemeyen bir titreşim vardı. Evren arabayı dolaşıp yolcu kapısını açtı. Bahar yaklaştı. Fener ışığında, arka koltukta hâlâ naylonuyla sarılı yepyeni bir çocuk koltuğu gördü.
— Evren, — dedi, ona bakmadan elini bulup tutarak, — daha erken.
— Erken değil, olsun, — gülümsedi Evren. — Nasıl olsa olacaktı!
“Erken” kelimesi sanki onu incitmişti. Bahar, içinde bir şeyin sıkıştığını hissetti. Ona biraz daha yaklaştı, kollarını beline doladı, kendini ona yasladı.
— Peki bagajda ne var? — diye sordu merakla.
Bahar, onun sadece araba ve koltukla yetineceğine inanamıyordu. Gözlerinin içine baktı, yüzündeki duyguların birbiri ardına değiştiğini fark etti.
— Hiçbir şey, — dedi Evren, gözlerini kaçırarak. Onun elini sıktı, arabadan paketleri alıp eve doğru çekti. — Hadi, içerisi sıcak, üşütmeni istemem.
Bahar’ın kaşları hafifçe kalktı. Sesindeki tanıdık tonu yakalamıştı, Evren’in bagajı açmasına izin vermemeye çalıştığını anladı. Gözlerini bir an kapadı, derin bir nefes aldı; hâlâ kararsızdı — ısrar mı etsin, yoksa güvensin mi.
— Bahar, — dedi Evren, kapıyı açarken.
Bahar onun gözlerinin içine baktı, sonra başını sallayıp itaatkâr bir şekilde içeri girdi. Evren’in dudaklarında küçük bir zafer gülümsemesi belirdi, sanki küçük bir oyun kazanmış gibiydi.
— Kebap almışsın, — dedi Bahar, kapının eşiğinde durarak, Meryem’le olan karşılaşmayı zihninden atmaya çalıştı.
Artık her şey biraz sakinleşmişti; bu anı bozmak istemiyordu — sonunda kalabalık evinde baş başa kalmışlardı.
— Yusuf aldı, — diye iç çekti Evren. — Hadi yiyelim mi? — dedi, eli Bahar’ın karnına inerken. — Benim çocuğumu aç bırakıyorsun, — kaşlarını kaldırıp anlamlı bir bakış attı.
— Ama sen istemiştin ondan, — dedi Bahar; bu kadar düşünülmüş bir ilgiden öyle minnettardı ki, kelimelere dökemiyordu.
Evren ona döndü, bakışlarında bir anlığına canlı, kırılgan bir ifade belirdi; sonra Bahar’ın yanağından süzülen bir damla yaşın farkına vardı.
— Senin yemek yemen için, — dedi sadece, ve birlikte mutfağa girdiler.
Evren onu kanepeye kadar götürdü ama Bahar oturmakta ısrar etmiyordu. Evren paketleri masaya koyar koymaz, Bahar hemen içlerine baktı; taze, sıcak ekmeğin kokusu baştan çıkarıcıydı.
— Şimdi yemek yemen lazım, — dedi Evren’in dudakları onun şakağına dokunarak.
— Senin de, — dedi Bahar, sıcak lavaşı kâğıt torbadan çıkarırken.
Kendini tutamayıp bir ısırık aldı. Gözlerini kapattı, bu sade tadın keyfini çıkardı. O ayakta yerken, Evren paketleri alıp tezgâha taşıdı. Hepsini dikkatlice hizaladı, sanki dünyanın dengesi buna bağlıymış gibi.
Bahar onu izledi; mutfakta nasıl hareket ettiğini, ne kadar doğal göründüğünü. Evren ocağı açtı, çaydanlığı koydu. Kebapları bir tabağa yerleştirdi. İki küçük ayran şişesinin kapaklarını açıp kebap tabağının yanına koydu. Bahar kanepeye oturdu, kâğıt torbadaki lavaşından bir ısırık daha alıp ayranından yudumladı.
Evin içindeki sessizlik artık ne ürkütücüydü ne de tedirgin edici. Her şey sanki gürültülü bir günün ardından sonunda huzura kavuşmuş gibiydi…
***
Ev, onu sessizlik ve karanlıkla karşıladı. Sadece mutfak penceresinden içeri süzülen sokak lambasının yumuşak ışığı, karanlığı ince bir çizgiyle yarıyordu. Rengin, pencerede, sabahlığıyla, çıplak ayakla duruyordu. Işığı yakmamıştı; sanki bir kez daha karanlığın insanlardan daha iyi anladığına inanmak ister gibiydi.
— Anne, — diye fısıldadı Parla, odaya girerken.
— Parla? — Rengin irkildi, arkasına döndü. — Ne yapıyorsun burada?
— Sana geldim, — dedi Parla, yaklaşarak. — Yine karanlıkta, sessizce tek başına oturuyorsun.
— Déjà vu, — Rengin yorgun bir gülümsemeyle karşılık verdi. — Hatırlıyor musun, küçükken odama gelir, sessizce otururdun; ben de kendimi yalnız hissetmezdim.
— O zaman işe yarardı, — dedi Parla, biraz daha yaklaşıp. — Şimdi de yarayacak.
Rengin kızının şakağını öptü; birlikte salona geçip kanepeye oturdular.
— Bu saatte gelmemen gerekirdi, — dedi Rengin, kollarını kendine sararak.
— Seni görmek istedim, — dedi Parla alçak bir sesle. — Ve nasıl olduğunu sormak.
— Başlama, — dedi Rengin, koltuğa yaslanıp gözlerini kapatarak.
— Başlamıyorum, — diye karşılık verdi Parla, biraz daha yaklaşıp. — Sadece… belki ameliyatlara değil ama… — dedi temkinli bir sesle, — derslere dönsen?
— Yeter, — diye kesti sözünü Rengin. — Hastane hakkında konuşmak istemiyorum. Tek kelime bile etme. Lütfen.
— Peki, — dedi Parla, iç çekerek. Sonra devam etti: — O zaman bana Serhat’tan bahset.
Rengin dondu kaldı. Ellerini sıktı, nefesi yüzeyselleşti.
— Serhat’tan mı? — diye sordu tekrarlayarak.
— Onun sana nasıl baktığını gördüm, — gülümsedi Parla. — Sen de fark etmemiş gibi davranıyorsun.
— Parla, — dedi Rengin sessizce ama sesi titredi, — lütfen. Bugün değil.
— Özür dilerim, — dedi Parla. — Sadece… eskisi gibi değilsin artık.
— Şimdi sessizlikte daha huzurluyum, — diye fısıldadı Rengin. Işığı yakmadıklarına şükrediyordu; yoksa Parla onun kızarmış gözlerini görebilirdi. — Sanki sadece karanlıkta nefes alabiliyorum.
Parla ayağa kalktı, mutfağa geçti. Rengin gözlerini kapattı, sessizce dinledi. Parla bir buçuk aydır evde değildi, mutfaktan gelen sesler hem yabancı hem tanıdık geliyordu. Parla iki fincan çayla geri döndü, birini yanına koydu.
— O zaman sadece karanlıkta oturalım, — dedi, onun yanına otururken. — İkimiz.
— Hiç değişmemişsin, — gülümsedi Rengin. — Hâlâ sessizlikle tedavi ediyorsun.
— Sessizlikte düşünmek daha kolay, — dedi Parla, çayından bir yudum alarak. — Ama sen hâlâ yardım istemeyi öğrenemedin. Bugün sadece yanında olacağım.
Rengin’in gözleri doldu. Yarı karanlıkta oturuyorlardı. Fincanlardan buhar yükseliyor, nane ve limon kokusu odayı dolduruyordu. Rengin fincanına uzandı, elleri Parla’nınkine değdi.
