Bahar, evrenin güneşi olmaya hazır mısın?
Bölüm 10. Kısım 5
— Evren! — Bahar’ın sesi o kadar yüksek ve çaresizdi ki.
— Ne oldu Bahar? — Evren kapıyı öyle bir hızla açtı ki kapı duvara çarpıp geri sekerek açıldı.
Uraz kapıya alnını vurdu, ittirirken Yusuf da Uraz’a çarpıp ikisi birlikte yatak odasına daldılar, kapıda donakaldılar.
Bahar pijamasıyla yatağın üstünde duruyordu. Saçları dağılmış, gözleri kocaman ve dehşetle doluydu.
— Bu da ne Evren?! — diye bağırdı, yastıkları işaret ederek. — Bu benim yatağımda ne arıyor?! — Ayağıyla kocaman kedi-batonu itip aşağı yuvarladı, oyuncak yere düştü.
Bahar’ı sarsan duygular yüzünden omuzları titriyordu. Gözleri öfkeyle parlıyordu. Yatağı gösterdi. Yastığın üzerinde, çarşafların arasında rahatça yayılan kocaman bir peluş oyuncak — uzun boyunlu, salak ama iyi huylu yüzlü beyaz bir kaz yatıyordu.
— Şey… — Evren afalladı ve ona dikkatli bir adım attı, — bu… kaz.
— Kaz olduğunu görüyorum! — Bahar öfkeyle titredi. — Peki yatağımda ne işi var?! — oyuncak yine yuvarlanıp Evren’in ayaklarının dibine düştü.
Evren ellerini kaldırdı, sanki böylece onu sakinleştirebilirmiş gibi.
— Sarılma-kazı, — dedi sakin bir tonla. — Dükkânda söylediler, hamileler için çok iyiymiş, — yavaşça yaklaşmaya devam etti. — Sırtı, karnı ve duygusal dengeyi destekliyormuş.
Yusuf homurdandı, duvara döndü.
— Duygusal denge, evet tabii, — diye kıkırdadı Uraz.
— Dışarı! — diye bağırdı Bahar, bir yastığı kapıp oğluna ve Yusuf’a fırlattı, sonra öbürünü almak için eğildi.
Yusuf ve Uraz kahkaha boğularak odadan fırladılar, ikinci yastık kapıya çarpıp yere düştü. Evren hafifçe başını geriye atarak ona baktı.
— Sadece daha rahat uyumanı istedim, — dedi. — Gece o kadar dönüp durmuştun ki…
— Ve sen de buna çözüm olarak yatağıma bir hayvanat bahçesi sokmayı uygun gördün? — Bahar kollarını göğsünde kavuşturarak yatağın üstünde duruyordu.
— Hayvanat bahçesi değil, — Evren oyuncak kazı kaldırdı, — bu sarılma-kazı, — inadına aynı tonda tekrarladı. — Sertifikalı, hamileler kullanabiliyor. Ayrıca… — diğer yana uçan oyuncağı işaret etti, — kedi-baton da var.
— Evren, — Bahar derin bir nefes verdi, — hemen çıkar bunları buradan, yataktan, odadan, hayatımdan!
Evren kazı kucağına aldı, sarıldı.
— Ya kırılırsa? — diye en masum bakışıyla ona baktı.
Bahar hâlâ kaşlarını çatmıştı, göğsü hızla inip kalkıyordu.
— Varsın kırılsın, — gözlerini kapadı, kendini hâlâ tam toparlayamıyordu. — Bana böyle sürprizler yapma, — açmadan söyledi. — Bu yüzden erken doğurabilirim, — derin bir yutkundu ve ona baktı, — iki yanımdan bunların arasında uyanınca o kadar korktum ki, battaniyeye bile dolandım! — dedi ve nefesini bıraktı.
Bacakları titredi ve yavaşça yatağa oturdu, elini göğsüne koydu — kalbi hâlâ hızla atıyordu. Evren’e baktı; adam kocaman beyaz kazı hâlâ kucağında tutuyordu, gözlerinde ise yalnızca saf bir şaşkınlık vardı — sürprizinin neden hoşuna gitmediğini anlamış gibi değildi. Bahar dayanamadı ve gülümsedi.
— Bu kaz bana ne için, Evren? — sesi yumuşamıştı. — Ben sarılacaksam, sana sarılacağım.
Evren biraz daha yaklaştı.
— Sadece bana mı? — gözleri parladı.
— Sadece sana, — gülümsemesi genişledi. — Ama bir tane daha yardımcı getirirsen, kocaman siyah bir ayı alırım, onunla yatarım, sen de salonda!
— Hayır! — Evren anında itiraz etti. — Ayıları hiç sevmem! Hele büyük ve yumuşak olanları!
Bahar’ın kaşları kalktı. Başını hafif yana eğip baktı.
— Daha dün geceye kadar limon bile yemiyordun profesör, — hemen hatırlattı. — Ayıya mı kıskanıyorsun beni? — diye mırıldandı. — Yani kazı ve kediyi benimle sarılmama razısın ama ayıya değil? — düşünerek sordu.
— Sen kıskanmaz mıydın? — diye homurdandı Evren, — ben onunla sarılarak uyusam? — Kazı yatağın yanına bıraktı ve Bahar’ın yanına oturdu.
— Oyuncağa mı? — diye sordu Bahar.
Evren kazı tekrar kaldırdı, sarıldı, yine o masum ifadeyle ona baktı. Kazın uzun ince boynu yukarı doğru yükseliyor, yuvarlak gövdesi Evren’in dizlerine sıkıca yerleşiyordu.
— Böyle sarılsam? — diye sordu, oyuncak kazı kendine bastırarak.
Bahar hınzırca gülümsedi.
— Rahat mı? Hoşuna gidiyor mu? — gözlerinde bir parıltı belirdi.
Evren şu lanet kazı sanki en değerli şeyiymiş gibi tutuyordu, bırakmak istemiyordu adeta. Bahar yavaşça dizlerinin üzerine kalktı, ona biraz yaklaştı, başını eğdi ve çok yavaş bir hareketle oyuncağa doğru elini uzattı.
— Ver bakayım onu, — sesi tatlı ve hafif şefkatliydi.
— Hayır, — Evren kazı daha sıkı sardı. — Bu benim, — uzun boynuna yanağını sürttü. — Avantajlarını gösteriyorum, — sesi hafif çatladı.
— Avantajlarını, öyle mi? — Bahar yumuşakça güldü, elini omzuna koydu, biraz daha yaklaştı, yüzleri neredeyse nefes mesafesine geldi. — Gerçekten kazı seni seçeyim diye mi düşünüyorsun?
Evren sertçe yutkundu. Kaz ikisinin arasında aptal bir kalkan gibi sıkışmıştı.
— Yani… yumuşak, — hâlâ direniyordu, — ve güvenli.
— Güvenli mi? — Bahar çok yavaşça onun kollarını açtı, oyuncağı kasıtlı olarak yere itti ve Evren’in kucağına oturdu, yüzü ona dönük.
— Bahar… — Evren’in elleri beline sarıldı, onu daha da çekti.
Bahar yere düşmüş kazı süzdü.
— Bu odada güvenliği sağlayacak biri varsa… — parmakları Evren’in omzunda kaydı, — o sensin.
— Tamam, — Evren kazı ayağıyla uzaklaştırdı. — Bitti. İşine son verildi, — sesi derinleşmişti.
Bahar gülümsedi, elini onun göğsüne koydu, parmakları yukarı doğru, gömleğinin yakasına süzüldü. Parmakları hemen yakanın altına girip boynuna değdi. Evren’in nefesi karıştı. Dudaklarına yaklaşınca — o hafifçe parmağını onun dudaklarına bastırdı.
— Hayır, — fısıldadı. — Önce söyle. Gerçekten kıskanır mıydın? Ayıyı? Kocaman siyah bir ayıyı?
— Herkesi kıskanırım, — neredeyse sessiz bir nefesle, — ama özellikle… — bakışı onun dudaklarına indi, — böyle baktığında…
— Nasıl baktığımda? — Bahar başını hafif eğip gözlerini kısarak sordu.
— Sanki gözlerinle bile beni öpüyormuşsun gibi, — diye fısıldadı, — ve ben bir saniye daha dayanamayacağım.
Bahar elleriyle onun yüzünü kavradı.
— Dayanmak zorunda değilsin… — dudaklarını ona yaklaştırdı, hafifçe değdi, adeta dokunur gibi.
Evren ürperdi, ona uzandı ama Bahar yine geri çekildi.
— Hamileler sinirlenmemeli, — dudakları neredeyse ona değiyordu, nefesi onun ağzına vurdu. — Kendin söyledin. Duygusal denge…
— Yapma… — nefesi ağırlaştı. — Bunu bilerek yapıyorsun.
— Elbette, — burnunun ucunu onun burnuna sürttü, konuşurken nefesi Evren’in dudaklarına değiyordu, gözlerinin içine baktı. — Çünkü senin kıskanmanı seviyorum.
— O zaman bir daha söyle, — dedi Evren, eli onun kalçasına indi, parmakları sıkıldı.
— Ne? — Bahar masum bir tonda.
