Наталья Лариони

Наталья Лариони 

Автор женских романов и фанфиков

13subscribers

228posts

Showcase

18

Bahar, Evrenin Güneşi Olmaya Hazır mısın?

9. Bölüm. 4. Kısım
Onlar tam bir sessizlik içinde yürüyordu. Evren onun elini sıkıca tutmuş, gözlerini ileriye dikmişti. Bahar onun adımlarına uyum sağlamaya çalışıyor, zar zor yetişebiliyordu. Nereye gittiklerini bile anlamıyordu, sadece onunla birlikte evlerin yanından geçerek yürüyordu. Evren’in az önce evdekilere yönelttiği öfkesini tamamen anlıyordu, ama aynı zamanda onu eve nasıl döndüreceğini bilmiyordu. Çünkü böyle amaçsızca bir yöne doğru yürüyemezlerdi, bir hedefleri olmalıydı.
Adımlarının sesi, yoldan geçen arabaların motor gürültüsü içinde kayboluyordu. Bahar göz ucuyla ona baktı; o inatçı yüz ifadesi, fazla sert hareketleri... Sanki sessizce konuşuyor, kelimelere gerek duymadan her şeyini anlatıyordu. Bahar içini çekti. Hava daha da nemlenmişti, hafif bir esinti tuzla karışık toz kokusunu getiriyordu.
— Sessiz misin? — sonunda konuştu Evren, — söyleyecek hiçbir şeyin yok mu? — diye çıkıştı, ona dönmeden. — Yoksa haksız olduğumu mu düşünüyorsun?!
— Evren, — Bahar durmak istedi ama o elini bırakmadı, ileriye doğru çekti.
— Sakın başlama! — diye kesti sözünü, sanki az önce ondan açıklama isteyen kendisi değilmiş gibi. — Bu kavga değil! Bu sadece aile terapisi! Önce kimse yemeğe inmiyor, sonra da bizden hazırlamamızı bekliyorlar! Bahar, — bu kez kendi durdu, Bahar derin bir nefes aldı, nefesini dengelemeye çalıştı, — onlara sadece kendi yemeklerini hazırlasınlar dedim! En azından bir kere seninle ilgilensinler diye! — hatırlattı. — Say ki insani görevimizi tamamladık. Bizi beklediler, öyle mi, onları doyuralım diye?! — bir anda yeniden alevlendi, dönüp ona baktı.
— Sadece bizi bekliyorlardı, — dedi Bahar sessizce.
— Ben de bu hafta sonunu bekliyordum! — Evren onun gözlerine baktı. — Sen sadece onlara karşı mı sorumluluk hissediyorsun? — diye sordu, ona biraz daha yaklaşarak.
Bahar hafifçe başını salladı. Savunmaya geçmedi, sadece ona baktı, kendini zor tutarak gülümsemedi… Ne kadar da sevimliydi öfkeliyken. Onu böyle pek sık görmezdi. Şimdi sadece ona sarılmak istiyordu; dudağını ısırdı, kendini zor tuttu.
— Neden herkesi kurtarmaya çalışıyorsun sürekli? — dedi Evren. Sesi yumuşamıştı ama dudakları hâlâ sıkıydı, nefesi kısa ve hızlıydı. Henüz sakinleşmemişti, ama öfkesinin ateşi sönmeye başlamıştı. — Peki seni kim kurtaracak?
Bahar onun kendisine, kendine, evine ve evdekilere kızdığını biliyordu — hep onların arasına giren şeylere. Sanki her şey tekrar edip duruyor, birbirleri için vakitleri kalmıyordu.
— Ben boğulmuyorum, — dedi Bahar, ona biraz daha yaklaşıp elini Evren’in omzuna koyarak.
Evren hemen onu kollarının arasına aldı, kaşlarını hafifçe çattı, gözlerinin içine bakarak nasıl hissettiğini anlamaya çalıştı.
— Ama bu, sürekli yüze yüze tükenmene neden değil, — diye fısıldadı.
Bahar gülümsedi, sonra etrafa bakındı, nereden boya kokusu geldiğini anlamaya çalıştı. Önlerinde durdukları evin yanındaki iskeleler boştu. Cepheyi boyayan işçiler gitmiş, kovaları iskelede bırakmışlardı. Elini onun omzundan aşağı kaydırıp tekrar boynuna doladı kollarını, göğsüne yaslandı. Sokak lambalarının ışığı asfalta düzensiz lekeler halinde düşüyordu; tıpkı nabızlarının ritmi gibi.
— Sadece sinirlendin, — diye fısıldadı Bahar, nefesini boynuna bırakırken. — Hem burada boya kokusu çok ağır, — diye ekledi.
— Belli zaten, — dedi Evren yumuşayarak, parmaklarını onun elinin üzerinde sıktı, sonra yeniden yürümeye başladılar.
— Nereye gidiyoruz peki? — diye sordu Bahar temkinli bir sesle. — Evren, hadi dönelim, — dedi. — İkimiz de yorgunuz.
— Hayır! — dedi kararlı bir şekilde, ona yan gözle bakarak. — Orada çok fazla insan var.
— Burada ise boya kokuyor ve hava serinliyor, — dedi Bahar, adımlarını yavaşlatarak onu da durmaya zorladı. — Üstelik açım.
Evren durdu, ona döndü. Yüzüne baktı, kaşları hafifçe çatılmıştı, sokak lambasının ışığında yüzü yabancı görünüyordu. Göz kırptı, iç çekti, omuzları biraz düştü.
— Ne? — diye sordu.
— Açım, — tekrarladı Bahar. — Eve gidelim.
— Şaka mı yapıyorsun? — Evren birden yeniden öfkelendi. — Bunca şeyden sonra mı?
Bahar kaşlarını kaldırdı, ona öylece baktı; sanki karar vermesini bekliyordu. Açtı, üşümüştü ve gözleriyle ona sorumluluğu devrediyordu: “İşte bir sorun var, çöz bakalım.”
Evren’in yüz ifadesi birden değişti; gözlerinde tanıdık bir parıltı belirdi. Bahar onun hafif gülümsemesine merakla yaklaştı.
— Taksi, — dedi Evren, birden elini kaldırarak.
— Evren? — Bahar hemen dikeldi, şaşkınlıkla ona baktı.
— Gel, — dedi Evren, duran arabaya doğru onu çekerken.
— Nereye gidiyoruz? — dedi Bahar, arabaya binmesine izin vererek.
— Aç akrabaların olmadığı bir yere, — diye homurdandı Evren, kapıyı kapatırken.
Arabanın diğer tarafına geçti, sürücüye bir şeyler fısıldadı, sonra oturdu. Araba hareket eder etmez Evren koltuğa yaslandı, parmakları Bahar’ın elini buldu, sıktı. Elini kendi dizinin üzerine koydu, gözlerini pencereden dışarı çevirdi; evler, arabalar akıp gidiyordu.
— Hastaneye gitmiyoruz, değil mi? — dedi Bahar, ona biraz daha yaklaşarak. — Cem var, — diye hatırlattı.
— Henüz karar vermedim, — dedi Evren, dudak kenarı belli belirsiz kıvrıldı; akşamın ilk kez onu gülümsettiği andı. — Belki bir otele, tüm sorunlarımızı çözebileceğimiz bir yere.
Bahar sürücüye baktı.
— Evren, ciddi misin? — dedi, anlamaya çalışarak.
— Bu akşam artık bizim, — dedi Evren, ona dönüp. — Benim! — diye ekledi. — Ve sen benimlesin! Umay, Parla, Siren ve Uraz kendi başlarının çaresine baksın; yetişkinler sonuçta, kimseye kaşıkla yemek yedirmem gerekmiyor!
— Ya Mert ve Leyla? — dedi Bahar, içini çekip endişesini bastırmaya çalışarak.
— Onların anne babası var, — dedi Evren, elini sallayarak.
— Yani bu gece Leyla’yı öpmeden mi bırakacaksın? — Bahar ona biraz daha yaklaştı.
Evren kıkırdadı, yüzüne memnun bir gülümseme yayıldı.
— Bu gece sadece seni öpeceğim, — diye fısıldadı, sadece onun duyabileceği kadar alçak bir sesle.
Bahar başını onun omzuna yasladı, rahatlamaya çalıştı, evdekileri düşünmemeye gayret etti. Sadece bir kadın olmaya, ona bir erkek olmaya izin vermek istedi. Bir süreliğine hastaneyi, çocukları, başkalarının beklentilerini unutmak istiyordu…
***
Rengin elinde çantasıyla hastaneden çıktı. Bakışları yorgun, karanlığa dalmıştı. Herkes onun görevden alındığını biliyordu, ama bu konuda onunla konuşan tek kişi Bahar olmuştu. Ahu bile — her zaman gürültülü, yerinde duramayan Ahu — uzak durmayı tercih etmişti, sanki hangi tarafı tutacağına karar verememiş gibiydi.
Arkasındaki hastane, yabancı seslerle ve pencerelerinden süzülen ışıkla yaşamaya devam ediyordu. O ise seyrek sokak lambalarına, neredeyse boş otoparka ve kenarda duran kendi arabasına baktı.
— Rengin, — arkasından bir ses duydu, irkilmedi bile.
