Наталья Лариони

Наталья Лариони 

Автор женских романов и фанфиков

13subscribers

228posts

Showcase

18

Bahar, evrenin güneşi olmaya hazır mısın?

Bölüm 6. Kısım 5
Bahar sedyenin yanında yürüyordu, elleriyle ona tutunmuştu. Yirmi yaşından büyük olmayan genç kızın solgun yüzüne dikkatle bakıyordu. Görevliler sedyeyi koridordan hızla sürüyordu. Beyaz çarşafta beliren kan lekelerini görünce Bahar’ın kaşları çatıldı. Arkasından adım adım gelen adamın mırıldandığı sözleri seçemiyordu.
— Hamile, — sonunda onun mırıldandığını anlayabildi Bahar.
Adam, kendini savunuyormuş gibi konuşuyordu. Bahar başını çevirip ona baktı.
— Siz veteriner misiniz? — diye sordu.
— Ben… evet, — dili dolanıyordu, — ben veterinerim, — gözlerini kaçırdı. — İğneyi ben yaptım… — Bahar’ın gözlerine bakmaya bile cesaret edemiyordu.
— Ne iğnesi?! — Bahar cevabı zorlayarak genç kızın bileğini kavradı.
Zorlukla nabzını buldu; ritmi hiç hoşuna gitmedi.
— Prostaglandinler, — onun mırıldanmasında ilacın adını seçtiğinde içi buz kesti.
Hemen ona döndü:
— Ona bu ilacı siz mi verdiniz?! — sesi buz gibiydi, öfkeden nefesi kesiliyordu.
— O yalvardı! — adam birden patladı, Bahar’a doğru yürüyerek. — Ben istemedim… Babası beni öldürürdü, — derin nefes alıyordu. — Başka çarem yoktu!
Bahar kendini tutamadı; bakışları bir an titredi, içinde suçlayıcı bir gölge belirdi. Ve bu kısacık an yetti.
— Ben istemedim! — neredeyse bağırarak, onun en ufak bir tepkisine bile sarıldı. — O yalvardı bana! Ailemi kaybedemezdim, karım, çocuklarım var.
— Ne yaptığınızın farkında bile değilsiniz, — Bahar kendini güçlükle toparladı, sesi keskin ve soğuktu. — Bu tedavi değil. Bu bir suç.
Adamın yüzü çarpıldı. Birden onun kolunu yakaladı, sanki onu dinlemeye zorlamak ister gibi.
— Onu kurtardım! — parmakları Bahar’ın dirseğini acıyla sıkıyor, kolunu burkuyordu. — İğneyi kendisi istedi!
Sözleri duvarlarda yankılandı. Bahar elini göğsüne dayadı, ama adam yerinden kıpırdamadı. Parmakları ölümcül bir kelepçe gibi, derisini acıtarak morartıyordu.
— Bırakın! — Bahar omzuyla onu itti. — Siz onu kurtarmadınız, — kurtulmaya çalışıyordu ama boşunaydı. — Onu bu hale siz getirdiniz!
O sırada kapılar açıldı, koridorda Rengin belirdi. Onun arkasından, göğsüne sıkıca bastırdığı tabletle Ahu yürüyordu.
— Bahar! — Doruk köşeden fırlayıp yanlarına geldi.
— Bahar! — Ferdi de diğer yandan koştu.
Adam Bahar’ı öyle sert itti ki, o duvara çarpıp sırtını vurdu, göğsünden bir anda nefes boşaldı, gözleri karardı. Ferdi ile Doruk adama atılıp onu duvara yapıştırdılar.
— Kendisi istedi! Suçlu o! Ben onu seviyordum! — kurtulmaya çalışırken bağırıyordu, kelimelere boğularak.
Bahar hala hızlı nefes alıyordu, adamla boğuşmanın ardından önlüğünü düzeltti. Genç kıza yöneldi, farkında olmadan önlüğünün kolunda adamın parmaklarının kırmızı izleri kalmıştı.
— Ameliyathaneye, — derin nefes alıp sırtını tutarak kısa ve sert konuştu. — Hemen!
— Güvenlik! — Rengin’in sesi keskin ve buyurgandı. — Polis buraya! Çabuk!
Ahu’nun yüzündeki tüm renk kaybolmuştu, parmakları tableti titreyerek sıkıyordu. Rengin’e bakarken bunun hepsini kayda geçirmesi gerektiğini biliyordu.