— Sadece bana sarılacağını, — dudaklarına yaklaşırken Bahar yine hafifçe uzaklaştı.
— Sadece sana… — diye fısıldadı, sonunda dudakları onun dudaklarına değdi, yavaş ve emin.
Evren adeta homurdandı, onu daha yakın çekti ama yine de dikkatliydi, zarar vermekten korkar gibi — ve bu Bahar’ın içini daha da ateşlendirdi.
— Ve bir oyuncak daha getirirsen, — öpücüklerin arasında fısıldadı Bahar, — ayıyı alırım. Kocaman. Siyah. Kadife. Tüylü. Ve adına Haruncuk derim.
— Sakın, — Evren hemen geri çekildi, gözlerinin içine baktı.
— Alırım, — Bahar’ın parmakları zincirini buldu, aşağı süzüldü, kolyeyi kavradı. — Ve Haruncuk’la uyurum. Hatta… — kolyeyi dudaklarına yanaştırdı, dudaklarının arasında çevirerek, — Haruncuk büyük, tüylü, siyah birine biraz hafif kalır… Harun daha iyi.
— Hayır, — Evren boynunu gerdi, sabrını zor tutarak.
— Haruncuk. Harun, — Bahar başıyla onayladı, kolyeyle Evren’in burun ucuna dokundu.
— Bahar… — Evren’in eli sırtına indi, onu kendine çekti.
Bahar yeniden dudaklarını ona bastırdı, Evren tamamen onun ellerine teslim oldu… sarılma-kazı yatakta yenilmiş bir rakip gibi kenarda uzanıyor… diğer yandan kedi-baton yarı görünür bir köşeden bakıyordu… kimse onu kucaklamamıştı…
***
Kimse bu karşılaşmadan memnun değildi. İsmail, oturma odasının ortasında duruyor, parmakları yumruk olmuş halde Bahar’ın sırtına bakıyordu. Meryem pencereye doğru yürüdü, sanki gitmek üzereydi, ama durdu, kalakaldı; sanki konuşmaları daha bitmemişti.
— Bahar’la ilgili her şeyi onaylayacaksın, — dedi, perdeyi yavaşça kenara çekip Boğaz’a gün ışığında bakarken. — Her şeyi! Araştırmayı, protokolleri, onun katılımını… — Meryem ona döndü. — Bir daha sakın sorgulamaya kalkma. Yoksa… — sözünü yarım bıraktı, ona doğru bir adım attı, — polise suç duyurusunda bulunurum!
— Bana tehdit mi ediyorsun? — İsmail’in yüzü bir anda değişti.
— Seni uyarıyorum! — sesi buz gibiydi. — Eğer reddedersen, şüphe altında kalacak olan… — başını salladı, — senin yeni aşkın Nevra olacak! Burada ne güzel cıvıldıyordunuz, — alayla hıh çekti. — Ve senin itibarın da onunkiyle birlikte çökecek, İsmail!
— Nevra… senin yüzünden gitti, — İsmail birden öfkelendi, sanki bunu ancak şimdi idrak etmiş gibi; kadını durduramamış, onu koruyamamıştı. — Gözlerini gördün mü? Sen içeri girdin, daha kapıdan onu suçladın! — dişlerini sıktı. — Sen… — devam edemedi.
— Umurumda değil, — Meryem onu sertçe kesti. — Bütün hastaneniz hedef olacak. Tüm sırlarınız ortaya saçılacak, — elleri yumruk olmuştu, sanki ona vuracak gibiydi. — Nasıl da kendinizi tanrı sandınız! Aziz, kendi evinde ameliyat yaparken kız kardeşimi öldürdü. Ona sen mi asistanlık yaptın? Reha mı? Hanginiz? — cevabı zorladı. — Sonra yeğenimi nasıl baştan çıkardığını ve yine bu evde onu öldürdüğünü… Senin Nevra’nın yeğenimi nasıl yetiştirme yurduna verdiğini… — öne eğildi, fısıldadı, — sizden geriye hiçbir şey kalmayacak! Hiçbir şey!
İsmail’in içi ürperdi, ayağının altındaki zemin kayıyormuş gibi hissetti.
— Peki ya Evren? — diye sordu alçak bir sesle. — Onu da ateşe atacak mısın?
Kadının dudakları acıyla dolu bir alaycı gülümsemeyle gerildi. Geri çekildi, ondan yüzünü çevirdi.
— Her şeyi hesapladığını mı sanıyorsun? — tekrar ona döndü. — Evren’i kalkan gibi önünüze koydunuz!
— Buna gerek yok, — dedi İsmail sessizce. — Evren şu an hastanenin başhekimi! — gözlerini hafifçe kısarak ona doğru bir adım attı. — Sert’e ne diyeceksin? Onun sevdiği kadını elinden sen aldın. Onu alıp götürdün. Leyla’yı kollarından kopardın!
Meryem’in bedeni titredi; sanki kaburgalarının altına bıçak saplanmış gibiydi.
— O kendi seçimini yaptı! — diye haykırdı. — Leyla’yı kendi elleriyle bıraktı! Hiçbiriniz bizi aramadınız! Hiç kimse! Biz saklanmadık, orada yaşadık, ama kimse gelmedi!
— Amerika’da… — diye ekledi İsmail, ağır ağır nefes alarak. — Sen gittin, proje çöktü! Ne kadar yatırım yapıldığını, nelerin kaybolduğunu anlıyor musun?! — artık kendini tutamayıp sesini yükseltti.
— Evet! Amerika’da! — sesi çatladı. — Hiçbirinizin gelmediği Amerika’da. Hiç kimse! Senin tek derdin para mıydı? — sözlerini suratına savurdu. — Senin ve Sert’in… çünkü babalarınızın paralarını ortak projemize yatırdığınız için, sonra da azarlanmış küçük çocuklar gibi azar işittiniz diye mi?!
İkisi de sustu, göz göze geldiler.
— Hayat veren bir projeydi, — diye başladı o.
— Yeter! — Meryem hızla ona yaklaştı, parmağı onun göğsüne saplandı.
— Neyin yeteri? — İsmail onun omuzlarını kavradı. — Neyin saklanması? Evren’in, kız kardeşinin kabul ettiği araştırmanın ilk çocuğu olduğunu mu? Ama… — İsmail onu sertçe silkeledi. — Haydi sonuna kadar gidelim, madem doğruları konuşuyoruz. Bunların hepsini sen başlattın! Orta kız kardeşinin, ölen ablanın kocasıyla birlikte olmasına sen izin verdin. Öyle değil mi? Sonra deneye çevirdin. Hepimizi işin içine çektin. Düşük üstüne düşük yaşadıklarında, Keskin’in çoktan senin büyük kız kardeşinden bir kızı varken sen araştırmanı başlattın. O kadar çok yatırım yaptığımız bir araştırma ki, başka bir kadın öldü ve sen apar topar kaçmak zorunda kaldın! Umut verdiğimiz ve sonra o umudu ellerinden aldığımız çiftlerimiz vardı! Yeğenine ne diyeceksin, Meryem? Kendi kız kardeşinin peşine takılıp, onu ablasının eski kocasıyla birlikte olmaya sen izin ettin diye mi?
Meryem susuyordu; gözlerini onunkilerden ayırmadan, onu itmeye bile kalkışmadan durdu.
— Yoksa “Annesini Aziz öldürdü” mü diyeceksin? Ya da immünoterapiyi yanlış ayarladığını, bedeninin bunu kaldıramadığını mı? Sen Amerika’dayken biz kız kardeşini kurtarmaya çalışıyorduk, gücümüz yettiğince! Gerçek nerede, Meryem? Kimin payına hangi suç düşüyor?
Kadın ellerini onun göğsüne bastırdı, İsmail’in parmakları gevşedi, o da kenara çekildi. Yüzünü başka yöne döndü ve omuzları titredi.
— Yalnız bizim itibarımız kirlenmeyecek, seninki de, — Meryem’in duygularındaki açığı hisseden İsmail ileri adım atıyordu. — Demek… bu intikam için Reha’nın itibarını da feda edeceksin?
Meryem hemen ona döndü. Yüzüne bir gölge düştü; İsmail, şimdi ağlayacak sandı.
— Onu esirgeyeceğimi mi sanıyorsun? — diye sordu usulca.
— Onu… sevmiştin, — diye hatırlattı İsmail aynı sessizlikle. — Gerçekten. Ve hepimiz bunu gördük. Sen ve Reha. Sert ve Leyla.
Meryem donakaldı. Yalnızca bir anlığına gözleri kızardı, sonra başını çevirip uzaklaştı.
— Ben, Aziz… Biz altı kişiydik, — diye devam etti İsmail. — Gençtik, inanmıştık, — ellerini birden havaya kaldırdı, sanki geri çekiliyordu, — sonra o kadın öldü, soruşturma başladı ve siz kaçtınız, biz ise… — pencereye doğru yürüdü.
— Siz tanrı rolüne kapıldınız! Aziz kız kardeşimi öldürdü ve yeğenimi baştan çıkardı, — diye fısıldadı Meryem. — Bu da gerçek!