— Üşümüşsün, — dedi Parla, ayağa kalkıp bir battaniye aldı.
Annesini battaniyeye sardı ve yanına oturdu.
— Teşekkür ederim, — dedi Rengin’in sesi titreyerek.
— Yarın Bahar’ın evine de gidelim, — dedi Parla, ayaklarını kanepeye çekerek. Karşı köşeye yerleşti, Rengin’e dikkatle baktı.
— Hayır, gerek yok, — dedi Rengin, çay fincanını iki eliyle sıkıca tutarak. — Bırak, onlar biraz yalnız kalsın.
— Onlar bizim ailemiz, anne, — dedi Parla, tartışmadan ama kararlı bir tonda. — Bu hafta sonu yalnız olmayacağız.
Rengin fincanı sehpanın üzerine koydu, başını ellerinin arasına aldı. Dudakları titredi, gözyaşları yanaklarından süzüldü. Parla hemen yaklaşıp onu sarıldı.
— Her şey iyi olacak, — diye fısıldadı. — Üstesinden geleceğiz. Sadece çok yoruldun.
Rengin, artık neredeyse yetişkin olan kızının omzuna yaslandı. İçinde büyüyen hayatı ona söylemeye cesareti yoktu. Başına gelen her şeyin ağırlığını kaldıramayacağından korkuyordu. O çocuğu doğurup doğurmayacağını bile henüz bilmiyordu.
Rengin kızının sesini dinliyordu; sözleri teselli etmesi gerekiyordu ama nedenini bilmeden içinde yeni bir şüphe dalgası doğdu. Kanepeye uzandı, başını Parla’nın dizlerine koydu. Parla onun saçlarını okşadı. Annesinin yanaklarından hâlâ yaşlar süzülüyordu ama ne yapabileceğini bilmiyordu. İçinden Bahar’a şükrediyordu; onu eve gönderdiği için.
— Uyumaya çalış anne, — dedi Parla, eğilip yanağından öperek.
Rengin gözlerini kapadı, kendine gerçekten ağlamaya izin verdi. Parla saçlarını okşarken, bunun sadece sinirsel bir yorgunluk olduğunu düşündü. Annesinin aslında neler yaşadığını aklının ucundan bile geçirmedi.
Rengin sessizce dua etti, Parla’nın gerçeği fark etmemesi için. Sabahın yeni sorular getirmemesi için… Ve nefesi yavaşlayıp düzene girdiğinde, çok kısık bir sesle fısıldadı:
— Allah’ım, bana güç ver, — öyle sessizdi ki Parla duymadı bile…
***
Onun sesini dinlemeyi ne kadar seviyordu; yumuşak, hafif kısıklığı olan ve içinde mutluluk tınıları apaçık duyulan o sesi. Bahar, güçlü, tanıdık, güvenli avuçlarının sıcaklığını hissetti. Evren parmaklarını onun yanağından, boynundan geçirdi, sabahlığının kuşak düğümünde durdu.
— Tüm bedenin titriyor, — diye fısıldadı.
Bahar cevap vermedi; sanki bütün endişesini, yorgunluğunu tek bir nefeste dışarı bırakıp bu anın sadece şefkatini ve sessizliğini içine çekmek ister gibi derin bir nefes aldı. Evren eğilip onun dudaklarını, yanaklarını öptü. Dudakları Bahar’ın şakağına değdi; sanki bazen yitirdiği nefesini ona geri veriyordu.
Bahar göğsüne sığındı. Onun parfümünün, teninin kokusundan, ellerinin sıcaklığından dinginliğin ve huzurun kollarına ağır ağır bıraktı kendini. Evren avucunu, çok ihtiyatlı, çok yumuşak bir hareketle onun karnına koydu.
— Burada mı? — diye fısıldadı.
— Burada, — diye gülümsedi o.
Evren, gözlerini ondan ayırmadan, onun tam önünde diz çöktü; kuşak düğümünü çözdü ve Bahar izin verdi — mutfaktaydılar hâlâ, her an biri içeri dalıp bu huzuru bozabilirdi. Evren sabahlığın eteklerini araladı; Bahar’ın sabahlığın altında onun siyah tişörtünü giydiğini görünce nefesi kesildi.
— Bahar, — karnına yavaşça bir öpücük kondurdu. — Artık içimde ne varsa hepsini taşıyorsun, — neredeyse duyulmaz bir sesle söyledi. — Nefesimi. Hayatımı.
Bahar parmaklarını onun saçlarına daldırdı, hafifçe sıktı; sanki başka türlü yapamıyordu. Evren başını kaldırdı, aşağıdan ona baktı, tişörtün yakasında sallanan kolyeyi fark edip gülümsedi.
— Üzerinde benim tişörtüm var, — diye fısıldadı Evren.
— Evet, — dedi Bahar, saçlarını okşarken.
— Üzerinde benim kolyem var, — gözlerinde yaş parladı.
— Evet, — Bahar eğilip saçlarına bir öpücük bıraktı.
— Karnında benim çocuğum var, — elleri onun belini biraz daha sıktı.
— İçimde, — diye fısıldadı Bahar; gözlerine yaşlar doldu.
— Benimle bir şey paylaşır mısın? — dedi o, sessizce.
Bahar gülümsedi; saçlarını düzeltti, parmak uçlarıyla kaşlarının üzerinden geçti. Evren dudaklarını onun karnına bastırdı, durdu, sadece nefes aldı. Bahar boynundaki zinciri çıkardı, onun boynuna taktı. Hâlâ kendi sıcaklığını koruyan metal, Evren’in tenine değdi.
— Artık her şey yerli yerinde, — diye fısıldadı; dudakları onun şakağına değdi.
Evren onun gözlerinin içine baktı. Parmağının ucu Bahar’ın dudaklarının çizgisini izledi; sonra doğruldu ve hareketi neredeyse olmayan, yalnızca ortak bir nefes gibi derin, yavaş bir öpücükle karşılık verdi. Dünya bedenlerine, aralarındaki sıcaklığa daraldı. Sabahlığın etekleri daha da açıldı ve Bahar ilk kez saklanmak istemedi. Mutfaktaki yarı karanlıkta o, Bahar’ı kollarına alıp kendine çekti. Yüzlerini yalnızca akvaryumun yumuşak ışığı aydınlatıyordu. Balıklar ağır ağır yüzüyordu; sanki onların huzurunu bozmak istemiyorlardı.
Bahar bacaklarını altına çekti. O yanına çöktü, tabağı ona doğru yaklaştırdı.
— Dikkat et, sıcak, — dedi Evren ve gözlerini ondan ayırmadan bir lokmayı dudaklarına götürdü.
Bahar usulca ağzını araladı ve kıkırdadı.
— Bütün hamilelik boyunca beni beslemeyi mi düşünüyorsun? — dedi, peçeteyi ağzına bastırarak.
— Kendini aç bırakırsan mecbur kalırım, — dedi o, gayet ciddi bir sesle. — Hatta sonrasında da.
Bahar onun elini tuttu, kendine doğru yönlendirdi; o da parmağını Bahar’ın yanağından, dudaklarından, çene çizgisinden gezdirdi. Bütün hareketleri sakindi, yavaştı, bilinçliydi; sanki ilk kez kendine onunla sadece “olma” izni veriyordu.
— Ellerinden tatlı bir koku geliyor, — diye koklayarak söyledi Bahar. — Evren? — avuçlarını onun göğsüne dayadı, gözlerinin içine baktı. — Ellerinin koktuğu şeyi istiyorum, hemen şimdi, — hiç şaka yapmıyordu, — derhal!