Yavaşça döndü; Serhat hızlı adımlarla ona doğru geliyordu. Onu önlüğü olmadan bu kadar nadir görmüştü — sadece pantolon, yakası açık bir gömlek, kolları sıvanmış.
— Peşimden gelmene gerek yoktu, — dedi, onu durdurmaya çalışarak.
— Gerek var, — dedi Serhat, yanına gelince. — Bugün seni yalnız bırakmam.
— Bir kızın var, — diye hatırlattı Rengin.
— Tam da bu yüzden bırakmam, — dedi Serhat, omuzlarını dikleştirerek, gözleri kızarmış olsa da. — Kızımın yaşayacağına inanmak zorundayım, — diye fısıldadı ve elini uzattı.
Rengin çantasının sapını daha sıkı kavradı, sanki ona tutunuyordu, bir can simidi gibi.
— Beni görevden aldılar diye sen… — cümlesini tamamlamadan sustu.
— Bu bir hata, — dedi Serhat, çantayı onun elinden alıp koluna girerken.
— Bu bir gerçek, — diye karşılık verdi Rengin.
— Ben yanında olacağım, — dedi Serhat, karar vermiş gibiydi.
Rengin içini çekti, onun yönlendirmesine izin verdi.
— Yanımda mı? — diye sordu. — Benimle mi, yoksa yenilgimle mi?
— Seninle, — dedi Serhat. Arabasının yanına geldiler, Rengin düğmeye basarak kapı kilitlerini açtı.
— Acımaya ihtiyacım yok, — dedi, direksiyon tarafına geçmek üzereyken. Ama Serhat onu durdurdu, anahtarları elinden aldı.
Onu yolcu koltuğuna oturttu.
— Ben acımayı bilmem, — dedi kapıyı kapatırken. — Ama beklemeyi bilirim, — diye ekledi, arabaya binip motoru çalıştırdığında.
— Biliyor musun… ben artık kimseye bağımlı olmamayı öğrendiğimi sanıyordum, — dedi Rengin, bakışlarını kaçırarak, yutkunarak.
— Bu bağımlılık değil, — dedi Serhat, arabayı sürerken. — Bu sadece birine dayanabileceğin bir an. Kısacık bir an bile olsa.
Rengin ona baktı; ondan hiçbir şey beklemediğini fark etti. Belki de Serhat haklıydı — bu bağımlılık değildi. Çünkü o, Timur’a çok bağımlıydı: kararlarına, fikirlerine, arayıp aramayacağına, gelip gelmeyeceğine... Hayatı boyunca her şey, Timur’un varlığına bağlıydı.
— Peki ya Yusuf senin oğlun çıkarsa? — dedi sessizce. — O zaman ne yapacaksın?
Serhat sessizdi, otoparktan çıkarken gözlerini yoldan ayırmadı.
— Esra sevindi, — dedi sonunda. — Sanki yalnız kalmayacağımı anladı. — Zorlama bir tebessüm belirdi yüzünde. — Ama ben korktum, çünkü onun ölümü düşünmesini istemem. Hayatı boyunca ölümle kol kola yürüdü.
— O ölüm hakkında düşünmüyor, — dedi Rengin, onun profilini izleyerek. — Sadece senin her şeyi göğüsleyebileceğini biliyor.
— Eğer bu doğruysa, ne yapacağımı bilmiyorum, — dedi Serhat, hâlâ ona bakmadan. Omuzlarını silkti. — Çünkü Yusuf haklı, biz Evren’le çocuğun doğduğunu biliyorduk. Başkasının baba olduğuna inanmak işimize geldi. — İlk kez bunu açıkça itiraf etti. — Şimdi o büyüdü, yanımızda.
Rengin yola baktı.
— Herkes hata yapar, — diye fısıldadı, kendi hayatını düşünerek. — Timur, Parla’dan habersizdi.
— Parla senin hatan değil, — dedi Serhat, ona kısaca bakarak.
Rengin başını salladı.
— Yusuf da sizin hatanız değil, — dedi. — Şu anda öyle düşünse bile. Onun annesi onu tek başına büyütmeyi seçti.
— Yusuf biliyordu, — dedi Serhat, direksiyonu daha sıkı kavrayarak. Kırmızı ışıkta durdu.
— Şimdi önemli olan, kimin babası olduğuna emin olması, — dedi Rengin, derin bir nefes alarak. — Parla için de bu önemliydi.
— Ben bir kız büyüttüm, — dedi Serhat, — ama bir oğula hazır değilim. Hiç hazır değilim. Korktuğumdan değil, sadece nasıl bakacağımı bilmiyorum. Onun gözlerinin içine nasıl bakacağımı. Esra’yla onun arasında seçim yapmak istemiyorum.
— Neden hemen seçim yapmak zorunda olasın ki? — dedi Rengin.
— Çünkü ben hep sadece Esra’ya bakarak yaşadım. O benim hayatımın anlamı oldu, — dedi Serhat, ilk kez gerçekten şaşkın ve kırılgan bir sesle. — Biz hep ikimiz vardık. Oğul sahibi olmanın ne demek olduğunu bilmiyorum.
— İşte tam da bu yüzden, zaten bakmayı biliyorsun, — dedi Rengin, onu sakinleştirmeye çalışarak. — Bir kızın var, belki bir oğlun olacak, öğrenirsin.
Serhat başını salladı, inanmak istemiyormuş gibi. Derin bir nefes aldı ve gaza bastı. Farlar karanlığın içinden yolu iki ışık çizgisiyle yarıp geçti — tıpkı iki paralel kader gibi, yan yana ama ayrı...
***
Bahar onunlaydı. Evren hâlâ buna inanamıyordu — onu gerçekten evden çıkarabilmişti, hem de geri dönmesine izin vermeden, bu akşamı birlikte geçirmeye ikna ederek. Küçük bir restoran seçmişti; alışveriş merkezinin vitrinleri arasında gizlenmiş, kimsenin kolay kolay fark etmeyeceği bir yer. Cam kapılar arkalarından kapanınca dışarının gürültüsü kesildi.
Loş bir ışık, kahve ve taze ekmek kokusu, hafif bir caz melodisi… Her şey insanı yavaşlamaya, tadını çıkarmaya davet ediyordu. Ama Bahar bir türlü gevşeyemedi. Dik oturuyordu, sandalyenin arkasına yaslanmadan, sanki hâlâ bir savunma hattını korur gibiydi. Evren sessizce menüyü inceliyor gibi yaptı, ama gözleri satırlarda gezmiyordu. Sadece onun nefesini bırakmasını bekliyordu.
— Evren, — dedi Bahar, ona doğru eğilerek. — Biz restorandayız, ama evde herkes aç, — dedi yine, onu dönmeye ikna etmeye çalışarak. Sesi, sanki kendini savunur gibiydi.
— Evdeki herkes yetişkin, — dedi Evren, başını bile kaldırmadan. — Açlıktan ölmezler. Sensiz bir akşam da geçirebilirler.
— Ben sadece… — dedi Bahar, elini ona doğru uzatarak.
— Sadece her yerde olmak istiyorsun, — diye kesti sözünü Evren. — Ama bugün olmaz! — dedi, sesi kararlıydı. — Bugün sadece benimlesin.
Evren menüyü masaya bıraktı, elini masaya dayadı ama onun eline dokunmadı; sanki bu konuşmayı burada bitirmek ister gibiydi. Bahar ona baktı, sonra menüye çevirdi gözlerini.
— Ya bir şey olursa, bir karışıklık çıkarsa? — dedi.
Evren arkasına yaslandı, neredeyse “ne olabilir ki?” diyecekti ama fark etti ki Bahar onu tartışmaya çekiyordu. Eğer devam etseydi, birkaç dakika sonra restorandan kalkıp çıkarlardı — oysa bu akşam pes etmeyecekti.
— O zaman sabah kahvaltısında konuşacak bir konumuz olur, — dedi hafifçe gülümseyerek.
Bahar bir an onun ne dediğini anlamadı, sonra fark etti — döneceklerdi, Evren onu tamamen evinden koparmamıştı. Tam o anda onun gülümsemesi içini titretti; kalbi bir an durdu, sonra iki kat hızla atmaya başladı.
— Sen… — dedi Bahar, ama cümlesini tamamlayamadı.
— İnatçıyım, değil mi? — diye tamamladı Evren.
Bahar neredeyse gülecekti; gözlerini kaçırdı, sessiz kaldı, onun kazanmasına izin vererek.
— Ne sipariş verelim? — diye sordu Evren.
Bahar gülümsedi, başını hafifçe salladı. Bunun üzerine Evren ikisi için de sipariş verdi.
Çayları geldiğinde Bahar biraz gevşemeye başladı. Günün ağırlığını, gerginliğini unutmaya çalıştı. Hayır, hastanın ölümünü, Cem’i, çocukları, Yusuf’u unutmamıştı. Hatta az kalsın “Meryem Özkan” adını anacaktı, ama Evren’in rahatlamış duruşunu ve gözlerindeki ışıltıyı görünce vazgeçti. Sonra sorardı, dünya yıkılmazdı ya.