— Uzakta durup suçlamak kolay tabii; sanki hiç senin payın yokmuş gibi, öyle mi? — İsmail ona döndü, gözlerini onunkilere kilitledi. — Herkesi yıkacaksın, — diye fısıldadı, — ilk olarak da Evren’i!
— Yine onu kalkan mı yapıyorsun? — Meryem, gözlerini bir anlığına kapadı. — Bahar’ın başvurusunu imzalayacaksın! — ona hatırlattı. — Kaybedecek hiçbir şeyim yok, İsmail, ve Evren bununla baş eder! Bahar var yanında! Artık bir ailesi var, İsmail. Sizin elinden aldığınız aileyi geri kazandı! Onlar Evren’in düşmesine izin vermeyecek!
İsmail dişlerini sıktı, ona bakıyordu, ağır ağır nefes alarak.
— Reha’ya gelince… — Meryem kanepede duran çantasını aldı. — Doğru söyledin, — sesi kısık çıkıyordu. — Sevmiştim. Geçmiş zaman, İsmail. Geçmiş.
Kapıya yürüdü, kendi açtı. İsmail onun dimdik sırtına, ağır ve kararlı adımlarına baktı.
— Hepiniz benim hastanenizi, hayatınızı yıkacağımı sanıyorsunuz, değil mi? — arkasını dönmeden sordu. — Yıkan ben değilim. Sizsiniz. Her biriniz, kendi payınıza düşen şekilde.
Bunu söyleyip arkasını döndü ve çıktı. Kapı sessizce kapandı, ama o tıkırtı İsmail’e tokat gibi geldi. Yavaşça koltuğa çöktü, başını ellerinin arasına alıp yere baktı.
Meryem merdiven korkuluğuna tutundu, ayakta durabilmek için. Yüzündeki bütün renk çekilmişti… geçmiş, hepsinin üzerine galip gelmişti… ve en büyük hedef artık Evren olmuştu…
***
Dışarıda hava serinlemeye başlamıştı, sıcak ekmek, yeşillik… ve limon kokuyordu.. Tabaklar şıngırdıyor, sesler yükselip alçalıyordu. Yusuf sebzeleri doğruyordu. Uraz onunla tartışıyor, zeytinlerin merkeze değil, daire şeklinde dizilmesi gerektiğini savunuyordu. Siren ayran sürahisini masaya bıraktı. Umay çay dolduruyordu. Bahar masanın başına kurulmuştu. Evren omuzlarına bir battaniye attı, onu iyice sardı, yanağına hafif bir öpücük kondurdu. Önüne ılık süt koydu, tabağına sıcak bir pide parçası bıraktı ve yanına ince ince doğranmış limon dilimleri olan bir tabak koydu.
Bahar ona şaşkınca baktı. Evren hiçbir şey söylemedi, sadece gülümsedi, derin bir nefes aldı, battaniyeyi omuzlarına biraz daha çekti… ve o an masanın etrafında sessizlik çöktü. Evren’in yüzü sakindi ama tabağı ona daha da yaklaştırırken parmakları hafifçe titredi. Bahar gülümsedi, hemen bir dilim aldı… Evren geri çekildi, sanki Bahar o limonu ona verecekmiş gibi düşündü. Oysa Bahar onun elini tuttu, yanına oturttu ve onun tabağına sıcak krep koyup üzerine bal gezdirdi.
Siren, Uraz’a baktı; o da telaşla ayran sürahisini kaptı ve Siren’in bardağını doldurdu. Yusuf, Umay’ın tabağına zeytin koydu… bir anda herkes birbirine bakmaya başlamıştı… beceriksizce, tutuk bir şefkatle… Avlu hafif bir tıngırtıyla, bardakların sesiyle, yumuşak konuşmalarla doldu. Masada peynir, zeytin, yumurta, yeşillikler, sebzeler, pastırma, incir reçeli, bal, krepler duruyordu.
Nevra, Gülçiçek’in yanında oturuyordu. İki kadın da bu kez sessizdi. Nevra’nın gözleri kızarmıştı ama kimse bir şey sormadı. Çayı alırken elleri titredi, neredeyse döküyordu. Gülçiçek masaya bakıyor ama sanki hiçbir şey görmüyordu. Hareketleri keskin, nefesi hızlıydı.
Bahar, Evren’in sürekli kapıya doğru baktığını fark etti.
— Birini mi bekliyorsun? — diye sordu, ona eğilerek.
— İsmail’le Reha’yı, — sakin bir sesle yanıtladı. — Annen geldikten sonra… sürekli onların da çıkıp gelmesini bekliyorum.
Bahar mırıldandı, başını salladı; daha dün kimseyi görmek istemeyen adam, bugün birilerini bekliyordu.
— Neden? — diye sordu düşük bir sesle.
— Öyle kolay vazgeçtiklerine inanmıyorum, — dedi Evren, Nevra ve Gülçiçek’e bakarak. — Bir şey oluyor belli ki… — kaşlarını hafifçe çattı. — İşte, — neredeyse gülümsedi, — söylemiştim, — kapının önünde bir araba durdu.
Ama içeri giren Parla ve Rengin oldu; ikisi de sessizce selam verip masaya oturdu. Ardından Çağla geldi. O ise tam tersine, şakıyordu; radyoda duyduğu bir haberi anlatıyordu.
Evren ısrarla kapıdan gözünü ayırmıyordu.
— Gelmeyecek, — diye fısıldadı Nevra, — onunla kaldı, — hıçkırarak peçeteyi yüzüne bastırdı.
— Kimle? — diye sordu Gülçiçek, gözlerini kırpıştırıp ona döndü.
— Onunla, — Nevra dondu kaldı, sabahtan beri yaşadığı kabusu tekrar tekrar yaşıyor gibiydi. — Bitti artık, — göz ucuyla Evren’e baktı, — burada bana yer yok Gülçiçek.
— Otur, — Gülçiçek onun bileğini sıktı. — Ben oturuyorum, sen de otur, gülümsüyoruz, — diye fısıldadı, — zaten bakıyorlar!
Gülçiçek ne kadar denese de gözleri sürekli kapıya kayıyordu… ama Reha gelmedi… ve her geçen dakika gelmesine dair umudu eriyordu.
Bahar, hepsini fark etmeden edemiyordu.
— Karışma, — onun kıpırdanmasını gören Evren elini Bahar’ın dizine koydu, durdurdu.
— Ama haklıydın, bir şey olmuş orada, — diye fısıldadı Bahar, annesini ve Nevra’yı işaret ederek.
— Onların da bir hayatı olamaz mı? — dedi Evren sessizce. — Bizimkini sergilediğin gibi onlarınkini de mi sergilemek istersin? — sesi sertleşmeye başlamıştı.
Bahar durdu, doğruldu, göz kırpıp başını salladı.
— Hafif bir kahvaltı, — diye mırıldandı.
— En iyisi, — diye destekledi Evren.
Birbirlerine baktılar, sanki sessizce “peki şimdi ne olacak?” diye soruyorlardı. Güneş, çay bardaklarının dibinde ışıldıyor, yaprakların gölgeleri masaya düşüyordu. Bahar masadan kalktı, tabağı almak istedi; Evren hemen onun elinden aldı, başını salladı, Uraz ve Yusuf’a baktı. İkisi anında ayağa fırlayıp masayı toplamaya başladılar, davranışları Bahar’ı hayrete düşürdü. O göz kırptı, Evren’e baktı.
— Dinlen, — diye fısıldadı Evren.
— Yemekten sonra mı? — kaşlarını kaldırdı.
Evren hafifçe ellerini açtı. Bahar da açtı, anlamadı önce, sonra kısık bir kahkaha attı.
— O zaman yürüyüşe çıkıyoruz, — dedi, masadaki tüm kadınlara bakarak.
— Ben çocuklarla kalırım, — Siren gülümsedi.
— Ben de gelirim, — diye seslendi evin içinden Uraz.
Bahar, uyurken bir şeylerin değiştiğini fark ediyordu; Uraz sanki başka birine dönüşmüş, masayı kuruyor, topluyor, çocuklarla vakit geçirmek istiyordu.
— Biz evde kalalım, — dedi Gülçiçek, kapıdan gözünü kaçırarak.
— Hadi, — Nevra hemen ayağa kalktı; beraber içeri girdiler, kimseye tek kelime açıklama yapmadan.
— Anne, babaanneler neden böyle? — Umay Bahar’a sokuldu.
Bahar, Umay’ın belini sardı, yanağından öptü.
— Bugün biraz üzgünler, — diye fısıldadı. — Hadi bizimle gel, Parla, — diye seslendi Bahar, — telefona gömülme artık.
Parla tam bir şey diyecekti ki telefonunu hemen kotunun cebine sokuşturdu. Evren gülümsedi. Bahar, Çağla ve Rengin avludan ilk çıkanlar oldu. Parla ve Umay onları izledi. Bahar koluna Çağla ve Rengin’i aldı, ortalarında yürüdü. Evren kaşlarını çattı; onların yürüyüşü garip bir şekilde birbirine benziyordu. Başını iki yana salladı, düşünceleri dağıttı ve havuz tarafına yöneldi…
***
Hafif bir rüzgâr yanlarından geçti, ağaçtan kuru bir yaprak koparıp taze toprağın üzerine bıraktı. Kamil mezarın önünde duruyordu. Sanki düşüncelerinin tüm ağırlığını omuzlarında taşıyormuş gibi başını içine çekmişti. Nemli toprağa bakıyordu.
