Наталья Лариони

Наталья Лариони 

Автор женских романов и фанфиков

13subscribers

228posts

Showcase

18

Bahar, evrenin güneşi olmaya hazır mısın?

Bölüm 11. Kısım 1
Güneş batmıştı, hava daha ağır ve serin olmuştu. Bahar sandalyeye gidip omzuna alacağı battaniyeyi almak istedi ama sadece durdu ve Evren’e baktı; konuşmanın kaçınılmaz olduğunu anlamıştı. Evren avluyu hızlı, sinirli adımlarla adımlıyordu.
— Biliyordun…, — diye başladı, — Meryem’in burada olduğunu biliyordun! Onunla görüşmüşsün! — Evren, sanki yaklaşmak istemezmiş gibi, aradaki mesafeyi bilerek koruyormuş gibi, ondan iki adım ötede durdu. — Biliyordun ve bana söylemedin!
Bahar kollarını kendine sardı ve iç çekti.
— Peki sen bana her şeyi anlatıyor musun? — bakışında bir sitem vardı.
— Bu bambaşka, — Evren gözlerini kırptı, başını salladı; sanki o sözleri yumruk gibi ona çarpmıştı.
— Senin için her şey başka, Evren, — Bahar ona doğru bir adım attı. — Meğer bir de kardeş varmış, — hemen ekledi. — Bir yeğen. Bir teyze. Amerika. Atama… — saydı ama yaklaşmadı.
Evren elini kaldırdı, sanki onun avucuna dokunmak ister gibi… parmakları titredi… ve Bahar bir adım geriye çekildi. Evren’in yüzü bir anda değişti. Ona yetmişti — o dokunuştan kaçmıştı. Evren parmaklarını yumruk yaptı, ancak sonra elini indirdi.
— Ben çağırmadım onları buraya! — sesi neredeyse kopacak gibiydi, kendini zor tutuyordu.
— Araştırmayı başlatan sendin!
— Evet, — Bahar başını kaldırdı, onun gözlerinin içine baktı, — ama herkesin içinde benim başvurum için onay vereceğini söyledin, — diye hatırlattı.
Evren ona doğru bir adım attı, hemen ardından durdu; birkaç santim ötesinde donup kaldı.
— Evet, — dişlerinin arasından çıkardı, — ama böyle değil, yanında o varken değil, — dönüp Meryem’in kaldığı eve baktı. — Ne yaptığını anlayabiliyor musun? O…, — Evren sözünü yarıda kesti.
— Ve işte burada, — diye böldü Bahar. — Teyzen bizim yanımızda yaşıyor. Peki şimdi ne olacak, Evren? Onunla konuşmak zorunda değilsin. İstemiyorsan konuşma!
— Anlamıyorsun, — diye bağırdı Evren. — Bana söylemedin!
— Ne zaman, Evren?! — Bahar ona yaklaştı ama o geri kaçtı. — Kebap yerken mi söylemeliydim? Yoksa seni limonla darladığımda mı? Ya da sabah evi hayvanat bahçesine çevirdiğinde mi?! Ne zaman?!
— Her şeyi şakaya vurma, — diye öfkelendi Evren.
— Şaka yapmıyorum ki! — Bahar sandalyeden battaniyeyi kaptı ve omzuna attı. — Burada senin teyzen, yeni kardeşin, yeğenin… hepsi üç evlik mesafede! Üstüne üstlük kardeşinin babası da Reha çıkıyor! Carter Özkan’ın babası — Reha!
— Bilmiyordum! — diye bağırdı Evren. — Ve onları ben çağırmadım!
— Git o zaman onlara söyle bunu! Neden bana soruyorsun? — Bahar ona doğru yürüdü. — Bu senin ailen!
— Hayır! — diye haykırdı Evren. — Onlar beni yaraladı. Ne demek olduğunu biliyor musun? Beni ve ablamı terk etti o!
— Peki ben neyinim senin?! — Bahar öfkeyle baktı ona. — Geçmişini bilmemesi gereken bir cerrah mıyım sadece? Yoksa sevdiğin kadın? Yoksa sadece çocuğunu taşıyan biri mi?
— Böyle söyleme, — Evren irkildi. — Sadece… senin için çok korkuyorum!
— Benim de korkmaya hakkım var mı? — diye sordu Bahar. — Yoksa tek görevim senin geçmişini, sırlarını, öfkeni, suçunu yatıştırmak mı?
Evren omzuna dokunmak için elini uzattı ama Bahar bileğini yakaladı.
— Bana şimdi dokunma! — gözlerinin içine baktı.
— O zaman söyle… ne istiyorsun? — gözlerinde acı ve öfke çalkalanıyordu, hangi duyguya teslim olacağını bilemiyordu.
Bahar onun şaşkınlığından yararlanarak yana çekildi.
— Beni görmeni istiyorum… sadece çocuğu değil, — diye fısıldadı.
— Şu anda haksızlık ediyorsun, Bahar, — diye başladı Evren.
— Ne? — diye kesti onu.
— Sen… — Evren cümleyi bitiremeden telefonun çalması ikisini de susturdu.
İkisi de irkildi; sanki yıldırım çarpmış gibiydi. Evren telefonu çıkardı, ekrana baktı. Yüzü bir anda değişti.
— Açma… şimdi değil, — diye fısıldadı Bahar, battaniyeye daha sıkı sarılarak.
Evren ona baktı; Bahar gözlerinde cevabı şimdiden görmüştü. Bir an gözlerini kapadı — Evren’in ne diyeceğini zaten biliyordu… kendisi de böyle yapardı belki, ama şimdi tek istediği onun yanında kalmasıydı; sarılmasıydı, karşı olduğunu söylese bile, onu sakinleştirmesiydi.
— Ben bir doktorum, — duyduğunda zaten tahmin ettiği cümleydi bu.
— Ben doktor değil miyim? — gözlerini açıp usulca sordu.
— Ama arayan sensin değil, — Evren hâlâ telefona bakıyordu, cevaplamadan.
— Ama artık başhekim sensin, — Bahar hafifçe alay eder gibi gülümsedi ve evin gölgesine çekildi.
— Yarın başlıyor, — diye kaşlarını çattı Evren.
— Peki bugün? — Bahar evin duvarına yaslandı, sanki biraz desteğe ihtiyacı varmış gibi. — Bugün benimle kalabilir misin? — “bizimle” demedi.
Zil sustu. Evren derin bir yutkunmayla nefesini topladı, Bahar’a baktı… birkaç saniye hiç konuşmadılar… Evren neredeyse ona doğru bir adım atmıştı ki telefon yine çaldı. Israrla, sertçe, sanki bir hüküm gibi. Evren ekrana baktı, sonra Bahar’a, sonra tekrar telefona çevirdi gözlerini. Ekrana dokundu, aramayı kabul etti ve ondan uzaklaşarak konuşmaya başladı.
Bahar onun sırtına baktı, battaniyenin kenarlarını daha da sıkı kavradı. Evren’in omuzlarının nasıl gerildiğini, sırtının nasıl daha da düzleştiğini gördü. Parça parça kelimeler duydu — değerler… kötü… nakil… ameliyathaneyi hazırlayın… Ve sonunda gelen o “geliyorum” Bahar’ın ayaklarının altındaki zemini kaydıracak gibi oldu, ama o ayakta kaldı. Evren telefonu kapattı ve ona döndü. Birbirlerinin gözlerine baktılar. Bahar duvar kadar solgundu. Evren ise kendini zor tutuyordu, sanki bir çizginin üzerinde dengede duruyordu.
— Gitmem gerek, — duygusuz bir sesle söyledi.
— Sen всегда уходишь, — diye fısıldadı Bahar. — Kaçıyorsun.
— Bu bir ameliyat, Bahar, acil bir ameliyat, — Evren telefonu cebine koydu. — Karaciğer nakli. Ben… yapamam…
— Yaparsın, — diye böldü Bahar. — Kaçmayı çok iyi biliyorsun, Evren. Ve beni, acıdığın yerlere bırakmayı da.
— Şimdi ne çözmemi istiyorsun?! — Evren ona doğru yürüdü.
— Tüm bu insanlarla nasıl yaşayacağımızı! Senin aileni, bir anda şehrimizde beliren aileni! — diye hatırlattı. — Kardeşin Reha’nın oğlu. Bunu görmezden gelemeyiz, Evren! Reha — annemin kocası, — sanki o unutmuş gibi tekrarladı. — Ve teyzen, senin teyzen, annemin gözünün önünde Reha’yı öptü! — Bahar kendine geldi, ama Evren’in sözleri onu tekrar tartışmanın içine çekti.
— Hiçbir şekilde! Görmek istemiyorum, duymak istemiyorum, bilmek istemiyorum! — sertçe söyledi. — Bu profesörü ilgilendiriyor, beni değil! Bu onun hayatı!
— Ama onlar buradalar, Evren, — Bahar pes etmedi. — Yanımızdalar, ve sen istesen de istemesen de onlarla karşılaşacağız, — dedi tek nefeste. — Sen yine kaçıyorsun, tıpkı benden kaçtığın gibi, Amerika’ya gittiğin gibi, — dedi alçak bir sesle.
— Benden ne duymak istiyorsun?! — Evren sarsılarak ona döndü. — Meryem burada diye mutlu mu olmalıyım? Ameliyatı bırakıp, yine “beni duymuyorsun” diye bitecek bir konuşma mı yapmalıyım?!
— Çünkü duymuyorsun! — Bahar inatla karşılık verdi. — Kapıyı çarpıp gidiyorsun, kayboluyorsun, ameliyathaneye saklanıyorsun! Sen… — cümlesini tamamlayamadı.
— Hayır, — diye kesti Evren, — asıl sen her zaman beni değil, herkesi seçiyorsun! — dedi. — Önce herkes, sonra ben!
Bahar’ın nefesi kesildi. Eli istemsizce karnına indi. Evren’in yüzü değişti; Bahar hemen elini çekti — hamileliğini oyun gibi kullanmak istemiyordu… ama Evren çoktan bir adım ona doğru atmıştı, sözleriyle zarar vermemek için durdu.
— Hep karnıma bakıyorsun, — dedi Bahar’ın sesi titreyerek, — sanki ben yokmuşum gibi.
— Benim hayatımda bir tek sen varsın — Bahar, — Evren Meryem’in kaldığı yönü işaret etti, — o benim teyzem değil! Ailemi ben seçmedim! O bizi terk etti. Beni, ablamı, annemi. Onları hayatımda istemiyorum!
— Sence ben Meryem’le sadece sana acı vermek için mi görüştüm? — Bahar neredeyse battaniyeyi düşürüyordu, ama tuttu; Evren yardım etmek isteyince geri çekildi. — Ben sadece hastalarıma aile kurmalarında yardımcı olmak istedim. Ve şimdi evet, — Bahar inatla çenesini kaldırdı, — şimdi bilmek istiyorum. Ne oldu, neden böyle yaptığını bilmek istiyorum.
— Sen doktor musun? — Evren ona yaklaştı, — yoksa ailemin dedektifi misin?
— Ben doktorum! — Bahar geri adım atmadı. — Ve senin kadınım!
— İyi bir kadın, nereye gittiğini ve kimi görmeye gittiğini söylerdi! — Evren hâlâ öfkeliydi.
— İyi bir erkek de kardeşi olduğunu söylerdi! — Bahar ona bir adım attı.
— O benim kardeşim değil! — Evren neredeyse ona eğildi, aradaki mesafe yok denecek kadardı.
— Peki teyzenin oğlu? — diye üsteledi Bahar.
— O benim teyzem değil! — diye patladı Evren.
— Ömrünün sonuna kadar böyle mi susacaksın, Evren? — gözlerinin içine bakarak sordu.
— Ben mi?! — Evren acı bir gülümsemeyle karşılık verdi. — Hamileliğini benden sakladığını çabuk unuttun galiba!
— İlk saniyede söylemek zorunda değilim, — dedi Bahar fısıltıyla, birden yüzü bembeyaz kesildi, elleri titredi, battaniye neredeyse yere düşecekti. — Zorunda değilim…
— Peki ben zorunda mıyım? — Evren ona doğru yürüdü. — Her şeyi söylemeye zorunda mıyım? Tahmin etmeye zorunda mıyım?
— Zorundasın — dürüst olmaya! — Bahar ellerini göğsüne dayamak üzereydi ama kendini durdurdu, geriye çekildi.
— Ben mi? Dürüst? — sesi çatladı. — Sen Meryem’e gittin ve söylemedin.
— Sen onları biliyordun ve söylemedin, — Bahar yavaşça geri adım attı.
— Sen buluşmayı sakladın, Bahar, — Evren de onunla birlikte adım attı.
— Sen aileni sakladın! — Bahar geri çekilirken gözlerini ondan ayırmadı. — Mükemmel olmak zorunda değiliz! — neredeyse bağırdı.
Evren’in yüzü değişti, ama cevap vermeye fırsat bulamadı — evden Siren fırladı, arkasından Uraz, en son Yusuf. Hepsi Evren’in yanında durdu, ona soru dolu bakışlarla…
***
Ona bakarak, yavaşça yalınayak dışarı çıktı; saçları biraz dağılmıştı, gözlerinde donup kalmış yaşlar vardı, ama Gülçiçek ağlamıyordu… Tüfeği iki eliyle kaldırdı, namluyu doğrudan Reha’ya doğrultarak ona doğru yürüdü.
Artık neredeyse ailelerinin simgesi haline gelmiş o eski tüfek, şimdi intikamın silahı olmuştu. Horozu kurdu, Reha’nın yanına kadar gelip durdu. Onun yüzüne, gözlerine baktı; dudakları kıpırdansa da hiçbir ses çıkmıyordu… sonunda fısıldayabildi:
— Gülçiçek, — Reha başını iki yana salladı.
Gülçiçek bir adım attı, namlu tam göğsüne, kalbine dayandı. Elleri titremedi.
— Kalbimi kırdın, Reha, — bakışı aynı anda hem buz gibiydi hem cayır cayır yanıyordu. — “Hayır” deme boşuna. Bitti artık.
Reha ona bir adım daha yaklaşmak istedi, ama namlu daha sert göğsüne dayandı, kalbinin attığı yere.
— O zaman al benimkini, Gülçiçek, — diye fısıldadı Reha. — Sensiz yaşayamam ben.
Nefesini yüzünde hissediyordu, ama Reha tüfeği elinden almaya kalkmadı. Sadece onun karşısında duruyordu; gömleğinin cebinden, Meryem’in oraya koyduğu o kullanılmamış uçak bileti görünüyordu.
— Senin aşkın var, Reha, — dudakları yorgun, kırık bir gülümsemeyle titredi. — Ailen var. Orada senin kadının var. Oğlun var. Torunun var! Senin Meryem’in seni bekliyor! Tüm hayatın orada!
— Hayır, Gülçiçek, hayır, böyle söyleme, — Reha başını salladı. — O benim geçmişim. Sen benim bugünümsün, yarınımsın. Sen benim tekimsin.
Başını kaldırdı, gözleri parladı.
— Her şeyi gördüm, Reha, bu güzel sözlere neden ihtiyacım olsun? Kim inanır onlara? Hangi kadın erkeğin sözüne güvenir? Bana göster o zaman! — Sesi sakindi, ama içindeki her şey zor tutulan duygulardan titriyordu. — Bu fazlaydı, Reha. Herkesin gözünün önünde öpüştünüz, kızımın evinin hemen dibinde, Reha!
— O beni öptü, — kelimeler boğazından zorla çıkıyordu.
— Ve sen karşı değildin, — acı acı gülümsedi Gülçiçek.
— Gülçiçek, ne olur, — Reha bir an için gözlerini kapattı. — Konuşalım, — diye yalvardı.
— Konuşacak hiçbir şeyimiz kalmadı, Reha, — dedi Gülçiçek, tüfeği indirmeden.
Reha elini uzattı, sanki ona dokunmak ister gibi, ama o izin vermedi; namluyu daha sert dayadı.
— Onun doğurduğunu bilmiyordum, bir oğlum olduğunu bilmiyordum, Gülçiçek, — diye fısıldadı Reha. — Hele torundan hiç haberim yoktu. Ben… ben… — öylesine şaşkındı ki, bir an için tüfek onun elinde titredi, — ne yapacağımı bilmiyorum, — diye itiraf etti.
Gülçiçek dikkatle ona baktı; nefesinin ağırlaştığını, yüzünün solduğunu hemen fark etti, ama onu sakinleştirmeye ya da acımaya kalkmadı.
— Artık hiçbir şey yapmana gerek yok, Reha, — başını salladı. — Artık kimseyi büyütmene gerek yok. Sen zaten tam takımını aldın.
— Ne aldım? Beni bilmediğim, aramadığım bir aile mi? — gerçekten anlamıyordu.
— Ama artık senin ailendir onlar, Reha, senin kanın, senin etin! — elleri yeniden titredi, tüfeği yavaşça indirdi, mekanizmayı geri çekti. — Peki ben kimim şimdi? — Tüfeği aralarına koydu, sanki bir duvar, bir çizgi çekmişti aralarına; onun o çizgiyi aşmasına izin vermiyordu. — Sen ona dokundun, Reha. Ben her şeyi gördüm.
Reha bakışını yere indirdi, onun gözlerine bakmaya utanıyordu.
— Neredeydiniz, ne yaptınız — görmedim, bilmiyorum, — diye devam etti Gülçiçek, — ama hayal edebiliyorum.