Bahar en son ne zaman dışarı çıktığını hatırlamıyordu. Evren’in neden alışveriş merkezindeki bir restoranı seçtiğini de anlayamamıştı. Çayından bir yudum aldı. Uzun zamandır ilk kez birlikte akşam geçiriyorlardı. Gözleri mekânda dolaştı — cam duvar, karşı galerideki mağazalar, ve takı reklamı gösteren parlak ekran. Işıltılı vitrine dalmış, ne kadar dikkatle baktığını fark etmeden, Evren’in onu izlediğini göremedi. O ise onun arkasındaki aynada her şeyi net bir şekilde görebiliyordu.
— Hemen geliyorum, — dedi Evren, birden kalkıp dışarı çıktı.
Bahar başıyla onayladı. Çayın sıcaklığı içini ısıtıyordu, hareketleri yumuşamıştı. Garson bardağını yeniden doldurdu. Bahar hafifçe geriye yaslandı, gözlerini kapadı. Bir battaniyeye sarılıp uyuyakalmak isterdi belki… ta ki dudaklarının yanağında bir dokunuş hissetmeseydi.
Gözlerini açtı. Önünde küçük bir paket vardı.
— Bu ne? — diye sordu.
Evren etrafına bakındı, sonra ona eğildi.
— Şaşırdım, — dedi, — çünkü hâlâ birilerini kurtarmadın, etrafında bayılan teyzeler yok.
— Evren, — dedi Bahar, elini onun eline koyarak. — Böyle şaka yapma, — diye uyardı. — Yoksa gerçekten olur! — Sonra pakete baktı. — Ne aldın sen? — diye sordu. — Neden? — Paketçikten küçük bir kutu çıkardı.
— Sebepsiz, — dedi Evren alçak bir sesle.
Kutuyu açtığında bir kolye zinciri ve tam onun gözleriyle aynı renkte bir taş gördü. Bahar uzun uzun baktı, sonra gözlerini Evren’e çevirdi.
— Neden tam bu? — diye sordu.
Evren kolyeyi nazikçe elinden aldı, kilidini açtı. Bahar saçlarını kenara çekti; Evren kolyeyi onun boynuna taktı. Taş hemen göğsünün ortasına düştü.
— Bu taş, bana bana kızdığında gözlerinin rengine benziyor, — diye fısıldadı Evren. Onun omzuna dokunup şakağından öptü.
Bahar kahkaha attı, uzun zamandır duymadığı kadar içten bir kahkahaydı bu.
— Gerçekten şaşırttın beni, — dedi dürüstçe, kolyeyi parmaklarının ucuyla kaldırıp ışığa tuttu. — Ve biliyor musun, — dedi gülümseyerek, — bu hoşuma gitmeye başladı.
— Umuyorum ki karşılıklı bir anlaşma olur, — dedi Evren, dudaklarında alaycı bir tebessümle.
Bahar’ın kaşları hafifçe kalktı; gizemli bir gülümseme belirdi ama cevap vermedi. Evren sandalyeye geri oturmak üzereydi ki, birden mutfak kapısından aşçı kılığında bir adam fırladı.
— Salonda doktor var mı?! — diye bağırdı; elinde bir bıçak vardı, ucundan kan damlıyordu.
— Evren… — Bahar’ın yüz ifadesi değişti. Az önceki şakasını hatırlayıp onu azarlamak isterdi, ama refleksle hemen doktor kimliğine büründü.
— Bahar? — dedi Evren, elini uzatarak. O da eline dayanıp kalktı. — Arkamda dur, — dedi kararlı bir sesle. — Ne oldu? — diyerek adamın yanına yürüdüler. — Bıçağı bırakın, — dedi Evren sakin ama sert bir tonla, elini öne uzatıp Bahar’ın yaklaşmasına izin vermedi.
Adam onlara döndü, gözleri korkuyla doluydu.
— Kan var… çok kan var… çıkardım, yardım etmek istedim, — diye kekeliyordu adam, cümleleri birbirine karışmıştı. — Çocuk…
Bu kelimeyi duyar duymaz Bahar, Evren’i itti ve mutfağa koştu. Evren’in yüzü bir anda bembeyaz kesildi; kapılar onun arkasından kapanırken dişlerinin arasından küfretti. Adamın bileğini dikkatle çevirip kavradı, bir garsondan havlu kaptı, bıçağı elinden aldı ve bar tezgâhına bıraktı. Ardından Bahar’ın peşinden koştu.
Mutfakta kızarmış yağ ve kişniş kokusu vardı. Genç bir kadın, sırtını buzdolabına dayamış, karnını iki eliyle tutuyordu. Parmaklarının arasından kan sızıyordu. Önlüğü çoktan kana bulanmış, yanında bir tava devrilmişti. Bahar çoktan siyah eldivenlerini giymekteydi.
— Herkes geri çekilsin! — diye bağırdı, aşçılar derhal yol açtılar.
Yanına çömeldi. Evren bir aşçının elinden eldiven kapıp yürürken taktı.
— Bıçak açılı girmiş, — dedi Bahar hızla, yarayı incelerken. — Yüzeysel, ama orta çizgiye yakın.
— Atar damar hasarı yok, — dedi Evren, karşısına geçip çömelerek, — ama kan kaybı ciddi.
Bahar yaranın üstüne havluyu bastırdı.
— Ambulans çağırın! — diye emretti.
— Çağrıldı bile, — dedi arkasından bir ses.
— Peran’a mı götüreceğiz? — diye sordu Bahar.
Kadın inledi, gözleri Bahar’a kilitlendi. Elleriyle onun ellerini yakaladı, sanki hem bastırmak hem uzaklaştırmak ister gibi.
— Daha sıkı bastır, — dedi Bahar, Evren’e bakarak. — Kanamayı durdurmamız gerek.
— Kımıldamayın, — dedi Evren, havluyu bastırırken. — Yardım edeceğiz.
Bahar nabzını yokladı.
— Tansiyonu düşüyor, — dedi.
— Dolgunluk? — diye sordu Evren.
— Zayıf, — diye başını salladı Bahar.
Bir an için göz göze geldiler, aynı anda derin bir nefes alıp birlikte verdiler.
— Soğuk lazım, buz, peçete, — dedi Bahar, arkasına dönüp şaşkın aşçılara bakarak. — Hadi, çabuk!
— Çocuk… çocuk, — diye tekrarlıyordu elinde bıçakla dışarı fırlayan adam, duvara yaslanmış, titreyerek. — Bizim oğlumuz…
— Çık dışarı! — diye haykırdı Evren. — Hemen!
Bir çalışan adamı dışarı çıkardı. Evren yeniden Bahar’a döndü.
— Evren, — dedi Bahar boğazı düğümlenerek, — bunu kendi yapmış… — sesi neredeyse fısıltıydı.
— Bunu konuşmuyoruz, — dedi Evren, kararlı bir bakışla. — Sadece kurtarıyoruz.
Kan yeniden fışkırınca Bahar ikinci bir havluyu bastırdı, Evren hemen devraldı.
— Tut bunu, — dedi. — Bırakma.
— Yanlışlıkla oldu… — diye fısıldadı kadın, sesi neredeyse duyulmazdı. — Bıçak elimden kaydı…
— Şimdi konuşmayın, — dedi Bahar, gülümsemeye çalışarak ama bakışları gergindi. — Sonra anlatırsınız, şimdi sadece nefes alın.
— Peki ya bebek? — Kadın Bahar’ın bileğini ölüm gibi kavradı. — O da… olmayacak mı?
Bahar gözlerini kaçırdı.
— Bahar, — dedi Evren’in sesi, — titriyorsun.
— İyiyim, — dedi Bahar, nefesini dengelemeye çalışarak. — Sadece tutmaya devam et.
Evren onun yüzündeki solgunluğu fark etti. Havluyu bastırırken aynı anda onun elini de sıktı. Parmakları birbirine kenetlendi; sanki tek bir bandaj olmuşlardı. Kadının nefesi hırıltılı çıkmaya başladı.
— Nabız ip gibi, — dedi Evren, bileğini kontrol ederken. — Ambulans nerede?!
— Nerede kaldılar?! — diye yineledi Bahar. — Arayın, söyleyin, bıçak yarası, olası hamilelik, ciddi kan kaybı! Çabuk!
Kadın hırıltıyla nefes alıyordu, Bahar hemen eğildi.
— Gözlerinizi kapatmayın, — dedi. — Beni duyuyor musunuz?
Evren kadının omzunu tutarak nefesini rahatlatmaya çalıştı.
— Onu yatırmalıyız, düz pozisyon, baş yana, — dedi.
Kelimeye bile gerek kalmadan aynı anda hareket ettiler — kusursuz bir ekip gibi. Bahar solunumu izliyor, Evren nabzı kontrol ediyor, arada onun alnındaki teri siliyordu. O da aynı refleksle Evren’in alnındaki teri sildi.
— İki dakikaya ambulans burada! — diye bağırdı bir garson kapıdan.
— Sedye doğrudan mutfağa, salona değil! — dedi Evren, az da olsa rahatlayarak.
Bahar, ambulans gelene kadar kadının elini bırakmadı.
— Yaklaşık otuz yaşında, hamile, bıçak yarası, — dedi gelen sağlık görevlilerine. — Kan kaybı orta düzeyde ama tansiyon düşüyor, şok tablosu.
— Anlaşıldı, — dedi biri, hastayı devralırken. — Biz devam ederiz.
Evren kadının sedyeye alınmasına yardım etti, derin bir nefes verip arkasından baktı.
— Evren, — Bahar eldivenlerini çıkarmıştı, ardından gitmek istedi.