— Bana bir kardiyolog çağırın, — Bahar sedyenin peşinden ameliyathaneye girdi. Yüzündeki tüm duyguları silmişti; bir anda, yeniden sadece bir doktora dönüşmüştü…
***
Her şey hiç kolay değildi. Evren içeri girdiğinde durumu anında kavradı. Monitörler endişeyle sinyal veriyordu. Alia’nın yüzü solgundu, gözkapaklarının altında morumsu gölgeler. Jennifer, gözleri ağlamaktan kızarmış, yanında oturuyor ve elini sıkıca tutuyordu. Uraz monitörün başında duruyordu; elleri titriyor, bakışları inatla Evren’inkine değmekten kaçıyordu.
— Gece ne oldu? — sesi havayı yardı, soğuk ve keskin.
— Baş ağrısı şikâyeti, tremor, — Uraz mırıldandı. — Tansiyon ve nabız kontrolü yarım saatte bir.
Evren yatağa yaklaştı. Alia’nın bileğine parmaklarını bastırdı, gözkapaklarını kaldırdı, fenerle gözlerini kontrol etti, ardından monitörde takılı kaldı.
— Doz aşımı, — dedi hemen, en ufak bir şüphe taşımadan. — Kan acilen takrolimus düzeyi için laboratuvara.
— Dün gece seni aramamız gerektiğini söyledim! — Jennifer’in sesi titredi.
Bir adım atıp Evren’e yaklaştı; sanki kurtuluşun tek adresi oydu. Evren bakışlarını hastadan ayırmadan başını salladı.
— Haklıydın, — dedi kısaca, sonra asistana döndü. — Magnezyum sülfat, bolus! Kalsiyum glukonat — damar yolundan! İnfüzyonu yükseltin, ama karaciğeri zorlamayın. Enzim ve EKG kontrolü her otuz dakikada bir. Takrolimus — durdurun. Baz şemaya geçin, minimum doz.
Evren son derece sakindi. Uraz alnındaki teri sinirle sildi. Jennifer Alia’nın elini daha da sıkıca kavradı.
— Evren, — ona bir kurtarıcı gibi bakıyordu, — kalbi… çok… çok hızlı atıyor…
Evren müdahalelerine devam etti, tek kelime etmeden…
***
O “hayır” kelimesini bilmiyordu, içinde küçücük de olsa bir umut varsa. Başkalarının geri çekildiği yerde Bahar sonuna kadar giderdi, bu ölümle bile hesaplaşma demek olsa.
— Masif intraabdominal kanama belirtileri, — dedi, ameliyat masasında ultrason yaparken.
— Tansiyon altmışa kırk, — anestezistin sesi onu geriyordu.
— Onu kaybediyorum, — Bahar başını kaldırdı. — Serhat nerede?!
— Buradayım, — o, kollarını kaldırarak ameliyathaneye daldı.
— Kalbi stabil değil, — Bahar derin bir nefes aldı, — ritmi sen tut, ben karın boşluğuna giriyorum, — hızlıca komut verdi.
— Durun, — Rengin’in sesi keskin çıktı, hepsini donup kalmaya zorladı, bir an için ona bakmalarına neden oldu.
Hemşire çoktan Serhat’a steril kıyafet ve eldiven giydirmişti. Bahar hastaya döndü.
— Ne yaptığınızın farkında mısınız? — Rengin maskesini yüzüne bastırmış, kapı eşiğinde duruyordu. İçeri girmemişti. Arkasında Ahu, elinde tabletle görünüyordu. — Bu adli bir vaka. Konsey protokol isteyecek, — sesi titredi. — Sertaç Kaya yaşananların hepsini biliyor!
— Protokol yazarsak o kız ölecek, — Bahar Serhat’a baktı, kim bu Sertaç Kaya diye sormaya bile gerek görmeden.
Bir daha Rengin’e dönmedi, gözleri sadece hastaya kilitlenmişti.
— Onu kurtardım! O suçlu! — koridordan adamın çığlıkları geliyordu.
— Bir dakikamız var, — Serhat masaya yaklaştı, ama kıza dokunmadı.
Rengin solgun yüzüne, kanlı çarşaflara, kaygıyla sinyal veren monitörlere bakıp dişlerini sıktı:
— Yapın! Tüm sorumluluğu üstleniyorum, — dedi ve dışarı döndü. — Her şeyi kaydedin, — Ahu’ya seslendi. — Ferdi, polis nerede?
O anda sustu, onu görünce. Sertaç Kaya köşeden çıktı. Durmadan, yavaşlamadan yanlarından geçti. Sadece bir bakış — soğuk, keskin — Rengin’in üzerinden kaydı. Yetmişti: görmüştü. Her şeyi kaydetmişti.