Evren güldü ve ayağa kalktı. Poşetten küçük bir kutu çıkardı.
— Kazandibi, — dedi törenle. — Taze anne için bir tatlı.
— Ama ben…, — Bahar duraksadı; nasıl söyleyeceğini bilmiyordu — sonuçta iki yetişkin çocuğu vardı, torunları vardı; ama Evren her şeyi ilk kez yaşıyordu.
— Çoktan, — diye tamamladı o. — En iyi anne için.
Kazandibi hâlâ sıcaktı, tazeydi; üzerindeki karamelli katman şekersiz yapışır gibi hafifçe parlaktı. Evren kaşıkla kestiğinde o ince kızarmış tabaka çıtır etti, içerdeki yumuşak, kadifemsi kremaya yol verdi. Mutfak, is ve vanilya dokunuşlu tatlı bir süt kokusuyla doldu.
— Tadına bak, — dedi; kaşığı onun dudaklarına uzattı, Bahar gülümsedi.
Kazandibi, güneş altında kar gibi ağızda eridi; ardında karamelin, sütün ve çocukluk gibi sıcak, evcil bir şeyin tadını bıraktı. Gözlerini kapadı; yavaşça nefes alıp lezzetin keyfini sürdü. O kaşığı tekrar daldırdı, kremayı aldı ve dikkatle dudaklarına uzattı. Beyaz tatlı, akvaryumun yumuşak ışığında parladı. Bahar onu dudaklarıyla aldı; Evren eğildi, onun nefesini yakaladı.
— Güzel mi? — diye sordu Evren.
— Çok. Sanki krem ve güneş aynı anda, — diye fısıldadı Bahar. — Sen yanımdayken her şey güzel.
O, dudaklarını Bahar’ın şakağına değdirdi, omzundan sardı; ikisi bir ritimde nefes aldı. Ev artık onların nefesiyle, hareketiyle, sıcaklığıyla yaşıyordu.
— Gördün mü, — diye gülümsedi Evren. — Demek ki doğru seçmişim.
Onun dudaklarının kaşığa dokunuşunu, çenesinden aşağı yuvarlanan bir karamel damlasını izliyordu. Parmağıyla sildi; Bahar güldü, bileğini kavradı, eğildi ve parmağını dudaklarının arasına alıp yaladı.
— Güzel yiyorsun, — dedi Evren; nefesi şaştı, hızlandı.
— Bu iltifat mı, teşhis mi? — diye gülümsedi Bahar.
— İkisi de, — titreyen parmağıyla onun yanağına dokundu.
Bahar kaşığı kendisi daldırdı, sırtını sandalyeye yasladı.
— Limon istiyorum, — dedi, kaşığı yalayarak.
— Ne? — Evren bir anda geri çekilip gözlerini kıstı.
— Limon, — sakince tekrarladı, — tatlının yanına.
— Bu kremalı tatlının üstüne mi? — kulaklarına inanamadı. — Benimle dalga mı geçiyorsun, yoksa cidden mi?
— Bedenim limon istiyor, — dedi; yumuşak ama inatçı bir tonda.
— Senin bedenin mazoşist, — diye homurdandı Evren, ama yine de kalktı.
Limonu ve bıçağı getirdi; üzerine bir mahkûm bakışı attı.
— Sana bir dilim yeter herhalde, — dedi; tabağı masaya bırakıp kenara çekildi.
Bahar limonu dikkatle dilimledi. Suyu parmaklarına sıçradı; taze, buruk koku mutfağı bir anda doldurdu. Evren yutkundu, yana doğru bir adım attı. Neredeyse koklamamak için burnuna peçete bastıracak hâle geldi. Bahar onun tiksintisini görmüyormuş gibi bir dilimi aldı, tatlıyla birlikte ısırdı.
— Mmm… — gözlerini kapadı, keyiften. — İşte şimdi mükemmel.
Evren istemsizce biraz daha uzaklaştı.
— Normal bir insan için bunun ne anlama geldiğini tahayyül edebiliyor musun? — yüzünü buruşturdu; Bahar’ın sakin sakin yemesini izlerken.
— Lezzet, — dedi Bahar, kaşığı yalayarak. — Ben gayet normalim ve bana iyi geliyor.
— İnsan kendini nasıl isteyerek limonla işkence eder, aklım almıyor, — Evren şakağını ovdu. — Bu resmen eziyet.
— Demek ki ben sana işkence ediyorum? — dedi Bahar, gülümseyerek.
— Sadece seyirlik olarak, — diye itiraf etti; derin bir iç çekip onun yanına oturdu. — Kokusu bile beni mahvediyor, — yarı yan dönmüştü ona.
— O hâlde bakma, — dedi; onu izlerken bir dilim daha aldı, ısırdı.
— Bakamam, — diye çevirdi yüzünü. — Bu benim kaderim, — Evren’in içi kalktı, omuzları ürperdi.
Bahar kısık bir kahkaha attı; limonu hâlâ elinde tutarak ona uzandı.
— Pekâlâ, profesör, aklımda, — diye fısıldadı; ona yaklaşırken o inatla kaçıyordu. — Sıra bana geldiğinde sen de benim işkencemi tadacaksın.
— İşkence mi? — bir kaşını kaldırdı.
— Evet, — neredeyse kulağının dibinde fısıldadı. — Krema gibi, tatlı, yapışkan; vanilya ve parmaklarımın kokusuyla.
Evren kısık bir kahkaha attı, ona döndü.
— O zaman razıyım, limonu atlatırım, — diye fısıldadı, — sonunda senin tatlı celladın varsa, — dudaklarına uzandı.
Bahar gülümsedi; dilimi parmaklarının arasında tutuyordu.
— Tuhaf çağrışımların var, — dedi ve limonu usulca onun dudaklarına değdirdi.
O geri çekildi ama Bahar yine de limonu dudaklarına dokundurdu.
— Dayan, — diye fısıldadı Bahar. — Bu, Amerika’ya; bütün kayboluşlarına; her şeyi hesaplayabildiğini sandığın o hâline; beni suskunluğunla tükettiğine ve… — cümleyi tamamlamadı.
Evren onun elini yakaladı, tuttu ve gözlerini ayırmadan limon dilimini ısırdı. Limon suyu sıçradı; Bahar nefesini tuttu; o ise parmaklarındaki bütün damlaları dudaklarıyla topladı.
— Şimdi adil, — diye fısıldadı. — Ödeşmiş olduk.
Bahar’ın nefesi şaştı; başını onun omzuna gömdü. Ve o sessizlikte — karamel ve limon kokuları, nefesleri ve akvaryum ışığı arasında — her şey gerçekten oldu: lezzetli, canlı. Bu, onların anıydı; hikâyelerine işlenmiş, hayat kitaplarının yeni bir sayfası olmuş bir an…
***
Bu ev, denebilir ki, artık bir hikâyeyi saklıyordu. Her basamak, hayatlarının olaylarını hatırlıyordu. Bu merdivenden dede Aziz inerdi, annesi bu merdivenden çıkardı, basamaklardan birinde babası durmuştu. Umay, korkuluğa tutunarak yavaşça aşağı indi; ailenin her bir üyesinin bu trabzana defalarca dokunduğunu bilerek.
Salonun loşluğu onu sıcaklığıyla sardı, ama karnı açtı; mutfağa yöneldi.
— Aklından bile geçirme, — Yusuf onun dirseğini yakaladı.
Umay az kalsın sıçrayacaktı; o ise hemen elini ağzına kapatıp sus işareti yaptı.