— Hayır, biz gitmiyoruz, — dedi Evren inatla, onu kolundan tutarak.
— Ama… nasıl olur? — dedi Bahar, şaşkınlıkla.
— Elimizden geleni yaptık, — dedi Evren, eldivenleri çöpe atıp onun omzuna kolunu dolayarak. — Kadın yaşıyor!
— Ama Evren… — Bahar hâlâ anlamıyordu.
— O yaşıyor, Bahar. Biz şehirdeki tek doktor değiliz, — dedi, mutfaktan çıkarken. — Artık başkaları ilgilenir. Ben hâlâ bu akşamı umut ediyorum.
Bahar bir an sendeledi. Elleri titriyordu; gözünün önünde hâlâ kan gölü, bıçak… Midesi bulandı, gözleri karardı.
— Sanırım akşam yemeği iptal, — diye fısıldadı, yutkunarak.
— Hadi gidelim, Doktor Özden, — dedi Evren, omzuna sarılarak. — Bugün yine bir hayat kurtardın.
— Biz, — dedi Bahar, gülümsemeye çalışarak ama içi buruktu. — Biz ikimiz. Ayşe’yi, onun bebeğini kurtaramamıştı…
— Bir gün düzgünce yemek yiyeceğiz, — dedi Evren acı bir tebessümle. — Sadece normal bir akşam istedim.
— Sen mucize istedin, Evren Yalçın, — dedi Bahar, koluna girerek. — İşte mucizeler.
— Sakın hastaneye dönmeyi aklından bile geçirme! — dedi Evren, yine o inatçı tonla.
— Evren… — dedi Bahar, yine denemek ister gibi.
— Hayır! — dedi kesin bir şekilde.
Bahar parmak uçlarıyla göğsündeki taşı okşadı; hâlâ sıcaktı.
— Bahar, — dedi Evren, beraberce boş koridorda yürürlerken, — seninle bir akşamın nasıl biteceğini asla kestiremiyor insan.
Bahar’ın kaşları hafifçe kıpırdadı, dudakları belli belirsiz bir gülümsemeye dönüştü.
— Şimdi ne yapıyoruz? — diye sordu Evren, onun birden çıkış yerine değil, içeriye, yürüyen merdivenlere yöneldiğini görünce.
— Göreceğiz, — dedi Bahar sakince, ama kolunu onun koluna sıkıca doladı, sanki kaçabilir diye.
— Bu bir tuzak, — diye homurdandı Evren, Bahar’ın onu erkek giyim mağazasına çektiğini fark ederek.
— Az önce seni dinledim, şimdi sıra sende, Evren Yalçın, — dedi Bahar, onu neredeyse içeri iterek, kaçış yolunu kapattı…
***
Banyodan çıkar çıkmaz Siren saçlarını geriye savurdu ve havluya sardı. Salondaki kavganın ardından ev, onca insana rağmen tuhaf bir sessizliğe bürünmüştü. Şampuan kokusu, bebek kremi ve sütle karışıyordu. Mert’le Leyla yan odada uyuyordu. Siren çocukları kontrol etti, bir süre dinleyip her şeyin yolunda olduğuna emin olduktan sonra yatak odasına döndü.
Uraz pencerenin yanında duruyor, gece karanlığına bakıyordu. Bir elinde çay kupası, ötekinde telefon. İçtiği yoktu; sadece dikilip karanlığa bakıyordu. Dışarıda hafif bir rüzgâr esiyor, yapraklar sessizce hışırdıyordu.
— Hâlâ dönmediler, — dedi.
Siren’in yüzü değişti. Onun aklında yalnızca Bahar’la Evren varmış, sanki başka problemler yokmuş gibiydi.
— Görünüşe göre dönmediler, — dedi, koltuğa çökerken.
— Biz öğrenci gibi sandviç yiyoruz, peki ya onlar? — Uraz Siren’e döndü.
— İstersen yemek yap, — diye homurdandı Siren. — Kim engel oldu? Buzdolabında malzeme var. Hem unutma, o malzemeleri sen almadın! — Sesi sertleşmiş, bakışları keskinleşmişti.
— Ben mi? — diye öfkeyle çıktı Uraz’ın sesi. — Ciddi misin?
— Neden olmayayım? — Siren bir hamlede koltuktan fırladı. — Evren yemek yapıyor, — diye hatırlattı. — Bahar da yapıyor.
— Evren, Evren... — Uraz kupayı masaya sertçe bıraktı. — Her şey artık Evren’e göre mi ölçülecek?
Siren hemen cevap vermedi. Başını azıcık eğip onu seyretti; tıpkı yine nazlanmaya başlayan küçük bir çocuğu izler gibi.
— Zaten onun gibi olmak istiyorsun, — dedi usulca. — Hastanede ondan öğreniyorsun. Belki artık hastane dışında da bir şeyler öğrenmenin zamanı gelmiştir?
— Ben cerrahım, Siren, şef değil! — Uraz bir anda alevlendi, pencereye döndü. — Evinde ondan öğreneceğim bir şey yok! Hiçbir şey! Onun hiç ailesi olmadı! Hiç! Bana ne öğretebilir? Çorba kaynatmayı mı?
— Peki neden hâlâ bunu Bahar’ın yapması gerektiğini düşünüyorsun? — Siren yanına gidip onu kendine çevirdi. — Neden hâlâ annenin sırtına çökmüş durumdasın; hem ben hem çocuklarımızla birlikte? Bunu normal mi sanıyorsun? — Konuşurken göğsüne itiyor, onu geriletmeye zorluyordu. — Ben senin karınım ama bunu hissetmiyorum! — Duygularla titriyordu. — İşte doktorken Evren’le yarışıyorsun, evde ise Bahar’ı didikliyorsun; sanki kimin çocuk yapacağına karar verme hakkın varmış gibi! Sen kimsin, Uraz Yavuzoğlu? — Resmen duvara sıkıştırmıştı onu. — Sadece eve uyumaya gelip sabah yine işine dönen bir doktor değilsin. İlgilenmen gereken çocukların var! Çamaşırını kim yıkıyor, ütünü kim yapıyor, haberin bile yok! Kim, ne zaman, nasıl — bilmiyorsun!
— Zaten hep sınırdayım, — omuzları gerildi. — İki çocuk, ev, faturalar…
Siren kahkahayı bastı.
— Faturalar mı, Uraz?! Faturalar mı?! — Onu bir kez daha itti. — En son ne zaman evin faturalarını sen ödedin? Bu evi çevirmek kaç paraya mal oluyor, biliyor musun? — Gözlerinin içine baktı. — Bir de annen var; bizim yerimize her şeye o karar veriyor, — sesini biraz alçalttı. — Senin bir ailen var, Uraz. Ama nasıl oluyorsa Bahar’a hayatını sen dayatmaya çalışıyorsun! Kendi hayatını yoluna koydun mu? Sonsuza dek bu evde yaşamayı mı planlıyorsun? Cidden mi? Niye? Çünkü hoşuna gidiyor, rahatına geliyor! Sen hiçbir şey kararlaştırmadın ve hâlâ kararlaştırmıyorsun, — derin bir nefes verdi. — Asıl mesele şu: Ne karar vereceksin ki? Bahar senin ne yiyeceğini seçiyor!
— Başlama yine! — diye öfkelendi Uraz.
— Başlama mı? — Siren neredeyse vuracaktı. — Çocuk gibi davranıyorsun!
— Ben çocuk değilim! — Uraz yumruklarını sıktı.
— Kanıtla, — dedi Siren. — Ailenden sorumluluk al. Artık hastanenin, “doktorum” unvanının, babanın ve dedeninin soyadının arkasına saklanma! Yeter, Uraz!
— Her şey bu kadar kolay sanıyorsun, öyle mi? — Nefesi hızlandı, yaklaşıp gözlerinin içine baktı. — Para gökten yağmıyor, Siren. Çocuklar doyacak, ev dönecek. Annem yardım ediyor, eee? Bu kötü mü? — Sahi, tüm itirazları neden ettiğini anlamıyor gibiydi.
Siren alayla gülümsedi.
— Bu… rahat, — diye kabul etti. — Hem de korkunç derecede rahat; çünkü böyle olunca karar vermek zorunda kalmıyorsun, — Uraz cevap vermek istedi ama sustu. — Seni suçlamıyorum, Uraz. Sadece aile olalım istiyorum. Gerçekten. Kendimize ait bir evimiz, kendi duvarlarımız olsun. Bitmeyen “anne” meselesi değil.
Uraz dişlerini sıktı, pencereye döndü.
— Altından kalkabilir miyiz peki? — sesi kısılmıştı; diklenmesi sönmüştü. — Emin misin, kalkabilir miyiz? İki küçük çocuğumuz var, her şey burada; bize yardım ediyorlar.
— İşte tam da bu yüzden “yardım ediyorlar”, — Siren yanına geçti. — Öyle yardım ediyorlar ki, çocuklarla bir hafta sonu geçirmenin ne demek olduğunu unuttun. Benim var olduğumu unuttun; bizi unuttun! Uraz, bizim aile olmamız gerekiyor.
— Onların hatalarını tekrarlamak istemiyorum, — dudaklarından dökülüverdi.
— Onların mı? — Siren kaşlarını çattı.