Ahu duvara yaslandı, nefesi kesilmişti. Rengin ise ameliyathanenin kapısında dikiliyordu; gerekirse, Sertaç Kaya’yı bile içeri sokmayacak gibiydi…
***
Bunu kendi elleriyle bu hale getirdi. Jennifer kendine yer bulamıyordu, Evren ise Alia’yı adeta ölümden geri çekiyordu.
— Evren, kalbi! — bir kez daha feryat etti.
— Tutuyorum, — kısa yanıtladı o, ritmi gözünden ayırmadan.
— Dozu değiştirdin mi? — bu kez bakışlarını Uraz’a dikti.
— Ben… ben emin olmak istedim, enzim değerleri…, — diye başladı Uraz.
— Önce hasta, — sertçe kesti Evren. — Açıklamalar sonra.
Alia’nın nabzını bir kez daha kontrol etmek için eğildi. Bir dakika içinde monitör ritmi toparladı, tansiyon biraz yükseldi. Evren doğruldu, ancak o zaman Jennifer’e baktı.
— Kriz atlatıldı, — dedi sakin bir sesle, fakat gözlerinde hâlâ gerilim okunuyordu. — Belirtiler geçecek, — derin bir nefes aldı. — Daha kötü bitmediğine şükredin.
Jennifer ona bakıyordu. Gözlerinde hâlâ yaşlar parlıyordu. Yeğeninin elini bırakmıyordu. Evren Uraz’a döndü:
— Vizit sonrası odama gel, — sesi alçaktı. — Yaptıklarını konuşacağız. Burası yeri değil.
Uraz başını eğerek onayladı. Söylenenleri kabul etmiş gibi görünse de içten içe düğümlenmişti, sanki yeni bir kavgaya hazırlanıyordu. Dudakları öfkeyle bembeyaz kesilmişti. Yüzünde tek bir kas oynamadı, ama gözlerinde yanıp sönen inat belliydi: o inat ki “ders” kelimesini tanımıyordu…
***
Bu, yeni başlayan bir asistan için eğitim değildi. Bu bir kabustu: Dr. Bahar’la ilk ameliyatı cehenneme dönmüştü.
— Tansiyon altmışa kırk! — anestezist gözünü monitörden ayırmadan haykırdı.
— Girişim! — Bahar kesi yaptı, kan fışkırdı, masayı kapladı. — Kıskaç!
Asistan kâğıt gibi bembeyazdı, panikle elleri titriyordu, kıskaç elinden kayıp düşüyordu.
— Y… yetişemiyorum…, — diye mırıldandı.
— Ver onu bana! — Bahar aleti neredeyse elinden kopardı.
— Nabız düşüyor, — Serhat’ın gözleri monitöre kilitlenmişti. — Adrenalin bolus! Magnezyum damardan! Tansiyon çökerse kalp duracak!
Monitör kulakları yırtan bir çığlık gibi öttü.
— Onu kaybediyorum! — Bahar’ın sesi çatladı. Kolları dirseğe kadar kana bulanmış, parmakları dokularda kayıyordu. — Kaynağı bulamıyorum!
— Tansiyon kırka yirmi! — Serhat bağırdı. — Asistoli!
Monitör uzun, kesintisiz bir ses verdi. Ekranda dümdüz bir çizgi belirdi. Asistan donmuş gibiydi.
— Tanrım…, — elindeki alet yere düştü.
Bahar bir an gözlerini kapadı.
— Seni bırakmam…, — gözlerini yeniden açtı, elleriyle daha derine daldı, sanki bu kızın içinden ölümü söküp almak ister gibi. — Duyuyor musun, küçük? Dayan!
Bir klik sesiyle kıskaç yerine oturdu. Kan akışı durdu. Monitör önce düzensiz bir bip verdi… sonra bir tane daha… ve ardından düzenli bir ritim duyuldu.
— Nabız var! — diye haykırdı Serhat. — Tansiyon yükseliyor!
— Yaşayacak, — Bahar, gerilimin etkisiyle titreyerek başını kaldırdı.
Ameliyathane kapısının ardında Rengin duruyordu. Parmakları birbirine kenetlenmişti, boğumları bembeyaz kesilmiş. Yanında Ahu tablette bir şeyler kaydediyordu. Polis, adamı sürüklüyordu.