— Beni korkuttun, — diye fısıldadı Umay. — Sadece bir şeyler yiyecektim.
— Gece vakti mi? — Yusuf onu mutfaktan uzağa çekti. — Bugünkü olaylardan sonra bu pek şüpheli görünüyor.
— İştahım gayet normal, — Umay dirseğiyle onu hafifçe dürttü, — annem gibi değilim, tek kahveyle yaşayamam.
— Katılıyorum, — Yusuf’un karnı guruldadı; saklayamadı.
— Bak, — Umay parmağını karnına doğru uzattı, — senin de acıktığın belli, haydi gidelim, — diye onu çağırdı.
— Hayır, — Yusuf onun mutfağa girmesine izin vermedi.
— Ne oldu? — Umay irkildi; mutfak kapısının boşluğuna baktı; oradan belli belirsiz bir fısıltı geldi kulağına.
Umay hemen kollarını göğsünde kavuşturdu.
— Orada yemek yiyorlar, — dedi.
— Hakları, — Yusuf omuz silkti.
— Bizim de böyle bir hakkımız var, — diye üsteledi Umay.
— Bırak yalnız kalsınlar, — dedi Yusuf ansızın. — Çocuk haberini daha yeni öğrendiler; her şey çok karışık, biz de çok fazlayız, — elinden tutup çıkışa yöneldi.
Umay onu izledi; istemsizce arkasına dönüyor, sanki annesi çıkıp onları masaya çağıracakmış gibi bekliyordu.
— Peki ya bizde her şey kolay mı? — diye söylendi. — Yaşına göre fazlasıyla ciddisin, — diye iç çekerek ekledi.
— Bâbâsız büyürsen çabuk büyürsün, — dedi Yusuf sakince.
— Sana… zor muydu? — Umay kaşlarını çattı; artık mutfağa girmeye çalışmıyordu.
— “Baba”nın ne demek olduğunu bilmiyordum, — Yusuf omzunu kapıya yasladı. — Sadece annem vardı. Şimdi kimin babam olduğunu öğrenmek için test yaptım.
— Korkmuyor musun? — diye sordu o kısık bir sesle.
— Artık değil, — gözlerini yere indirdi. — Doğruyu öğrenememekten korkuyorum.
— Ya öğrenirsen, — onun bakışından kaçtı, — kimi görmek isterdin?
— Bilmiyorum, — diye dürüstçe karşılık verdi. — Yeter ki benden utanmasın, beni hatası ya da problemi saymasın.
Umay, babasının Bahar’a sarıldığı, kendisiyle Uraz’ın yanında oturduğu ve yüzlerine gülümseyen o fotoğrafa baktı… sanki başka bir hayattan kalmaydı.
— Peki bir kız… şey… — Umay duraksadı, — senden hamile kalsaydı?
Yusuf başını kaldırdı; göz göze geldiler. Ne utanç ne öfke vardı; yalnızca bir sükûnet.
— Sorumluluk alırdım, — dedi; sanki bunu çoktan hazırlamış gibi. — Yalnız, — alaycı bir tebessüm etti, — çok erken anladım ki korunma, — gözlerini ayırmadan, — sadece bir reklam cümlesi değil.
— Yaşına göre fazla olgunsun, — diye mırıldandı o, utanarak.
— Bir çocuğun tesadüf olmasını istemem, — diye sürdürdü Yusuf. — Bilinçli bir karar olsun isterim.
— Peki, çocuk istiyor musun? — dedi; bakışlarını kaçırarak.
— Sana tuhaf mı geliyorum? — Yusuf montunu aldı, onun omuzlarına bıraktı; birlikte dışarı çıktılar. — İsterim, ama ancak tam bir ailede, — dışarıda devam etti. — Annenin, babanın olduğu; kimsenin sabaha yakalanmamak için gecenin bir yarısı çekip gitmediği bir evde.
Umay kollarını kendine doladı. Bahar ile Evren’i, kavgalarını ve barışmalarını düşündü; hepsi gözünün önünde olmuştu… şimdi çocuk bekliyorlardı ve beraberdiler… ama ne kadar süre? Neden, onca duygularına rağmen, onların mutluluğuna inanmak bu kadar zordu; kendi içinde, bu ilişkide tam olarak neyi kabul etmediğini anlayamıyordu.
— Ya hayat yine her şeyi altüst ederse? — diye sordu kısık sesle.
— O zaman bakar, çözerim, — dedi Yusuf; sanki çoktan kendi içinde kararlarını vermiş gibi açık konuşuyordu, — ama koştura koştura değil.
Umay ayakkabısının ucuyla bir çakıl taşı dürttü, tekmeledi.
— Bugün, — diye gülümsedi, — hani herkes testin benim sandığı anı hatırlıyorsun?
— Efsaneydi, — diye hıkırdadı o. — Yetişkinlerin aynı anda böyle dilsiz kaldığını hiç görmemiştim.
— O an bana, gerçekten hamile olabilirmişim gibi baktın, — itiraf etti.
— Sadece, doğruysa kaç iş tutmam gerekeceğini hesapladım, — diye takıldı. — Beni de baba sandılar ya.
— Yusuf! — onun omzuna hafifçe vurdu.
— Şaka, — diye gülümsedi. — Gerçi… olsaydı da kaçmazdım, — bunu bütün ciddiyetiyle söyledi.
Umay durdu; bakışlarıyla buluştu.
— Artık biliyorum, — diye fısıldadı.
Sustular. Onun bu sakinliği Umay’a öyle olgun ve güvenilir geliyordu ki… Umay’ın nefesi aniden zorlaştı ama korkudan değil; ona duyduğu çekimden. Ne yapacağını bilemiyordu; daha çok yakın zamanda neredeyse aynı duyguyu Cem için de hissetmişti… ama aynı mıydı? Yoksa şimdi bambaşka mıydı? Umay derin bir nefes aldı; iyice kafası karışmıştı.
— Annen güçlü, — sessizliği Yusuf bozdu. — Altından kalkar. Evet, onun da kendine ait bir hayatı olacak ama bu, senden ya da Uraz’dan vazgeçeceği anlamına gelmiyor. Sadece artık yalnızca sizin anneniz olmayacak. Bir çocuğun da annesi olacak. Bir erkeğin de eşi olacak. Bu normal, Umay — yalnız insanların aile kurması. Ama Bahar sizden asla vazgeçmez. Evet, bazı şeyler değişecek; ama siz de ona yardımcı olursanız, ondan bencilce ilgi talep etmek yerine — hele ki şimdi, hamileyken — çok daha iyi olur. O kararını verdi. Bu onun seçimi; ondan o çocuktan vazgeçmesini isteyemezsiniz. Böyle bir hakkınız yok, — Yusuf derin bir nefes verip sustu.
Umay başını eğdi; sanki yüzü kızarmıştı. Aynı anda itiraz etmek, “peki bu hikâyede ben neredeyim” diye sormak istedi; ama nedense cesaret edemedi.
— Evren haklı, Bahar’la ilgilenmiyorsunuz, — Yusuf ona baktı. — Peki, hiç düşündün mü annen daha ne kadar dayanabilir, herkes arasında parçalanıp durmaya?
— Onu kaybetmek istemiyorum, — dedi Umay ürpererek.
— Kimse kimseyi kaybetmez, — dedi ve ona yaklaştı, — yanında yaşamayı öğrenirse.
— Kırk yaşında gibi konuşuyorsun, — diye mırıldandı Umay; onun kolunu omuzlarına dolamasına izin vererek.
— Belki, — diye gülümsedi Yusuf, — sadece erken büyüdüm.