— Annemle Evren’in! — diye patladı Uraz. — O da her şey kontrolünde sanıyordu. Sonuç? Dış gebelik, düğünden kaçış, Amerika. Şimdi o yine yanında ve belki yakında çocukları olacak! Onların çocuğu… peki biz? — Tam bir şaşkınlıkla baktı Siren’e.
— Ne dedin sen? — Siren duyduğuna inanamıyordu.
— Annem hamile kalırsa, — diye dişlerinin arasından çıkardı Uraz. — Ve Yusuf da Evren’in oğluysa, bunun ne demek olduğunu anlıyor musun? Evimizde…
Siren devamına izin vermedi. Şaklayan bir tokat öyle yankılandı ki, yan odada uyuyan Mert uykusunda iç çekti. Uraz dondu kaldı, yanağını tuttu.
— Sakın, — dedi Siren, öfkeyle titreyerek, — sakın annen hakkında böyle konuşma!
— Ben sadece… — Uraz bir şeyler geveledi.
— Sadece ahmaklık ediyorsun, — diye kesti sözünü. — Her şeyden korkuyorsun — paradan, işten, hatta kendi ailenden. Senden güçlü biri çıkar diye ödün kopuyor, çünkü kendin büyümek istemiyorsun!
— Sen de fazla ileri gitme! — diye patladı Uraz. — Korksaydım, seninle evlenmezdim. Yurt dışına ihtisasa giderdim!
— Bravo, Uraz, — Siren alkışladı. — Can yakmak istedin, yakabildin mi? Yetişkin olduğunu göstermek istedin ya — yetişkinler lafla savaşmaz! Hareket eder! — Siren yanına iyice sokuldu, telefonunu elinden aldı. — Yarın bütün günü çocuklarla geçireceksin! Tüm gün!
— Siren… — Uraz’ın gözlerinde panik dalgalandı.
— Tüm gün, — diye tekrarladı. — Belki o zaman ailenin ne demek olduğunu anlarsın; bunun sadece bir kelime olmadığını.
Arkasını döndü, odadan çıktı; onun bahane bulmasına izin vermedi. Uraz yatak odasında tek başına kaldı… ve ilk kez gerçekten korktu. Bir anda Siren’le aralarındaki farkın ne kadar büyük olduğunu anladı… onun ne kadar olgunlaştığını, kendisininse sanki yerinde saydığını…
***
Aslında bu yerden seve seve kaçıp giderdi, ama adımlarını kararlılıkla atıyordu — sanki ne yaptığını biliyormuş gibi… ama aslında hiç de öyle değildi. Alışverişten hoşlanmazdı: yapay ışık, aynalar, sıralar, yeni kumaş kokuları… Onu hep yorardı. Fakat bugün farklıydı. İlk kez mağazada birlikteydiler — hem de onun için kıyafet seçiyorlardı. Bahar, Evren’i yine siyah tişörtlerin olduğu raftan uzaklaştırdı; dikkatini gömlekler, pantolonlar, uzun kollular, kazaklar… kısacası siyah tişört dışında her şeye yönlendirmeye çalışıyordu. Ona göre siyah fazlasıyla yeterliydi — ama Evren’e göre değil.
Yine elinde o meşhur “eşsiz” siyah tişört belirdi.
— Evren, — dedi Bahar, tişörtü kendine çekip ondan almaya çalışarak, — doğru düzgün kıyafetin yok, hâlâ aynılarını seçiyorsun. Hayır! Bunu almayacağız!
— Bana yetiyor, — dedi Evren, mankenlere bir cerrahın hastalarını inceler gibi bakan gözlerle.
— Sen öyle sanıyorsun, — diye karşı çıktı Bahar, pantolonları karıştırırken. — Hep aynı gömlekleri giyiyorsun.
— Ve gayet mutluyum, — dedi Evren, etrafında oyalanırken bile gözleri sürekli koyu renkli tişörtlere kayıyordu.
— Hiç olmazsa ilgileniyormuş gibi yap, — dedi Bahar, omzuyla dürtüp dirseğiyle karnına hafifçe dokunarak.
— İlgileniyorum, — dedi Evren, gülümseyip biraz eğilerek, — özellikle de beni baştan aşağı yeniden giydirmeye çalışan seni izlemekle.
— O hâlde dikkatini topla, profesör, — dedi Bahar, eline birkaç pantolon ve gömlek tutuşturup ilerledi.
— Gerçekten neden uğraşıyorsun bunlarla? — diye homurdandı Evren, peşinden gelen bir mahkûm edasıyla. — Böyle bir anlaşma yaptığımızı hatırlamıyorum.
— Ben uyarmıştım, — diye elini salladı Bahar. — Bunu terapi say.
— Ne terapisiymiş bu? — dedi Evren, elindekileri bir kenara bırakmaya çalışırken. Bahar hemen dönüp her birini yeniden kollarına yığdı.
— Cimrilik terapisi, — dedi Bahar masum bir gülümsemeyle.
— Yani hem ödeyip hem de tedavi oluyorum? — Evren bir standa yaslandı.
— Aynen öyle, — dedi Bahar, rafları incelerken. — Karşılıklı fayda esasına dayalı bir iş birliği.
— Ya tedaviye direnç gösterirsem? — diye güldü Evren.
— O zaman tekrar kür uygularız, — dedi Bahar, askıdan birkaç kot indirirken.
Bahar onları havaya kaldırıp cerrah titizliğiyle inceledi — mavi, gri, siyah.
— Hepsi bu mu? — Evren’in kaşı kalktı. — Üç tane mi? — Gerçekten şaşırmıştı.
— Evren, — dedi Bahar, arkasına dönerek, — bu sadece başlangıç.
Evren iç çekti, anestezisiz uzun bir ameliyata giriyormuş gibi. Bahar ise başka bir şeye yönelmişti. O sırada Evren o “basit” siyah tişörtü gördü — yumuşak, gölge kadar sade. Eline aldı, çevirdi.
— O hâlde bunu da alıyoruz, — dedi.
— Siyah mı? — Bahar göz ucuyla baktı. — Hayır.
— Neden hayır? — Evren inatla tişörtü üstüne koydu.
— Çünkü bütün kıyafetlerin karanlık, gri tonlarda, — dedi Bahar, gözlerinin içine bakarak gülümsedi. — Bir tane olsun açık ya da renkli istiyorum.
— Ben istikrar taraftarıyım, — diye inat etti Evren.
— Ben de renkten yanayım, — dedi Bahar, tişörtü alıp yerine astı.
Evren birkaç saniye bekledi, sonra yine aynı tişörtü aldı; bakışları farkında olmadan onun siluetine kaydı.
— Evren! — diye güldü Bahar. — Çocuk gibisin!
— Ben cerrahım, — dedi ciddi bir ifadeyle. — Israr, uzmanlık alanım.
Bahar tişörtü bir kez daha alıp yerine koydu.
— Israr bir teşhis değil, — dedi.
— Emin misin? — diye yaklaştı Evren. — Sende de aynı semptom var.
— Ben sadece… — Bahar bir an durdu, kaşını kaldırdı, onun gözleri dudaklarına kilitlenmişti, — senin gece nöbetinden kaçmış biri gibi görünmeni istemiyorum.
— Sen de her şeyi yöneten bir müdür gibisin, — diye karşılık verdi Evren. — Bir de bunları denemem gerektiğine beni ikna etmen lazım.
Bahar tam bir şey diyecekti ama gülmeye başladı.
— İkna edemem sanıyorsun, — dedi, adım atıp ona iyice yaklaşarak. Çevresine baktı; kimsenin onları izleyip izlemediğini kontrol etti.
Evren’in nefesi karıştı, o da farkında olmadan yaklaşmıştı. Bir saniye daha, ve tüm o seçtiği kıyafetler yere dökülebilirdi. Gerçekten onu sarılmak, öpmek, dünyayı unutmak istiyordu.
— Dayanılmazsın, — dedi Bahar, geriye çekilerek… aslında kimin ilk hamleyi yaptığını ikisi de bilmiyordu.
— Bunu yeni mi fark ettin? — Evren gri bir sweatshirt ve yine o tişörtü askıdan aldı. — Uzlaşma teklifi, — dedi. — Senin seçtiklerinin hepsini denerim ama bu tişörtü de alıyoruz! Yoksa hiçbir şey almam!
— Sadece bir tane mi? — dedi Bahar, kuşkuyla bakarak.
— İstersen Hipokrat yeminiyle söz vereyim, — dedi Evren.
Bahar uzun süre baktı, yalan mı söylüyor anlamaya çalıştı.
— Peki, bir tane, — dedi sonunda, iç çekerek.
Evren’in yüzü bir anda parladı; o gülümseme, Bahar’ın kalbini hep yerinden söküp alan o nadir, içten gülümseme belirdi.
— O hâlde buyurun, Doktor Bahar Özden, — dedi Evren’in gözleri ışıldayarak. — Deney için hazırım!
O gerçekten kabul etmişti. Bahar hâlâ inanamıyordu; aynaların, mankenlerin arasından yürürken arkasında onun ayak seslerini duydu. Evren kollarında yığınla kıyafetle, sanki uzun bir yolculuğa çıkıyormuş gibi görünüyordu.
— Evren, bunların hepsini gerçekten deneyecek misin? — diye sordu.
— Elbette, — dedi. — Söz verdim sonuçta.