— Kendisi istedi! Ben onu seviyordum! — onun sözleri ok gibi duvarlardan sekip herkesi delip geçti; az önce ölümle boğuşup genç kızın yaşam hakkını savunan herkesin içine saplandı…
***
Karar verme hakkı vardı. O bir doktordu, diye tekrarlıyordu Uraz, profesörün odasına girerken. Evren masasında oturuyordu, başını kaldırmadan. Elindeki kalemle dosyaya not alıyor, Uraz ise karşısında ayakta duruyordu; sanki azar işitecek bir öğrenci gibiydi. Odada mutlak sessizlik vardı, yalnızca kalemin kâğıtta çıkardığı hışırtı duyuluyordu. Sonunda Evren başını kaldırdı.
— Ne yaptığının farkında mısın? — dedi, kalemi bir kenara bırakarak.
— Ben, — Uraz ellerini arkasında sıkıca kenetledi, — dozu artırdım, reddi önlemek için.
— Riski azalttın mı? — Evren neredeyse alaycı bir tebessümle baktı, ama gözlerinde en ufak bir gülümseme yoktu. — Peki, dün gece ona ne olduğunu gördün mü? Tremor, taşikardi, baş ağrısı. Düzey biraz daha yükselseydi, — dosyaya parmağını sertçe bastı, — sabaha çıkamayabilirdi.
— Zarar vermek istemedim, — diye kısık bir sesle fısıldadı Uraz.
— Hiçbirimiz istemiyoruz, — sözünü kesti Evren. — Ama tıp istemek değildir. Bilgi, hesap, sorumluluktur! Sen infüzyonu hızlandırdın, — duygusuzca konuşuyordu. — Değerleri gördün. Riski biliyordun. Yine de yaptın!
— Onu kaybediyordum! — birden sert çıktı Uraz’ın sesi. — Tansiyonu düşüyordu, bir şey yapmalıydım!
— Bir şey yapmak demek, körlemesine saldırmak değildir! — Evren elini masaya vurdu. — Spor salonunda değilsin, Uraz. Doktorsun. Hem eylemden hem de sonucundan sorumlusun. Fazlasını verdin. Kendini garantiye aldığını sandın, ama aşırı doz da en az eksik doz kadar tehdittir. Transplantatı koruyan şey doz değil, dengedir.
Uraz sustu, gözlerini indirdi.
— Eğer onun güçlü bünyesi olmasa, eğer biraz şans olmasa, — Evren daha sakin ama sert bir sesle devam etti, — şimdi bambaşka bir şey konuşuyor olurduk.
— Ama değerleri dengeledim… — dedi Uraz sessizce.
— Neredeyse mahvediyordun, — Evren sertçe kesti. — Ve unutma: doktor kahramanlık yapmaz. Doktor adım adım ilerler. Hata, hayat demektir. Bunu anlıyor musun?
Uraz sessizce başını salladı, yumruklarını sıkmıştı.
— Sen durumu beş dakikalığına toparladın. Ben ise bir günlüğüne. İşte “idare etmek” ile “tedavi etmek” arasındaki fark, — Evren ayağa kalktı, masanın etrafını dolaştı. Ona neredeyse yaklaştı.
— Unutma: doktor korkuyla hareket edemez, — sesi biraz daha yumuşamıştı. — Sen korktun. Anneni gördün, onun acısını, çektiğini hatırladın… ve garantiye almaya çalıştın. Ama senin korkun, hastayı öldürüyordu.
Uraz çenesini sıktı, karşı çıkamıyordu. Yüzünde aynı anda hem öfke hem de utanç vardı.
— Söyle bana, Uraz, — Evren’in sesi alçaldı ama daha da keskinleşti, — bir şey kanıtlamak mı istedin? Bana mı, yoksa kendine mi?
— Kendime, — zorla çıkardı. — Yapabileceğimi.
Evren bir an durdu, sonra geri çekildi, masasına döndü.
— Sen iyi bir doktorsun, Uraz, — sesi bu kez daha yumuşak çıkmıştı, — ama şimdilik tehlikelisin. Kendin için de, başkaları için de. Çünkü yaptıklarında bilgiden çok duygu var. Öğreniyorsun. Hatalar olacak. Ama onları saklarsan, baş ediyormuş gibi yaparsan, hasta ölecek.
Uraz başını kaldırdı:
— Yani anneme söyleyeceksiniz? — sesinde acı vardı.
Evren uzun süre ona baktı.
— Hayır, — dedi sonunda. — Bunun bir anlamı yok. Ama bu geceyi ömrün boyunca unutmayacaksın. Ve bir daha asla bir hastayı kendi gururun için tedavi etmeye kalkmayacaksın.