Umay başını onun omzuna yasladı ve birden, onunlayken içinin ne kadar sessiz ve huzurlu olduğunu anladı; ama aynı anda içinde bir şeyler filizleniyor, kanını kaynatıyordu…
***
Onun kanı, yalnızca Bahar’ın tabağındaki limonu görmekle bile damarlarında donup kalıyor gibiydi. Buzdolabından bir tane daha çıkarıp yıkadı. Bahar limonu tereddütsüz, cerrahın elindeki kesinlikte ince dilimlere ayırdı. Bıçağın üzerinde parlayan su damlalarıyla birlikte, havaya keskin, serin bir koku yayıldı — nöbetten sonraki sabah gibi ekşi ve taze. Evren yüzünü buruşturdu.
— Yeter, — dedi derin bir nefes alarak, ondan uzaklaştı. — İçim şu an bile sıkışıyor.
Bahar sakin bir şekilde bir dilim aldı, ısırdı; limonu zevkle yedi, sanki tatlıymış gibi.
— Benim için güzel, — dedi sessizce. — Bütün gün aklımdaydı.
— Senin için mi? — Evren hâlâ inanamıyordu, birinin bu kadar çok limon yiyebilmesine. — Ben sadece görünüşüne bakınca bile diş etlerim sızlıyor, — dedi, boynunu ovuşturarak.
— Demek ki hak ettin, — diye karşılık verdi Bahar, gözlerinin içine bakarak. — Hiçbir şey söylemeden çekip gittiğin için.
Evren dondu kaldı. Gözlerini ondan ayırmadı; bu konuyu çoktan kapatmışlardı, ama Bahar yine dönmüştü oraya. Limon suyu parmaklarında parlıyordu — sessiz bir sitem gibi.
— Hâlâ kızgın mısın? — diye sordu Evren.
— Hayır, — gülümsedi Bahar, ama gözleri başka şey söylüyordu. — Sadece... seni dayanıklılığa test ediyorum.
Evren yaklaşıp belinden sardı.
— O hâlde testi geçemedim, — diye fısıldadı boyun eğerek; eli Bahar’ın karnına kondu. — Lütfen artık kendini ve bebeğimizi bu limonla cezalandırma.
— Evren, — dedi Bahar gülerek, — ne beni ne bebeği, sadece seni eziyorum.
— Tıpkı Umay gibi davranıyorsun, — dedi. — Aynı inat sende de var.
Bahar hemen limonu bıraktı, ona döndü.
— Alışacaklar, — dedi yumuşak bir sesle. — Herkes alışacak, — parmaklarını saçlarının arasından geçirdi.
— Seni yıpratmalarına izin vermem, — dedi Evren kararlı bir şekilde.
— Her şey iyi olacak, — dedi Bahar, sanki onu ikna etmeye çalışır gibi.
— Henüz öyle görünmüyor, — başını salladı.
— Ama ben görüyorum, — dedi o alçak bir sesle. — Sadece biraz zamana ihtiyacımız var.
Ayağa kalktı, elinden tuttu; birlikte akvaryumun yanından geçip koridordan yukarı çıktılar. Merdivenleri neredeyse karanlıkta, birbirlerinin nefesini hissederek tırmandılar. Ortada, Evren durdu, onu kendine çekti. Dudakları buluştu. Önce temkinliydi, sonra daha derin, daha sıcak. Onun sabahlığı açıldı, Evren’in bir eli sırtına, diğeri ensesine yerleşti. Nefesini, dudaklarındaki limon tadını, yanağına değen saçlarını hissetti.
— Bir daha ekşi yeme, — diye fısıldadı, alnını onun alnına dayayarak. — Zaten aklımı kaybediyorum.
Bahar hafifçe güldü, biraz uzaklaştı ama elini bırakmadı.
— O zaman bir daha sessizce kaybolma, — dedi. — Hesaplarımız eşit olsun.
Evren, ses tonundaki bir şeyden huzursuz oldu ama üstelemedi. Sadece iç çekti, onu kendine daha sıkı sardı ve limon tadı hâlâ dudaklarında olan o kadını tekrar öptü. Bir an ürperdi; Bahar gülümsedi ve birlikte yukarı çıktılar.
Kapının önünde Bahar durdu; aklına Meryem Özkan geldi — gelmişti, hatta evlerinin önüne kadar — ama o bunu söylememişti. Kalbi, Evren’in yakınlığından değil, ardında bıraktığı o geceden, orada duran Meryem’in gölgesinden dolayı düzensiz atıyordu. Evren omzuna dokundu; Bahar kendini toparlayıp gülümsedi.
— Hadi, — dedi.
Yatak odasına girdiler.
— Umarım yarın sakin bir gün olur, — dedi Evren esneyerek, çocukça bir umutla. — Şu bizim koca aile olmadan?
Bahar yatağa yaklaşırken dönüp baktı.
— Sadece aileden olanlar gelirse, — diye gülümsedi.
— Yine mi herkes gelecek? — Evren, tişörtünü çıkarırken bir an durdu. — Bahar?! — şaka mı yapıyordu, anlamadı.
O, gözleri büyümüş haldeki haline bakıp güldü.
— Kimseyi davet etmedim, — dedi, yatağı açarken. — Dinleneceğiz. Ama gelseler bile, kapı mı göstereceğiz?
Evren derin bir nefes aldı, tişörtünü çıkarıp sandalyeye attı.
— Sadece bir gün... sadece ikimiz, — diye mırıldandı.
— Sadece biz, — dedi Bahar yumuşak bir sesle; sonra gerginliğini dağıtmak için yanına gelip onu öptü.
— Beni öyle doyurdun ki..., — dedi, dudaklarına bakarak.
— Bizi, — diye düzeltti o; eli hemen karnına indi.
Bahar gülümsedi, elini onunkiyle birleştirdi.
— Şimdi o kalorileri yakmamız gerekiyor, — diye fısıldadı, gözleri dudaklarında.
— Fiziksel egzersiz mi? — diye sordu, kaşlarını kaldırarak.
— En faydalısından, — dedi, kollarını onun omuzlarına dolayarak.
— Ama yapmamız güvenli mi? — elleri onun belini sardı, temkinliydi.
— Gerekli, — diye fısıldadı Bahar, boynuna bir öpücük kondururken.
— Tehlikeli değil mi? — hâlâ emin olamıyordu.
— Evren, — Bahar gözlerini devirdi, — yoksa tüm hamilelik boyunca “perhiz moduna” mı geçtin?
Evren güldü, burnunu onun boynuna gömdü.
— Ama bayılmıştın, — diye hatırlattı.
— Şimdi tokum, güçlü hissediyorum, — dedi; gözleri parladı. — Peki bu enerjiyi nasıl harcayacağız? Uyuyamayacağım.
— İstersen yürüyüşe çıkalım, — dedi.
— Şimdi mi? Gece vakti mi? — gözlerinin içine baktı. — Pekâlâ, — dedi sonunda. — Uykusuzluk beni bastırırsa çıkarız, — dedi Bahar, parmaklarını onun göğsünde gezdirerek. — Ama belki daha iyi bir fikir vardır?
— O hâlde enerjimizi faydalı biçimde kullanalım, — dedi Evren, artık dayanamayarak, onu yatağa doğru yönlendirip.
Bahar güldü; ve kahkahasının sesi, onun öpücüğünde eriyip kayboldu...
***
Gecenin şehir sesleri uzaktan, hafif bir uğultu halinde geliyordu. Balkonda durmuş, hafif tuzlu, biraz serin gece rüzgârını soluyorlardı. Önlerinde Boğaz, gemi ışıklarının yansımalarıyla ağır ağır parlıyordu; sanki şehir hiç uyumuyor, sadece daha derin bir nefes alıyordu.