— Sana deniz kenarında bir ev söz vermiştim, — diye fısıldadı titreyen bir sesle. — Sana bir oğul söz vermiştim. Seni asla yalnız bırakmayacağıma söz vermiştim… — dişlerini sıktı. — Ama bıraktım. Soğuk ameliyat masasında bıraktım seni. Yapayalnız.
Rüzgâr sertçe esti. Kamil arkasını döndü, sanki birinin onu duyacağından korkuyordu.
— Bana geç olduğunu söylediler, — yüzü acıyla gerildi. — Çok geç, değerlerin stabil değil, durumu ağır, gözlem altındayız… gözlem! — Yumruğuyla havayı yardı. — Sanki sen onun deneyiymişsin gibi!
Nefesi ağırlaştı, hava yutuyordu… konuşuyordu ama mezarlık sadece sessizlikle karşılık veriyordu.
— Yardım istedin, Ayşe! Gördüm. Gücünün tükendiğini gördüm… — elini yüzünden süzdü. — Ve o Bahar denen kadın… — nefesi kesildi. — Bana öyle baktı ki… sanki beklemem gerekiyormuş! Sen ölünceye kadar beklemem!
Fısıldayarak çömeldi, avucunu soğuk toprağın üzerine koydu.
— Oğlumuz öldü, onu bile kaldırmadılar, — diye fısıldadı gözlerini kaparken; yanağından bir yaş süzüldü. — Her şeyi uzattılar. Senin dayanacağını umdular. Karaciğerinin mucizeyle çalışacağını… Sonra da bana söyledi, “çok üzgünüm,” — bir an sustu, dudakları titredi. — “Eşiniz vefat etti…” — sessiz bir çığlıkla ağzı açıldı.
Kamil yakasını çekiştirdi, sanki boğazına ip dolanmıştı. Parmakları toprağı kavradı, siyah ıslak parçalar tırnaklarının altına doldu.
— Herkes bana yazıyor, — dedi kısık, boğuk bir sesle. — Herkes biliyor artık. İnsanlar haklı olduğumu söylüyor, tıbbın senin aileni öldürdüğünü, gerçeği aramam gerektiğini, soruşturma istememi gerektiğini… — sesi titredi, ıslak toprağın üzerine eğildi. — Binlerce beğeni attılar, binlerce… — acı bir gülümseme belirdi dudağında, — demek ki boşuna ölmemişsin. Ayşe. İnsanlar duydu bunu, — gözleri parladı. — Bunun… doktor ihmali olduğunu yazıyorlar. Cinayet olduğunu söylüyorlar. Benim, gerçeği ortaya çıkarmam gerektiğini.
Yavaşça ayağa kalktı.
— Ve çıkaracağım, Ayşe, — diye fısıldadı Kamil. — Sana yemin ederim, o bunun bedelini ödeyecek. Doktor Bahar Özden, senin ölümünün ve oğlumuzun ölümünün bedelini ödeyecek! Hesap vermeden kaçamayacak! — yumrukları sıkıldı.
Soğuk toprağın altından onun nefesini duymaya çalışıyormuş gibi toprağa baktı. Sonra birden döndü ve arkasına bakmadan yürüdü. Attığı her adımda omuzları daha sert, daha dikleşiyordu. Artık yürüyüşünde ne acı vardı ne de güçsüzlük — sadece kararlılık vardı. Sadece onun içinde büyümesine izin verdiği nefret.
***
Çınar ağaçlarının tepeleri iyice büyümüş, ama yapraklarının bir kısmı çoktan dökülmüştü; rüzgâr onları evlerin ve yolun kenarındaki patika boyunca ağır ağır sürüklüyordu. Üç kadın yan yana yürüyordu, birbirlerine tutunarak, birlikte ilerleyerek. Arada, her birinin eli istemsizce karnına gidiyor, sessizce, doğal bir hareketle içlerinde büyüyen hayata dokunur gibi oluyordu.
Bahar bazen öne fırlıyor, yolu keşfediyormuş gibi davranıyordu. Rengin, sanki huzuru rüzgârın sesine bağlıymış gibi her esintiyi içine çekiyordu. Çağla ise gülümseyerek çevresine bakınıyor, önemli bir şeyi kaçırmaktan korkuyordu. Bir an sağa kayıyor, sonra tekrar öne geçiyor, bazen bir saksının yanında durup kalıyordu.
Onların arkasından Umay’la Parla geliyordu. Sesleri, iki ayrı nota gibi, aynı akorda karışıyordu.
— Sana söylüyorum, bu renk indigo, — dedi Parla kendinden emin bir tonla.
— Parla, bu sadece mavi, — Umay ellerini salladı. — Bildiğin mavi işte.
Kadınlar arkalarına döndüler. Bahar gülümsedi, Rengin’le göz göze geldiler. Kızların bu hafif atışması, onlara hayatın hâlâ basitçe akabileceğini hatırlatan bir nefes gibiydi.
— Sanırım ömür boyu böyle tartışacaklar, — iç çekti Rengin.
— Aynı babaları var, — dedi Bahar sakince. — Timur’un inadı iki farklı versiyon.
— Peki ses yüksekliği? — diye sordu Çağla.
— O hepinizden, — dedi Bahar, ve üçü de kahkahayı bastı.
Evlerin boyunca yürürken boya kokusu gitgide yoğunlaştı.
— Neden özellikle bu tarafa gidiyoruz? — Rengin mendilini çıkarıp burnuna bastırdı.
— Çünkü Bahar içgüdüsel olarak maceranın olduğu yerleri seçer, — diyerek güldü Çağla.
— Nazik söyledin, — diye homurdandı Bahar. — Genelde “kaos” diyorsunuz.
— Peki nereye gidiyoruz? — Rengin bu kez ciddi ciddi sordu. — Ben nereye siz oraya ama… nereye?
— Sadece yürüyoruz, — dedi Bahar.
— O zaman neden boya kokusunun olduğu yere gidiyoruz? — Rengin yüzünü buruşturdu.
— Çünkü Bahar hayatı zorlaştırmayı sever, — diye atıldı Çağla.
— Buna siz arkadaşlık mı diyorsunuz? — diye sordu Bahar.
— En dürüst hâli, — dedi Rengin.
Çağla bir şey diyecekti ki birden durdu, kulak kabarttı.
— Bekleyin, — dedi, ara sokağa dönerek. — Duyuyor musunuz?
— Ne? — Bahar durdu.
Çağla ara sokağa doğru bir adım attı.
— Bir kedi yavrusu miyavlıyor, — diye fısıldadı.
— Çağla, ciddi misin? — Rengin gözlerini devirdi, mendili daha da bastırdı.
— Sadece bakacağım, — deyip hızla, sesin geldiği yöne doğru yürüdü Çağla.
— Bunu yalnızca benim duymuş olmam imkânsız, — dedi Bahar ve elini sallayıp peşinden gitti.
Çağla ara sokağa saptı. Evlerin arasından ilerliyordu; gölge yoğunlaşıyor, başlarının üzerinde yaşlı bir çınarın kalın dalı uzanıyordu. Bir şey görmeye çalışırken başını yukarı kaldırdı ve dalın tam altına gelince… ağaç onun dikkatini karşılıksız bırakmadı; dal çatırdadı. Çağla çığlık atıp yana sıçradı. Tam o anda yukarıdan, onun hemen yanına iri bir erkek silueti düştü. Adam, dökülmüş yaprakların oluşturduğu yumuşak bir yığının içine kapaklandı. Kollarında ise titreyen, ince ince miyavlayan gri bir kedi yavrusu vardı.
— Çağla! — diye bağırdı Bahar ve ona koştu.
Çağla ürpererek ellerini göğsüne bastı; iri, güçlü ellerdeki o minik gri mucizeye bakıyordu. Adam gözlerini kırpıştırarak odaklanmaya çalıştı.
— Özür dilerim… galiba… ağacı kırdım, — dedi.
— Bahar! — diye seslendi Rengin, yanlarına koşarak.
Kedi yavrusu yine miyavladı, minik tırnakları adamın derisine saplanıyordu. Adam derin bir nefes aldı, verdi, sabır taşı gibiydi… sonra yüzü değişti.
— Sen kedi değilsin ki, — diyerek yavruyu kendinden biraz uzaklaştırdı, yüzüne baktı. — Benim… alerjim var… sen… apçi! — diye hapşırdı ve ayağa kalktı.
— Madem öyle, neden ağaca tırmanıyorsunuz? — diye sordu Çağla, ellerini beline koymaya hazırlanırken adam kediyi onun kucağına tutuşturdu.
— Çünkü o ağaçtaydı, — diyerek hapşırdı adam, gömleğinin yakasını çekiştirdi. — Ben de… kurtarmaya… apçi!
— Neden bana verdiniz onu? — diye homurdandı Çağla ve anında yavruyu tekrar adama doğru uzattı.