Evren ona sert baktı, sonra birden sesini yumuşattı:
— Biliyorum, bana kızıyorsun. Bahar yüzünden. Babanın hatalarını tekrar ediyormuşum gibi düşündüğün için. Ama odada olduğunda — sen oğul değilsin, kırgın bir çocuk değilsin. Doktorsun, — gözlerinin içine baktı. — Ve ya bu rolleri ayırmayı öğreneceksin, ya da kimseyi kurtaramayacaksın.
Bu sözler, en sert bağırıştan daha derin vurdu. Uraz gözlerini kaldırdı; bu kez öfke değil, şaşkınlık vardı.
— Bu kez toparladım. Ama bir dahaki sefer yetişemeyebilirim. Düşün bunu, — Evren neredeyse sandalyeye oturdu, ama durdu. — Ve bir şey daha, — gözlerinin içine bakıyordu, — bir dahaki sefere çıkmaza girersen — ara. Gece bile olsa. Seni parçalara ayıracağımdan korksan bile. Ama ölüm vicdanında kalmasın.
Uraz derin bir nefes aldı ve odadan çıktı. Koridorda durdu, sırtını duvara dayadı, gözlerini kapadı. İçinde hâlâ öfke kaynıyordu, ama öfkenin yanına beklemediği bir his gelmişti — utanç… korkunç bir utanç…
***
Kendini tükenmiş hissediyordu. Ameliyathane kapıları açıldı. Bahar koridora çıktı. Gözleri parlıyordu, yüzü solgundu — gerilim hâlâ peşini bırakmamıştı. Arkasından Serhat çıktı, koluyla alnındaki teri sildi, duvara yaslandı.
— Yaşayacak, — dedi Bahar derin bir nefesle.
Rengin biraz ileride durmuş, kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Omzunun üzerinden Ahu her ayrıntıyı tablete kaydediyordu.
Koridorda uzun boylu bir adam belirdi; üzerindeki takım kusursuzdu, adımları ölçülüydü, bakışı buz gibi. Karşılarında durdu. Gözleri Bahar’ın üzerinden kaydı, Serhat’a değdi, sonra Rengin’de sabitlendi. Merak yoktu bakışında, bütün hali tek bir şeyi haykırıyordu — mutlak kontrol.
— Bugün bir hayat kurtardınız, — dedi, sanki bir sonuç bildirir gibi sakin. — Ama protokol pahasına. — Bir adım yaklaştı. — Bir dahaki sefere kendinizi kandırmayın. Konsey kural ihlallerini korumaz. — Yüzünde tek kas oynamadı. — Protokol kâğıt değildir. Sizin korumanızdır. Bir kez daha ihlal ederseniz — bölüm kapatılır.
Bahar öfkeyle parladı, bir şey söylemek istedi, ama Rengin onun dirseğini sıkarak konuşmasına izin vermedi.
— Riski biliyorduk, — dedi Rengin düz bir sesle. — Ben üstlendim.
— Harika, — adamın dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. — Bunu kaydedeceğim.
Geri çekildi, döndü ve yürüdü; ardından pahalı parfüm kokusu kaldı.
— Ne demek istedi? — diye sordu Bahar, hâlâ uzaklaşan adımlarını işitiyordu.
— Sonra, — dedi Rengin sakin bir sesle. — Şimdi — hastalar.
Ahu bu süre boyunca biraz geride durmuştu, gözleri Rengin’deydi. Bakışında kelimelerden çok sorular vardı. Sorular ki, Rengin’in verecek cevabı yoktu…
***
Neden hesap vermek zorunda kaldığını anlıyordu. Uraz hızlı adımlarla yürüyordu, dişlerini sıkmıştı, ama adımlarındaki sertlik, düzensizlik içindeki gerginliği ele veriyordu.
— Uraz, — biri onu sessizce çağırdı.
Birden arkasına döndü. Duvarın yanında Jennifer duruyordu. Ondan bir suçlama beklemişti, ama kadının bakışları yorgundu; daha çok şefkat taşıyordu, suçlamadan çok… Bu, Uraz’ı daha da kötü hissettirdi, daha büyük bir suçluluk duygusu sardı.
— Kulak misafiri mi oldunuz? — dedi öfkeyle.
— Hayır, — sakin yanıtladı Jennifer. — O geceyi hatırlıyorum. Evren’in nasıl düzelttiğini de gördüm.
Uraz gözlerini kaçırdı, sanki onun gözlerinde kendi utancını görmesinden korkuyordu.