— Etme, — sesi kısıldı. — Hiçbir şey olmadı, — gözlerine baktı. — Olmadı, Gülçiçek.
— Bunu söyleyen sensin, Reha, — diye fısıldadı Gülçiçek, o ise sanki onun gözlerine bakmaya gücü yetmiyormuş gibi başını eğdi.
Gülçiçek irkildi, sanki içindeki bir şey kırılıp yere düşmüş gibi. Tüfeği kaldırdı ve ona uzattı, namluyu kendine çevirerek. Reha göz kırptı, ondan ne istediğini anlayamadı.
— Al, — dedi Gülçiçek titreyen bir sesle. — Al! — diye zorladı. — Al, Reha! — Aile tüfeğini onun ellerine bıraktı, tıpkı bir zamanlar avucunu onun avucuna bıraktığı gibi. — Öldür beni, Reha, — gözlerinin içine bakıyordu, namlu kendine dönüktü. — Acımasın, utanç kalmasın, korku kalmasın, bu kadar sınırsız bir yalnızlık kalmasın!
— Bunun için gelmedim, Gülçiçek, — Reha tüfeği aşağı indirirken fısıldadı. — Sen benim karımsın. Ben affını dilemeye geldim. Bana yardım et… ne olur, Gülçiçek.
— Senin Meryem’in var, — elini kaldırdı, onu duymak bile istemiyormuş gibi. — O senin kadının, senin aşkın, oğlunun annesi!
— Gülçiçek, — Reha bir adım attı, eli onun avucunu buldu, soğuk parmaklarını sıkıca kavradı, — yardım et bana, nasıl yaşayacağımı bilmiyorum artık, — diye itiraf etti. — Oğlumla, torunumla… bana yardım et. Onlara nasıl yaklaşacağımı bilmiyorum, — neredeyse fısıltıyla söyledi. — Saklanmayacağım, seni kandırmayacağım. Onlar var, İstanbul’dalar, bugün öğrendim bunu, Gülçiçek. Oğlum kırkını geçmiş, ve ben bugün öğrendim onu, — sesine panik karışmıştı.
Gülçiçek başını çevirdi, elini kurtarmaya çalıştı, ama Reha parmaklarını daha da sıkı kavradı.
— Oğlunun bir annesi var, torununun bir babaannesi var, isteyebileceğin insanlar var, — yüzüne bakmadan konuştu.
— Gülçiçek, ama sen benim karımsın, — elini kaldırdı, parmakları onun yanağına dokundu. — Sen benim karımsın, iyi günde de, kötü günde de, — diye hatırlattı.
— O da senin aşkın! — ona baktı, gözlerinde yaşlar parladı.
— Eskiden, — diye başını salladı. — Hepsi geçmişte kaldı. Sevdiğim tek kişi sensin.
— Ama onu öptün, — diye hatırlattı.
— Nasıl ispat etmemi istiyorsun? — diye sade bir soru sordu.
Gülçiçek yavaşça başını salladı, bakışında kelimesiz bir ölüm hükmü vardı.
— Artık sana inanmıyorum, Reha, — diye fısıldadı. — İnanmıyorum, — Gülçiçek yavaşça arkasını döndü ve yürüdü.
Evin içine öyle sessiz girdi ki, sanki duvarları bile uyandırmak istemiyordu. Kapıyı o kadar yumuşak, neredeyse okşar gibi kapadı ki, bunu kendi dışında kimse duymasın diye. Yürürken hafifçe yalpalıyordu; sanki çok uzun zamandır ayakta kalmaya, içini parçalayan acıyı herkesten saklamaya çalışmış biri gibi.
Kendini mutfağa kadar götürdü, neredeyse farkında olmadan; çay ve ekmek kokusunun olduğu yere, her zaman bir işin, ellerin meşgul oluşunun arkasına saklanabildiği yere… ama bu sefer hiçbir şey onu kurtarmadı. Elleriyle masaya tutundu, başını eğdi ve gözlerini kapadı.
İlk hıçkırık çok hafif çıktı, neredeyse sessizdi, sanki kendi bile duymaktan korkuyordu. İkincisi daha derinden geldi, göğsünden kopup çıktı, ve o, ağlamamak için dudaklarını ısırdı… üçüncü hıçkırık onu kırdı… çatlatıp parçaladı içini, sandalyeye çöktü; bacakları artık onu taşıyamıyordu. Dışarıdan pencerelere soğuk bir sokak lambası ışığı vuruyor, bu soğuk iliklerine kadar işliyordu.
— Neden…, — diye fısıldadı karanlığa, — neden bana bunu yaptın…
Devamını getiremedi, titreyen elleriyle yüzünü kapadı. Hayat, dik durmayı ona çoktan öğretmişti; o zayıf bir kadın değildi. Ama bu darbe tam onikiden vurmuştu. Savunmasız tek yerine… tüm kalbiyle sevdiği yere. Yıllar sonra ilk kez gerçekten utandı… yaptığı bir şeyden değil… inandığı için. Sessizce ağladı, dudaklarını kanatıncaya kadar ısırarak… Kimse ağlayışını duymasın, kimse acısını bilmesin diye…
Kapının orada duruyordu, hareketsiz; sanki hâlâ tüfeği elinde tutuyor, namluyu onun kalbine doğrultuyormuş gibi. Artık işe yaramayan o ağır tüfek, şimdi sadece yaslandığı bir yük olmuştu. Reha parmaklarını hissetmiyordu, soğuğu da hissetmiyordu; sadece göğsünü sıkan o ince, yakıcı ağrı vardı, nefes almakta zorlanıyordu.
Gözünü kapıya dikmişti; o kapıya, Gülçiçek’in yüzüne kapattığı o kapıya. Bu kadar yakındı, ama aşılmazdı; sanki kendi elleriyle içten içe yıkıp geçtiği bir kale gibi.
— Gülçiçek, — diye fısıldadı Reha, neredeyse dua eder gibi; ama o duymadı, o ise kapıyı çalmaya bile cesaret edemedi.
Reha basamağa oturdu, tüfeği yanına bıraktı. Yüzünü elleriyle sıvazladı; ne bir mazeretin, ne bir kelimenin, ne de bir jestin şu anda bir anlamı olmadığını çok iyi biliyordu.
Yıllar boyunca ameliyatlardan, kanlı nöbetlerden, birbiri ardına ölen hastalardan geçmiş bir adam… bir kadın yüzünden kaybolmuştu… ama herhangi bir kadın değil… kendi kadını yüzünden. Kendi olabildiği, şaka yapabildiği, şakalarını sadece onun anlayabildiği kadın yüzünden. Öne eğildi, başını düşürdü; etrafını öyle bir sessizlik sardı ki, sanki bütün dünya duruvermiş, onunla birlikte donmuştu.
Dışarıda, kapının ötesinde hayat devam ediyordu; ama o, bir basamağın üzerinde oturuyordu — tam da onun dönüp, son kez arkasına bakarak durduğu o basamakta.
— Ne olur, — diye fısıldadı Reha, — bana inan, Gülçiçek.
Başını kaldırdı, karanlık pencerelere baktı; orada onun hayatı, kalbi, kadını vardı, ama artık ona giden yolu yoktu. Kapının altından belli belirsiz bir ses geldi… ya da ona öyle geldi… sanki içeride bir kadın ağlıyordu… kimse duymasın diye, sessizce… Göğsü yarıldı sanki, kalbi mengene gibi sıkıştı.
Reha kendini zor tuttu; içeri dalmamak için, onun önünde diz çökmemek için, istemediği, talep etmediği bir öpücük için af dilememek için. Onun evine girebilirdi belki, ama buna hakkı yoktu… en azından bugün yoktu…
***
Belki de reddetmeye hakkı vardı. Evren, ameliyatı başka bir doktordan yapmasını isteyebilirdi, ama o istemeden de olsa hep işi seçiyordu; sanki evdeki sorunu çözemediği için ameliyatların arkasına saklanıyordu. Yüzünde birbiri peşi sıra değişen duyguları görmek mümkündü, ve Bahar onu çok iyi tanıyordu; bir anda içine kapandığını, toparlandığını, bütün o yumuşaklığın ve şefkatin silindiğini gördü… Artık onun karşısında profesör Evren Yalkın duruyordu.
— Profesör, — Siren koşar adım gelirken ince ceketini omzuna attı, — birlikte gelebilir miyim, beni de çağırdılar, — diye haber verdi.
Uraz, sinirle ürpererek aceleyle onun arkasından yürüyordu.
— Evren, — diye başladı, sonra toparlanıp, — profesör, ben de sizinle gelebilir miyim? — dedi kararsız bir sesle.
— Ben de, profesör, — Yusuf sabırsızca araya girdi, gözlerinin içine bakarak. — Bu benim ilk naklim olacak, beni de ameliyathaneye alırsınız, değil mi?
Üçü de ona bakıyordu; gece nöbetine gitmeye hazırdılar. Arkalarında ise, battaniyeye sarınmış halde Bahar duruyordu.
— Beni aramadılar, — diye mırıldandı Bahar. — Yoksa beni şimdiden tüm gece nöbetlerinden mi çektin? — gözlerinin içine bakarak sordu. — Sırada ne var, Evren? Doğuma kadar beni evde mi kilitleyeceksin?
Evren kaşlarını çattı, dişlerini sıktı, Siren’e baktı ve başıyla işaret etti; Siren, Bahar ile Evren’in tartışmasına karışmamak için arabaya doğru çekildi. Uraz ile Yusuf sabırsızca birbirlerine baktılar; ameliyata katılmalarına izin verebilecek tek kişi Evren’di. Her şey onun tek kelimesine bağlıydı.
Evren, Bahar’ın gözlerinin içine bakıyordu, nefesi bile farklıydı artık. Aralarında sadece birkaç adım mesafe vardı… ama o zihninde çoktan ameliyathaneye geçmişti. Bahar omzuyla duvara yaslanmıştı; sanki bu evin son kalan huzurunu, içinde uyuyan torunları Mert ile Leyla’yı, arkasında beliren Umay’ı, hepsini ayakta tutmaya çalışıyordu.
— Siz gidemezsiniz, üçünüz de, — diye zorla söyledi Evren. — Bu bir oyun değil.
— Oyun değil, profesör, — diye hemen atıldı Uraz, gözleri parladı, içinde bir meydan okuma kıvılcımı yanmıştı. — Bu bir ameliyat, hem de gece, orada olmam gerekiyor. Siren’i çağırdılar, — Evren’in arabasının yanında bekleyen karısını gösterdi. — Eğer Yusuf’u götürürseniz bu haksızlık olur; sonuçta onun sizin oğlunuz olup olmadığını bile bilmiyorsunuz, ama şimdiden torpil geçiyorsunuz!
Evren birden ona döndü.
— Peki çocuklar? — diye sertçe sordu. — Siren’i çağırdılar! — diye teyit etti. — Peki çocuklara kim bakacak?!
— Evde annem var, — diye afalladı Uraz. — O… — diye başladı.
— Annen mi?! — Evren’in sesi çatladı. — Şu an Bahar’dan mı bahsediyorsun? — öfkeyle sordu, ona doğru bir adım atarak. — O senin otomatik bakıcın değil.
— Evren, — Bahar araya girmeye çalıştı ama o onu duymadı bile.
— Bahar senin sigortan değil, Aziz Uraz! — Evren’in sesi kesin ve katıydı. — Eğer ondan yardım istiyorsan, yanına gideceksin ve rica edeceksin! Erkek gibi karar vereceksin, annesinin her şeyi toparlamasını bekleyen bir çocuk gibi değil. Ayrı yaşasaydınız, Uraz, bu sorunu nasıl çözecektin?
Bahar elini göğsüne götürdü, kalbi sızladı. Onun söylediklerinin her kelimesinin doğru olduğunu biliyordu, ama Evren’in şimdi giderken herkesi de yanında götürüyor olması, hem de aralarındaki hiçbir şeyi çözmemişken, içindeki ağırlığı daha da artırıyordu.
Siren nefesini tuttu. Gözleri dolu dolu, Evren’e bakıyordu. Kocasına anlatmaya çalıştığı her şeyi, şimdi Evren dile getirmişti. Yanına geldi, elini omzuna koydu, dudakları yanağını hafifçe öptü.
— Teşekkür ederim, Evren, — diye fısıldadı ve geri çekildi.
— Eğer onun yardımına ihtiyacın varsa, Bahar’dan bizzat rica edeceksin, — Evren aynı sert tonla devam etti, tek bir nebze bile yumuşamadan. — Saygıyla, “nasıl olsa evde” diyerek değil!
Uraz başını eğdi, yüzüne suçluluk gölgesi düştü.
— Anne, — bu kelimeyi öyle kısık ve zor bir sesle söyledi ki, sanki boğazından güçlükle çıkıyordu. — Leyla ve Mert’le… — boğazını temizledi, — biraz kalabilir misin? — sesi titredi, sonra başını kaldırdı. — Ameliyatta bulunmak istiyorum, tabii profesör izin verirse. Lütfen.
Bahar’ın gözleri doldu, dudakları titredi ve başını salladı.
— Evet, oğlum, — diye fısıldadı; battaniyenin kenarlarını daha da sıktı.
Uraz zafer kazanmış gibi gülümsedi, bakışını Evren’e çevirdi. Evren dişlerini sıkarak başını hafifçe yana eğdi ve isteksizce ona başıyla onay verdi. Yusuf hâlâ onun bakışını yakalamaya çalışıyordu; izin işareti gelince neredeyse yerinde zıpladı.
Bahar’ın yüreği sıkıştı… hepsi gidiyordu. Siren, Uraz, Yusuf… Evren, ve o burada kalıyordu. Bir doktor olarak her şeyi anlıyordu ama bir kadın olarak içi öfke ve kırgınlıkla yanıyordu. Evren ise tam ortasında duruyordu — onun doktor oluşuyla kadın oluşunun arasındaki çizgide. Elini uzattı, neredeyse yanağına dokunacaktı, ama son anda durdu.
— Geri döneceğim, — diye fısıldadı; sanki ona bir söz veriyordu, ama kulağa bir özür gibi geliyordu, görünüşte ise sorunlardan kaçmak için bulduğu yeni bir bahane gibiydi.
Bahar başını salladı, hafifçe gülümsedi; yüreği çaresizlikten paramparça oluyordu ama dağılmasına izin vermedi.
— Eee… — diye bir ses geldi Evren’in arkasından, o da dönüp baktı.
Siren ön koltuğa geçmişti, arkasından Uraz da binmişti; Yusuf ise kapıyı açıp içerdeki çocuk koltuğunu görünce olduğunca donup kaldı.
— Tebrikler, Yusuf, — hafif bir kahkahayla söyledi Uraz, — neredeyse Evren’in oğlu sayılırsın, bak sana koltuk bile ayarlamışlar.
Yusuf yüzüne kadar kızardı, koltuğu kaptığı gibi eve doğru koştu. Siren gözlerini kapatıp başını salladı.
— Bahar… — Evren ona doğru yaklaştı. — Yarın işe… — gözlerini Yusuf’un arabasına kaydırdı, — bununla mı gelirsin, yoksa…
— Nasıl geleceğime kendim karar veririm, profesör, — dedi Bahar düz bir sesle; kelimeleri her zamankinden daha soğuktu. — Taksi diye bir şey hâlâ var!
Sözleri, sanki sessiz bir çığlık gibiydi: “Benim için endişelenme, ben kendim hallederim!” Evren parmaklarını öyle sıktı ki boğumları beyazlaştı.
— Bahar…, — sesini biraz yumuşatmaya çalıştı.
— Git, — diye kesti o. — Orada insanlar bekliyor. Sizin ameliyatınız var!
— Sonra mutlaka konuşacağız, — diye fısıldadı Evren, onun gözlerine bakmaya çalışarak, ama Bahar inatla bakışlarını kaçırdı.
— Evren, — Bahar derin bir nefes aldı, gözlerini kaldırdı, — sonra diye bir şey olmayabilir, — dedi.
Sanki yumruk yemiş gibi irkildi. Evren, onu kapının eşiğinde, omuzlarında battaniye, biraz şaşkın ama aynı zamanda dimdik dururken bir anlığına hafızasına kazımak ister gibi yüzüne baktı. Ağlamıyordu ama gözleri kızarmıştı. Onu kucaklamak istiyordu, ama telefonu yeniden inatla çalmaya başladı; bir hastanın onun ilgisine muhtaç olduğunu hatırlatır gibi. Evren arkasını dönüp arabaya bindi ve kapıyı kapattı. Motor çalıştı, araba hareket etti ve avludan çıkıp gözden kayboldu.
O, başkaları için doğru ve gerekli işine, önemli görevine doğru uzaklaştı… Bahar ise, battaniyeye sarınmış halde, Umay ve derin uykudaki iki minik bebekle evde kaldı.
— Anne, — diye seslendi Umay, — iyi misin? — temkinli bir sesle sordu.
— Elbette, canım, — diye iç çekti Bahar, eve döndü. — Hadi gidelim.
İkisi birlikte içeri girdiler, kapıyı arkalarından usulca kapattılar… ve ev, kollarıyla onları içine aldı…
***
Ona kollarını, şefkatini verdi, o ise… onu aşağılarlarken sessiz kalmıştı. Araba çok yavaş ilerliyordu, içerisi de fazlasıyla sessizdi; sanki İsmail en ufak bir sesle onu ürkütmekten, az önce filizlenen o narin duyguyu bozup dağıtmaktan korkuyordu… Oysa bu filizler her an ezilebilir, çiğnenebilirdi.