— Hayır-hayır, tutun… apçhı, — adam yine o yumuşak, tüy gibi hafif miyavlayan ufaklığı bir şekilde Çağla’nın ellerine geri sıkıştırdı.
— Hayır, alın şunu, ben hamileyim! — diye çıkıştı Çağla.
— Ama o beni öldürecek! — adamın sesi boğuklaştı, çatallaştı.
— Ama kendiniz çıktınız ağaca, — Çağla ne kadar uğraşsa da yavruyu onun eline geri veremiyordu.
Kedi yavrusu acıklı bir miyav çıkardı, sanki ikisine birden hak veriyormuş gibi.
— Verin, ben alayım, — Bahar araya girdi, Çağla’nın elinden kediyi aldı. — Ne harika bir şeysin sen böyle… sana ne isim versek? — dedi gülümseyerek yavruyu incelerken.
— Hayır, onu bana ver, — kendini tutamayan Rengin kediyi Bahar’dan aldı. — Bende alerji yok, sende ise balıklar var, — diye hatırlattı.
Rengin kediyi kaldırıp göğsüne bastırdı; yavru anında sakinleşti, küçücük bir top hâline gelip karnına yaslandı ve hafif hafif mırladı, sanki sonunda kendi insanını bulmuş gibi.
Adam ise artık ayakta zor duruyordu.
Sendeleyip tam Çağla’nın ayaklarının dibine çöktü. Bahar hemen yanına diz çöktü.
— Ne kaçırdık biz? — diye koşarak yanlarına geldi kızlar.
— Bana bakın, — Bahar parmaklarını adamın gözlerinin önünde şaklattı. — Hayır-hayır-hayır, nefes alın, — diye ricada bulundu.
— Bir yerinize çarpmadınız değil mi? — Karnını tutarak yere çöken Çağla diğer tarafından destek oldu.
— Sadece… gururum, — diye fısıldadı adam, gözlerini kapatırken; teni griye dönmüştü.
— Nefes yolunu açmamız lazım, — dedi Bahar alçak bir sesle. — Gömleğinizi çıkarın.
— Ben mi? — Adam gözlerini açtı. — Sizin önünüzde mi? Hem de burada sokakta?
— Nefes almak mı istiyorsunuz, utanmak mı? — diye baktı ona Bahar, hayretle.
— Ben… ben… apçhı… nefes… Boya, — zor duyulur bir sesle fısıldadı, — ve kedi, hepsi… apçhı…
Bahar başını kaldırıp evin yeni boyanmış cephesine baktı.
— Mantıklı, — dedi Çağla da Bahar’ın baktığı yöne dönerek. — Biri belli ki abartmış.
— Siz mi boyadınız? — diye sordu Rengin, ona eğilerek.
— Kızlar, — dedi Bahar, hiç arkasına bakmadan. — Eve. Ecza dolabı. Antihistamin.
— Hemen gidiyoruz! — diye bağırdılar bir ağızdan ve koşarak uzaklaştılar.
Adam nefesini düzeltmeye çalıştı ama göğsü sertçe inip kalkıyordu.
— Gevşeyin, — dedi Bahar. — Birazdan rahatlayacak.
— Çalışacağım… — adam bir anda bembeyaz kesildi, hemen ardından kızardı, gözleri arkaya kaymaya başladı.
Bahar ile Çağla hızla göz göze geldi. Bahar gömleğinin düğmelerini açmaya başladı, göğsüne eğildi, kalp atışını dinlemeye çalışıyordu.
Tam o anda Evren onları bu hâlde buldu — Bahar’ın yanağı adamın çıplak göğsüne değmişti.
— Burada ne oluyor? — tanıdık ses onu doğrulmaya zorladı.
Evren hemen diz çöktü, Çağla’yı nazikçe kenara itti. Yusuf kolunu açıp kızları geri tuttu.
— Gezi, değil mi Bahar? — dedi Evren, şırıngaya ilacı çekerken.
— İlk yardım yapıyordum, Evren, — dedi Bahar, alkollü mendili açarak. — Nefesi daralmıştı, ona suni teneffüs mü yapmamı isterdin?
— Yapardın! — Evren mendili elinden alıp antihistamin ilacı adamın koluna enjekte etti. — Buna asla şüphem yok!
Adamın nefesi yavaş yavaş düzeldi, yüzündeki kızarıklık indi. Rengin kediyi kucağında tutarak biraz daha geride duruyordu. Kızlar ise sırayla yavrunun tüylerini okşuyordu.
Adam gözlerini hafifçe açtı… ve Evren’le göz göze gelince dondu kaldı. Evren’in yüzü bembeyaz oldu, geri çekildi… sonra ayağa fırladı.
— Bahar, — dedi dişlerinin arasından, — gidiyoruz.
— Evren? — Bahar hiçbir şey anlamıyordu. — Evren?!
— Evren Yalkın… — adam doğrulmaya çalıştı, Bahar kolundan tutarak ona yardım etti.
Evren’in çenesi kilitlendi, Bahar’ın bu adama dokunmasını izledikçe gözleri kısıldı.
— Doktor Carter, — dedi Evren, sesi kısılıp sertleşerek.
Rengin, Bahar ve Çağla şaşkınlıkla iki adama baktılar.
— Doktor Carter Özer… siz onkologsunuz… — dedi sonunda Rengin. — Evet evet, makalelerinizi okudum, — bir adım atıp elini uzattı. — Geçen kongrede sizinle tanışmak istemiştim.
— Bu canavarla yaklaşmayın! — diye bağırdı Carter, kediden kaçmak için geriye sıçrayarak.
Rengin olduğu yerde kaldı. Çağla ise kocaman adamın minicik bir kediden bu kadar korkmasına hayret ederek bakıyordu.
— Bahar, Rengin, Çağla, eve! — diyerek gürledi Evren, hiçbir açıklama yapmadan.
— Baba! — yüksek ve parlak bir sesle biri koşarak geldi; ince uzun, gözlüklü bir genç. — Kedi için mi ağaca çıktın yine? — dedi nefes nefese. — Sana söylemiştim, bitirince ben çıkarırım diye.
Umay ve Parla ona şaşkınlıkla baktı. Elinde dev bir fırça vardı, bu da Rengin’i birkaç adım geriye sıçratmaya yetti — gençten keskin boya kokusu geliyordu.
— Ekrem, sorun yok, — dedi Carter, Bahar’a bakarak. — Beni kurtardılar, — sonra Ekrem’in omzuna yaslandı.
— Özer? — diye tekrarladı Bahar, önce Evren’e baktı, sonra Carter’a. — Siz… — deyip duraksadı.
— Bahar, Çağla, — diye seslendi Evren, sözünü keserek. — Eve gidiyoruz, — bir adım attı ve Bahar’ın gözlerinin içine baktı. — Eve!
— Evren ama— diye başlamıştı ki,
Evren koluna girdi, diğer eliyle de hâlâ donakalmış hâlde duran Çağla’nın omzuna dokundu. Çağla, Carter’ın saçında sıkışmış yaprağı fark edip ona yaklaştı; parmak uçlarına kalktı, yaprağı çekip çıkardı ve adamın eline bıraktı.
— Hatıra olsun, — diye fısıldadı gülümseyerek. — Koca adam, minnacık bir kedicik… — başını sallayıp kahkaha attı.
Yusuf, Ekrem’in yanından geçerken ona sert bir bakış attı.
— Uzak dursan iyi olur, — diye homurdandı, farkında olmadan Evren’i kopyalayarak.
Parla utandı. Umay gerildi. İkisi de az önce ne yaşandığını hiç anlamamıştı.
Rengin kediyi okşadı. Çağla Carter’a bir kez daha baktı, sanki önemli bir şey söylemek ister gibi. Carter ise gözlerini Evren’den ayırmıyordu.
— Demek ki… — diye başlamıştı ki,
— Sonra, — diye kesti Evren. — Yeter!
Herkes geri döndü ve eve doğru yürüdüler. Bir aile kervanı gibi, sessiz ve temkinli.
Ve arkalarında, ağacın gölgesinde, onların hayatına tıpkı o kedi yavrusu gibi giren bir geçmiş kokusu kaldı — sessizce, tesadüfen, ama bir daha çıkmamak üzere.
***
Burada bir zamanlar tesadüfen karşılaşmışlardı… Eski otelin çatısı hâlâ onların adımlarını hatırlıyormuş gibi sıcak nefes alıyordu. Bir zamanlar tıp öğrencilerine ait küçük bir kafe vardı burada; şimdi kapalı bir teras, boş, terk edilmiş. Sınavlardan sonra burada otururlardı.
Reha çatıya çıktığında onun sırtını gördü — dimdik, ama yine de tanıdık, öylesine tanıdık ki… Kalbi öyle sıkıştı ki nefesi kesildi; sanki o kırk yıl hiç geçmemiş, sanki aradan sadece kırk saat, kırk dakika, kırk saniye geçmişti.
Meryem parapetin yanında duruyordu. Kısa saçlarını rüzgâr savuruyordu, korktuğu bir şeyden kendini tutuyor gibi parmaklarıyla korkuluğa sıkıca tutunmuştu.
Reha nefesini düzenledi, ancak ondan sonra yaklaştı, iki adım mesafede durdu.