— Sen, yetişkin olmanın karar alabilmekle başladığını sanıyorsun, — diye devam etti Jennifer. — Ama aslında yetişkin olmak, hatalarını kabul etmeyi öğrendiğinde başlıyor.
— Ben zayıf değilim, — dudaklarından fırladı, yumruklarını sıktı, neredeyse duvara vuracak gibiydi.
— Bu zayıflık değil, — başını salladı Jennifer. — Yardıma ihtiyacın olduğunu kabul etmek güçtür.
Onun sözleri, az önce Evren’in söyledikleriyle aynı yankıyı taşıyordu. Ve bu yüzden Uraz için daha da ağırdı; çünkü ikisi de haklıydı, ama o bunu kabul etmeyi reddediyordu.
— Annenle çok benziyorsun, — iç çekti Jennifer. — O da her zaman her şeyi tek başına halledebileceğini düşünür. Ama onun da yanında birine ihtiyacı var. — Bir an duraksadı, kelimeleri seçti. Sonra devam etti: — Sen de öğreneceksin, — Jennifer hafifçe gülümsemeye çalıştı, ama başaramadı. — Yeter ki bunu başkalarının hayatı pahasına yapma, — dedi ve arkasını dönüp yürüdü.
Jennifer koridordan uzaklaşırken adımları hafifçe yalpalıyordu. Uraz ise olduğu yerde çakılı kalmıştı. Onun sözleri canlı canlı yüreğini kesiyordu; herhangi bir azardan daha derin, daha acı. Susuyordu, karşı çıkamıyordu. Hâlâ kabul etmek istemiyordu: inadı yalnızca kendi acısı değil, aynı zamanda annesinin — Bahar’ın — taşıdığı yükün de bir yansımasıydı.
Uraz gözlerini yere indirdi. Göğsünde yeni, yabancı bir his doğuyordu: bu öfke değildi, kırgınlık değildi… sorumluluktu. O, Alia’dan sorumluydu… ve başaramamıştı. Ama Evren’e, Jennifer’a, Alia’ya… ve kendisine karşı sorumluydu. Annesine benziyorsa, o zaman yanında olmayı öğrenmeliydi; sadece inatlaşmayı değil. Bu düşünce zihninden geçtiğinde derin bir nefes almayı başardı…
***
Sonunda derin bir nefes almaya izin verdi kendine. Bahar koridorda yürüyordu, tableti göğsüne bastırmıştı. Sessizlik ve biraz huzur istiyordu ama hastane bir arı kovanı gibi uğulduyordu. Sabah ameliyat, sonra vizit, ardından Reha ve Gülçiçek’e uğramış, hatta Çağla’ya bile bakabilmişti. Sadece Uraz ve Siren’den uzak duruyordu, şimdilik bunu başarmıştı. İstemeden arkasına dönüp bakıyordu, sanki ikisinden biri köşeden çıkacak da göz göze gelmek zorunda kalacaklarmış gibi… Oysa henüz buna hazır değildi.
Aynı şekilde, ondan bu kadar uzak kalmaya da hazır değildi. Bahar derin bir nefes aldı… onu sabahın erken saatlerinden beri görmemişti. Sadece birkaç saat geçmişti ama sesini, kollarını, varlığını deli gibi özlemişti. Hâlâ inanamıyordu yeniden bir arada olduklarına… ama evet, birlikteydiler. Eline baktı: sağ elinin yüzük parmağında parlayan yüzük, çıkarmak istemediği bir işaretti.
Yine arkasına döndü, çocukların etrafta olmadığından emin olmak istedi. Önkolundaki ve kolundaki sızı yüzünü buruşturdu. Ama adımlarının sesini işitince dudaklarına istemsiz bir gülümseme yayıldı. Sonra onun parmakları elini kavradı, Evren sessizce, hiçbir şey söylemeden onu merdivenlere doğru çekti. Kapı kapanır kapanmaz Bahar’ı kendine çevirdi, gözlerinin içine baktı.
— Yine Hades’le savaşmış gibisin, — dedi, o bakışıyla; Bahar’ın iliklerine işleyen bakışla.
— Peki sen, — kaşlarını hafifçe kaldırdı Bahar, — her şeye rağmen gülümsemeyi mi başarıyorsun?
Evren başını çevirip etrafa baktı, yalnız olduklarından emin olmak ister gibi.
— Senin için her zaman gülümserim, — diye fısıldadı alçak bir sesle.