Nevra, sırtıyla koltuğa neredeyse hiç değmeden yan koltukta oturuyordu. Gözleri ileride, yüzü bembeyaz, dudakları sıkılı, omuzları gergindi. İsmail dönüp eski çay bahçesinin olduğu sokağa girene kadar sustu; lambalar seyrekleşmişti, sokak daha da karanlıktı.
— Durdur arabayı, — dedi Nevra.
Bu bir rica değildi, bir çığlık da değildi. Kabullenişle dolu, sakin bir umutsuzluktu.
— Nevra, — İsmail ne olduğunu anlamadan ona baktı.
— Durdur arabayı, — diye tekrarladı.
İsmail itaatsizlik edemedi, frene sertçe bastı; o kadar ani durdu ki Nevra öne savruldu, emniyet kemeri göğsüne acıyla saplandı. Nevra hızla kemerini çözdü, kapıyı açıp indi. Bir adım attı, sonra bir adım daha, sendeledi. İsmail hemen yanına koşup kolunun altından tuttu.
— Nevra, dikkat et, — diye seslendi.
— Dokunma bana, — elini onun göğsüne dayadı. — Beni kolumdan yakalayıp arabaya tıkmaya, kaçırmaya hakkın yoktu! Hakkın yoktu, İsmail! — sesi titredi. — Ben bir eşya değilim! Bir hata değilim, son anda aklına gelen biri değilim! Ben sana hiçbir şey değilim, İsmail!
Elini uzattı, ama o geri çekildi; neredeyse tiksinir gibi… ondan değil… daha çok kendinden.
— Gel, oturalım biraz, — dedi İsmail kısık bir sesle, ayakta durmakta zorlandığını görünce.
— Ne kadar da düşüncelisin, İsmail, — acı bir gülümsemeyle söyledi Nevra. — Kendini gerçekten kurtarabilen biri mi sanıyorsun? — gözlerini ona çevirmeden sordu ama sonunda döndü ona doğru.
Tenteli bir çay masasına doğru yürüdüler, gidip karşılıklı oturdular. Nevra bir peçete aldı, ellerinin arasında buruşturdu.
— E ne duruyorsun İsmail, hadi, kurtar beni! — gözlerinin içine baktı.
İsmail karşısında sessizce oturuyordu; ilk defa bu kadar ne yapacağını bilemez haldeydi. Onu ilk kez böyle görüyordu: ne zerre alay, ne oyun, ne cilveli bir bakış… hiçbir şey yoktu.
— İki çay, — diye elini kaldırdı Nevra, çaycı çocuğa her zamanki neredeyse cilveli, kendinden emin hareketiyle; ama parmaklarındaki titreme o cilveyi bile gölgeledi.
Çocuk uzaklaştı, Nevra peçeteyi buruşturup masaya attı; sanki yıllardır arkasına saklandığı bütün maskeler bir anda düşmüştü, o maskeler artık ona o kadar alışmıştı ki, neredeyse ikinci bir “ben”i olmuşlardı.
— Konuşmak istiyorsun, öyle mi? — dirseklerini masaya koydu. — Ne hakkında? — başını hafifçe eğdi. — İsmail, beni korumadın sen.
— Nevra, ben… — cümleyi tamamlayamadı.
— Meryem senin evine girdi ve tek bir bakışıyla beni ezip geçti! Tek bir bakışıyla, — sesi alçaldı. — Sen ise sadece durdun ve sustun. Gözlerinin önünde beni aşağılamasına izin verdin! — Nevra gözlerini yumdu. — Gerçekten görmedin mi artık dayanamadığımı? Bana sadece tek bir cümlen lazımdı — “yeter”…
Nefesi ağırlaştı, yüzüne bir gölge düştü, ama ne diyeceğini bilemedi, susuyordu.
— Aziz’le evliydim ben, — diye fısıldadı Nevra. — Bunu biliyorsun. Aziz senin arkadaşındı. Hepiniz bizim eve gelirdiniz. Geceleri çalışır, projelerinizi planlardınız. Hatırlıyor musun?
İsmail irkildi, rengi soldu.
— Siz getirdiniz Keskinleri bizim eve! Siz yerleştirdiniz onları oraya, — sesi kısıldı. — Ve ben bütün o zaman boyunca oradaydım, yanınızdaydım, ama kimse beni görmüyordu; çünkü siz büyük işler peşindeydiniz, — ellerini havaya kaldırdı. — Sen bizim eve geliyordun ama beni görmüyordun. Hiçbiriniz beni fark etmiyordunuz. Ben sadece size içecek taşıyan, sandviç hazırlayan bir hizmetçiydim, bir gölgeydim!
İsmail parmaklarını daha da sıkı kenetledi. Nevra acıyla gülümsedi, bir peçete daha alıp dudaklarına bastırdı; içinden kopup gelen uzun bir çığlığı tutuyormuş gibi.
— Güzel değil mi, var olmayan bir kadın, — omuz silkti. — Sadece siz vardınız ve onlar. Leyla ve Meryem.
— Nevra, ne olur, — İsmail derin bir yutkunmayla nefes aldı.
— Hayır, konuşacağım. Konuşmak istedin ya, hadi konuşalım, — gözünü ondan ayırmıyordu. — Bir deney yapmaya karar verdiniz, değil mi? — hafifçe ona doğru eğildi, gözlerinin içine baktı. — Ama o senin tek deneyi değildi, — diye fısıldadı; yanağından bir damla yaş süzüldü.
— Ne? — İsmail kaşlarını çattı, anlamamıştı.
— Aziz kendine o kadar inandı ki, bende kanama başladığında beni hastaneye götürmedi bile, — diye devam etti Nevra, gözlerini ondan ayırmadan; ama aslında onu değil, salonlarını görüyordu. Ortadaki masayı, beyaz önlüklü kocasını. — Altından kalkamadı, İsmail… ve rahmimi aldı.
— Ne? — İsmail sandalyede sendeledi.
— Orada, salonda… Sonra Evren’in annesini ameliyat ettiğiniz o masada, Evren’in kız kardeşini ameliyat ettiği o masada… O lanet masada üç kadının hayatı gitti, İsmail. Üç! Sadece onlar öldü, ben hâlâ yaşıyorum; alay gibi, ceza gibi! Yaşıyorum ama içimdeki kadın ölü. Onu öldürdü. Yöntemi denemek istedi…, — acı bir kahkaha attı. — Düşünsene, bir yöntemi denemek. Ben onun için sadece bir yöntemdim, bir deneydim. Bana hayatımı kurtardığını söylüyordu, bana tehdit olabilecek her şeyi aldığını söylüyordu. Düşünebiliyor musun, rahmim bana tehditmiş! — Başını eğdi, parmaklarının arasında buruşturduğu peçeteye baktı. — Sonra da beni suçlu çıkardı, kendi gözümde bile… çünkü çocuk doğuramadım, çünkü onu hayal kırıklığına uğrattım.
İsmail gözlerini kapadı, sanki yumruk tam kalbine gelmiş gibiydi.
— İçimde bir şey kırıldı, — Nevra devam ettikçe, yıllardır kaçtığı o geçmişin içine daha da derine daldı; ikiyüzlülük ve kibir maskesinin ardına sakladığı yere. — Bu yüzden bırakamadım onu, aramızda bir bağ vardı. Bu yüzden onun bakıcısı olmak istemedim, çünkü bütün hayatımı onun gölgesinde geçirip zaten onun yanında nöbet tuttum. Bu yüzden onu ihbar etmek istedim. Ama Bahar, — gözlerini kapadı, yeni bir peçete alıp kirpiklerine bastırdı, — o “ben bakarım ona” dedi. Benim yapamadığımı yaptı.
Nevra sustu. Çaycı çocuk demliği ve bardakları masalarına bıraktı, bardaklara çay doldurdu, sonra uzaklaştı.
— Bizden bahsediyorsun, — Nevra iki eliyle bardağı kavradı, bardağın içinden yükselen buhara baktı. — İsmail, ben hep gölgede yaşadım… senin gölgende de… ve bugün de, senin evinde, bu sabah, beni yeniden aynı gölgeye yolladın, — başını kaldırdı, — birlikte geçirdiğimiz geceden sonra, ilk yakınlığımızdan sonra. Ne güveninden söz ediyorsun? Sana nasıl güvenmemi bekliyorsun?
Dudakları titredi, gözleri dolu doluydu, ama tek bir damla daha düşmesine izin vermedi; dimdik oturuyor, gözlerini ondan ayırmıyordu.
— Evet, evet, Evren’i çocuk yuvasına ben verdim, çünkü korktum. Evet, alaycılıkla oynadım, kibir maskesinin arkasına saklandım, — yaşlar yanaklarından aşağı süzüldü. — İnsanları yönetmeye çalıştım, içimin bomboş olduğunu kimse görmesin diye, — yumruğunu göğsüne vurdu, — sevilemeyecek biri olduğumu kimse anlamasın diye!
— Boş değilsin sen, Nevra, — dedi İsmail kısık bir sesle, duyduklarını hâlâ sindirememişti.
— Ben hiç kimseyim, İsmail, — hemen kesti sözünü. — Ne eşim, ne anne, ne sevgili, — derin bir nefes aldı; bu gerçekle çoktan barışmış gibiydi. — O ailenin bile bir ferdi değilim aslında, İsmail. Ama hâlâ onların evinde yaşıyorum, hâlâ Evren’in yüzüne bakıyorum. Ömrüm boyunca yalnızdım, — dudaklarına acı bir gülümseme dokundu, — ve ne zaman azıcık inanmak istesem, sen beni koruyamadın, İsmail. Başaramadın, — omuz silkti.
Bir şey söylemek istedi, ama o elini kaldırdı; sessiz bir işaretle onu durdurdu.
— Beni aldığın yere geri götür, — Nevra ağır ağır ayağa kalktı, çaydan tek bir yudum bile almamıştı. — Gülçiçek’in evine.
— Nevra, konuşmamız bitmedi, — onu durdurmaya çalıştı İsmail.
— Biz hiç başlamadık ki, İsmail, — yarım dönüp yan gözle baktı ona. — Bütün gerçek bu. Bizim için artık çok geç, İsmail. Hadi gidelim.
O anda İsmail anladı… Onun bir şey istemediğini… vedalaştığını. Yıllarca onu “uygun”, hatta kırılgan biri sanmıştı; şimdi ise bu kadının içindeki gücü görüyordu. Kendi acılarının kenarında, tek başına, başı dik bir şekilde durduğunu fark etti. Evet, o da hata yapmıştı, ama herkes yapıyordu.
İsmail yanına geldi, omzuna dokunmak istedi, ama Nevra geri çekildi, izin vermedi.
— Hayır, — dudaklarından dökülen tek kelimeydi; ama herhangi bir çığlıktan daha dürüsttü, nefesini kesecek kadar ağırdı.
Arabaya doğru önce o yürüdü. Arkasına bakmadan ilerledi, İsmail’in de peşinden geldiğini bilerek. Artık ondan ne bir söz, ne bir hareket bekliyordu.
İsmail onun sırtına, omuz çizgisine baktı ve hayatında ilk kez kendini koruyamamış bir adam gibi hissetti… Kadınını kurtaramamış bir adam gibi…
***
Onlar, nakle ihtiyaç duyan hastayı kurtarmaya gelmişlerdi; ama karşılaştıkları acil servis, kan, metal ve ıslak asfalt kokusuyla dolu, rahatsız edilmiş bir kovan gibi uğulduyordu.
Evren içeri ilk giren oldu. Hızlı adımlarla ilerliyor, daha yürürken durumu değerlendiriyordu. Uraz yanında tutunmuştu, iki ağır hastayla Evren’in onu acilde bırakabileceğini hissederek içten içe gerilmişti. Yusuf arkada yürüyordu. Sürekli arkaya bakıyor, gözleriyle istemsizce Bahar’ı arıyordu; ama onun evde kaldığını biliyordu, burada olamazdı.
— İki ağır, — Siren tableti çoktan eline almıştı, — biri dalak rüptürü, iki orta, bir tane de… — tablete baktı. — Elli yaşında erkek, bacak ağrısı şikâyeti. Kendi gelmiş, ambulans yok. Zorlanma veya siyatik gibi duruyor.
— Buradayım, geldim bile! — Doruk acil servise nefes nefese daldı.
Evren ona bir bakış attı.
— Doruk, karın travması! Ben ağır hastalara — reanimasyona! Siren, ameliyathaneyi hazırlıyorsun, — ardından döndü. — Uraz, benimle. On dakika içinde hazır olacağız, ağır hastalar için ekip bulacağım. Ve sen, — Evren gözlerini Yusuf’a çevirdi; Yusuf dikildi, komut bekliyordu. — şu hastayı alıyorsun, — Evren adamı işaret etti.
— Onu mu? — Yusuf’un tüm heyecanı bir anda söndü. — Bacak mı? — hayal kırıklığıyla sordu.
— Bu senin hastan, Yusuf! — dedi Evren.
— Ben ameliyata girmek istiyordum, — diye itiraz etti Yusuf. — Bacak travması mı? Ona bir şey yok, — hastaya bakmadan elini salladı. — Sizinle gelebilirim.
— Hayır! — Evren tek kelime söyledi.
Bu “yasak” gibi değil… “henüz değil” gibi gelmişti Yusuf’a, işte bu canını yakmıştı.
— Neden o? — Yusuf’un sesi kısıldı. — Neden Uraz? — küskünlüğünü saklamaya bile çalışmadı. — Neden onu seçtin?
— Uraz cerrah! — Evren’in bakışı sertleşti. — Siren de öyle! — gözlerini Yusuf’un gözlerinden ayırmadı. — Şu an ameliyat masasına koyabileceğim, hastayı kaybetmemek için güvenebileceğim kişiler lazım!
Yusuf’un yüzü kireç gibi oldu. Uraz başını çevirip ona baktı; kendini suçlu gibi hissediyordu.
— Peki ya ben? — diye nefes aldı Yusuf. — Benim neyim eksik? — yüzündeki bütün renk uçmuştu.
— Sen internsın, — Evren ona doğru bir adım attı.
— Benim gelmeme izin verdin, — diye hatırlattı Yusuf.
— Seni ameliyata alacağımı söylemedim, — Evren’in sesi hâlâ sertti.
— Ama bana hiç fırsat bile vermedin! — sesi çatladı. — Bakmadın bile. Bana güvenmiyorsun! — Yusuf ellerini yumruk yapmıştı, eklemleri beyazladı.
— Hayır, — dedi Evren alçak bir sesle. — Senin ya da bir başkasının hayatıyla kumar oynayamam! — Yusuf başını eğdi. — Burada akrabalık yok, Yusuf. Kendi çocuğum ya da başkasının çocuğu yok. Sadece hastalar ve ameliyathaneler var! Ben seçim yapmıyorum! Hayat kurtarıyorum!
— Ama seçtin! — Yusuf’un gözleri parladı. — Beni seçmedin!
— Profesör, — yanlarına Ferdi geldi, — bacağı ağrıyan hasta, daha kötüleştiğini söylüyor.
Evren ve Yusuf göz göze geldi.
— Ben ilgilenirim, — Yusuf fazla sert bir tonla söyledi.
Ve ikisi de birbirlerinden yüzlerini çevirdiler. Evren eldivenlerini alıp reanimasyona yöneldi; Yusuf’un kırgınlığını görmüyormuş gibi.
Yusuf’un yüzü iyice solmuştu. Arkasını dönüp Evren’in uzaklaşan sırtına baktı; o görüntü onu daha da yaraladı… Evet, bir yanıyla mutlu olmuştu; ona hasta verdiler… ama bu çok basit bir vakaydı, orta bile değildi… ve Evren onu seçmemişti. Bahar’ın oğlunu seçmişti… onu geri itip arkasında bırakmıştı, ameliyata sokmamıştı… sanki ona güvenmiyormuş gibi…
***
Ona eşlik etmesine izin vermemişti… ama İsmail yine de peşinden gelmişti. Avludaki masanın yanında oturan Reha’yı görünce durdu.
Nevra yanından geçti, eve girdi ve üstünü bile çıkarmadan doğruca mutfağa yöneldi.
— Geldin mi? — Gülçiçek başını yavaşça kaldırdı, ayakta zor duruyordu.
Nevra mutfak kapısında durdu.
— Döndüm, — dedi sadece. — Gidecek başka nereye yerim var ki?
Gülçiçek başını salladı.
— Otur, — diye fısıldadı ve ayağa kalktı.
Ocağı açtı, çaydanlığı koydu. Gazın sesi mutfağı dolduran hafif bir homurtu gibiydi. Nevra sandalyeye oturdu; öylesine dik duruyordu ki, sanki kaderden bir tokat daha bekliyordu. Su kaynayana kadar susarak oturdular. Birbirlerinin varlığını sözsüz hissederek… Sonra Gülçiçek iki ince belli bardağa koyu, buruk, neredeyse siyah bir çay doldurup birini ona uzattı; kendisi pencere kenarında durdu, onun alanına girmeden.
— İç, — sessizliği ilk o bozdu. — Çok solgunsun.
Nevra bardağı titreyen parmaklarıyla kavradı, küçük bir yudum aldı; kaynar su boğazını yaktı.
— Senin kocan… — diye başladı ama sesi çatladı.