Nevra, onun sabahlığına sarınmış halde duruyordu. Sabahlık ona büyüktü; kolları sarkıyordu. Bir eliyle önünü tutuyor, sanki az önce aralarında doğan o kırılgan şeyi bu şekilde koruyabilecekmiş gibi, diğer eliyle çay fincanını kavrıyordu. İsmail yanındaydı, hafifçe eğilmiş, korkuluğa yaslanmıştı. Profili sakindi, ama bu sakinliğin içinde bir uzaklık vardı — sanki aklı bambaşka bir yerdeydi.
— Sessizsin, — dedi Nevra alçak bir sesle.
— Düşünüyorum, — dedi İsmail.
— Ne hakkında? — diye sordu, onun profilini izleyerek.
— Sessizlik hakkında, — gülümsedi o hafifçe. — Ne kadar da nadiren huzurlu olabiliyor.
Nevra gülümsemedi. Kalbi düzensiz atıyordu. İçinde bir kuşku büyüyordu — acaba acele mi etmişti? Yanlış mı yapmıştı, bu kadar kolay, koşulsuz, sözsüz bir şekilde ona bu kadar yaklaşarak?
— Üşümüyor musun? — İsmail onun dirseğine dokundu.
— Hayır, — dedi hafif bir utanmayla. — Sen sustuğunda üşüyorum.
— Ya sadece dinliyorsam? — diye gülümsedi İsmail.
— O zaman sessizlik konuşma sayılır, — dedi omuzlarını silkerek.
Ona döndü. Nevra, onun sıcaklığını hissetti; içinde bir korku sıkıştı — her şey başladığı kadar aniden bitebilir miydi?
— İsmail, — dedi sessizce, — biliyorsun, ben rastgele hikâyeleri seven bir kadın değilim.
— Ben de onlarla yaşayan bir erkek değilim, — diye karşılık verdi sakinlikle.
Nevra gözlerini indirdi, fincanın kenarına parmağını sürdürdü; buharın arasında kaybolan ince çizgileri izledi. İsmail cebinden telefonunu çıkardı, ekran bir anlığına yandı — bilinmeyen bir numara. Eli titredi, ama hemen sessize aldı ve telefonu geri koydu.
— Neden açmadın? — diye sordu Nevra.
— Gece, — dedi sadece. — Eğer gece arıyorlarsa, acil değildir.
— Ya da fazlasıyla önemlidir, — diye karşı çıktı Nevra.
İsmail hafifçe gülümsedi; ona uzun, güven dolu bir bakışla baktı — o kadar sıcak, o kadar derin bir bakıştı ki, Nevra farkına bile varmadan sorusu eriyip gitti.
— Yarın erken kalkmam gerek, — dedi, eğilerek, — ama yalnız uyumak istemiyorum.
Nevra itiraz etmeyi düşündü ama onun eli omzundan, sabahlığın kolundan kaydı — hafif, neredeyse hissedilmez bir dokunuşla.
— Bana sessizlikle cevap verme, İsmail, — fısıldadı Nevra. — Sessizlik çok fazla bir sona benziyor.
O, onu kendine çekti; çenesi onun saçlarına değdi.
— Sessizlik son değil, — dedi yumuşak bir sesle. — Kelimeler arasındaki yer sadece. — Aramızdaki.
Nevra gözlerini kapadı, onun teninin kokusunu içine çekti. Artık her şey onunla birlikte öğrendiği şeylerdi.
— Hadi, — dedi İsmail sessizce, — sana İzmir’i göstereyim.
— İzmir? — diye şaşırdı Nevra.
— Eski bir video, — diye gülümsedi. — Deniz, güneş, martılar... Oraya dönmeyi seviyorum.
Onu yatak odasına doğru götürdü; balkon kapısı arkalarından sessizce kapandı, dalgaların sesi kesildi.
Masanın üstündeki dizüstü bilgisayarın ekranı yanıp söndü, bir koyun, zeytinlerin ve yaz kokulu ışığın görüntüsü belirdi. Nevra yanına oturdu. İsmail’in içinde bir gerginlik vardı — bedeni yanındaydı, ama bakışı sanki ekranın ötesine takılı kalmıştı.
Ekranda güneşle yıkanmış İzmir belirdi. Odada çay kokusu ve İsmail’in kulağının yakınındaki nefesi vardı. Nevra o telefon aramasını, diğer tarafta kimin olabileceğini düşünmemeye çalıştı; sadece başını onun omzuna koydu, sığınacak güvenli bir yer bulmuş gibi. O, gözlerini ekrandan ayırmadan elini onun elinin üzerine koydu.
— Bak, — dedi, — şimdi sessizlik korkutucu değil.
— Şimdilik değil, — diye fısıldadı Nevra, hafifçe gülümseyerek, ama gözleri yanmaya başladı.
Ekranda güneş ufka doğru inerken aralarındaki sessizlik yavaşça büyüyordu. Nevra gözlerini indirdi, sabahlığını düzeltti, kumaşı tenine bastırdı — birden üşüdüğünü hissetti. O yanındaydı ama sanki camın arkasındaydı.
Kim aramıştı? Neden açmamıştı? Nevra artık sormadı. O, bilgisayara uzandı, kapattı; ekranın ışığı söndü.
— İsmail, — dedi alçak bir sesle, — sanki şu anda çok uzaktasın.
— Sadece yorgunum, — dedi o sessizce, gözlerini kaçırarak.
Loş ışığın içinde kaldılar — sessiz, canlı, neredeyse huzurlu; ama herkes kendi gerçeğiyle.
İsmail yaklaşıp yanağına dokundu, onu öptü — ama sanki arzudan değil, bir tür şefkatten.
Nevra karşılık verdi, hissederek… ama biliyordu: o, bu öpücüğün sınırlarının ötesindeydi.
***
Evren uykuyla uyanıklık arasındaki ince çizgide gidip geliyordu. Güneş çoktan perdelerin arasından sızmaya başlamıştı; sabahı, Yusuf’un getirdiği taze ekmeğin kokusu ve yağmurdan sonra ıslanmış asfaltın nemli kokusu karşıladı. Bahar hâlâ uyuyordu — uzun zamandır ilk kez huzur içinde. Evren onun kapısını sessizce kapattı, iyice örtüldüğünden emin oldu.
— Uraz, Yusuf, — mutfağın kapısından seslendi ve içeri girdi.
Uraz elinde telefonla kanepede oturuyordu. Yusuf poşetleri tezgâha bıraktı, dönüp baktı.
— Ne oldu? — diye esnedi Uraz, hâlâ tam uyanmamıştı.
— Sabah oldu, — dedi Evren keskin bir tonda. — Ve sabahla birlikte sorumluluk da geldi.
Yusuf’un kaşları çatıldı; daha dün verilen görevi çoktan yerine getirmişti.
— Bir şey mi yaptık? — diye sordu.
— Henüz değil, — Evren masaya dayanarak konuştu, — ama bu gidişle yakındır, eğer biraz düşünmezseniz.
— Annemle kavga mı ettiniz? — dedi Uraz temkinli bir sesle.
— Hayır, — Evren gülümsedi. — Tam tersi. Ama artık her şey farklı olacak.
Mutfakta bir tur attı, buzdolabını açtı — neredeyse boştu. Yarım kalmış bir limon, bir yoğurt kutusu, biraz yeşillik ve iki parça kebap.
— İşte, — dedi, dolabın içini işaret ederek. — Harika bir özdisiplin sembolü. Kim kahvaltıyı hazırlıyor ve en önemlisi, neyden?