Bahar gülümsedi. Evren onun arkasından yürürken yüzünde belli belirsiz bir memnuniyet vardı. Gülmemek için kendini zor tutuyordu; akşam yemeği planı bozulmuştu ama umursamıyordu. Ne istediğini biliyordu. O yürüyen kadının sırtına, zarif omuzlarına baktı — hayatındaki fırtına ve sığınağı olan o kadına.
Bir gün, diye düşündü, bir gün o inatçı, güzel kadın, benim o siyah tişörtümü giyecek.
***
Gülçiçek sabahlığını giyip yatak odasının yarı karanlığına girdi. Gece lambasının yumuşak ışığı yatağa ve komodinin üzerindeki, yarım bırakılmış örgüsüne düşüyordu. Az sonra yine koltuğa oturup otomatik bir hareketle ilmek üstüne ilmek atmaya hazırdı; ama Mert’le Leyla için ördüğü patikler çoktan basit bir uğraş olmaktan çıkmış, ağlamamak için bir tutunma yoluna dönüşmüştü.
Kocasına baktı. Reha, yastığa yaslanmış halde yatıyordu. Uyuyor olmadığını iyi biliyordu: nefesi fazla düzenliydi, parmakları yorganın kenarını fazla sıkı kavramıştı.
— Uyuyor numarası yapma, — diye iç çekti, koltuğa yaklaşırken. — Her şeyi görüyorum.
— Neyi görüyorsun? — Reha gözlerini açıp ona baktı. — Boş boş yatmaktan bıkmış bir adamı mı? — Gözlerini yere indirdi.
— Yine bir şeyleri saklayan bir adamı görüyorum, — dedi Gülçiçek, oturup şişlerini eline alırken. — Önce acını saklıyordun, şimdi… — cümleyi yarım bıraktı.
— Saklayacak bir şeyim yok, — dedi Reha, bakışlarını pencereye kaydırarak. — Sadece biraz kalbim… — kelimeyi söylerken sanki zayıflığını ele verecek diye çekindi, — …sızlıyor, — diye itiraf etti sonunda. — Hava koşullarındandır belki.
— Hava mı, — Gülçiçek örgüyü bıraktı, — yoksa gurur mu?
— Olmayan dramayı arıyorsun, — diye kızdı Reha.
Gülçiçek ayağa kalkıp yanına geldi.
— Hayır, — diyerek ona eğildi. — Seni canlı görmek istiyorum!
Avucu Reha’nın göğsüne indi. Reha irkildi; Gülçiçek elinin altında kalbinin düzensiz atışını hissetti.
— Reha, — diye fısıldadı. Komodini açıp ilaç şişesini aldı, bir kapsül çıkarıp uzattı. — Neden böyle yapıyorsun?
— Gerek yok, — diye eliyle savuşturdu Reha, ilacı reddederek.
— Gerek var, — diye üsteledi Gülçiçek. — Kendiliğinden geçmeyecek, — onun avucunu zorla açıp hapı bıraktı, bardağa su doldurup uzattı. — İç.
Sabırla yanında bekledi.
— Gülçiçek, beni hasta yerine koymanı istemiyorum, — dedi Reha, yine de hapı ağzına atıp bardaktan bir yudum alırken. — Yeterince serum altında vakit geçirdim.
İlacı içtiğine emin olunca bardağı alıp komodine koydu.
— Hastanede neredeyse iki hafta hasta olarak yattın! — hâlâ yanında dikiliyordu. — İki hafta, Reha! Yıllarca orada neredeyse yaşadın! Ya sızlanıyorsun ya da her şey yolundaymış gibi davranıyorsun; oysa öyle değil. Eve döndük, her şey iyiydi; telefon çalana kadar. Sonra sanki seni biriyle değiştirdiler! Ne oluyor, Reha?
Reha başını eğdi.
— Sadece… bir şeyler yapmak istiyorum, — dedi kısık sesle. — Hâlâ işe yarayabildiğimi hissetmem lazım.
Gülçiçek iç çekip yatağın kenarına, onun yanına oturdu. Avucu yeniden göğsüne indi; Reha da onun elinin üstüne kendi elini koydu.
— Yarayışlı ol, — dedi Gülçiçek. — Ama bunun için canlı ve sağlıklı olman gerekiyor! — Gözlerinin derinindeki hüznü gizlemeden baktı. — Yıllarca ilgimden, şefkatimden faydalanan bir adamla yaşadım. Aynı hatayı tekrar edeceğimi mi sanıyorsun?
Reha dudaklarını sıktı, bir şey söylemek istedi ama başaramadı.
— Affet, — yalnızca bunu fısıldayabildi. — Ben… yine her şeyi berbat etmek istememiştim.
— Yine mi? — dedi Gülçiçek, gözlerinin içine dikkatle bakarak. Sustular.
Reha bakışlarını kaçırdı; komodindeki bardağı kendi aldı, bir yudum içti, öksürdü. Gülçiçek ona eğilip destek verdi, kollarıyla sardı. Vücudundaki titremeyi hissetti.
— Yat, — sesi yumuşamıştı; bir adım geri çekilmiş gibiydi. — Kahramanlık etme, — diye rica etti.
Reha derin bir nefes aldı ve usulca uzandı. Gülçiçek yastığını düzeltti, üstünü örttü; bu kez itiraz etmedi.
— Bana kızgın mısın? — gözlerini açmadan sordu.
— Sadece gergin olduğunu görüyorum, — dedi o. — Ve ben yalnız kalmak istemiyorum.
— Ben de istemiyorum, — dedi Reha; gözlerini açıp gülümsemeye çalıştı.
— Aptal adam, — diye iç çekti Gülçiçek; tam kalkacakken Reha elini yakalayıp tuttu.
— Gitme, — sesine panik karışmıştı.
— Reha… — elini kurtarmaya çalıştı.
— Hayır, bırakmam; bu doğru değil, — dedi Reha korkuyla ona bakarak.
— Yapamam, — dedi Gülçiçek; yine de yatağın kenarında oturmaya devam etti.
Reha yorganı kenara itip güçlükle doğruldu; bakışları bulanıktı.
— Öyleyse doktor çağır, — dedi kasıtlı bir kısıklıkla. — Bahar’ı. Evren’i. Herkes bilsin baş edemediğimi.
— Sakın! — diye birden döndü Gülçiçek; gözleri parladı. — Beni sakın şantajla köşeye sıkıştırma!
— O zaman kal, — dedi Reha; sesi titredi; ne sitem ne de baskı vardı, yalvarış vardı sadece. — Yanıma uzan. Evliyiz, Gülçiçek. Sen benim karımsın; ayrı odada uyumana izin veremem! Eğer gidersen, senin yanına gelirim ve yerde uzanırım!
Gülçiçek dudaklarını bastı, uzun süre baktı ona; söylediğini yapacağını anlıyordu — gerçekten yerde yatardı. Derin bir nefes aldı; yine de, bir yanıyla onun merhametine oynadığını biliyordu. İsteksizce başını salladı ve ayağa kalktı. Reha yorganı araladı; onu gözleriyle izledi. Gülçiçek yatağın öbür tarafına geçti, sabahlığını çıkarıp koltuğa bıraktı. Yatağa uzanır uzanmaz Reha ona sokuldu; aynı yorganın altına girip başını onun omzuna koydu. Gülçiçek’in parmakları saçlarına değdi; başını okşadı. Nefesi düzensizdi ama bedeni sıcaktı, canlıydı.
— Böylesi daha iyi, — diye fısıldadı Reha, onu kucaklayıp daha da yanaşarak. — Görüyor musun? Sen yanımdayken bileğim gevşiyor.
— Yalan söyleme, — diye fısıldadı Gülçiçek; elinin altında kalbinin düzensiz atışını hissediyordu.
— Gerçek, — dedi Reha, gözlerini kapatarak. — Sen yanımdayken hafifliyor.
Gülçiçek cevap vermedi. Yanında uzanıp kalbinin ritmini dinledi; nefes almaya bile çekinerek. Reha neredeyse dalmıştı.
— Bugün Rengin’le konuştum… — sesi titredi; rahat bir pozisyon arıyormuş gibi yaptı. — Projeyi ben yürüteceğim… — cümleyi tamamlamadı.
Gülçiçek hemen başını kaldırdı.
— Reha, — diye sözünü kesti, — gerek yok, şimdi değil. Dinlen, — onu yatıştırmak için bu kadar uğraşmıştı; kalp ritmi az çok dengelenmişti… yataklarında bir krizin tekrarlanmasını istemiyordu.
— Sadece açıklamak istemiştim ki… — diye yeniden denedi Reha.
— Herkesin bir geçmişi var, — yine araya girdi Gülçiçek. — Ve hataları, — diye ekledi. — Sadece söyle: Endişelenmeli miyim? — bu akşam ikinci kez soruyordu.
— Hayır! Tabii ki hayır, — diye aceleyle karşılık verdi; fazla hızlı, neredeyse fazla kendinden emin.
Reha doğrulup gözlerinin içine baktı. Gülçiçek’in kaşları hafifçe çatıldı; gözlerinde ince bir güvensizlik gölgesi belirdi. O ne kadar sakin görünürse, Reha o kadar telaşlanıyordu.
— Reha, — dedi Gülçiçek usulca, — bazen sözler değil, susuşlar daha yüksek konuşur.