— Şimdi bana Reha’dan bahsetme, — dedi Gülçiçek. — Biz onunla hallederiz, — sonra yorgunca ekledi. — Sen anlat, sizde ne oldu?
— Ne anlatayım ki, — Nevra fazla sert bir tonla cevap verdi, sanki kendini savunuyordu. Ardından dudaklarına kendini bile yaralayan ince bir alay yerleşti. — Bütün özgüvenimin, kibirimin dekor olduğunu mu? Kimse görmesin diye kurduğum sahne… çünkü ben… — sustu, çaydan bir yudum daha aldı, boğazı yeniden yandı.
— Çünkü sen ne? — diye sordu Gülçiçek.
Nevra bardaktaki çaya baktı; sanki içinde bütün geçmişi dalgalanıyordu.
— Boşum, — sonunda söyledi. — Aziz beni böyle yaptı.
Gülçiçek derin bir nefes aldı, Nevra’ya ilk kez başka bir gözle baktı. İlk kez onun da acıyabildiğini görebiliyordu.
— Bana evde ameliyat yaptı, — bu sefer bunu söylemek eskisi kadar zor değildi. — Evde, Gülçiçek… sanki plastik bir bebekmişim gibi, — acı bir gülümseme daha. — Hayatımı kurtardı ama ben çocuk doğuramadım, — bardağın içindeki koyu çaya bakıyordu. — Kendi sakatladığı bedenimin suçunu bana yükledi.
Gülçiçek yavaşça gözlerini kapadı, sonra hemen açtı.
— O yaşarken hep gölgedeydim. Çay taşıyordum, aynen senin şu an yaptığın gibi, — sesi titredi. — Peki siz hiç sordunuz mu bana, neden Aziz’e bu kadar tutunuyorum diye? Niye kimse sormadı? Niye kimse görmedi canımın yandığını? Bağırmam mı gerekiyordu? — başını kaldırdı, Gülçiçek’e baktı.
— Bağırmak zorunda değildin, — diye fısıldadı Gülçiçek, yanına oturup. — Seni bağırmadan da duymalıydılar.
— Kimse duymadı, — Nevra belli belirsiz gülümsedi. — İsmail bile.
— Onu seviyor musun? — diye sordu Gülçiçek temkinle.
— Denemek istedim, — itiraf etti Nevra. — Yıllar sonra ilk kez biriyle kendimi biri gibi hissettim… eşya gibi değil, — gözlerini kapadı, bir damla yaş yanağından süzüldü. — Ama bugün… yine kimseye lazım olmadığımı anladım.
Gülçiçek ona yaslanmak ister gibi eğildi ama Nevra bakışını kaçırdı. Gülçiçek ellerini masaya koydu.
— Lazımsın, — dedi kısık bir sesle.
— Kime? — Nevra ona baktı; gözleri yorgun, yanmış ipek gibiydi. — Kime lazımım ben? — diye sordu. — Ne eşim, ne anne, ne ailenin bir parçasıyım. Hele ki o geri döndükten sonra, — dudaklarında hafif bir acı tebessüm.
— Önce kendine lazımsın, — dedi Gülçiçek.
Bu söz çok sade çıkmıştı ama Nevra irkildi, yüzünü çevirdi.
— Çok yoruldum, — dedi neredeyse sessizce. — Keşke telafi edebilseydim… keşke düzeltebilseydim yaptıklarımı, — bir hıçkırık kaçtı. — Keşke Evren’i çocuk yuvasına vermeseydim.
— Yeter, — diye fısıldadı Gülçiçek. — Nefes al sadece, — diye rica etti.
Nevra yavaşça yana eğildi ve başını onun omzuna koydu. Mutfağı sokaktan süzülen soğuk lamba ışığı aydınlatıyordu. Gülçiçek biliyordu; Reha kapının ardındaydı, gitmemişti… muhtemelen İsmail de. Gece derinleşiyordu. Çay soğuyordu. Ve iki kadın — birbirinden bu kadar farklı, ama bir o kadar yalnız — uzun yıllardan sonra ilk kez yan yana oturuyordu… rakip değil, suçlayıcı değil… maskesiz, yaraları açık, birbirini gerçekten görebilen iki kadın…
***
Evren, hâlâ kendi odası sayılan… ama yarın devralacağı başhekim odasına taşınacağı bu son gece… penceresini açtı. Hastane bu gece bambaşka görünüyordu — uçsuz bucaksız, yarı karanlık, soğuk… Gece ise yapışkan bir iplik gibi uzayıp gidiyordu.
Tadı çoktan kaçmış kahveden bir yudum aldı; ama yine de içti, yoksa ayakta duramayacağını hissediyordu. Kendine fazlasını yasaklamak için içiyordu belki de.
Telefonu ışıklandı — “Nasılsın?” Evren hemen numarasını çevirdi.
— Dinliyorum, — Bahar anında açtı.
Onun yorgun, ama canlı sesini duymak içini öyle rahatlattı ki.
— Hastanedeyim, — dedi.
— Biliyorum, — diye iç çekti Bahar; Evren’in getirdiği oyuncağı — kazı — kucaklamıştı, ama bunu ona söylememişti. Yine de kaz onu tuhaf bir şekilde sakinleştiriyordu. — Sen zaten beni aramazdın, — diye fısıldadı Bahar.
— Nasılsın? — Evren, onun iğnesine cevap vermemek için kendini zorladı.
— Kötüyüm, — itiraf etti Bahar. — Midem bulanıyor, uyuyamıyorum.
— Bir şey yedin mi? — diye sordu temkinle.
— Hayır, — diye kısa bir yanıt geldi.
— Bahar! — Evren bir anda ayağa kalktı, odanın içinde yürümeye başladı.
— Kızma, — dedi Bahar kısık bir sesle. — Yapamıyorum, midem almıyor. Mert üç kere uyandı. Leyla da. Umay’ı zorla uyuttum. Annem telefonu açmıyor, “iyiiz, merak etme” diye mesaj atmış. Nasıl merak etmem, Evren? Neler olduğunu anlıyor musun sen?
— Herkesi düşünmek zorunda değilsin, — derin bir nefes aldı Evren, kendini toparlamaya çalışarak. — Kendini düşünmen gerekiyor.
— Kendimi düşünecek ne anlam kaldı, — dedi Bahar, sonra sustu, kelime arar gibi. — Herkes bana bağlıysa? Annem. Torunlarım. Umay. Uraz. Siren, — iç geçirdi. — Hatta sen bile.
— Ben mi sana bağlıyım? — diye sordu Evren.
— Bana hep sen ararsın… kötüyken. Korktuğunda. Ameliyat istediğinde. Susmak istediğinde…, — bir bir saydı. — Ama hiç iyi olduğunda değil.
— Bahar…, — Evren şakaklarını ovdu.
— Ne? — sesinde hiçbir duygu yoktu.
— Nasıl olduğunu bilmek istiyorum, — dedi kısık bir sesle.
— Sen çocuğu soruyorsun, — anında karşılık verdi Bahar.
— Haksızlık ediyorsun, — dedi o.
— “Dikkat et”, “üzülme”, “bir şey ye” diyorsun, — Bahar kazın boynuna yaslandı. — Ama ben “Bahar, sen nasılsın?” duymak istiyorum.
Evren gözlerini kapadı, yüzünü elleriyle sıvazladı.
— Peki, — dedi sonunda. — Bahar, sen nasılsın?
Bahar susuyordu; Evren hatta düşmüş mü diye telefona baktı.
— Kötüyüm, — dedi sonunda.
Bunu öyle sessiz söylemişti ki… sanki kimseye göstermediği bir zayıflığı açıyordu.
— Geliyorum, — diye fısıldadı Evren hemen.
— Gelme, — kesti Bahar. — Neden? Sabah oldu sayılır. Önünde zor bir gün var. Dinlenmen gerek.
— Öyle söyleme, — dedi Evren.
— Nasıl söyleyeyim? — sesi yumuşadı, tehlikeli bir yumuşaklıkla. — Her şeyi bırakıp gelebilir misin?
Evren sustu. Çünkü gelemiyordu. Kazada yaralanan hastaları kontrol etmesi gerekiyordu. Yusuf’un hastasını da.
— Gördün mü? — dedi Bahar sakince.
Evren bir şey açıklamak üzereydi ki, kapı çalındı.
— Profesör Yalkın! — Ferdi’nin sesi gergindi. — Acil çağrı! Bacak hastası geri döndü. Durumu ağır!
— Bahar, — Evren kaşlarını çattı.
— Git, — Bahar kazı daha sıkı kucakladı.
— Bu Yusuf’un hastası, — açıklamaya çalıştı. — Sonra konuşuruz.
— Biz hiçbir zaman konuşmaya yetişemiyoruz, — dedi Bahar.
— Bahar… — Evren odanın ortasında durdu.
— Git, Evren, seni hasta bekliyor, — dedi ve aramayı sonlandırdı.
Evren ne “geri ararım” diyebildi, ne “bekle beni” diyebildi, ne de onun son nefesindeki “gelme”yi duyabildi. Telefonu önlük cebine koydu ve çıktı.
Boş koridorda ilerlerken adımlarının sesi duvarlardan yankılanıyor, her adımda temposu hızlanıyordu. Neden bilinmez, göğsünün içinde bir düğüm sıkıldı, soğuk bir ter sırtından kaydı… Yusuf’un hastası… bacak… iskemik tablo…
Ve Evren koşmaya başladı… Kaybedilen zamanı geri almak için… bir hatayı düzeltmek için… iyi bildiği o gerçekle yüzleşerek: artık çok geçti…
***
Geç olmuştu… ya da erken. Cem bazen saatin kaç olduğunu hiç anlamıyordu. Hastanenin o keskin, steril kokusu sabaha karşı donmuş sessizlikle karışıyordu. Cem yer siliyordu — fazlasıyla özenli, fazlasıyla sessiz, fazlasıyla suçlu bir dikkatle yaptığı bir ceza. Sert Kaya onu uzaktan fark etti. Gözleri hafifçe daraldı; sanki kullanışlı bir oyuncak görmüş gibiydi. Normalde yanından geçip giderdi, ama başhekimin odasının kapısı yanında oturan adam dikkatini çekti.
— Cem, — dedi ona yaklaşarak.
Sesi yumuşak olsa da yüzündeki keskinlik onu tehlikeli gösteriyordu; fakat Cem bu tehlikeyi görmüyor, sesindeki o sahte yumuşaklığı sıcaklıkla karıştırıyordu.
— Evet, — diye irkildi Cem, paspasa yaslanarak. — Bitiriyorum… az kaldı… birazdan giderim, — dedi hızlıca, başını kaldırmadan.
— Aferin sana, — Sert başını hafifçe eğdi; göz ucuyla Kamil’e baktı ve sesini bilinçli olarak biraz yükseltti. — Bazen, — bilerek duraksadı, — bazı şeyleri unutmak daha iyidir… özellikle Bahar Özden’in ameliyathanesinde gördüklerini.
Sert Kaya, Cem’e dikkatle bakıyordu ama Kamil’in o tarafa döndüğünü, ayağa kalktığını fark etti; yine de yaklaşmıyordu.
— Evet…, — Cem başını eğdi. — Hata yaptım.
— Elbette, — gülümsedi Sert Kaya. — Ameliyathaneden video izlemek her zaman hatadır, — Cem’e doğru hafifçe eğildi, sesini düşürdü ama Kamil’in duyabileceği kadar yükseltti. — Hele o çocuklu video…
Cem kaşlarını çattı, ne demek istediğini anlamadan gözlerine baktı.
— Evet, — dedi kısaca, — sildim onu.
— Sildin mi? — diye tekrarladı Sert. — Ama gördüklerini hatırlıyorsun, değil mi?
Soruyu öyle yumuşak sordu ki, sanki endişeleniyor, onu korumaya çalışıyordu. Bu sahte ilgi, Kamil’i birkaç adım daha onlara yaklaştırmaya yetti. Kamil yaklaşmadı, ama mesafeyi kapattı; dinliyordu.
Sert Kaya, Kamil’e belli belirsiz döndü. Bilerek yapıyordu. Ne söyleyecekse duyulsun istiyordu.
— İyi ki sildin, — dedi. — Çünkü bu tür şeyler… — uygun kelime arıyor gibi yaptı, — birçok insan için çok ciddi sonuçlara yol açabilirdi. Özellikle de Doktor Bahar Özden için.
— Ben gerçekten… — Cem başını salladı. — Ben kimseye zarar vermek istemedim. Bahar… — dedi ve sustu.
— Ne olmuş Bahar’a? — diye sordu Sert. — Seni bu kadar korkutan ne? Bahar’ın ameliyathanesinde ne gördün, Cem?
— Ben doktor değilim, — dedi Cem, bir adım geri çekilerek. — Anlamıyorum ki… — diye itiraf etti.
— Ne gördün, söyle, — diye üsteledi Sert; gözünün ucuyla Kamil’i izleyerek.
— Bebeği çıkardı, — dedi sonunda Cem ve Sert’e kaşlarının altından baktı.
Bu konuşma ona hiç hoş gelmiyordu.
— Bebeği… — diye iç çekti Sert, başını salladı.
— Yaşıyordu, — birden ekledi Cem, sanki hatırlamış gibi. — Bebek yaşıyordu. Bir ses çıkardı.
— Doğru olanı yaptın, Cem, — dedi Sert, elini onun omzuna koyarak. — Böyle şeyler yayılmaz. Böyle bir video insan hayatlarını karartabilir.
Kamil’in nefesi kesildi. Sırtını duvara yasladı. Bahar Özden canlı bir bebeği öldürmüş.
O bir katil. Bir kez yaptıysa yine yapacak… yine… tekrar…
Onu durdurmalıydı. Durmak yoktu. Kamil Sert’e baktı; öyle baktı ki, sanki yardım isteyecek tek kişi oydu. Elindeki dosyayı — topladığı belgelerle dolu dosyayı — göğsüne bastırdı.
Sonuna kadar gidecekti. En sonuna kadar. Bahar Özden’den geriye hiçbir şey kalmayacaktı…
***
Onun evindeki sabah gürültüyle değil… kimsenin gece boyunca gözünü kapatamadığı o nadir, huzursuz sessizlikle başladı. Kapıların ardındaki ayak seslerini, nefesleri, en ufak kıpırtıyı dinleten bir sessizlikti bu.
Gülçiçek uzun süre aynanın karşısında durdu; kendinden kuşku duyduğu için değil, kolayca yaralanabilen bir kadının yüzü nasıl olmalıydı, ama buna rağmen hiç kimsenin onu kırdığını anlamasına izin vermemesi gerektiğini hatırlamaya çalıştığı için.
Saçlarını yavaşça tarayıp düzeltti; her bir tutam sanki ona onurundan küçük bir parçayı geri veriyordu. Sevdiği tondaki ruju sürdü. Bluzunu giydi, kumaş omuzlarına usulca yerleşti. Süslenmiyordu. Dengelerini geri topluyordu.
Nevra mutfakta onu bekliyordu. Dışarıdan sakin görünüyordu, ama gözlerinde o uykusuz gecenin izi vardı — ne pudranın ne kusursuz bir saçın saklayamayacağı bir iz.
İki kadın kısa bir an göz göze geldi, ama bu an bile ikisinin de son güçleriyle ayakta durduğunu anlamaya yetti.
— Çagla’yı muayeneye götürüyoruz, — diye fısıldadı Gülçiçek, yüzüne düşen bir tutamı kenara alırken.
— İkimiz, — diye onayladı Nevra. — Birlikte.
— Evet, — dedi Gülçiçek, bluzunu düzelterek. — Geç kalmamalıyız.
Hastaneye giderek, dünyalarını altüst eden o erkeklere istemeden de olsa biraz daha yaklaştıklarını biliyorlardı. Birlikte dışarı çıktılar… ve Gülçiçek, Reha’yla burun buruna geldi.
Reha dondu kaldı; onu böyle görmeyi beklemiyordu. Uykusuzluğun izini saklamıyordu ama bunu sergilemiyordu da. Sadece duruyordu onun karşısında: güzel, derli toplu, dingin… kırılmak için çok şey yaşamış ama yine de dimdik duran bir kadın. Reha’nın yüzünde o tanıdık, bitmeyen şaşkınlık belirdi.
— Gülçiçek, bugün özellikle güzelsin, — dedi, bir iltifat gibi değil, bir itiraf gibi; ona hayranlıkla bakıyordu.
Gülçiçek ona sakin bir bakışla karşılık verdi; ama bu bakış Reha’nın içini titretti, darmadağın etti.
Reha, Gülçiçek’i baştan ayağa süzdü. Saçları, yeni bluzu, dudaklarındaki hafif parlaklık, düzgün teni, dik duruşu… Hepsi bir anda yüzüne yansıdı: şaşkınlık, acı, suçluluk, gurur… ve… kıskançlık. Evet. Yetişkin, yakıcı bir kıskançlık. İstemeden bir adım yaklaştı.
— Çok… güzelsin, — diye nefes verdi, ama asıl soruyu sessizce soruyordu: Kim için böyle hazırlandın?..
Aslında söylemek istediği başka şeydi. Çok başka. İtiraf etmek, yalvarmak, dokunmak… sadece eliyle değil, bakışıyla bile. Ama hiçbirine cesaret edemedi.
— Bugün hepimizin önemli bir günü var, — dedi Gülçiçek, çantasının sapını sıkarak. — Bugün Çagla’ya eşlik edeceğiz.