— Biz annem yapar sanmıştık… — diye başladı Uraz.
— Bahar artık sizin etrafınızda dönmeyecek, — diye kesti sözünü Evren. — Onun işi var, hayatı var. Ve bir de çocuğu. Hepiniz yetişkinsiniz. Sen, Uraz, ailene kahvaltı hazırladın mı?
Sesi sakindi, ama her kelimesinde bir ağırlık vardı. Uraz ile Yusuf birbirlerine baktılar.
— Yani şimdi biz... — dedi Uraz şaşkınlıkla.
— Artık hepimiz bir aileyiz, — diye böldü Evren. — Misafir değiliz. Herkes hem kendinden hem diğerinden sorumlu. — Masayı gösterdi. — Toparlıyoruz, yeniden hazırlıyoruz, görevleri bölüşüyoruz.
— Ya herkes yine çıkagelirse? — diye güldü Uraz, ortamı yumuşatmaya çalışarak. — Hep öyle olur ya.
— Kendi yemeklerini kendileri yapsınlar, — dedi Evren kuru bir tonda.
Yusuf tabakları aldı, lavaboya yöneldi.
— Bilirsiniz… — dedi arkasını dönmeden, — ben hep Serhat’ın babam olduğuna inanmıştım.
Evren dondu kaldı, ona döndü. Uraz da elindeki telefondan başını kaldırdı; panikle market uygulamasında rastgele ürünlere dokunuyordu, ne sipariş ettiğini bile anlamadan.
— Kabullenmiştim de, — dedi Yusuf devam ederek. — Onun kendi ailesi, kendi hayatı var diye. Ben de kenarda bir yerdeyimdir diye düşünüyordum. Ama eğer… eğer sensen, — derin bir nefes aldı, — demek ki sen bütün hayatını yalnız geçirmişsin, — dönüp baktı.
Evren hemen yanıt vermedi. Kahve kokusu arasında sessizlik yoğunlaştı.
— Evet, — dedi sonunda. — Yalnız. Çünkü öyle daha kolay sanmıştım. Beklentisiz. Sorumluluğsuz. — Masaya yaklaştı, iki elini üzerine koydu. — Ama sen benim hatalarımı tekrarlamak zorunda değilsin.
— İstemem de, — dedi Yusuf alçak sesle. — Ama bazen… korkutucu. Babam olsaydı hayatım tamamen başka olabilirdi diye düşünmek…
— Artık öyle olacak, — dedi Evren, sesi bu kez sert ve kararlıydı. — Çünkü artık yalnız değilsin. — Sonra ikisine birden baktı. — Sorumluluk, cezalandırılmak demek değildir. Birine sahip çıkmak, onun düşmesine izin vermemektir.
Uraz telefonunu masaya bıraktı.
— Peki ya insan kendisi düşerse? — diye sordu.
— O zaman aile tutar, — dedi Evren. — Ama sonsuza dek taşımak için değil. — Gözlerini Uraz’a dikti; Uraz bakışlarını kaçırdı, ilk defa cevap bulamıyordu.
Evren döndü, kahveyi açtı. Gömleğinin kollarını sıvadı; dün akşam Bahar onun için hazırlamıştı. Kadın o gece uyumamıştı, odalarını toplamış, giysileri ütülemişti. Evren onun ne zaman yanına gelip uzandığını bile duymamıştı; oysa şimdi uyuyan oydu ve Evren onun uykusunu koruyordu.
Daha dün, bu evin ritmine ayak uyduramıyor, Bahar’ın ne yapacağını söylemesini bekliyordu. Ama bu sabah, bahçedeki yeni arabaya bakarken, birden fark etmişti — artık beklemek yerine harekete geçebilirdi; tıpkı dün, onlar için arabayı aldığı gibi, bu evin ritmini kendi elleriyle kurabilirdi. Uraz ve Yusuf’a baktı; gözlerinde sessiz, babacan bir ciddiyet parladı.
— Hadi bakalım, — dedi kahvesinden bir yudum alarak. — Bahçedeki masayı toplayın, kahvaltı için yeniden hazırlayalım.
Ve uzun zamandır ilk kez, üçü de gerçekten hissetti: bu sabah farklıydı. Sadece yeni bir gün değil, onlara ait, özel bir başlangıçtı.
***
Sabahları ekmek, tereyağı ve huzur kokuyordu. Gülçiçek pencereleri ardına kadar açmıştı; hafif bir esinti perdeleri dalgalandırıyordu. Reha ev gömleğiyle, elinde spatula, ocağın başında duruyordu. Omleti çevirdi, sonra karısına baktı. Gülçiçek yeşillikleri yıkıyor, arada ona göz ucuyla bakıyordu.
— Fazla pişireceksin, — diye uyardı.
— Ben cerrahım, hareketlerim milimetrik, — dedi Reha gülümseyerek.
— Cerrahsın, aşçı değil, — dedi Gülçiçek; ama sesinde sitemden çok sevgi vardı.
— O hâlde sen de başhemşiresin, — diye takıldı Reha. — Sensiz açlıktan ölürdüm.
— Doğru, — dedi o, tabağı yaklaştırarak.
Reha omleti tabağa koydu, bir an durdular. İkisi de tabağın aynı kenarını tutmuştu; onun parmakları Reha’nın avucuna değdi. Reha ona döndü.
— Biliyor musun, — dedi sessizce, — tuhaf bir his bu. Sanki yeni evlenmişiz gibi.
— Çünkü gerçekten yeni evlendik, — dedi Gülçiçek gülümseyerek. — Ama ben senin temposuna yetişemiyorum.
Reha, onun boynunun yumuşak hattına, dağınık toplanmış saçlarına, gözlerindeki güneşe baktı.
— Ben de senin duygularına yetişemiyorum, — dedi ve onu arkadan kollarına aldı, çenesini omzuna yasladı.
— Engelliyorsun beni, — güldü Gülçiçek, — elimde bıçak var.
— Tam da bu yüzden, — diye fısıldadı kulağına. — Tehlikeli kadın.
Gülçiçek dönüp omzuyla ona yaslandı.
— Ve yine beni dinlemiyorsun, — diye iç çekti.
— Tartışmak istemiyorum sadece, — dedi Reha. — Bugün kavga yok. Sadece sen ve kahvaltı.
Masaya oturdular. Tabağın üzerinde ekmek, peynir, omlet, yeşillik… Her şey ev sıcaklığında görünüyordu; aralarındaki huzur öyle derindi ki, bu sabah hiçbir şeyi değiştirmek istemiyorlardı.
Ama Gülçiçek fark etti — Reha birkaç kez telefona baktı.
— Bahar’ı düşünüyorsun, — dedi kısa bir sessizlikten sonra.
— Düşünüyorum, — dedi Reha, fincanını masaya koyarak.
— Biliyordum, — dedi Gülçiçek, sesinde hafif bir yorgunlukla. — Daha hastaneden yeni çıktın, ama yine hastalara, ameliyatlara, dramalara dönmen gerekiyor, öyle mi?
— Gülçiçek, — elini uzattı Reha, — Bahar zor bir dönemden geçiyor. Gitmem lazım, — cümlesi yarım kaldı.
— Lazım mı? — Gülçiçek gözlerini kısarak, kelimeleri nasıl seçtiğini iyi bilerek sordu. — Peki karını düşündün mü?
— Gitmek istiyorum, — dedi Reha suçlu bir gülümsemeyle. — Böyle daha mı iyi?
— İstiyorsan git, — dedi Gülçiçek, masadan kalkarak pencereye yürüdü. — Ama beni bu işe karıştırma. Ben senin yine o bitmeyen hikâyelerde kendini kaybedişini izlemeye gitmeyeceğim.