— Sandığın gibi değil, — dedi Reha, bakışlarını kaçırarak.
— Bir şey sandığım yok, — dedi Gülçiçek. — Sadece zorlandığını görüyorum.
İtiraz edecek oldu; Gülçiçek nazikçe elini onun omzuna koydu.
— İlaç etkisini gösterdi, — neredeyse gülümsedi. — Şimdi hiçbir şey kanıtlama, — diye rica etti. — Baskı yapmayacağım, — adeta söz verdi.
Reha rahatlamış bir baş hareketi yaptı; sanki ona bir nefeslenme verilmişti. Sırtını dönüp uzandı.
Gülçiçek onun sırtına baktı; düzensiz nefesini dinledi. Kalbinin eski yaralardan ağrıdığını, konuşmanın da yarım kaldığını biliyordu. Sessizce yorganı düzeltti, onu biraz daha örttü; sonra yanına kıvrılıp sırtına yaslandı, kollarıyla sardı ve gözlerini kapadı.
Aralarındaki gerilim kaybolmadı; sadece biraz hafifledi — çekilip giden bir dalga gibi, kumda iz bırakarak. Reha, onun elini göğsünde — kalbinin tam üzerinde — tutarak uykuya daldı; Gülçiçek ise uzun süre penceredeki karanlığa baktı…
***
Bahar mankenleri inceliyordu, Evren ise kabindeydi. Satıcı kadın başını öte yana çevirir çevirmez, Evren tek bir hamlede Bahar’ı içeri çekti.
— Evren, — diye fısıldadı Bahar, o ise elini onun ağzına kapattı. — Aklını mı kaçırdın? — dedi, artık avucunun içine fısıldayarak.
— Onaya ihtiyacım var, — diye karşılık verdi Evren.
— Neye? — Bahar anlamadı.
— Tişört, — ancak o zaman fark etti Bahar: seçtikleri onca şeyin içinden Evren denemeye siyah tişörtle başlamıştı. — Sanki biraz küçük gibi.
Bahar göz kırptı, başını iki yana salladı.
— Ciddi misin? — diye patladı ve perdeyi hafifçe aralayıp dışarıdan biri fark etmiş mi diye baktı.
— Tamamen, — dedi Evren; onu içeri doğru çekip perdeyi kapattı, sonra Bahar’ı kendine döndürdü. — Eğer “gece nöbetinden kaçan biri” gibi görünmemi istemiyorsan, — onun sözlerini tekrarladı, — bedenin bana uygun olup olmadığını sen teyit etmelisin.
Fazla yakındı. Bahar’ın elleri onun omuzlarına düştü. Evren’in nefesi yanağına değdi. Onun parfümü, Bahar’ın kokusuyla karıştı.
— Evren, — dedi Bahar hafifçe geriye çekilerek. Evren’in elleri onun beline yerleşti; Bahar’ı rahatça süzebilmesi için.
— Kendin dener misin? — diye nefesini tutarak fısıldadı; nefesi düzensizleşmişti.
— Ne? — Bahar avuçlarını onun göğsüne dayadı. — Hayır!
— Neden? — Evren gerçekten şaşırmış görünüyordu.
— Çünkü bu delilik, Evren. Bu senin bedenin, hem de üstünde harika duruyor, — dedi Bahar, fazlasıyla hızlı konuşarak.
— Korkuyor musun? — Evren onu sıkıca tutuyor, geri çekilmesine izin vermiyordu.
— Korkmuyorum, — dedi Bahar; isteğinden çok, talebin mantığına takılmıştı. — Benim denemem sana beden konusunda nasıl yardım edecek, onu anlamıyorum.
— Bak, — dedi Evren. — Küçük değil mi?
— Hayır, gayet iyi oturuyor, — diye itiraz etti Bahar.
— Dar, — diye üsteledi Evren.
Tişörtün kumaşını çekebilirdi; ama onu bırakırsa Bahar’ın kabinden kayıp gideceğinden korkuyordu.
— Küçük falan değil! — dedi Bahar; hem öfkeli hem sinirli hem de gülmek üzereydi.
— Öyleyse kanıtla, — dedi Evren. — Göster!
— Ne?! — Bahar’ın sesi yükseldi.
— Giy, — dedi Evren, gözlerini onunkilerden ayırmadan. Ufak bir titreme bütün bedenine yayılıyor, o siyah tişörtü onun üzerinde görme arzusunu ele veriyordu.
— Delirdin, — dedi Bahar, bu kez daha az itirazla.
— Azıcık, — diye fısıldadı Evren, ona doğru eğilirken; elleri Bahar’ın sırtında gezindi. — Üzerinde nasıl durduğunu görmek istiyorum.
Onun titremesi Bahar’a geçti. Nefesi hızlandı, kalbi göğsünde gürültüyle çarptı.
— O zaman dışarı çık, — dedi Bahar, nasıl oldu da birdenbire bu teklife razı geldiğini kendi de anlamadan.
— Çıkmam, — başını salladı Evren, gözleri Bahar’ın dudaklarına takılı. — Yardım edeceğim.
— Evren, — diye yalvardı Bahar.
Evren yine başını salladı; onunla birlikte dönerek kendini perdeye, Bahar’ı ise aynaya sırtı dönük hale getirdi. Bahar’ın yanaklarına sıcak bir pembelik yayıldı… onun arzusu Bahar’a çoktan bulaşmıştı.
— Dön arkana, — dedi Bahar.
Evren’in kaşları kalktı; bütün hali “ciddi misin?” diye haykırıyordu — sadece kollarını iki yana açmamıştı. Tişörtü çıkarıp ona uzattı. Bahar derin bir nefes aldı; yavaşça bluzunu çıkarıp Evren’e verdi, tişörtü aldı. Ona baktı; Evren’in bakışı Bahar’ın omuz çizgisinden aşağı kaydı, göğsünün çukurunda sıcakça duran kolye ucunda durdu. Evren havayı sertçe içine çekti. Bahar bir an dondu; farkında olmadan nefesi hızlanmış, kalbi o kadar gürültülü atıyordu ki dışarıdaki sesleri bastırıyordu. Tişörtü geçirdi; hâlâ onun bedeninin sıcaklığını taşıyordu. Yumuşak kumaş, Evren’in dokunarak ezberlediği her şeyi zarifçe belirginleştirdi.
— İşte, — sesi kısıldı, hafifçe çatallaştı. — Memnun musun?
Bir anlığına her şey silindi — duvarlar, aynalar, AVM’nin uğultusu. Geriye sadece o kaldı: onun siyah tişörtünde, ona bir tık büyük. Bir omzu düşmüş, köprücük kemiğinin çizgisi açığa çıkmıştı. Saçları omuzlarına yayılmış, kızarmış yüzünü çerçevelemişti; nefesi düzensizdi.
— Evren… — dedi, ama Evren çoktan yaklaşmıştı.
O kadar yakındı ki, Bahar dudaklarında onun nefesini hissediyordu.
— Mükemmel olduğunu biliyordum, — dedi Evren usulca. — Ama senin bu kadar güzel olacağını düşünmemiştim.
Bahar cevap vermek istedi; Evren’in parmakları eline değdi — aralarında sanki bir akım sıçradı. Bahar irkildi; çünkü onun durmamasını her hücresiyle istiyordu. Evren parmaklarını yavaşça gezdirdi: kumaşın üzerinden, omzundan, saçlarına… Öyle ağır ağır, neredeyse huşuyla dokunuyordu ki, sanki temas etmiyor, o anda bir anı kuruyordu. Bahar’ın elleri onun göğsüne düştü, bir an durdu.
— Evren… olmaz, — diye fısıldadı.
— Öyleyse “istemiyorum” de, — dedi Evren, dudaklarına nefesini sürerken.
Konuşurken dudakları neredeyse değiyordu. Bahar gözlerini kapadı, hafifçe sendeledi. Evren ona düşünme payı bırakmadı; öyle bir öptü ki, dünya o daracık kabinden ve aralarında sıkışmış pamuk kokusundan ibaret kaldı. Perde, hareketleriyle hafifçe dalgalandı. Evren avcuyla onun yanağını sıvazladı, boynundan saçlarına doğru kaydı; Bahar içindeki bütün tutkulu cevabı verdi. Elleri Evren’in çıplak sırtında dolaştı; göğsüne yaslandı, onu öptü, boynuna sokuldu.
Evren’in elleri onun tişörtünün altına girdi… Az önce giymesini isteyen oydu, ama nasıl çıkardığını ikisi de anlamadı… İlk kim durdu — bilmiyorlardı; belki de ikisi birden.
Hâlâ onun belini kavrıyordu; Bahar ise alnını Evren’in çenesine dayamış, geri çekilemeden kalmıştı. Dükkânda birileri konuştu, ayak sesleri geçti — hayat kendi akışındaydı. Bahar başını kaldırdı. Dudakları onun öpücükleriyle hâlâ ıslaktı, nefesi düzensiz.
— Evren… — dedi, dudaklarına neredeyse değerek. — Eve gitmek istiyorum, — parmağıyla onun dudaklarının çizgisini dolaştı, — hemen! — diyerek onu boynuna sarıldı.
— Diğerlerini deneyeyim mi? — dedi Evren, gülümseyip kıpırdamadan.