İsmail, Nevra’ya endişeyle bakarak yaklaşmıştı; ellerini nereye koyacağını bilemiyordu.
— Sizi götürebilirim, — dedi, neredeyse nefessiz.
Nevra kaşını bile kaldırmadı.
— Hayır, İsmail, teşekkür ederim, — dedi düz bir sesle; ama altındaki derin güvensizlik çok netti. — Senin kurula gitmen gerekiyor, üstünü değiştirmen gerekiyor. Başkasının evinin avlusunda gün doğumunu karşılamamalıydın.
Omuzları çöktü; beklediği reddi almıştı. Onun böyle söyleyeceğini biliyordu, ama yine de canı yandı.
— Biz sizi götürürüz, — diye araya girdi Reha, kaşlarını çatarak. — Böyle daha iyi olur.
— Hayır, Reha, — dedi Gülçiçek ona bakarak. — Sen eve gideceksin. Kendine çeki düzen verip işe gideceksin. Araştırman var, — diye hatırlattı. — Bir de Meryem Özkan! O da bugün orada olacak!
Reha gerildi; sözleri tam yerine değmişti, canını yakmıştı. Tartışmadı… özellikle bir sonraki cümleyi duyunca.
— Reha, bir kere olsun… her şeyi doğru yap, — dedi Gülçiçek ve yanından geçti, duraksamadan. — Beni daha fazla korkutma!
Yanından geçerken Reha istemsizce derin bir nefes aldı; onun parfümünün kokusunu duymak istedi.
— Gitmeliyiz, — Nevra, İsmail’in yanından geçip yürüdü.
İsmail neredeyse elini ona uzatacaktı, ama Nevra bunu ustalıkla engelledi; dün gece can atarak aradığı o dokunuştan şimdi uzaklaşıyordu.
— Nevra… — diye peşinden yürüdü İsmail.
— Gerek yok, İsmail, — dedi, arkasına bakmadan. — İkimiz de çok yorulduk, — sonra bir an durdu; başını yavaşça çevirip ona baktı. Bakışları buluştu. — Belki de… her şey fazla geldi, — dedi ve yürümeye devam etti.
Reha ve İsmail onların ardından avludan çıktılar. İkisi de kadınların taksiye binişini, taksinin yumuşak bir hareketle uzaklaşmasını, dönüşte gözden kaybolmasını izlediler.
İki kadın gitmişti… ve burada ne kazanan vardı, ne kaybeden.
Sadece parçalanan bir yürek acısı kalmıştı geriye…
***
Ruhu acıyordu… hastane ise ağır, derinden gelen bir uğultuyla çınlıyordu.
Bahar hızlı yürüyordu — gerekenden biraz daha hızlı. Elindeki Evren’in takımını sıkı sıkı kavramıştı; sanki bu kumaş değil, bir şeyleri kontrolünde tutabilmesi için elinde kalan son imkândı.
Girişe neredeyse varmıştı ki, Rengin’le karşılaştı. Onun solgun yüzünü, göz altındaki gölgeleri hemen fark etti. Yürüyüşünde de bir tuhaflık vardı… adımlarını sanki biraz tutuyor, ayakları yere tam güvenmiyormuş gibi.
— Nasıl¬sın? — diye ilk soran Rengin oldu, gülümsemeye çalışarak.
Bu onun ilk iş günüydü — artık başhekim değil, sıradan bir doktor olarak.
— Değişiyor işte, — dedi Bahar yorgun bir sesle.
Birlikte içeri girdiler, hastanenin geniş holünü birlikte geçtiler ve asansöre kadar yürüdüler. Asansöre varmak üzereyken, Rengin birden bütün vücuduyla irkildi.
— Dikkat et, — Bahar hemen kolundan tuttu.
Rengin “iyiyim” demek istedi, ama yüzündeki acı ifadesi bir anlığına bile saklanamadı; kısa, çok küçük bir gölgeydi fakat Bahar onu görmüştü.
— Ne oldu sana? — diye sordu, asansöre birlikte girerlerken.
— Sadece… çekiyor, — itiraf etti Rengin. — Dün geceden beri alt tarafım… — konuşurken elini karnına koydu, sanki onu korumaya çalışıyormuş gibi. — Dayanılır, — diye ekledi.
— Dayanılır olması kötü, — Bahar hafifçe kaş çatarak söyledi; içindeki endişe göğsünde yükseliyordu. — Bana dürüst söyle, — diye rica etti.
— İçeride bir ip gerilmiş gibi… — dedi Rengin. — Ve sıkıyor.
Bahar bir an durdu. Elindeki takım hafifçe titredi… sanki Rengin Bahar’ın kendi yarasına dokunmuştu.
— Serhat’a söyledin mi? — diye sordu Bahar, sessizce.
— Hayır, — cevabı fazla hızlı geldi.
— Neden? — Bahar dikkatle baktı ona.
— Esra’yla uğraşıyor, — omuz silkti Rengin. — Ameliyatları var, bir de kızı… torunu… — sustu. — Ona bir yük daha olmak istemiyorum.
Asansör yumuşak bir sarsıntıyla durdu. Kapılar açıldı, dışarı çıktılar.
— Sen hastanedesin, — dedi Bahar, koridorda ağır ağır ilerlerken. — Karnın çekiyor. — Rengin’in kolundan tutup onu kendine çevirdi. — Ne yapman gerektiğini biliyorsun, değil mi?
— Korkuyorum, — fısıldadı Rengin. — Bunu anlıyorsun.
— Anlıyorum, — dedi Bahar. — Hem de fazlasıyla.
Uzun koridorda yürümeye devam ettiler; ışıklar bugün her zamankinden daha parlak görünüyordu. Adımları boş koridorda yankılanıyor… her adım zamanın geri sayımı gibi geliyordu.
— Bugün sonuçlar çıkıyor, — diye hatırlattı Bahar. — Geleceksin, değil mi?
— Geleceğim, — diye iç çekti Rengin.
— Bugün zor olacak ama atlatacağız, — dedi Bahar, elini sıkarak. — Her şeyin üstesinden geliriz. Buna inan, Rengin!
Köşeye geldiler; yolları tam orada ayrıldı. Bahar, Evren’in odasına doğru yürüdü. Rengin ise aceleyle Esra’nın odasına doğru yöneldi…
***
Odanın kapısı aralıktı.
Bahar, koridorda bir an durup Evren’in takımını düzeltti; elini uzatmıştı bile ki içeriden gelen ses dikkatini çekti ve kapının eşiğinde kaldı.
Yusuf hızlı, nefesi kesik kesik konuşuyordu — sanki zamanı geri almaya çalışan biri gibi.
— …elli yaşında bir adam, tip 2 diyabet, — sözleri birbirine karışıyordu, — bacak alt kısmında ağrı şikâyetiyle geldi.
— Ne tür bir ağrı? — Evren’in sesi çok sakindi… hatta fazla sakindi; içinde hiçbir duygu yoktu.
— Çekiyor… sızlıyor… bir de uyuşma, — diye mırıldandı Yusuf. — Çok yürüdüğünü söyledi, kas krampıdır diye düşündüm.
— Tansiyonunu ölçtün mü? — Evren’in sesi alçak, düz, soğuk.
— Evet. Yüz otuz’a seksen… nabız… doksan iki, — Yusuf yutkundu. — Ateşi normaldi.
— Muayene ettin mi? — Evren biraz öne eğildi.
— Ettim… — Yusuf duraksadı, sanki yaptıklarını hatırlamaya çalışıyordu. — Paçasını kaldırmasını söyledim, cilde baktım… evet… diğerine göre daha soluktu ama acilin soğuğundandır diye düşündüm. Dokununca… evet, daha soğuktu.
— Nabız? — diye sordu Evren. — Net. Nereden palpe ettin?
— Ayaktan denedim… — Yusuf kaşının arasını ovuşturdu. — Zor geliyordu. Ama… vardı. Öyle sandım… — sustu. — Diğer bacakla karşılaştırmadım, — diye itiraf etti.
Sandalyenin gıcırtısı duyuldu; Evren daha da öne eğildi.
— Karşılaştırmadın, — diye tekrarladı sessizce. — Diyabetik bir hastada. Tek taraflı bacak ağrısı varken. Bacağı soğukken, solukken.
— Ben… iskemidir diye düşündüm, — Yusuf gözlerini kapattı. — Ya da kas spazmı…
— Düşündün mü? — Evren’in tonu buz kesmişti. — Yoksa iskemik olsun istedin, çünkü öyle olması daha kolaydı?
Bahar göğsüne bastırdığı takımla duvara yaslandı. Odadaki o ağır sessizlik onu da ezdi.
— Duyusuna baktın mı? — diye devam etti Evren. — Gıdıkladın mı, iğne batırdın mı?
— Uyuşuyor mu diye sordum, — diye cevap verdi Yusuf. — “Pamuk gibi” dedi… yürüyüşten yorgunluktandır diye düşündüm.
— Arterleri USG yaptın mı? — Evren hiç geri çekilmiyordu.
— Hayır, — dedi Yusuf’un sesi çatlayarak.
— Damar cerrahını çağırdın mı? — Evren soru sorarken adeta bir kontrol listesi okuyordu.
— Hayır…, — Yusuf başını eğdi.
— Heparin? Herhangi bir antikoagülan? — Evren tek bir ton bile yükseltmiyordu. Bu daha da kötüydü.
— Hayır… — Yusuf’un sesi kısıldı. — NSAİİ verdim… evine gönderdim… istirahat önerisiyle…
Evren sandalyesine yaslandı, çenesini elinin tersiyle sıvazladı. İçinde fırtına kopuyordu, dışarıdan ise sadece soğuk bir sakinlik… Bahar kapının arkasında bunun ne olduğunu çok iyi biliyordu: Evren, Yusuf’un hatasını kendi suçuymuş gibi tekrar tekrar yaşıyordu. Ama Yusuf bunu bilmiyordu; onun gözünde Evren onu azarlıyordu.
— Şimdi söyle bakalım, — dedi Evren, — ikinci kez geldiğinde ne oldu?
Yusuf, sanki masasının kenarı onu ayakta tutuyormuş gibi, oraya tutundu.
— Bacağını… hiç hissetmiyordu. Tamamen. Rengi… griydi. Soğuktu. Nabız yoktu. Travmatoloğu çağırdım, — diyordu nefes nefese, kalbi göğsünde çırpınırken. — “Akut iskemik tablo, popliteal arter trombozu,” dedi. Hemen damar cerrahisine… ama…, — sözleri boğazında düğümlendi.
— Nekroz, — diye tamamladı Evren. Duygusuz, sakin. — Bacağın orta seviyeden amputasyonu.
— Evet, — dedi Yusuf, başını sallayarak. Yüzü kül rengindeydi.
Bahar kapıda takımı daha sıkı tuttu; bu konuşmanın her kelimesi içini kesiyordu.
— Şimdi bir daha, — dedi Evren. — Yavaşça.
Öne eğildi, dirseklerini masaya dayadı.
— Erkek hasta. Diyabet. Tek taraflı bacak ağrısı. Soğuk deri. Solukluk. “Pamuk gibi” his. Zayıf nabız, — Yusuf artık otomatik konuşuyordu.
Bahar gözlerini kapadı. Bu konuşmanın ne başlangıç ne de son olduğunu biliyordu… çoktan sınırın ötesindeydiler.
— Bu klasik, Yusuf, — dedi Evren, gözlerinin içine bakarak. — Akut arteriyel tıkanma. Pencere — dört ila altı saat. Ve sen onu eve yolluyorsun. Tetkiksiz. Konsültasyonsuz. Antikoagülansız.
— Ben… — Yusuf konuşmaya çalıştı, ama boğazı düğümlendi. — Ben… tek başıma halletmek istedim…
— Bana kendini kanıtlamak istedin, — dedi Evren, sert ama ölçülü bir sesle. — Yardıma ihtiyacın olmadığını göstermek. Ben ameliyattayken tek başına çalışabileceğini… ve bu yüzden acele edip ameliyathaneye koştuğun… — sesi yükselmiyordu, ama ağırlığı daha da çöküyordu. — Duyguların.
Benliğin.
Küskünlüğün.
Hepsini hastanın önüne koydun, — diye bitirdi. — Sonuç — bacağın kaybı.
— Sanki ona kötülük etmek istemişim gibi konuşuyorsun! — Yusuf’un bağırışı boğuk ve acılıydı. — Sanki bilerek bakmamışım gibi!
— Ben sana bunun raporda nasıl görüneceğini söylüyorum, — diye kesti Evren. — Ve komisyonda nasıl okunacağını. — Parmaklarını birbirine kenetledi. — Kendine güvenmiyorsan bu hasta ile yalnız kalmaya hakkın yoktu.
— Sen beni orada bıraktın! — diye çıkıştı Yusuf. — O basit hastayla beni yalnız bıraktın!
— Beni çağırmalıydın, — Evren gözlerini ondan ayırmadı. — “Emin değilim,” demeliydin. Ama sustun. Biliyor musun neden?
Kapı arkasında Bahar elini ağzına kapadı… patlama kaçınılmazdı.
Ve gerçekten, Yusuf’un içinde bir şey koptu.
— Çünkü sen zaten kararını vermiştin! — diye haykırdı. — En başından beri beni seçmedin!
Oda sanki titredi. Evren kıpırdamadan kaldı.
— Şu anda ne diyorsun? — sesi tehlikeli bir sakinliğe bürünmüştü.
— Bu geceyi! — Yusuf artık gözlerini yakan yaşları da, içini kıvıran öfkeyi de saklamıyordu. — O lanet geceyi! Sen Uraz’la ve Siren’le nakle gittin, beni ise basit bir hastanın başında bıraktın! — ellerini masaya dayadı, kendini zor tutuyordu. — Bana bir kez bile bakmadın!
— Biz şu an tedavi yönetimini mi konuşuyoruz, yoksa gururun mu kırıldı? — Evren gözlerini kısmıştı.
— Seni beni seçmediğin gerçeğini konuşuyoruz! — Yusuf gözlerinin içine baktı. — Tıpkı yirmi yıl önce olduğu gibi!
— Yusuf, — Evren yavaşça ayağa kalktı.
— O zaman gittin, — Yusuf derin nefesler alıyordu. — Bu gece de gittin, — doğrulup parmaklarını şakaklarına bastı. — Bahar’ın oğlunu yanına aldın. Beni… kapıda bıraktın. “Basit olanla baş eder,” diye düşündün. — acı bir gülümseme kıvrıldı dudağında. — Ama baş edemedim, Profesör Evren Yalkın. O zaman beni cezalandırın! — dedi, neredeyse duygusuz, çok alçak bir sesle.
Evren konuşmadı.
Yüzünden bir anlığına çok insani, çok canlı, çok acı bir şey geçti. Gözlerini masaya indirdi, sonra yine Yusuf’a baktı.
— Gece, — dedi Evren sessizce, — ben sizin aranızdan seçim yapmadım. Ameliyat masasına kimi koyabileceğimi seçtim. — sesi çatlamıştı. — Bu bir tıbbi akıldı. Ne babalık, ne insanlık. Tıbbî!
— Sonra… o adam geldi. Ben yalnızdım, — Yusuf zar zor ayakta duruyordu. — Sen zaten benim baş edemeyeceğime karar vermiştin. Ben de senin yanılabileceğini kanıtlamak istedim.
— Ve kanıtladın, — Evren’in sesi yeniden buz kesildi. — Ama bir bacağın pahasına.
Yusuf gözlerini kapadı, sanki biri ona neşterle dokunmuş gibi.
— Biliyorum, — fısıldadı. — Senden de iyi biliyorum.
O an gözlerinin önünde çöktü.
Yusuf’un omuzları titredi, gözleri doldu. Ve tam o anda kapı hafifçe inledi. Bahar artık dışarıda duramıyordu. Hiç sormadan içeri girdi.
— Yeter, — dedi sakin bir sesle.
Yusuf neredeyse yere çökecekti; Bahar Evren’in takımını masaya bırakıp hızla ona sarıldı. Yusuf’u sımsıkı tuttu, saçlarını okşadı, sırtını. Evren’e baktı… sessizce soruyordu: Neden bunu daha önce yapmadın? Neden önce insanlığını göstermedin de doğrudan yıktın?
— Bahar, — Evren bakışını ondan ayıramadı, Bahar ise Yusuf’un saçlarını okşuyordu.
— Bitirdiniz mi? — diye sordu; ona hem sevdiği erkeği, hem de şu an bir genci paramparça eden adamı görüyor gibiydi.
Yusuf Bahar’a öyle sıkı sarıldı ki, bırakacak hâli yoktu; ona daha da yaslandı.
— Daha bitirmedik… — diye başladı Evren.
— Önemli olanı söylediniz, — yumuşak ama sert bir tonla kesti Bahar. — Hata yaptı. Bunu anladı. Şimdi onu ezmenin değil, kaldırmanın zamanı.
— Ne kaçırdığını duydun mu? — dedi Evren dişlerinin arasından.
— Duydum, — dedi Bahar. — Hem onu… hem seni.
Biraz çekildi, saçlarını düzeltti. İçinde bir şey acıdı; her zaman dengeli ve aklı başında olan bu çocuk, gecenin onu nasıl yıktığını iliklerine kadar hissettiriyordu.
— Hadi, — dedi Bahar yumuşakça, elinden tutarak. — Dışarı çıkalım. Biraz nefes alırsın, — gülümsedi. — Sonra birlikte değerlendiririz. Şimdi değil.