— Yine geç kaldın. O zaman olduğu gibi, — dedi Meryem, arkasını bile dönmeden.
Reha daha fazla yaklaşamadı; sanki attığı bir sonraki adım mümkün değildi.
— O zaman ben… — diye başladı.
— Korktun, — diye bitirdi o.
— Evet, korktum, — diye fısıldadı Reha; rüzgâr nefesini alıp götürdü.
Meryem başını azıcık çevirdi. Azıcık ama yeterliydi — yılların ağırlığını, gücünü ve kapanmamış yarayı gözlerinde görmesi için, acı verecek kadar yeterliydi.
— Biletlerim vardı, — dedi o, uzak bir noktaya bakarak. — Havaalanında seni bekliyordum. Aptal bir kız gibi, — Meryem yutkundu. — “Şimdi gelir. Şimdi. Bir dakika sonra,” diye düşündüm, — başını salladı, sanki hâlâ kabullenemiyormuş gibi. — Sonra anladım ki… ikimiz de tedavi etmeyi biliyorduk ama güzelce vedalaşmayı hiç bilmiyorduk.
Reha yarım adım attı ve durdu. Elleri titredi, omuzlarına dokunmak ister gibi, ama havada asılı kaldı.
— Ben… — dedi, — senin hayaline karışmaya hakkım olmadığını düşündüm. Sen oraya uçuyordun… öyle yükseğe… seni aşağı çekerim diye korktum.
— Ben de tek başıma uçmaktan korkuyordum, — diye cevapladı.
Gözlerini kapadı. Bir saniyeliğine, sanki acı fizikselmiş gibi.
— Affet beni, — diye fısıldadı Reha.
— “Affettim” demeyeceğim, — dedi Meryem sessizce. — Bunun için burada değilim.
Biraz yana çekildi, ne daha yakın ne daha uzak — sadece rüzgârın ikisinin arasından geçebilmesi için.
— Ama bilmeye hakkın var, — diye devam etti. — Bir hayatım oldu. Zor. İlginç. Kusursuz değil, — ona açıkça baktı. — Ve belki… o zaman peşimden gelseydin… başka bir hayat olurdu, — sustu. — O hayatı hiçbir zaman tamamen hayal edemedim, — hafifçe öksürdü, yüzüne bir gölge düştü, — seninle birlikte.
— Neden? — diye sordu Reha, kaşlarını hafifçe çatarak.
Meryem hafifçe, acı bir gülümsemeyle baktı ona; sanki bu yaradan artık korkmamaya çoktan karar vermiş gibi.
— Çünkü o hayatta senden çok şey beklerdim, — dedi. — En çok bundan korktuğunu biliyordum. Birinin kaderi olmaktan.
Reha parmaklarını sıktı, yerinde durabilmek için.
— Korktum, evet, — dedi. — Kendimi, sensiz daha iyi olacağına inandırdım, — derin bir nefes aldı. — Ve biliyor musun… en korkutucu neydi?
— Söyle, — omuzları hafifçe titredi, ona döndü.
— Havaalanına yine de geldim, — diye fısıldadı. — Geç…
— Geç mi? — Meryem doğrudan gözlerinin içine baktı.
— Senin olman gereken yerde duruyordum, — dedi. — Ama sen çoktan gitmiştin. Ve bu… senin için doğruydu, — gözlerini indirdi. — Ama ben bunu kendime asla affetmedim.
Meryem gözlerini kapadı. Dudakları titredi — içinde ne yükseldiğini kendi bile bilmiyormuş gibi: öfke, merhamet, vurma isteği ya da sadece sarılma.
— Bizim aşkımız böyle bir şeydi işte, — dedi usulca. — Daima yarım adım geriden gelen, hep yanlış zamanda olan bir aşk.
— Burada olduğuna sevindim, — dedi Reha, hafifçe gülümsemeye çalışarak.
— Ben de sana artık acı duymadan bakabildiğime sevindim, — dedi Meryem. — Neredeyse.
Rüzgâr güçlendi, kısa saçlarını savurdu. Parmaklarını sıktı, kendini tutar gibi, sınır çizer gibi.
— Mutlu musun? — diye sordu Reha; cevabından ölümüne korktuğunu bilerek.
— Evet, — dedi Meryem. — Ve hayır, — çenesini kaldırdı. — Hayatım doluydu. Yapabileceğim her şeyi yaptım. Sevdim. Yanıldım. Hayat kurtardım, — öksürdü, mendil çıkarıp dudaklarına bastırdı, — ve yine de bazen düşünüyorum: o zaman sen…, — devamını getiremedi.
Reha biraz daha yaklaştı, nefes mesafesine, ama dokunmadı.
— Karımı seviyorum, — dedi sessizce, dürüstçe. — Gerçekten.
— Biliyorum, — dedi o, hiç irkilmeden. — Ve bu doğru, — gözleri bir an parladı. — Bizim aramızda olan… yok olmadı. Sadece silinemeyen bir hikâyeye dönüştü, — yanağından bir damla süzüldü.
Reha elini kaldırdı, dokunmaya cesaret edemeden, yanaktan birkaç santim uzakta durdu. Parmakları titriyordu.
— Dokunabilir miyim? — diye sordu.
— Hayır, — dedi başını sallayarak. — Dokunma, — Meryem gülümsedi. — Bu ikimiz için de daha iyi.
Reha elini indirdi. Yan yana duruyorlardı ama birlikte değillerdi. Yakındılar ama yaklaşma hakları yoktu. Garip bir sessizlik çöktü; sanki bütün İstanbul durup onların yaşanmamış hayatını dinliyordu.
— Geldiğin için teşekkür ederim, — dedi Meryem, gözleri dolu. — Ve o zaman gelmediğin için de teşekkür ederim, — yavaşça ona döndü. — Sensiz yaşamayı öğrendim Reha, ama unutmak… olmuyor. Sanki o sayfayı çeviremiyorum. Anlıyor musun? Çevirmek zorundayım, Reha, — sesindeki acı sanki bir çığlıktı. — Yardım et bana, — dedi. — Koy şu noktayı!
— Meryem… — diye nefes aldı Reha. — Affet beni.
Omzunun üzerinden baktı ona; bakışında bir derinlik, bir saflık, bir güç vardı.
— Benden ne için özür diliyorsun? Kalbimi kırdığın için mi? — diye sordu. — Yoksa seni düşünmekten hiç vazgeçmediğim için mi?
— Hepsi için, — Reha gözlerini indirdi, yaşlarını sakladı. — Biz… — yutkundu. — Evlenmeyi düşünüyorduk, Meryem.
Yavaşça döndü. Gözlerinde hem şehir hem bir zamanlar olduğu genç kızın silueti vardı.
— Düşünüyorduk, — dedi. — Benim biletlerim vardı, — hatırlattı. — Peki ya sende?
Reha gözlerini indirdi. Parmaklarını sıktı, sanki görünmez bir kutuyu tutuyormuş gibi.
— Yüzükler… — diye fısıldadı.
Rüzgâr kelimeyi yaprak gibi koparıp götürdü. Meryem bir an nefesini tuttu.
— Yüzükler, — neredeyse gülümsedi; sol elinin yüzük parmağına dokundu. — Hiç takamadığımız yüzükler.
Eli titredi. Yanını tuttu ama hemen elini çekti, doğruldu.
— İyi misin? — diye sordu Reha.
— Sadece yoruldum, — dedi çok hızlı. Sonra biraz daha uzaklaştı. — Bana yaklaşma, — dedi, yumuşak, neredeyse şefkatli bir sesle. — Geri dönmek istemiyorum. Zar zor çıktığımız o yere.
Reha elini kaldırdı, sanki sadece havaya dokunacakmış gibi, ona değil.
— Seni bırakmam, — dedi. — Sadece eve bırakayım. Başka bir şey değil.
— Hayır, — dedi başını sallayarak. — Gerek yok.
— İyi değilsin, — Reha kaşlarını çattı.
— Bu senin meselem değil, — dedi sessizce. — Kırk yıl sonra beni kollarında taşıyacak değilsin.
Bir adım attı ve sendeledi. Reha onu tuttu, yaslanmasına izin verdi — hem yasak hem kaçınılmaz bir temasla. Meryem bir saniyeliğine koluna tutundu, sonra hemen uzaklaştı.
— Bırak, — diye fısıldadı. — Bu tekrar etmemeli. Sen evlisin!
— O zaman… hiç değilse eve kadar eşlik etmeme izin ver, — dedi Reha, gözlerini ondan ayırmadan.
Meryem parapete tutundu, ona baktı; bu yakınlığın bütün hayatına nasıl oturacağını tartar gibi. Sonra yaklaşmasına izin verdi. Elini uzattı; Reha onun soğuk parmaklarını tuttu. Elini kendi koluna yerleştirdi ve merdivene doğru ağır ağır yürüdüler.
Yan yana yürüdüler, ama birlikte değildiler. Nihayet öğrenmeyi başardıkları bir mesafede. Ve yine de… ilk kez, hiç yapmadıkları bir şeyi yapmış gibiydiler: ileri gitmeyi.