Bahar gözlerini devirdi, ama eli onun eline indi; dudaklarının kenarı belli belirsiz kıpırdadı:
— Burası hastane, Evren, — diye hatırlattı.
— Ama biz merdivendeyiz, — diye gülümsedi. — Katlar arasında seni yakalamak için en uygun yer burası.
— Evren… — geri çekilmek istedi ama o elini yakalayıp hafifçe kendine çekti.
Bahar, her zamanki gibi göğsüne yaslandı. Kalbi gümbür gümbür çarpıyordu, o ise kollarını sıkıca sardı. Tam o anda sırtını ve dirseğini delen keskin bir acı geçti içinden.
— Ah… — istemsizce dudaklarından döküldü, yüzü buruştu.
— Ne oldu? — Evren anında gerildi, ondan ayrıldı, gözlerinin içine baktı.
— Hiçbir şey, — sertçe doğruldu, kollarından kurtulmaya çalıştı. — Sadece yorgunum.
Evren’in eli sırtına kaydı; Bahar ürperdi.
— Bu yorgunluk değil, — dedi alçak sesle. — Benden ne saklıyorsun, Bahar?
— Bazen erkeğin bazı şeyleri bilmemesi iyidir, — dedi, kollarından sıyrıldı.
— Ben sadece bir erkek değilim, — gülümsedi hafifçe, ama gözleri ciddiydi, — aynı zamanda doktorum. Nasıl olsa öğreneceğim, biliyorsun.
— Alia nasıl? — diye sordu Bahar, konuyu değiştirerek. Onun önlüğünün yakasını düzeltti, adım geri attı.
— Stabil, — kısa kesti Evren, hâlâ kaşlarını çatıyordu; Bahar’ın mesafeyi açtığını fark etmişti. — Peki senin hastan?
— Hayatta, — aynı soğukkanlılıkla cevapladı. — Uraz? — Bahar dikkatle gözlerini kaldırdı.
— Sorgu memuru gibi davranıyorsun, — dedi Evren, bakışlarını kaçırarak.
— Çünkü cevap vermekten kaçıyorsun, — Bahar anında yakaladı, ondan bir şey sakladığını.
— Peki ya kaçmasam da seninle kaçsam? — Evren bir adım attı, gözlerinde tanıdık bir kıvılcım çaktı.
Bahar kaşlarını çattı ama daha cevap veremeden onun kolları belini sardı.
— Evren… — uyarı gibi söyledi, elleri onun omuzlarındaydı.
— Hadi ama, Dr. Bahar, — kulağına fısıldadı neredeyse. — Bari merdivende sadece bir erkek olmama izin ver, — yanağını yanağına sürttü.
Bahar gözlerini devirdi, ama dudaklarının kenarı kıpırdadı.
— Burası hastane, — diye hatırlattı fısıldayarak.
— O zaman konsültasyon sayalım, — diye gülümsedi Evren, onu kendine daha da çekerek.
Ona sarıldı; Bahar ise kollarının arasında fark edilmez bir şekilde kasıldı. Daha sıkı sardığında ise tamamen belli oldu.
— Ne oluyor sana? — Evren’in bakışı anında doktor bakışına döndü; fazla dikkatliydi. — Bu kesinlikle yorgunluk değil, — dedi.
— Yeter artık, — dedi Bahar, kollarından sıyrıldı; acısını gizlemek için kaşlarını çattı, kızgın gibi yaptı. — Yine doktor moduna mı girdin?!
— Peki, ben olmazsam kim? — diye alçak sesle karşılık verdi, gözlerinin içine bakarak. — Fark etmeyeceğimi mi sandın?
— Çekilmezsin sen, — diye fısıldadı Bahar, hafifçe koluna vurdu.
— Ama beni seviyorsun, değil mi? — diye gülümsedi o, geri adım atmadan.
Bahar etrafa baktı, kimsenin olmadığından emin oldu, sonra parmak uçlarında yükselip hızlıca onu öptü.
— Ultrasonu unutma, — diye fısıldadı dudaklarına, onu bırakmadan.
— Vaktim yok, — dedi Bahar, sonra yeniden öperek susturdu onu.
— Ben sana vakit buldururum, — diye mırıldandı Evren dudaklarına. — Eve gittiğinde tamamen bana ait olacaksın. Seni ikna etmenin yolunu bulurum, — Bahar’ın gözleri büyüdü, neredeyse itiraz edecekti.
Ama Evren izin vermedi; dudaklarını hızla, talepkâr bir öpücükle kapattı. Bahar bir an dondu, sonra ondan ayrıldı.