Yusuf ona baktı… suya düşen birinin kıyıya baktığı gibi.
— Özür dilerim, hocam, — dedi, Bahar’ın varlığı ona yeniden ayak bağı olmuş gücü vererek. — Daha sonra.
Kapıya birlikte yürüdüler; çıkacaklardı ki Bahar bir an durup arkasına döndü.
— Bana takımı getirmişsin, — dedi Evren, sanki konuşmanın akışında tuhaf, manasız bir cümleymiş gibi.
— Evet, — diye başını eğdi Bahar, hafifçe gülümsemeye çalışarak. — En azından dışarıdan hayatını kontrol ediyormuşsun gibi görün diye.
— Bahar, — Evren masanın arkasından çıktı. — Konuşmamız gerek.
— Sonra, — dedi Bahar, Yusuf’un elini sıkarak.
— Ya… — Evren durdu, — ya sonra olmazsa, — onun sözlerini ona geri vermişti.
— Şu anda Yusuf daha önemli, — dedi Bahar. — Ve bacağı olmayan o hasta da, — omuzları titredi. — Ve Alya, ve senin görevin. Her şey ikimizin etrafında dönmüyor, Evren.
Bir an gözlerini kapadı — tam o sırada kapı aralığından Ahu’nun başı göründü.
— Profesör, Sertaç Kaya sizi bekliyor, — dedi. — Alya’nın taburculuğunu konuşmak istiyor. Basın da birazdan gelecek.
— Seni bekliyorlar, — dedi Bahar, göz ucuyla sabah ütülediği takıma bakarak.
Evren ağır bir nefes verdi. İçindeki iki dünya çarpıştı: kırılgan olan… ve diğer, parlak, gösterişli olan.
— Git, — dedi Bahar fısıltıyla. — Bu şehir kahramanlarını sever.
— Ama ben kahraman değilim, Bahar, — dedi Evren.
— Benim kahramanımsın, — eli karnına indi. — Bizim. Ve önemli değil… sonra geliriz.
Bunu söyleyip kapıyı kapattı; Yusuf’la birlikte koridorda yürüdüler. Evren odada kaldı. Masadaki takıma baktı… Yusuf’un hatasını düşündü… bacağı olmayan adamı… basını… Ve her defasında “sonra” diyen kadını… Ve onların kırılgan dünyasının çatırdadığını hissetti…
***
Esra’nın odasındaki cihazlar hafifçe tıkırdıyordu, ağırlaşmış sessizliği bozarak. Bu sessizlik artık sakin değildi, yoğun ve gergin bir hâl almıştı. Esra yan dönmüş yatıyordu; yüzü solmuş, nefesi hızlı ve yüzeyselleşmişti, ağzıyla havayı açgözlülükle yakalıyordu.
Kalp ritmini gösteren monitör ara sıra kısa uyarı sinyalleri veriyordu; henüz kritik değildi, ama tedirgin ediciydi.
Doruk yatağın yanında duruyor, değerleri giriyordu. Satürasyon düşüyordu, tansiyon dalgalanıyordu, nabız bir yukarı çıkıyor bir aşağı iniyordu… ve bütün bunlar hamile bir kadın için son derece tehlikeliydi.
— Esra, canım, — dedi yumuşak bir sesle, — nefesini düzelt… olur mu? — sesindeki şefkat ve özen o kadar belirgindi ki Doruk bunu fark bile etmiyordu.
Kız hafifçe başını salladı, parmakları çarşafı sıkı sıkıya kavradı. Oda kapısı açıldı, Serhat içeri girdi.
— Ne oluyor ona? — diye sordu, gözünü monitörden ayırmadan.
— Değerler stabil değil, — dedi Doruk; artan korkuyu resmen hissediyordu. — Stres taşikardiye yol açıyor ve kalbi çok zorlanıyor.
Göz göze geldiler. Serhat’ın yüzü bembeyaz oldu, sendeledi, gözleri doldu… başını salladı, duyduklarına inanmak istemiyordu.
— Hayır, — fısıldadı. — Hayır, bunu bana söyleme, sakın!
Tam o anda Renğin odaya girdi. Yavaş yürüyordu, çünkü kendi karnındaki ağrı onu rahatsız ediyordu; zonklayan bir ağrıydı, kimi anlarda duruyor ama hiç geçmiyordu. Onunla konuşmak için gelmişti, fakat odanın ortasında durakladı. Gözleri Esra’ya takıldı: solgun yüz, çarşafı buruşturan titreyen parmaklar. Monitördeki sarı yanıp sönen uyarıya baktı.
— Doruk, manşeti ver, — dedi, bir anda kendi rahatsızlığını unutarak.
— Hemen, — dedi Doruk ve uzattı.
Renğin manşeti taktı, tansiyon aletini aldı. Hızlı ve kendinden emin çalışıyordu ama içi buz gibi olmuştu. Arkasında neredeyse nefes almadan duvara yaslanan Serhat duruyordu.
— Esra… baban burada… duyuyor musun? — Renğin ona eğildi. — Duyuyor musun kızım, sadece nefes al, pes etme, şimdi değil, tam da… — sesi çatladı.
Onlar için uygun bir donör yoktu; şu an ameliyata alsalar, Bahar ile birlikte sezaryen yapsalar bile Esra için bir kalpleri yoktu. Bebeği kurtarabilirlerdi, ama Esra’yı değil.
— Neden… neden kötüleşiyor? — diye sordu Renğin, Doruk’a bakarak.
— Kalbi aşırı yük altında, — dedi Doruk sakin ama ağır bir tonla. — Anlıyorsunuz, stres, aritmi… ve bebek diyaframa baskı yapıyor, nefes alması zorlaşıyor.
Doruk başını kaldırdı, tavana baktı; sanki bir yerden yardım ve çözüm bekliyordu.
— Onu hemen stabilize etmeliyiz, — Renğin Esra’nın saçını okşadı. — Evren nerede? — diye sordu, Doruk’a yana bir bakış atarak.
— Burada değil, — dedi Doruk, gözlerini kaçırarak.
— Nasıl yani burada değil? — Renğin’in sesi gerildi. — Esra’yı kim takip ediyor? Kalbini kim kontrol ediyor? Ne oluyor Doruk?
Doruk önce Serhat’a, sonra Renğin’e baktı.
— Sert Kaya talimat verdi, — bunu söylemek zorundaydı. — Profesör Evren Yalkın… — derin bir nefes aldıktan sonra devam etti, — sadece idari işlerle ilgilenecekmiş. Klinik vakalarla değil.
Sözleri havada asılı kaldı… sonra kül gibi yere çöktü. Serhat bir an anlamadı bile. Göz kırptı, sanki sözlerin anlamı zihnine girmekte zorlanıyordu.
— Evren onun doktoru! — dedi, Renğin’e bakarak. — Onu o takip ediyor, — sesi çatladı. — O benim kızım. Bana söz verdi!
— Biliyorum, ama elimde talimat var, — dedi Doruk suçlulukla, başını eğerek. — Bugünkü komisyon, basın, stajyerin hatası… Sert Kaya, Profesör Evren’in tüm klinik süreçlerden uzak durmasını istiyor, her şey netleşene kadar.
Sözler Serhat’ın içine yavaşça saplanıyordu; biri okları tek tek, acı çektire çektire fırlatıyor gibiydi.
— Bu… — nefesi kesildi. — Onu bulacağım.
— Gerek yok, — dedi Renğin sakin ama titrek bir sesle, Esra’nın ateşini kontrol ederken. — Eğer durumu kötüleşirse, Evren gelir Serhat. Sert Kaya kapıya dikilse bile, kameralar üstüne çevrilse bile… Evren gelir!
Serhat ilk kez ona baktı. Gözleri buluştu. O bakışta her şey vardı: kızına duyduğu korku, kadına duyduğu endişe, “konuşmak istemiştin?” sorusu ve “şimdi sırası değil” cevabı. Renğin bakışını ilk kaçıran oldu.
— Şu an önemli olan Esra, — dedi sessizce. — Gerisi sonra.
Serhat başını eğdi. Her nefes ona buzun üstünde yürüyormuş gibi ağır geliyordu… ve tam o anda, nefesini biraz düzeltmişken, Esra daha hızlı nefes almaya başladı; ağzıyla havayı kapıyordu.
— Baba… — diye fısıldadı. — Ben… kötü hissediyorum…
İlk kez bunu sesli söylüyordu. İlk kez gülümsemenin ardına saklanmıyordu. İlk kez tamamen güçsüz görünüyordu. Doruk pencereye döndü, tabletini öyle sıkı tuttu ki parmak eklemleri bembeyaz kesildi.
— Buradayım, canım kızım, — Serhat kızının yanına çöktü. — Buradayım, duyuyor musun? Sadece nefes al. Bana bak. Biz buradayız. Renğin burada, Doruk burada, yalnız değilsin. Esra, lütfen… şimdi değil, senin için hâlâ bir kalp bulamadık. Ne olur, biraz daha dayan, bize biraz zaman ver, yalvarıyorum, — yatağının yanında dizlerinin üzerine çöktü.
Başını kızının eline yasladı, soğuk parmaklarını sıktı. Renğin yanaklarından süzülen yaşları sildi.
— Esra, beni duyuyor musun? — dedi Renğin, yatağa oturarak, kızın diğer elini tutarak. — Hadi birlikte. Nefes al… nefes ver… küçük küçük… — sonra Doruk’a baktı. — Anestezisti çağır, hemen, — diye fısıldadı. — Nefes al tatlım, ver, acele etme.
Serhat kızının parmaklarını öyle sıkıyordu ki, sanki gücünü ona aktarmak istiyordu. Monitörün sesi alçaldı — uyarılar daha endişe verici hâle geldi. Renğin Esra’nın karnına baktı, solgun dudaklarına, titreyen kirpiklerine… ve karnının altından yükselen o tanıdık çekilme acısıyla büyüyen korkuyu hissetti. Derin bir nefes aldı, belli etmemeye çalışarak. Esra sınırdaydı. Serhat sınırdaydı. O da öyle. Bu sabah çok fazla çatlak vardı. Çok fazla acı. Ve çok az zaman.
— Dayan tatlım, — fısıldadı Renğin. — Dayan. Birlikte nefes alıyoruz. Nefes al, ver…
— Dayanıyorum… — nefes nefese dedi Esra. — Sadece… korkuyorum…
Ve işte o an, Serhat uzun zamandır ilk kez, kendi kalbinin de bir nakle ihtiyaç duyduğu bir adam gibi görünüyordu…
***
Onunla konuşması gerekiyordu. Bu çok önemliydi. Kamil, Sert Kaya’nın asansörden çıktığını gördü ve ona doğru atıldı.
— Beyefendi… — Kamil ona yetişti, sesi istediğinden daha sert çıkmıştı.
Sert başını kaldırdı, bir bakışta değerlendirdi: durumu kötü, bakışı keskin, çenesi kilitli.
— Sizi dinliyorum, — dedi ve telefonu kapattı. — Bana yine burada olduğunuzu bildirdiler. Size nasıl yardımcı olabilirim? — Durmadı bile, yürümeye devam etti; Kamil yanında yürümek zorunda kaldı.
— Bana başhekimin değiştiğini söylediler… — cümlesi dağıldı.
Sert hafifçe gülümsedi — profesyonel, hiçbir şey vaat etmeyen bir şefkatle.
— Evet, — telefonu cebine koydu. — Bugün Profesör Evren Yalkın göreve başladı. Artık hastanemizin başhekimi o.
— Baş… hekim? O mu? — Kamil, ismi duyunca sendeledi. — Ama o… eşime hiç gelmedi ki…
Sesinde artık bağırış yoktu; sadece sessiz, ezici bir acı vardı, yavaşça öfkeye dönüşen. Sert başını hafifçe yana eğdi, sanki anlamaya çalışıyormuş gibi.
— Her trajedi ayrı bir hikâyedir, — dedi yumuşak bir tonda. — Önceki nöbetlerin tıbbi kararlarını yorumlayamam, — durdu. — Ama elbette… bazı şeyler doğru zamanda söylenmeli.
Kamil’in parmakları gerginlikten çıtırdadı. Sert hızlı adımlarla yürümeye devam etti — zamanı da ilgisi de olmayan biri gibi. Bu acele hissi Kamil’in omuzlarına daha da yük bindiriyordu.
— Ne yazık ki bugün vaktimiz çok az, — dedi Sert. — TV ekibi geldi bile, — sanki önemsiz bir detaymış gibi ekledi. — Resmî bir röportaj. Canlı yayın. Çifte nakil sonrası bir hastanın taburculuğu. Büyük bir olay.
Kamil durdu, olduğu yerde kaldı, onun arkasına bakakaldı. Sert iki adım daha attı — sonra o da durdu, sanki yoldaşını yeni fark etmiş gibi.
— TV…? — diye fısıldadı Kamil.
— Elbette, — Sert ona döndü. Yumuşak, baskısız, neredeyse güven veren bir sesle konuştu. — Ulusal kanallarda canlı yayın. Basın da burada, — ufak bir duraklama. — Başhekim yorum yapacak.
Kamil dondu kaldı. Yüzü acıyla değişti.
— O… kameraların karşısında… konuşacak? — dedi, şaşkınlıkla.
— Evet, — Sert hafifçe nefes vererek yeniden yürümeye yeltenir gibi yaptı. — Ve birilerinin soruları varsa… şikâyetleri… — yarım bıraktı, sonra tamamladı. — Duyulmak için en doğru yer orası.
Bunu düz, profesyonel bir tonda söyledi; gözünü kaçırıyordu ama sözlerinin anlamı gayet berraktı. Söylediğini bitirince yürümeye devam etti, Kamil’i koridorda, kimsenin bakmadığı bir dosya klasörüyle bırakıp. Onu hâlâ kimse gerçekten dinlememişti. Etrafta bir koşuşturmaca, her yerden aynı kelimeler — TV, röportaj… Evren Yalkın… Doktor Bahar Özden… hamile…
Kamil’in rengi uçtu. Bahar Özden hamileydi. O da karaciğer naklinden sonra… ve hamileydi… ve Profesör Evren Yalkın bir an bile yanından ayrılmamıştı… onunla ilgilenmişti… Ayşe’yi ise görmezden gelmişti.
Parmakları spazm gibi sıkıldı, omuzları gerildi, boynundaki damarlar kabardı. Sert Kaya’nın asıl söylemek istediğini o anda duydu.
Başhekim — Evren Yalkın. O gelmeyen doktor. Ve o doktor canlı yayında olacak. İşte orada… gerçeği söyleyebilirdi.
Koridor uğulduyordu, ama Kamil için tüm sesler boğuklaştı. Uzaklaşan Sert’in sırtına baktı — hızlı, emin, arkasına bile bakmadan…
***
Koridor, yüksek voltaj altındaki bir kablo gibi uğulduyordu. İnsanlar hızlı adımlarla geçiyor, herkes bir yere yetişmeye çalışıyordu… ve sadece onlar, bu kaosun ortasında karşılaşıp bir an durdular, sonra aynı anda yürümeye devam ettiler.
Bahar, Yusuf’un elini tutuyordu. Onun gözleri hâlâ kızarmış, yüzü solgundu; zarfı göğsüne bastırıyordu, sanki nabzını kaybetmekten korkuyormuş gibi. Rengin yanlarında yürüyordu, normalden daha yavaş; her adım karnının altına saplanan bir ağrı gibi hissediliyordu. Serhat o kadar gergindi ki biri kibrit çaksa parlayacak gibiydi. Evren ise gömleğinin boğazını çekiştiriyordu; yakası onu sıkıyor, kravatı boğazına dolanmış bir ip gibi baskı yapıyordu. Takım elbise giyerdi, ama sürekli içinde olmaya alışık değildi.
— Neredeydin? — diye sordu Serhat, sesi titreyerek.
— Beni çağırmadılar, — dedi Evren kısa bir şekilde.
— Çağırmadılar mı? — Serhat neredeyse omzundan tutacaktı. — Şaka mı bu? Sana emir verildi de sen de uyguladın mı? Bölüme girmeni mi yasakladılar? Onun odasına girmeyi mi? Ne bekliyorsun, Evren? Krizi mi? Kalbinin durmasını mı? Satürasyonun daha da düşmesini mi?
— Gayet iyi biliyorsun ki… — diye başladı Evren.
— Bir tek şeyi biliyorum, — Serhat onu neredeyse itiyordu, — kızımın sana ihtiyacı vardı ve sen yanında değildin! — parmağını onun göğsüne doğru itti. — Sana! Ne idareciye, ne başhekime, ne kameralara poz veren adama… en iyi bilen doktora!
— Ben onu tedavi ediyorum! — Evren kendini zor tutuyordu. — Kalbini biliyorum. Doruk’un onu stabilize ettiğini biliyorum. Her şeyi kontrol ediyorum!
— Kontrol etmiyorsun! — patladı Serhat. — Protokollerin arkasına saklanıyorsun, odanda! — Nefesi ağırdı. — Bana söz verdin, — daha alçak bir sesle ekledi. — Kızım yaşayacak diye söz verdin. Ama sen orada değildin!
— Bana onu bıraktığımı söyleme! — Evren’in sesi alçaldı.
Bahar, Yusuf’un titrediğini hissetti. Zarfı neredeyse düşürüyordu.
Rengin hafifçe inledi, eli karnına indi.