***
Hiçbir şey yapamıyorlardı. Oda ikisi için de fazlasıyla küçüktü; içlerinde güçlükle tuttukları iki yanardağ için dar geliyordu. Nevra pencerenin yanında, pervaza tutunarak ayakta duruyordu. Gülçiçek yataktın ucuna oturmuştu ama bedenindeki her kas sonuna kadar gergindi, sanki her an fırlayıp ayağa kalkacakmış gibi. İkisi de susuyordu, sonra birden aynı anda konuşmaya başladılar.
— O hayatımı mahvedecek, — dedi Nevra, sesi titreyerek. — Her şeyi anlatacak, ben daha mutlu olmaya bile fırsat bulamadım. Kendime sadece biraz izin vermiştim.
— O bugün gelmedi, — Gülçiçek ellerini sıktı, sesinde öfke vardı. — Evlendiğimiz günden beri ilk kez. Bir erkek ancak başka bir yerde daha iyi olduğu için eve gelmez.
Ayağa kalktı ve Nevra’nın yatak odasını adımlamaya başladı. Gülçiçek, Nevra’nın söylediğini duymuyordu; Nevra da Gülçiçek’i.
— Ben… ben karışmadım hiçbir şeye, — Nevra pervaza daha sıkı tutundu. — Hep gölgede durdum, Aziz ne istediyse öyle… Hep geri planda, onlar işlerini yaparken. “Asrın projesi,” öyle derlerdi. Altısı birden burada, bizim evde toplanırdı; ben de hepsine içecek taşırdım, hizmetçi gibi. Şimdi ise… nihayet bir erkek beni gördü, fark etti — ve ne oldu? O yine çıktı ortaya.
— Ondan sürekli yanımda olmasını istemedim ki, — Gülçiçek perdeyi sıktı. — Sadece evde olmasını istedim, iyi olmasını. O “birazdan döneceğim” sözünden kötüsü yok. Şimdi bir de o çıktı!
— O geri döndü, — diye fısıldadı Nevra. — Ve ben yine yok olacağım, sanki hiç var olmamışım gibi, çünkü dünya her zaman Meryem Özkan’ın etrafında dönerdi; kırk yıl önce de öyleydi, şimdi de öyle.
— Döndü, — diye onayladı Gülçiçek. — Ve onun dünyası allak bullak oldu. Göğsünde bir şey alev aldı, eski duygular mı canlandı?! Ben onların gençliğinin gölgesi miyim? Eski bir hatanın mı?
İki kadın sustu, birbirlerine baktılar.
— O beni rezil edecek, — dedi Nevra, kollarını kendine dolayarak. — Birkaç söz söyleyecek ve her şey çökecek. İsmail… — durdu, sustu.
— Ben bu bekleyişin ağırlığına dayanamıyorum, — dedi Gülçiçek. — Onca yıl evli kalıp kocamı bekledim; gezerdi, beni aldatırdı, sonra geri dönerdi… — sesi titredi, kesildi, sonra devam etti. — Şimdi ise… dönse de dönmese de aynı acı, — başını salladı. — Biz iki ay önce evlendik. İki ay! Bu yıl değil, alışkanlık bile değil. Bu… — derin bir nefes aldı, — bu daha henüz umut.
İkisi de sustu. Nevra gözlerini kapadı, nefes almaya çalıştı. Gülçiçek yeniden adımlamaya başladı odayı.
— Ne, benden hasta bakıcı önlüğü mü giymemi bekliyor? Onun peşinden çocuk gibi dolaşmamı mı? — diye fısıldadı Gülçiçek. — O zaman gitsin ona, gençliğinin aşkına gitsin! Gitsin! Canım yanmıyor! Hiç yanmıyor! — dedi ama hemen elini kalbine bastı.
— Benim canım yanıyor! — Nevra’nın soluğu kesildi. — Çünkü o her şeyi söyledi! Hem de gözümün içine bakarak! — Meryem’i taklit etti. — “Onun hayatını mahvettin! Çocuğu yurda verdin! Başkasının hayatını yaşadın! Hiçbir şey başaramadın!” — Nevra hıçkırdı. — Haklı, Gülçiçek… benim hiçbir şeyim yok. Kimsem yok. Ailem bile yok. Kimse beni görmüyor.
— Peki Reha görüyor mu sanıyorsun?! — patladı Gülçiçek. — Evde karısı olduğunu görüyor mu? Karısının da duyguları olduğunu?!
Birbirlerine baktılar; her biri kendi trajedisini yaşıyordu.
— Benim geleceğim yok, — dedi Nevra usulca.
— Benim de bugünüm yok, — diye cevapladı Gülçiçek.
Ve beklenmedik bir anda ikisi de aynı anda yatağa oturdular.
— Gülçiçek… — dedi Nevra iç çekerek. — Ben kimseye lazım değilim.
— Ben de öyleyim, — diye çevirdi başını Gülçiçek. — Altmışına yaklaşmış, bütün gün tavuk gibi koşturan bir kadın kime lazım?
Yine sustular.
— Burada kalamam, — dedi Nevra fısıltıyla. — Kovmadan gitmem lazım, çünkü onlar için ben kimseyim. Şimdi o da geldi… Evrén için intikam almaya, — elini karnına koydu, gözlerinde sakladığı, yıllarca alaycılığın ve kibirin arkasına gizlediği o acı parladı.
— Burada kalamam, — diye tekrarladı Gülçiçek.
— Gideceğim… nereye olursa olsun, — Nevra’nın gözlerinde yaş parladı.
— Ben de, — dedi Gülçiçek ayağa kalkarak. — O kadının parfüm kokusuyla eve dönmesini istemiyorum.
— Gitmem lazım, yoksa deliririm, — dedi Nevra, şakaklarına bastırarak.
— Benim de gitmem lazım, — dedi Gülçiçek. — Yoksa…
Devam edemedi. Neredeyse aynı anda kapıya yöneldiler. Beraber merdivenlerden indiler, dışarı çıktılar ve Evren ile Bahar’la karşılaştılar.
— Evren, — diye başladı Bahar, ama Gülçiçek ile Nevra’yı görünce sustu.
— Başlama Bahar, — dedi Evren, arkasına dönerek onu durdurmaya çalıştı.
— Anne, — Bahar Gülçiçek’e yaklaşarak, — ne oluyor?
— Gidiyorum, — dedi Gülçiçek sertçe, yanlarından geçip giderken; onlara bile bakmadı, sanki onlar da suçluymuş gibi.
— Ben de onunla, — diye mırıldandı Nevra, Evren’den utanarak Gülçiçek’in arkasına saklandı.
— Nereye gidiyorsunuz? — Bahar hemen peşlerine düştü.
— Bana, — dedi Gülçiçek.
— Ona, — diye fısıldadı Nevra.
Birbirlerine baktılar ve birlikte avludan çıktılar.
— Anne… — diye nefes aldı Bahar. — Lütfen.
— Beni tutma, — dedi Gülçiçek kesin bir sesle. — Bugün eve dönmeyeceğim.
— Ben de burada kalmayacağım, — dedi Nevra; onlara bakmaya bile korkuyordu.
— Ne oldu böyle? — diye şaşkına döndü Bahar.
Bahar ve Evren refleksle onların peşinden gittiler. Kapının önünde çoktan bir taksi duruyordu.
— Gülçiçek, — diye fısıldadı Nevra, — ne olur beni yalnız bırakma, — diye rica etti.
— Hadi, — diye başını salladı Gülçiçek.
— Anne, lütfen, — Bahar onun kolunu tuttu, — Reka’dan ayrılmadın, değil mi?!
— Neden ayrılmayayım? — dedi Gülçiçek sessizce. — Belki o benden ayrıldı bile.
Bahar’ın yüzü bembeyaz oldu. Evren başını salladı; hiçbir şey anlamıyordu.
— Nevra? — en azından ondan bir cevap almaya çalıştı Bahar.
— Ben kimseye lazım değilim, — dedi Nevra kısık bir sesle, Bahar’a bakmadan. Sonra uzaklaştı.
Önce o bindi taksiye. Gülçiçek, hâlâ Bahar’ın kolunu tutarken, başını çevirdi — ve tam o anda, Bahar’ın evine yakın bir yerde bir taksi durdu. İçinden Reha çıktı. Gülçiçek’in dizlerinin bağı çözüldü, kalbi güm güm attı — gelmişti… hayır. Sokak lambasının altında Reha eğildi ve elini uzattı; taksiden bir kadın çıktı.
Meryem.
Evren sendeledi. Gülçiçek kapıya tutundu, ayakta kalmayı başardı. Bahar önce Evren’e, sonra Gülçiçek’e baktı. Ve üçü de orada kaldı; Reha ile Meryem’i seyrederek.
***
Meryem, Reha’nın karşısında donakaldı. Aralarında sanki onlarca yılın ayrılığı yokmuş gibi, çok yakın duruyordu. Nefesi artık düzelmişti ama omuzları hafifçe titriyordu; soğuktan değil, fazlasını bırakıp gitmiş olmanın yorgunluğundan.
— Beni getirdiğin için teşekkür ederim, — diye fısıldadı.