— Hastalarıma gitmeliyim, Profesör Evren, — dedi düzgün bir sesle, nefesi kesilmiş olmasına rağmen.
— Peki ya bırakmak istemezsem, Dr. Bahar, — dedi, ondan ayrı kalmaya dayanamıyormuş gibi.
— Mecbur kalacaksın, — hafifçe omzuna vurdu, döndü ve koridora çıktı.
Evren arkasından bakarken anladı: Onu bir şeyler rahatsız ediyordu. Ama ne olduğunu bilmiyordu…
***
Tüm bu yönetmelikleri çok iyi biliyordu. Sert Kaya cam panonun önünde durmuş, sessizce inceliyordu. Bahar odasına girdi ve bir anlığına donakaldı. Birkaç saniye boyunca onun dimdik, taş gibi oyulmuş sırtına baktı.
— Size yardımcı olayım mı? — diye sordu.
— Doktor Bahar, — dedi o, ona dönmeden.
— Evet, — bakışlarını kaçırmadan yanıtladı. — Protokollere mi göz atıyorsunuz?
— Herkes okumaz, — Sert yavaşça ona döndü.
Bahar tableti göğsüne bastırmıştı, gözlerinin içine bakıyordu. Onu tanımıyordu — uzun boylu, yaşlı, ince yapılıydı ama konseyden olduğunu çok iyi anlamıştı.
— Siz “hissedenlerdensiniz”, — sesinde öyle bir soğukluk vardı ki Bahar geri adım atacak gibi oldu.
— Ben, körü körüne talimatlara değil, hastaya kulak vermeyi tercih ederim, — her zamanki açıklığıyla yanıtladı.
— İşte hatalar böyle yapılır! — Sert ona ilgiyle karışık sert bakıyordu.
— İşte mucizeler de böyle gerçekleşir, — karşılık verdi Bahar.
— Raporlara göre sizin mucizeniz, neredeyse o kızın hayatına mal oluyordu, — dedi.
— Kız yaşıyor! — Bahar bakışını ayırmadı.
— Bu bahane değil! — fazlaca sert bir tonla çıkıştı.
— Bu sonuç! — Bahar geri adım atmıyordu.
— Gözlerinizde en ufak bir korku yok, — dedi Sert, bir adım yaklaşarak; hava birden ağırlaşmış gibiydi. — Bu iyi. — Üzerine eğilmişti, neredeyse tehdit eder gibi, onun alanına girmişti. — Yalnız özgüvenle cezasızlığı karıştırmayın!
— Siz de düzenle gerçeği karıştırmayın! — Bahar sesini hiç kısmadan, kararlı bir tonda yanıtladı.
O, sessizce onu tartıyordu. Bahar’da onu aynı anda hem rahatsız eden hem de kendine çeken bir şey vardı. Bu kadın onun kalıbına sığmıyordu. Korkmuyordu, boyun eğmiyordu, kaçmıyordu.
— Sizi daha dikkatle izlemem gerekecek! — sonunda sessizliği bozdu.
— Ben saklanmıyorum, — dedi Bahar sakin bir şekilde.
Sert Kaya uzun süre ona baktı, sonra yavaşça dönüp çıktı. Odadan çıkar çıkmaz Bahar derin bir nefes almaya cesaret etti.
— Anne, işte buradasın! — Uraz hızla odaya girdi.
Bahar sağ elini telaşla arkasına sakladı. Gün boyu korktuğu şey başına gelmişti — oğlunun gözlerine bakıyordu, suçlamalarını bekliyordu.
— Mert’in ateşi çok yüksek! — Uraz’ın bakışları telaşla oradan oraya kayıyordu; bu, Bahar’ın beklediği şey değildi.
— Ne? — ona doğru bir adım attı, eli oğlunun eline indi. — Ne oldu ona?
— Bilmiyorum, Siren düşüremiyor, — elleri hafifçe titriyordu. Şimdi Bahar anlıyordu; Siren’i bugün hiç görmemesinin sebebi buydu — hastanede değildi. — Yardım edebilir misin? Ben hâlâ meşgulüm, profesör ve Alia… — adını ağzına alamadı.
— Elbette, — Bahar’ın eli onun yanağına değdi. — Uraz, sakin ol. Ben hemen üzerimi değiştiriyorum, — kapıya yöneldi. — Ve… — cümlesini bitiremeden kapıda Sert’le burun buruna geldi.
— İşte sizin meseleleriniz böyle mi çözülüyor? — sesi buz gibiydi. — Önce çocuklar, sonra hastalar?
Go up