— Peki sen ne yapacaksın? — diye sordu Reha, yerinden kalkmadan.
— Yürüyüşe çıkacağım, — dedi Gülçiçek, fincanı lavaboya koyarak.
— Ve beyaz önlüklü erkeklere mi bakacaksın? — diye alay etti Reha.
Tam o anda telefon masada titredi. Ekranda bilinmeyen bir numara yanıp söndü. Reha kaşlarını çattı, çağrıyı reddetti. Gülçiçek fark etti — parmakları hafifçe titremişti.
— O zaman yabancılara bakmak daha iyi, — dedi, dönüp ona bakarak; gözleri sertçe parladı. — Geçmişte yaşayan bir kocaya bakmaktan iyidir. — Ellerini kuruladı. — Neden açmadın? — diye sordu.
— Önemsiz, — dedi Reha elini sallayarak. — Yanlış aramışlardır.
— Yanlış mı? — sesine öfke karıştı. — Yoksa seni evli olduğunu bilmemesi gereken biri mi aradı?
— Gülçiçek, yeter, — dedi Reha yorgun bir sesle. — Şu an kimseyle konuşmak istemiyorum.
— Tabii, — dedi başını sallayarak. — Konuşmak istemiyorsun ama gitmek istiyorsun, — gözlerinin içine baktı. — Ama nereye? Gerçekten Bahar’a mı?
Gülçiçek hızla mutfaktan çıktı; yürürken çantasını kaptı, ince bir paltoyla boynuna şal attı.
— Gülçiçek! — Reha arkasından koştu. — Bekle!
— Merak etme, — dedi, kapıyı açarken. — Randevuya gitmiyorum, sadece nefes almaya. Ama beyaz önlüklülere özellikle dikkat edeceğim!
Kapı arkasından sertçe kapandı. Reha, terlikleriyle koridora fırladı, ayakkabılara takıldı, kapıya dolandı; sanki bir türlü nasıl açacağını hatırlayamıyordu. Dışarı fırladığında, Gülçiçek’in taksiye bindiğini gördü.
— Gülçiçek! — diye bağırdı; ama motorun sesi onun sesini bastırdı.
O sırada telefonu yine titredi. Ekranda aynı bilinmeyen numara.
— Alo, — dedi fazla sert bir tonla, taksiyi gözleriyle takip ederken.
— Reha, — tanıdık, hafif aksanlı bir ses duyuldu.
O sesi tanıdı.
— Meryem? — diye fısıldadı Reha, rengi soldu, bir ağaca tutundu; yoksa düşecekti.
Taksinin farları bir an parladı, sonra köşeyi dönüp kayboldu.
— Görüşmemiz gerekiyor, — dedi ses; Reha zor duydu, çünkü kalbi öyle hızlı atıyordu ki kulakları uğulduyordu.
Elini göğsüne bastırarak eve yöneldi.
— İstanbul’da mısın? — dedi, sendeleyerek.
— Geldim, Reha. Er ya da geç olması gerekiyordu, — dedi Meryem sakin bir tonda, sanki aralarında geçen o kırk yıllık sessizlik hiç olmamış gibi.
— Nerede? — dedi zorlanarak.
— Adresi mesajla yollarım, — dedi o, sonra telefonu kapattı.
Reha salona girdi, kanepeye oturdu. Yüzünden kan çekilmişti, alnında ter damlaları.
— Biz daha yeni mutlu olmayı öğrenmiştik, — diye fısıldadı, telefonu sımsıkı tutarak, birkaç ay önce çekilmiş düğün fotoğrafına baktı; kendisi ve Gülçiçek, gülümseyerek.
Birkaç dakika önce ev omlet kokuyordu, kahkahalar vardı…
Şimdi ise ev, ağır ve sessizdi. Bu sessizlik, yavaş yavaş kalbinin içini oyuyordu.
***
Ev, sabah sessizliğini artık tutamaz olmuştu; seslerle doluydu. Salonda kahve ve taze ekmek kokusu hâkimdi. Temiz bir örtü serilmiş masada tabaklar, meyveler, fincanlar birer birer yerini alıyor, bir yandan da biri bal kavanozunu açıyordu.
Evren, Yusuf ve Uraz sessiz bir uyum içinde hareket ediyorlardı — tartışmadan, ama erkeklere özgü o kararlılıkla, “bunu kendimiz yapacağız” diye. Yusuf bardakları kuruluyordu, Evren ekmek dilimliyor, kimsenin bir şey dökmemesine dikkat ediyordu; Uraz ise mutfaktan çaydanlığı taşıyordu.
— Dikkat et, kaynar! — dedi Evren başını kaldırmadan.
— Çocuk değilim, — homurdandı Uraz, ama yine de birkaç damla döktü.
Yerde Leyla ve Mert emekliyordu; küçük bir keşif ekibi gibi, birbirlerine ayak uydurarak. Sıren yanlarında oturmuş, hiçbirinin eline zararlı bir şey geçmemesine dikkat ediyordu. Mert’in ısrarla Leyla’ya doğru çektiği oyuncağı arada düzeltiyordu. Umay elinde koca bir tabakla geldi.
— Evren, nereye koyayım? — diye sordu.
— Ortaya, herkesin ulaşabileceği yere, — dedi Evren, dönüp bakmadan.
Evin hareketi, sesleri — kaşıkların tıkırtısı, peçetelerin hışırtısı, çocukların mırıldanmaları — hepsi birleşip sıcak, canlı bir sabaha dönmüştü.
Kapı sessizce aralandı, Nerva eşiğe geldi. Solgun, sessizdi; sanki uykuda yürüyormuş gibi. Etrafa baktı, birini arar gibiydi ama kimseye bakmadı, kimseye bir şey demedi.
— Hanımefendi Nerva, — diyecek oldu Sıren, ama kadın çoktan merdivene yönelmişti.
Korkuluklara neredeyse dokunmadan yukarı çıktı. Herkes bir an dondu kaldı. Evren ardından baktı, kaşları çatıldı. Yusuf kenarda sessizce durdu.
Salonda kısa bir sessizlik oldu. Sonra Leyla el çırptı, hayat normale döndü.
— Biraz sessizdi, — dedi Umay.
— Sadece yorgun, — dedi Evren. — Dikkat etme.
Umay’ın kaşları hafifçe kalktı. Yusuf ona anlamlı bir bakış attı; o da ellerini kaldırıp gülümsedi.
— Ama dün babaannem çok mutluydu, — dedi Umay kısık sesle, Sıren’e bakarak.
— Evet, sanki on yaş gençleşmiş gibiydi, — diye onayladı Sıren.
— Belki de sadece ruh hâlidir, — diye fısıldadı Uraz.
Umay tam bir şey diyecekti ki, o anda tiz bir çığlık yankılandı.
— AAAAA! EVREEEEEN! — Bahar’ın sesi öyle umutsuzdu ki, sanki bir felaket olmuştu. — EVREEEEENNN!
Leyla ağlamaya başladı, Mert irkildi, oturdu. Evren elindeki bıçağı düşürdü, yukarı baktı.
— Ne oldu?! — diye bağırdı ve hızla merdivenlere koştu.
Yusuf ve Uraz da arkasından fırladılar, iki basamak birden atlayarak çıkıyorlardı. Ev bir anda dondu kaldı; havada gerilim sesi titreşiyordu. Sıren kanepeden kalktı, Leyla’yı kucağına aldı. Umay korkuluklara sarıldı, diğer eliyle Mert’i tuttu; ve o sırada yukarıdan sadece bir ses geldi — yatak odasının kapısı sertçe çarptı…
Go up