Sözleri yaklaşan akşamın serinliğine karışıp sanki hemen yok oluyordu. Reha başını salladı, sadece ona baktı; sanki terastaki o kızı değil, karşısında bambaşka bir kadın görüyordu. Meryem bir adım geri çekildi, sanki gidecekmiş gibi, ama aniden durdu. Yavaşça çantasını açtı, ortasından katlanmış, neredeyse solmuş eski bir kâğıt çıkardı. Reha arabaya tutundu, ağzı açıldı, göğsünden bütün hava çekilmiş gibi nefes alamıyordu. Bir rüzgâr esintisi Meryem’in saçlarına dokundu.
— Ben… bunu çoktan atmalıydım, — kelimeler boğazından güçlükle çıkıyormuş gibi konuştu, — ama yapamadım, — ona doğru bir adım attı. — O hep yanımdaydı, — diye devam etti. — Umut olarak değil… kim olabileceğimizin hatırası olarak.
Meryem, cevap vermesine fırsat bırakmadı. O kadar hızlı yaklaştı ki… Dudakları bir anlığına onun dudaklarına değdi, eliyle katlanmış, kullanılmamış uçak biletini Reha’nın gömleğinin cebine bıraktı. Reha irkildi, geri çekilmeye fırsat bulamadan Meryem çoktan geri adım atmıştı, sanki hiçbir şey olmamış gibi.
— Elveda, Reha, — Meryem öksürdü, mendilini çıkarıp dudaklarına bastırdı.
Tam o anda dizlerinin bağı çözüldü. Duvara tutunmaya çalıştı ama parmakları kaydı, sanki altından dayanağı çekilmiş gibi.
Bahar belli belirsiz bir nefes aldı. Evren, olacakları önceden hissediyormuş gibi gerildi.
— Anne, — diye seslendi bir erkek sesi ve Carter ona doğru koştu.
— Babaanne! — Ekrem kapının arkasından fırladı.
Reha’nın yüzü bembeyaz oldu, sendeledi. Onların, Meryem’i iki yandan kollarından kavrayışını izledi; üçü birden şimdi ona bakıyordu. Hayatlarından bizzat kendini silmiş olana.
— Sen… — diye başladı, sesi çatladı. — Sen… kürtaj olduğunu söylemiştin. “Bizim için çok erken,” demiştin.
— Ve sen de inanmıştın, — gözünü ondan ayırmadan cevapladı Meryem. — Çünkü işine öyle geliyordu.
— Aile birleşmesi ha?! — diye fısıldadı Gülçiçek, arabaya oturup kapıyı sertçe kapattı.
Ağlayamıyordu bile, içinde bir şey kırılmış, kopmuştu. Elleriyle direksiyona tutundu ve adres söyledi. Nevra yüzünü elleriyle kapattı; bu sırada, kapının önüne bir araba daha yanaşmış, içinden İsmail inmişti, fark etmedi bile.
Bahar, bir an için Gülçiçek’i unutup Evren’e baktı, ve taksi uzaklaşarak ikisini de beraberinde götürdü.
Carter Özer, Evren’in kuzeniydi, Ekrem ise onun yeğeniydi. Demek ki Bahar doğru anlamıştı. Meryem Özkan, dün akşam evlerinin önünde öylesine dolaşmıyordu. Yakınlardaki evi satın almış, orayı yenilemişlerdi.
— Evren, — diye fısıldadı Bahar. — Bu…
— Evet, benim fazlalık olduğum insanlar, — dedi o. — Profesör! — Evren, Reha’ya doğru koştu.
Bahar hemen peşinden gitti, onların ardından ise hiçbir şey anlamamış olan, ama Meryem’i ve kalbini tutan Reha’yı görünce onlara doğru yönelen İsmail yürüdü.
Meryem, Carter’la birlikte Evren’e bakıyordu; Evren ise onları görmezden gelip Reha’yı bir yanından tuttu, Bahar da öbür yanına geçti. Şimdi herkes birbirine bakıyordu; biraz geride, yana çekilmiş halde İsmail durmuştu.
— Gülçiçek’in gittiğini gördüm, — dedi İsmail. — Peki Nevra nerede? — sanki başka hiçbir şey umurunda değilmiş gibi soruyordu.
— Gülçiçek mi? — Reha irkildi. — Her şeyi gördü mü?
— Neyi gördü? — diye fısıldadı Meryem, etrafına bakındı.
— Anne, yapma, — Carter onu kolundan tutup yumuşakça geri çekti. — Hadi gidelim.
Ekrem, omzunu uzatıp yavaşça babaannesinin ağırlığını üstlendi. Reha’ya merakla baktı; belli ki sormak istediği çok şey vardı. Carter derin bir nefes aldı, bakışını Reha’nın üzerinde biraz daha tuttu. Meryem ağır ağır nefes alıyordu ama bayılmadı, ayakta kaldı.
— Özür dilerim, Bahar, — diye fısıldadı. — Dün burada dolaşmıyordum ben… Artık burada yaşıyorum, — az ilerideki evi işaret etti. — Artık komşuyuz, — diye ekledi Meryem.
Evren’in yüzü bembeyaz kesildi, bakışlarını Bahar’a kilitledi — hâliyle “Meryem Özkan’ı gördün ve bana hiçbir şey söylemedin,” diye bağırıyordu adeta.
Carter ve Ekrem, Meryem’i avluya sokup kapıyı kapattılar. Bahar, beyaza boyanan dış cepheye baktı, çevreye yayılan taze boya kokusunu içine çekti. Meryem, dün akşam kapı önlerinde boşuna dolanmamıştı. Evren hâlâ Reha’yı tutuyordu. Bahar başını salladı — peki o zaman dün Yusuf onu nereye götürmüştü?
— Gülçiçek, gitmem gerek, — diye fısıldıyordu Reha, kuruyan dudaklarıyla.
Yüzü kül gibi olmuştu. Göğsünü tuttu, Bahar’la Evren aynı anda koltuk altlarından kavrayıp onu ayakta tuttular.
— Dikkat! — dedi Bahar, endişeyle ona bakarak. — Profesör, daha derin nefes alın.
— Ben… — Reha ağzıyla hava yutuyordu, — onun… gitmesini istemiyorum… böyle gitmesini…, — gerisini söyleyemedi.
— Annem? — Bahar sanki kendine gelir gibi etrafına baktı. — Onlar gitti mi? — sesine panik karışmıştı.
— “Onlar” mı? — hemen bu kelimeye yapıştı İsmail. — Reha, — önüne geçip, — gitmemiz lazım, — dedi.
— Nereye? — Bahar’ın içi daraldı; ne yapması gerektiğini bilmiyordu: profesörü stabilize mi etsin, yoksa Gülçiçek’in peşinden mi koşsun?
— Önce kendine getirmemiz lazım onu, — dedi Evren.
Üçü birlikte eve doğru yürüdüler.
— Nereye gitmiş olabilirler? — diye sordu İsmail, sert bir sesle, yanlarında adımlarken.
— Sadece Gülçiçek’in evine, — diye mırıldandı Reha; yürüyordu ama ayakları birbirine dolanıyordu. — Gidiyoruz, — diyerek durdu.
— Profesör… — diye başladı Evren.
— Reha, — Bahar onun nabzını yokladı.
— Önce karım, — diye fısıldadı Reha. — Sonra gerisi.
Evren yavaşça başını eğdi. Seçim… İnsan hayatı boyunca hep kendisi yapıyordu o seçimi. Ve Reha yine, kendince doğru olanı seçiyordu… Peki bu, başkaları için de doğru muydu? Teyzesiyle oğlu ve torununun yerleştiği, taze boyalı eve baktı. Sonra bakışlarını Bahar’a çevirdi. Bahar her şeyi biliyordu; Meryem’in İstanbul’a geldiğinden haberdardı ve ona hiçbir şey söylememişti! İçinde sorular kopuyordu, ama sustu.
İsmail, Bahar ile Evren’in itirazlarına aldırmadan, Reha’yı ön koltuğa oturttu. Araba farlarını yakıp sokağın köşesinden kayboldu. Evren, Bahar’a dönmek üzereydi ki evden Rengin ile Parla çıktı. Parla kucağında bir kedi yavrusu taşıyordu.
— Biz çıkıyoruz, — dedi Rengin. — Yeni aile bireyimiz için ne lazımsa almamız gerekiyor, — gülümsedi.
Bahar ve Evren başlarıyla onaylayıp vedalaştılar. Onları bile uğurlamaya fırsat bulamadan, bu kez Çağla evden fırladı.
— Kal, — dedi Bahar, arkadaşının bileğini tutarak.
— Yapamam, — diye fısıldadı Çağla.
Üçüncü taksi de evin önünden uzaklaştı… ve Bahar, Evren’e döndü.
— Bana söylemek istediğin bir şey yok mu? — diye sordu Evren, hiç beklemeden; kapıya doğru işaret etti ve önce onu içeri buyur etti.
— Evren, — Bahar içeri ilk giren oldu.
Kapının yanında durdular. Bahar bir adım attı ona doğru, ama Evren hafifçe geri çekildi, gözlerinin içine baktı ve sustular. Nefesleri aynı ritimdeydi ama her solukla birlikte daha da ağırlaşıyor, hava giderek koyulaşıyordu; sanki her an bir fırtına kopabilirdi…