— Dikkat et. Oturman gerek, — Bahar hemen ona döndü.
— İyiyim… — fısıldadı Rengin, ama sesi çatladı. — Sadece… çekiyor…
— Bir dakika dur, — Bahar onun elini sıktı. — Benimle dur, olur mu?
Erkeklerse, sanki hiçbir şey duymuyor ve görmüyordu.
— Sen doktorsun, Evren! — Serhat onun gözlerine bakıyordu. — Eğer kızımın kalbi durursa, ilk benim gözlerime bakacaksın!
— Durmayacak, — dedi Evren dişlerinin arasından.
— Neden? — Serhat yumruklarını sıktı. — Çünkü sen öyle dedin diye mi? Çünkü onun kalbinin seni bekleyeceğine mi inanıyorsun?
Evren sessizce onun gözlerine baktı.
— İşte bu, — o küçücük duraksama, Serhat’a devam etmesi için yetti. — Kriz olduğunda odasında yoktun! Bu benim kızım, Evren, anla artık! Sadece bir hasta değil!
— Eğer beni çağırmış olsalardı, — Evren yaklaşıp, — iki dakika içinde orada olurdum.
— Bunu ona söyle, kalp atışlarını sayarken, — dedi Serhat sertçe. — Sen protokollere dayanıyorsun, ben mucize bekliyorum, — gözlerini ondan ayırmadı. — Ve biliyor musun en kötüsü ne? — Mucize geliyor. Ama doktor yok.
Tam o anda Bahar kendi nabzını duydu; keskin, ağrılı. Başı döndü. Bir an için elini duvara dayadı.
— Bahar, neyin var? — Yusuf hemen fark etti.
— Bir şeyim yok… — gereğinden hızlı nefes aldı. — Sadece…, — tamamlayamadı, hafif gülümsedi. — Paradoks gibi, değil mi? Senin için geldik, ama sanki ben düşecek gibiyim.
Yusuf onu bir anda sarıp sarmaladı. Sıkı. Gerçekten.
— Düşme. Sen sakın, — fısıldadı.
Bu sözlerle Bahar’ın kirpikleri titredi; gün boyunca ilk defa biri ona baktı, taşıdığı bebeğe değil. Evren başını kaldırdı ve onları gördü. Bir adım attı ama Serhat yolunu kesti.
— Hiçbir yere gitmiyorsun, — fısıldadı. — Bana söylemeden.
— Serhat… yeter, yapamıyorum…, — Evren Bahar’a doğru ilerlemeye çalıştı.
— Ne yapabiliyorsun ki?! — kesti Serhat. — Emir mi dinliyorsun?! Taburcu kağıtları mı imzalıyorsun?! Kameralara mı gülümsüyorsun?!
Sözleri darbeler gibiydi, Evren’in saygınlığını yerle bir ediyordu; Bahar, eğer durdurulmazlarsa geri dönüşü olmayan bir noktaya geleceklerini anladı.
Bahar bir adım attı, Yusuf’un elini tutarak:
— Yeter artık, lütfen, — dedi. — Biz buradayız çünkü Yusuf için, — hatırlattı. — Sizin kavganız için değil.
— Benim yüzümden mi? — Yusuf nefesini yuttu. — Hayır… lütfen… benim yüzümden olmasın…
Zarfı yırtmaya hazırdı, sinirleri son noktasındaydı. Bahar onun elini, zarfla birlikte tuttu.
— Dur, — dedi.
— Artık yapamıyorum… — nefes verdi Yusuf. — Onlar… şu anda bile… sanki ben… yokum. Sanki umurlarında değilim.
— Yusuf, — Bahar onun gözlerine baktı, — ben buradayım. Yanındayım.
O durdu. Yavaşça zarfı açtı, elleri titriyordu. Bahar’ın nefesi kesildi. Rengin kendini koltuğa bıraktı, daha fazla ayakta duracak halde değildi. Yusuf okudu… yüzü bembeyaz oldu, gözleri doldu… Adamların yüzüne bakmadı; Bahar’a döndü ve onu sıkıca sardı.
— Ben onun oğluyum, — fısıldadı Yusuf, — anlıyor musun, onun.
Evren sırtını duvara dayadı, gözlerini kapattı.
— Ne yazıyor? — Rengin acısını hafifletmek ister gibi öne eğilerek fısıldadı.
Serhat kaşlarının altından bakıyordu. O anda hiçbir şey umurunda değil gibiydi, Esra’nın hali dışında.
— Onun oğluyum… onun, — fısıldadı Yusuf Bahar’a sarılırken. — Evren Yalkın — benim babam.
Serhat nefes verdi ama bu bir rahatlama değildi; daha çok acı ve burukluktu. Evren hareket edemedi. Tek bir adım yeterdi — ikisini birden sarabilmek için. Bahar’ın ondan istediği gibi, odasında ona söylediği gibi… ama hâlâ yapmadığı bir adım.
— Profesör Evren! — Ahu köşeden çıkıp geldi. — Herkes sizi bekliyor.
Kolundan tutup çekti adeta. Evren arkasına döndü, Bahar’ın bakışıyla karşılaştı; Bahar Yusuf’u sıkıca tutuyor, onun omzunun üzerinden Evren’e bakıyordu.
— Bahar… — diye nefes verdi.
— Sonra, — dudaklarıyla fısıldadı.
Evren’in yüzü değişti; sanki tüm varlığı “ya o sonra hiç gelmezse” diye haykırıyordu. O ise gitmek zorundaydı — istediği için değil; sistem onu çekip götürüyordu… yavaşça, kanser gibi yayılıp sevdiği insanlardan kopararak, onlarla olmasına izin vermeyerek…
***
Onlar onunlaydı. Her zaman biri yanındaydı, o ise ona yaklaşamıyordu. Hiçbir şey söyleyemiyordu. Bahar Özden onların yanında duruyor, gencin elini tutuyordu. Yüzü solgun, biraz yorgundu, ama şefkatle doluydu; bütün dikkatini yanında duranlara veriyordu — herkese, bir tek onun Ayşe’sine değil.
Kamil onu uzaktan izliyordu. Uzak bir noktadan. Tüm dünyasını elinden çalan birine bakar gibi.
Onda her şey sinirini bozuyordu. Sakinliği. Sesi. Omza koyduğu o yumuşak eli… o hayattaydı. O gerekliydi. Onu seviyorlardı. Onu dinliyorlardı. Ona güveniyorlardı. Onu koruyorlardı. Şimdi bile, çocuk onu gözünün önünde sarıldı… o sırada Ayşe’si soğuk, nemli toprağın altındaydı.
Kan şakaklarına doğru küt küt yükseldi. Yalnızlık boğazını sıktı.
Bahar gülümsedi, çocuğun saçlarına dokundu.
— Yalnız değilsin. Ben buradayım. Her zaman buradayım.
Sanki çocuk bu sözleri dudaklarından okumuştu — “buradayım” kelimesi Kamil’e bir darbe gibi çarptı. Nabzı hızlandı. Bedeni titredi, ama yüzü taş gibi kaldı… ve o anda, hakikate ulaşması gerektiğini anladı. Herkese onun gerçek yüzünü göstermek için… ve sonra onu gördü — buna yardım edebilecek kişiyi.
Cem, elinde kova ve paspasla yürüyordu; Bahar’ın Yusuf’u kucakladığını görünce yüzü değişti ve hemen yönünü değiştirip merdivenlere kayboldu. Kamil hiç vakit kaybetmeden peşine düştü. Adımları netti, düzenliydi, panik yoktu. Yalnızca kendi doğruluğuna duyduğu kesin inanış onu ileri itiyordu; sanki her şeyi önceden hesaplamıştı. Merdivene çıkan kapıyı iterken sınırı geçtiğinin farkında bile değildi.
— Genç! — diye seslendi Kamil, onu durmaya, dönmeye zorlayarak.
— Efendim? — dedi Cem. — Bir şeye mi ihtiyacınız var?
Kamil yavaşça indi, ona kadar yaklaştı.
— Videoya ihtiyacım var, — dedi, gözlerinin içine bakarak.
— Hangi video? — Cem afalladı. — Ben… yani… — demeye başladı.
— O video! — diye kesti Kamil. — Ameliyathanedeki! Onu bana getireceksin!
— Silindi o… — Cem bir adım geri çekildi. — Öyle şeyleri saklamam. Ayrıca yasak.
— Yalan! — diye patladı Kamil.
— Hayır! — Cem gülümsemeye çalıştı. — Gerçekten ne demek istediğinizi anlamıyorum.
Kamil onun kolundan kavradı.
— Göster bana! — diye talep etti. — Nasıl canlı çocuğu çıkarıp öldürdüğünü göster! — Elini onun telefonuna uzattı.
Cem irkildi, telefon elinden uçtu. Kamil telefona atıldı, Cem’i bıraktı ve ayağı kaydı. Cem kollarını açıp tutunmaya çalıştı, Kamil’e uzandı, ama Kamil geri çekildi, hatta onu göğsünden hafifçe itti — sanki çocuk ona engel oluyordu. O lanet videoyu izlemesine engel.
Ve Cem geriye doğru eğildi. Bedeni aşağı çekildi, düştü… başı beton basamağın köşesine çarptı… elma kırılıyormuş gibi bir çıtırtı. Beden bir kez sıçradı, sonra sessizce kaldı. Gözleri açıktı ama bakışı boştu, vücudu bir anda gevşedi.
Kamil göz ucuyla baktı. Çocuk nefes alıyordu; göğsü yavaşça inip kalkıyordu. Kamil eğildi, telefonu aldı.
— Hey, yaşıyor musun? — ayağına dokundu, Cem tepki vermedi. — Hey, kalksana, — gözlerine baktı, ama Cem’in gözbebekleri kıpırdamıyordu… Kamil geri sıçradı, telefonu elinde sıkı sıkı tutarak aşağı inmeye başladı, iki basamak birden atlayarak. İçinde her şey titriyordu — çocuk ölmüştü.
Kamil durdu, nefesini düzenledi ve tuşa bastı… ama ekran kilitliydi. Telefon açılmıyordu. Sinirle telefonu yere fırlattı; telefon düştü, ekranı çatladı.
— Hey! — merdivene çıkan bir güvenlik görevlisi gürültüyü duyup bakmaya geldi. — Burada ne oluyor? — Yukarı çıktı ve Kamil’i gördü.
Kamil irkildi, rengi attı. Arkasına baktı, Cem’in hareketsiz uzanan bacağını gördü. Elleri yumruk oldu. Artık düşünmüyordu. Güvenlik görevlisi telsize uzandı, Kamil ona doğru atıldı, bildiği gibi vurdu. Güvenlik görevlisi düştü, şakağı basamağa çarptı ve birkaç saniyeliğine bilincini kaybetti. Kamil bu fırsatı kullanıp kılıfı açtı, silahı çekti.
— Hey… — güvenlik yavaşça gözlerini açtı.
Kamil elini kaldırdı ve tek bir darbeyle tekrar şakağına vurdu. Sonra doğruldu; silah eline tam oturmuştu. Eline baktı, silaha baktı… ve dudakları bir gülümsemeye doğru kıvrıldı.
Medya. TV. Kamil silahı montunun cebine koydu… artık ne yapacağını biliyordu… Madem kimsenin ona ayıracak vakti yoktu, o kendi vaktini yaratacaktı. Herkesi kendisine baktıracaktı. Doktor Bahar Özden her şeyin hesabını verecekti. Kamil kapıyı itip koridora çıktı…
***
Hastaneye girdiklerinde sanki bir kovana adım atmış gibi oldular. Girişte kameralar yanıp sönüyordu. Basın birbirini itiyor, onlar ise bu kaosun içinden üçü bir arada ilerlemeye çalışıyordu. Gülçiçek, Nevre ve Çağla. Çağla, ikisinin arasında, yanlışlıkla fırtınanın gözüne düşmüş bir kız çocuğu gibi görünüyordu.
Gülçiçek ve Nevre hiçbir duygu göstermemeye çalışıyordu, ama yorgunluğu saklayamıyorlardı. Çağla elini karnına koymuş, artık şikâyet etmeyi bırakmış, kendini Gülçiçek ile Nevre’nin korumasına tamamen teslim etmişti.
Kadınlar asansöre doğru yöneldi ama Meryem’i görünce sertçe durakladılar. Meryem düğmeye bastı; ışık ona vuruyor, kalabalığın arasında sahne ışığı altındaymış gibi görünüyordu. Onu artık görmek istemiyorlardı — hayatlarına çok fazla acı getirmişti — ama onu görmemek de mümkün değildi.
Nevre nefesini tuttu. Gülçiçek iç çekti. Çağla’nın tek istediği, testlerini verip bir an önce hastaneden çıkmaktı.
Asansörün kapıları açıldı, o içeri girdi; yan taraftaki asansörden ise İsmail çıktı, arkasından Reha. Birkaç saniyeyle karşılaşmamış oldular, ama kadınlar her şeyi görmüştü. Meryem hastanedeydi. Artık onların yakınında olacaktı. İsmail ve Reha’nın yanında.
— Nevre, — İsmail onları ilk fark eden oldu ve hemen yöneldi.
Üzerini değiştirmişti, tıraş olmuştu… sanki Gülçiçek’in avlusunda geçirilen o uykusuz gece hiç yaşanmamış gibiydi. Nevre’ye, kaybettiğini sandığı bir şeyi yeni bulmuş gibi bakıyordu.
— Lütfen, yapma! — Nevre elini kaldırıp onu durdurdu. — Burada ve şimdi değil!
İsmail bir şey demek istedi, ama kelimeler cümle oluşturmuyordu. Nevre arkasını dönüp yürüdü, o ise peşinden gitti.
— Hastanede misin? — Reha, telaşla, karısının yanına geldi. — Buralar beyaz önlüklü doktor kaynıyor da… — diye başlamıştı ki karısı ona öyle bir bakış attı ki hemen sustu, — şey… yani… biliyorsun, ben…
— Başlama, — diye kesti Gülçiçek, onun şakalaşma girişimini.
Çağla, o ikisi oyalandığı anda köşeden sıyrıldı, ama döner dönmez büyük, uzun bir gövdeye çarptı. Çığlık attı, adam onu düşmesine izin vermeden tuttu; en değerli şeyi tutar gibi.
— İyi misiniz? — tanıdık bir ses duydu ve başını kaldırdı. — Bebeğiniz? — Carter paniklemişti; onu kucağına almaya hazırdı, bu da Çağla’yı daha çok ürküttü.
— İyiyim, sadece beni az daha devirecektiniz, — diye itmeye çalıştı onu, ama ne kadar ittirse Carter o kadar sıkı tutuyor, kalabalığın içinde onu istemeden de olsa koruyordu.
— Dikkat, — Carter onu adeta havaya kaldırıp kalabalıktan çıkardı, duvarın kenarına bıraktı ve yanında durdu. — Yanınızda kedi falan yok değil mi? — diye sordu, duvara yaslanarak.
— Peki siz çevredeki bütün ağaçların sağlamlığını kontrol ettiniz mi? — dayanamadı, diye karşılık verdi Çağla.
Birbirlerine baktılar ve istemeden gülümsediler. Bir saniyeliğine, hastane girişinin o uğultulu sesi tamamen kesilmiş gibi oldu… sonra dünya yeniden üzerlerine çöktü.
Çağla, Reha’nın karısına dokunmak için elini uzattığını gördü, ama kadın farkında olmadan geriye çekildi.
— Gülçiçek… ben şey… yani, yaşananlar… bunun bir anlamı olduğunu düşünme… — diye fısıldadı Reha, yanından ayrılmasına izin vermeyip onunla birlikte yürüyerek.
— Ne anlama geldiğini ben biliyorum, — dedi Gülçiçek; sesi ölüm anında düzleşen monitör çizgisi gibiydi. — Sen unuttun. Ama ben — hatırlıyorum.
— Sen benim hayatımdaki en değerli şeysin, — dedi Reha sessizce; bu artık bir savunma değil, tutunma çabasıydı. — Sen benim gerçeğimsin. Gülçiçek… bana inanman için ne yapmam gerekiyor? — sesi neredeyse yalvarıyordu.
Kadın onu duymuyor gibiydi; ya da duymak istemiyordu. Neredeyse Nevre’ye yetişmişti.
— Peşimi bırak, — Nevre birden durdu, İsmail ona çarpıyordu neredeyse. — Beni korumadın. Meryem suçlarken sen sadece durdun ve baktın.
— Denedim… — dedi İsmail.
— Denemedin! — diye kesti Nevre. — Sadece izledin! Kurulun var, basının var… İsmail, bırak beni!
Arkasına bakmadan yürüdü. İsmail bir süre kıpırdamadan kaldı, sonra irkilip yine arkasından gitti — sanki onu bırakamazdı, bu kez bırakmak istemiyordu.
Gülçiçek adımlarını hızlandırdı ve farkında olmadan önünde yürüyen Ferdi’ye yetişti.
— Evet, her şeyi kendi gözlerimle gördüm. Profesör Evren kendisi yaptı Bahar’ın ultrasonunu, bebekleri olacak. Ama şu ikisi hiç durmuyor, — her zamanki gibi telefonda biriyle konuşarak gevezelik etti. — Sence bu defa ne çıkarırlar başımıza?
— Ne? — Gülçiçek bir anda durdu, Reha ona çarpıp az kalsın düşürüyordu. — Bahar hamile mi? — yüzünü Rеha’ya çevirdi. — Nerede o? — eli göğsüne indi. — Kızım nerede?
Gülçiçek bir an için kocasının bileğini sıktı, ona yaslandı; gözlerinde yaş parladı. Reha buna gülümsedi… ama kadın çoktan elini bırakmış, hızla öne fırlamıştı. Her şeyi unutmuştu, tek duyduğu kalbinin yüksek sesi… Tam o anda kızını görmek istiyordu…
***
Onu görür görmez nefesi tutuldu. Sertaç odanın ortasında duruyordu; tek bir duygunun içinde sıkışmış bir adam gibi, içten içe onu kemiren bir duygunun ağırlığında.
Meryem ise sessizce, adeta kayar gibi içeri girdi; acıyı uzun zamandır teninin altında taşımaya alışmış ve kimseye göstermeyen birinin sakinliğiyle. Her hareketi bir yorgunluk taşıyordu — dışarıdan değil, içeriden, günlerinin sayılı olduğunu her sabah hatırlatan o derin, ağır yorgunluk. Kanser ciğerlerini yiyordu, ama iradesine dokunmaya cüret etmemişti. Hatta bakışını daha da keskinleştirmişti.
Sertaç’ın gözlerine baktı; karşısında yıllarca mükemmel duruşunun arkasına saklanan soğuk bir yönetici duruyordu, fakat gözleri… o gözler böyle bir adam için fazla canlı, fazla sıcak… ve Sertaç gülümsedi — içindeki çatlak büyümüş, ateş dışarı taşmış gibiydi.
— Sonunda, — dedi, sesi titreyen bir tel gibi. — Sonunda bunu yüzüne söyleyebileceğim.
Meryem sadece kaşlarını hafifçe çattı. Bu korku değildi; daha çok yorgunlukla karışık bir şaşkınlıktı. Hayatta o kadar çok şey görmüştü ki birinin öfkesinden etkilenmiyordu.
— Ne söyleyeceksin? — diye sordu sakin, neredeyse kayıtsız bir sesle.
Sertaç bir adım attı. Hareketlerinde sinir vardı ama aynı zamanda yıllarca içinden tekrar ettiği bir monoloğu nihayet dışarı vurmanın kesinliği.
— Yıllarca senden intikam almayı hayal ettim. Sen tahmin bile edemezsin… ne kadar çok, — diye yaklaştı, nefesi hızlanmıştı, ağırlaşmıştı. — Benim sevdiğimi aldın elimden. Leyla’yı. Ailemi yıktın. Hayatımı ezdin, benden geriye hiçbir şey bırakmadın! — ve bir hamlede masadaki tüm dosyaları yere savurdu.
Meryem kımıldamadı. Bakışını da kaçırmadı. Sadece elini masaya koydu, sanki biraz desteğe ihtiyaç duyuyormuş gibi.
— Ben mi? Aileni ben mi yıktım? — yüzünde hafif bir alay belirdi.
— Rol yapma! — diye bağırdı Sertaç. — Ona gitmesini sen söyledin! Ona benim ona layık olmadığımı sen fısıldadın! Onu benden aldın! Her şeyi aldın! Hatta birlikte çok istediğimiz çocuğumuzu bile!
Meryem’in kaşları hafifçe kalktı. Sertaç, yıllarca susmuş biri gibi artık durmadan konuşuyordu.
— Bu günü bekledim, — göğsüne vurdu. — Ve şimdi senin hayatını da benimkini yıktığın gibi yıkacağım. Her şeyini alacağım!
Meryem, yüzlerce fırtınayı aşmış eski bir ağacın gövdesi gibi dimdik durdu.
— Ne yapacaksın peki? — dedi, hafifçe öksürdü, mendile bile uzanmadı.
Sertaç, odanın içinde hızlı adımlarla yürüdü; sanki görünmez taşları bir satranç tahtasına diziyordu.
— Önce yeğeninden alacağım her şeyi. Sahip olduğu her şeyi, — durdu, ona döndü. — Tüm dayanaklarını. Tüm yanılsamalarını, — gözleri parladı. — İlk olarak da Bahar’ı! Onun sevgisini. Onun nefesini.
— Bahar mı? — diye hafifçe sordu Meryem.
— Evet, Bahar! — dedi Sertaç. — Bir daha ayağa kalkamayacak. Hastaların nefret ettiği bir doktora dönüşmesini sağlayacağım. Şikâyet üstüne şikâyet, hata üstüne hata. İsmini, itibarını yok edeceğim. Ve düştüğü an… bu anı hatırlayacaksın! — ona doğru eğildi, sesi fısıltıya dönüştü. — Bu hastaneyi de aynı şekilde yok edeceğim. Siz benim hayatımı çiğnediğiniz gibi ben de burayı çiğneyeceğim.
Durdu. Derin bir nefes aldı, sonra başını hafifçe eğdi — kendi hükmünü kendi veren biri gibi.
— Ve en sonda son darbeyi vuracağım! — gülümsedi. — Bizzat Evren’e. O değerli yeğenine. İlk gururuna!
Oda öyle sessizleşti ki, biraz daha sessizlik olsa ikisinin kalp atışları duyulabilirdi.
— Sertaç… kime intikam aldığını anlıyor musun? — dedi Meryem yumuşak bir sesle.
— Gayet iyi! — başını kaldırdı. — Yavuzoğlu ailesinden! Hepinizden! Sizden hiçbir şey kalmayacak! Ne senin itibarın, ne yeğeninin! Bahar’ı kötü bir anı gibi unutacaklar! Rengin bir daha ayağa kalkamayacak! Yavuzoğlu ailesinden kimse kalmayacak! — elini savurdu, sanki görünmez bir ormanı kökünden kesiyordu.
— Ne tuhaf adamlarsınız siz, Sertaç, — dedi Meryem sessizce. — Bağırıyorsunuz, göğsünüzü yumrukluyorsunuz… ama kadınlarınızı geri almak için hiçbir şey yapmıyorsunuz. Leyla gitti, — dedi, onu onaylayarak.
— O kürtaj oldu! — diye haykırdı Sertaç. — Çocuğumuzu öldürdü! Aşkımızı sattı!
— Leyla çocuğunuzu doğurdu. Korktu ve oğlunu kardeşine verdi, — dedi Meryem, kelimeler birer darbe gibi indi. — Timur Yavuzoğlu senin oğlun.
Sertaç’ın yüzü bembeyaz oldu. Dudakları titredi ama ses çıkmadı. Ellerinin titremesi durmuyordu. Az önceki öfke, planlar, intikam… hepsi küle döndü, dağıldı, yok oldu.
Meryem ona, bir doktor teşhis bildirirkenki dinginlikle baktı.
— Bahar’a mı saldırıyorsun? Senin torunlarının annesine? Uraz ve Umay — senin torunların. Rengin’e mi? Torunun Parla’nın annesine? Kime saldırıyorsun, Sertaç? Torunlarına hayat vermiş kadınlara mı? Yıktığın şey benim hayatım değil. Kendi aileni yok ediyorsun. Kendi kanını, kendi devamını!
Bir adım geri attı, sanki fiziksel bir darbe almış gibi. Gözlerinin önünde Leyla belirdi. Gözlerinde güneş olan bir gülümseyiş… Timur… hiç kucağına alamadığı o çocuk… Bilmediği torunlar… ve tüm bu yıkıntıların ortasında kendi kendine çöktüğünü fark etti.
— Bu araştırmayı biz başlattık, — dedi Meryem sakince. — Çok hata yaptık. Belki de artık yeter, Sertaç? — yumuşak bir tonda sordu. — O aşkı hiçbir zaman yaşayamadınız. Sen evliydin. Ve ailen o kazada ölene kadar evli kalmaya devam ettin. Leyla defalarca İstanbul’a geldi. Ama sen onunla görüşmek istemedin. Hayatını değiştirmek istemedin. O halde kime kızıyorsun? — gözlerini onun gözlerine sabitledi. — Ailene mi? Sanki onlar suçluymuş gibi? Sen cesaret edemedin. Leyla sana milyonlarca fırsat sundu, ama hiçbirini kullanmadın.
— Neden sana inanayım? — dedi Sertaç, gözlerindeki öfke tereddüte dönüşmüşken.
— İnanma. Git ve yıkmaya devam et, — diye fısıldadı Meryem.
Sertaç tek kelime etmedi. Döndü ve çıktı. Koridorun uğultusu, kamera flaşları, gazetecilerin sesleri üzerine çöktü, ama hiçbirini duymuyordu. Hızla yürüdü, neredeyse koşarak, bazen sendeleyerek — sanki ayaklarının altındaki zemin kayıyordu.
Meryem odada kaldı, elini masaya koyarak. İçindeki acı dışarı taşmıştı — fiziksel değil, başka bir acı; yılların biriktirdiği. Masayı daha sıkı kavradı, başı döndü, gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı… başını kaldırdı. Artık yürüyebilirdi. Yürümek zorundaydı. Odadan çıktı, yavaş adımlarla ilerledi — her hareketi sanki son kalan gücünü istiyordu…
***
Hastane koridorlarının kendine has bir sesi vardı — boğuk, kabaran, duvarlarında biriken acıyı kaldıramayan bir şehrin kalp atışını andıran bir uğultu. İnsanlar hızlı, sinirli adımlarla yürüyor, kimse kimseyi duymuyor, sanki kimse kimseyi görmüyordu. Bu telaşlı akışın içinde hayatlar, kaderler, günahlar, sırlar kesişiyordu — yıllarca birikmiş her şey şimdi, tam da burada, kendine bir çıkış yolu bulmuş gibiydi.
Gülçiçek fazla hızlı yürüyordu, neredeyse koşuyordu, Reha ise güçlükle ona yetişiyordu.
— Bir dur… lütfen… — elini ona uzattı, ama kadın elini çekti, dokunmasına izin vermedi.
— Git ona, — diye attı arkasına bakmadan. — İşine sırf onun için dönmedin mi? Bu araştırma için? Senin Meryem’in için! Artık birliktesiniz, nihayet mutlu olursunuz!
Ses tonu sakindi ama içinde metalik bir tını vardı; o ses, Reha’nın canını herhangi bir darbede olduğundan daha çok acıtıyordu.
— Öyle değil, — diye fısıldadı, arkasından ayrılmadan; başkasına ait bir suçluluk, bir anda onun omuzlarına çökmüştü sanki.
Biraz ötelerinde, Nevre ile İsmail alçak sesle tartışıyordu. İsmail onun elini yakalamayı başarmış, şimdi sıkıca tutuyordu, bırakmıyordu.
— Nevre, bırak, anlatayım, — diye yalvardı.
— İsmail, — dedi yine, — kadınını koruyamayan bir adamın bana ne faydası var?
Herkes, gazetecilerin ve ekiplerin akın ettiği konferans salonuna doğru ilerliyordu; orada burada flaşlar patlıyordu. Salon arı kovanı gibi uğulduyordu. Kürsüye Evren çıktı; kusursuz ütülü takım elbisesinin üzerine beyaz önlüğünü giymişti. Ahu ona bir şeyler fısıldadı, eline birkaç evrak tutuşturdu. Evren onu dinliyordu ama bakışı kalabalığın üzerinde gezindi, ta ki onu görene kadar. Bahar bir köşede, hafif gölgede duruyordu; aralarında belli bir mesafe vardı. Gözlerine uzun uzun baktı, nefes alışının ritmini yakalayana kadar, sonra omuzları az biraz gevşedi.
Aralarındaki bu mesafe, ayrı geçirdikleri gece, konuşulmamış sözlerin acısı, fazla söylenmiş cümlelerin acısı… her şey hep “sonra”ya bırakılmıştı sanki. Birbirlerine bakıyorlardı ama yaklaşma hakları yoktu.
Meryem kapının eşiğinde durdu, içeri girmeye cesaret edemedi. Evren onu görür görmez yüzü değişti. Kadın doğrudan onun gözlerine baktı; o anda sanki başka kimse yoktu. Meryem’in başı döndü, sırtını duvara verdi. Evren irkildi, elindeki dosyaları öyle sıktı ki neredeyse buruşturacaktı.
Gülçiçek, Meryem’i görür görmez, istem dışı kasıldı.
— Git ona, — diye çıkıştı, kocasını o tarafa doğru iterek. — Git ona, madem gözünü alamıyorsun.
Reha’nın gözü ise Rengin’deydi… o da aynı tarafta, biraz daha uzakta duruyordu. İlk o gördü karısının nasıl solduğunu, nasıl sendelediğini, nasıl Serhat’a tutunduğunu. Yine de bir anlığına ona doğru atıldı… ama Gülçiçek başka bir şey görüyordu: Meryem’in sendeleyişini ve kocasının ona yardım etmeye yeltendiğini.
— Serhat… — diye fısıldadı Rengin; gözleri karardı, eli karnına indi, acı o kadar keskin vurdu ki yere yığılmamak için çabaladı.
— Rengin? — Serhat onu tutmayı başardı. — Ne oldu sana?
— Ben… hamileyim… — diye fısıldadı. — Kendimi… iyi hissetmiyorum… bir şey ters… çok kötü, Serhat, — dedi ve neredeyse tamamen bilincini kaybedip kollarında gevşedi.
— Ne? Nasıl? — anlamıştı ama kavrayamıyordu.
— 333 numaralı oda. Derhal, Profesör Evren Yalkın, — tam o anda anons sistemi inledi.
Serhat, Rengin’i kollarında tutarken, Evren’e baktı; Evren’in bakışları hâlâ Meryem’den ayrılmıyordu. Ve birden Serhat, iki çocuğunun da aynı anda tehdit altında olduğunu fark etti… hiçbirini kaybetmek istemiyordu. Neyi tutması gerektiğini bilmiyordu; her şey gözlerinin önünde yıkılıyordu. Nereye koşacağını bilmiyordu. Kimi kurtaracağını bilmiyordu. Kimi önce kaybedebileceğini bilmiyordu.
Siren, anonsu duyar duymaz asansörü beklemeden merdivenlere vurdu; Evren’in şu anda fiziken Esra’nın odasında olamayacağını çok iyi biliyordu. Koşarken bir şeye takılıp neredeyse düşüyordu.
— Cem?.. Cem! — dizlerinin üzerine çöktü; elleri titriyordu. — Duyuyor musun beni… ne olur… — diye fısıldadı; artık onun olduğu yere sesinin ulaşamayacağını anlayarak. — Ceeeem!
Tam o anda salon birden sustu; flaşlar çakıyordu. Evren konuşmaya çalıştı ama kelimeler gelmedi, boğazı öyle düğümlendi ki zor nefes alıyordu… her şey yanlış, her şey ters geliyordu ona… bunu istemiyordu.
Kalbi Esra’nın odasına koşuyordu; peki o neden kameraların karşısında durup bir şeyler söylemeye çalışıyordu?.. Elleri titredi.
Bahar, salonun gerisinden ona baktı, sonra neredeyse arkasını dönmüştü… O gidemiyorsa, gidecek olan kendisiydi… Tek bir kısa bakış yetti.
Ve tam o sessizlikte, herkes Evren’in konuşmasını duymak için susmuşken, Kamil’in sesi salonu yardı.
— Doktor Bahar Özden, eşimin ve oğlumun ölümünden sorumludur! — diye haykırdı; salona girdiğinde herkesin ağzı açık kaldı, elindeki silahı görünce insanlar istemsizce açıldılar.
Artık kimseyi görmüyordu, ondan başka. Bahar, neredeyse tam karşısında kalmıştı; çünkü o, salondan çıkıp Esra’yı kurtarmaya çalışmak için çoktan dönmüştü. Kamil silahı kaldırdı, doğrudan Bahar’a doğrulttu.
— Suçlu! — diye ilan etti hükmünü; zaman bir anda büzüldü… durdu… askıda kaldı…
— Hayır! — diye haykırdı ilk toparlanan Gülçiçek; Kamil’e doğru atıldı, kızını bedenini siper ederek kapattı.
— Gülçiçek! — diye bağırdı Reha… ve silah patladı.
Ses, kalbin parçalanışı gibi yankılandı… ardından tok bir çarpma sesi… ve kan zemine yayıldı. Bir çığlık salonu yardı.
— Suçlu! — Kamil bir adım daha attı.
— Hayır! — Nevre, İsmail’i iterek diğer yandan fırladı; o da peşinden koştu.
— Nevre! — diye bağırdı İsmail… ve ikinci el silah sesi yükseldi.
Evren’in elinden dosyalar kaydı, masanın üzerinden atlayarak ileri atıldı. Yusuf ise salonun diğer tarafından koştu.
— Yusuf, hayır! — diye bağırdı Evren, elini uzattı, sanki böylece onu durdurabilirmiş gibi. — DUR!
— 333 numaralı oda. Derhal, Profesör Evren Yalkın, — anons sistemi uğuldamayı sürdürüyordu.
— Serhat… — diye fısıldadı Rengin ve bayıldı.
— Evren! — diye bağırdı Serhat, onunla birlikte yere çökerken; karısını sımsıkı tutuyordu.
— Doktor Bahar Özden, sen eşimin ölümünden sorumlusun, — Kamil neredeyse Bahar’a kadar gelmişti, silahı doğrudan onun göğsüne doğrultmuştu; Bahar ise gözlerini ondan ayırmıyordu. — Suçlu! — dedi Kamil ve tetiğe bastı.
— BAHААAR! — Evren’in çığlığı salonu kesti.
Go up