Bahar başını salladı — ama kabinden çıkmadı. Evren hepsini tek tek denerken Bahar zor sabretti; kabinden çıktıklarında, ödemenin tamamlanmasını ve paketlerin hazırlanmasını güçlükle bekledi. Evren bir koluyla Bahar’ı kavradı, ötekiyle poşetleri taşıdı; hızlı adımlarla mağazadan çıktılar. Göz göze gelip gülümsüyorlardı. İkisi de eve dönmeyi, odalarına ulaşmayı istiyordu; Evren bu kez hiç itiraz etmedi… Bahar sonunda amacına ulaştı — yeniden evde, onların yatak odasında…
***
Kızların yatak odasındaydılar. Yatağın üzerinde büyük, boş bir pizza kutusu duruyordu. Parla, yastığa yaslanmış halde elinde bir dilim pizza tutuyordu. Umay, yatağa dirseklerini dayayıp yerde bağdaş kurmuştu. Yusuf camın yanında, elinde bardakla sokağa bakıyordu.
— Onları bekliyorsun, değil mi? — dedi Parla, pizzadan küçük bir ısırık alıp. — Onlar dönecek, bizse burada, yatak odasında pizza yiyoruz, — kendini biraz mahcup hissediyordu. — Belki bir şeyler pişirmeliydik?
Umay ona baktı.
— Sence sadece gezmeye mi çıktılar? — diye homurdandı. — Evren ağabey çok sinirliydi; muhtemelen bir şeyler yiyip öyle dönecekler, — bir an sustu, düşündü, — umarım dönerler… ve umarım annemi kaçırmaz, — diye iç çekti; bakışları ciddileşti. — Ve sanırım bize soru da sormazlar artık, — diye mırıldandı. — Gerçi düşününce… — göz ucuyla Yusuf’a baktı, — bizimse sorularımız var.
— Tahmin ediyorum, — diye homurdandı Yusuf ve far ışıkları görünce dondu kaldı; kimse avluya girmeyince derin bir nefes verdi.
Yusuf, neden onları beklediğini kendi de bilmiyordu. Belki de bu kısa zamanda hepsine — hatta Evren’e — alışmıştı. Sonrası ne olur bilmezdi, ama Bahar’ın varlığını evin içinde hissetmeye ihtiyacı vardı sanki; onun evde olduğunu bilince içi daha rahattı.
— O zaman sor, — dedi Parla, sessizce.
— Ne? — Yusuf bardağı pervaza bıraktı. — Annemle ilgili mi soracaksınız? — diye baktı onlara.
Kızlar birbirlerine bakıp başlarını salladılar.
— Neden sana babanın Profesör Serhat Özer olduğunu söyledi? — dedi Umay. — Ve şimdi neden Evren ağabey diyorsun?
— Çünkü tartışmışlardı ve annem… — takıldı, gözlerini kaçırdı, — belki de kendisi de bilmiyordu, — Yusuf derin bir nefes aldı; sanki yavaş yavaş durumu kabulleniyordu. — Ya da söylemek istemedi; bilmiyorum.
— Ama bir sebeple Profesör Serhat’ı seçmiş, — dedi Parla, doğrulup. — Ve Profesör Serhat biliyormuş, — diye başını salladı, — ama seninle görüşmek istememiş; tıpkı Evren ağabey gibi, — Yusuf’a baktı.
— Şimdi anlıyorum ki ikisi de biliyormuş, — dedi Yusuf acıyla. — Bir tek “biyolojik baban var ama hayatına karışmak istemedi” diye düşünmek başka; bir de bugüne kadar “biyolojik babam” sandığın adamın aslında baban olmayabileceğini, babanın başka biri — ya da hiçbiri — olabileceğini duymak bambaşka. Anlamıyorum, — dedi şaşkınlıkla. — Anlamıyorum!
Sustu; kızlar da sustu. Yusuf yeniden pencereye döndü. Gözleri avludan, kendi park ettiği o Evren’in motosikletine kaydı. Omzunu hafifçe silkti; bu yaşta bir adamın nasıl motorla gezdiğini, üstelik Bahar’ı da taşıdığını hâlâ aklı almıyordu. Araba bambaşkaydı; üstelik Bahar bazen Evren yerine onunla gitmeyi seçiyordu. Dudaklarında beliren gülümseme hemen söndü.
— Peki sen kimi baban olarak görmek istersin? — Umay dizlerini kucaklayıp iç çekti.
Yusuf ona baktı, sonra hızla bakışını kaçırdı.
— Sanırım artık kimseyi, — dedi çok kısık bir sesle.
— Hayııır, — diye uzattı Parla. — Bana tanıdık geliyor bu. Ben de babamı öğrendiğimde böyle demiştim. Hayır, — başını salladı, — sen aslında hangisi olduğunu bilmek istiyorsun; sadece şimdilik itiraf etmek istemiyorsun, — dedi ve ayağa kalkıp ona yaklaştı. — Bence… — pencereye yürüdü, — annem senin anneni ve onları korumak için böyle yaptı.
— Onlardan mı? — dedi Yusuf. — Varlığımı bildikleri hâlde beni görmek istemeyenlerden mi? Ben “ben oyum” deyince mi akıllarına geldi? — ellerini pervaza bastı; sanki bacakları tutmuyordu. — Ancak şimdi mi umur oldum onlara? Ben onlardan hiçbir şey istemiyorum.
— Şimdi böyle söylüyorsun ama farklı düşünüyorsun, — dedi Parla, geri adım atmayı reddederek. — Öğrenmelisin, — yataktan indi. — Hem doğrusu? — O da merak etmişti: Yusuf’un babası kimdi? Nedense Profesör Serhat çıkmasını hiç istemiyordu. — Seçme şansın olsa? İkisini de tanıdığına göre hangisini isterdin?
Yusuf şaşkınca dönüp pencere pervazına oturdu.
— Belki… — alnını avucuyla ovdu, — benim onun oğlum olduğumu kanıtlamaya kalkışmayacak olanı. “Yanındayım” deyip orada duracak olanı. Belki bu bana yeterdi. Çünkü ben babadan hiç bir şey beklemedim. Hiç.
Bir an odada sessizlik oldu. Umay kutuyu kapattı. Dışarıda rüzgârın yapraklarla oyalanışını dinlediler.
— Dinleyin, — dedi Umay, yerden kalkıp. — Hadi bir iddiaya girelim, — diye önerdi. — Evren ağabey mi, Profesör Serhat mı? — gözlerinde muzır bir parıltı çaktı.
— Ancak sen başkasının dramından bahis çıkarırsın, — diye güldü Parla.
— Ne varmış? — diye omuz silkti Umay, yanlarına yaklaşırken. — Artık herkes biliyor; geriye Yusuf’un DNA testine karar vermesi kaldı, — pencere pervazına, Yusuf’un yanına oturdu.
— O hâlde ben Evren’e basıyorum! — dedi Parla, elini uzatarak.
— Neden Evren’e? — diye atıldı Umay. — Neden Serhat değil?
— Onun zaten bir kızı var, — diye hatırlattı Parla.
— Eee? Kızı var diye oğlu olamaz mı? — diye karşı çıktı Umay. — Belki de tam tersine, Yusuf’un babası Profesör Serhat’tır!
Yusuf bir onlara, bir diğerine baktı; aralarında alevlenen tartışmaya.
— Bence Yusuf’un annesi tam da bu yüzden “baban Profesör Serhat” dedi, — dedi Parla. — Serhat evlenmeye karar verdi diye. O yüzden Yusuf’un babası Evren, — diyerek gülümsedi, Umay’a baktı.
— Tam tersine, Serhat evlendiği için ona itiraf etti; çünkü kendi ailesini kurdu, — Umay, Parla’nın üstüne atılacak gibiydi.
— Neden “benim profesör Serhat’ım” oluyormuş? — diye çıkıştı Parla. — Yusuf Evren’e daha çok benziyor; bir bak ona, — dedi coşkuyla, — içi fırtına gibi kaynarken bile Evren gibi suskun.
— Suskun mu? — diye güldü Umay. — Serhat kadar dümdüz ve açık sözlü o.
— Serhat’ın nasıl biri olduğunu nereden biliyorsun? — Parla bir adım attı. — Nereden? Onu tanımıyorsun bile!
— Sanki sen tanıyorsun! — Umay başını hafifçe kaldırıp meydan okurcasına baktı; geri adım atmaya niyeti yoktu.
— Tanıyorum! — Parla kollarını göğsünde kavuşturdu, galip bir bakışla Umay’a dikildi. — Annem tanıştırdı bizi.
Umay kahkaha attı:
— Annen niye seni onunla tanıştırdı peki? — gözlerini kıstı. — Annenle Profesör Serhat arasında ne var?
Yusuf hemen aralarına girdi.
— Yeter! — ellerini kaldırdı; kızların, büyüklerin bile ilan etmeye hazır olmadığı kadar kişisele daldıklarını görüyordu. — Yeter! — diye rica etti; farkında olmadan onları koruyordu. — Bu kavganın anlamı yok!
— Hiç de bile, — dedi Umay, elini uzatıp. — Serhat — Yusuf’un babası!
— Evren — Yusuf’un babası! — Parla, Umay’ın elini sıktı.
— Hayır! Kaybedeceksin! — dedi Umay; Evren çıkmasına tahammülü yoktu — özellikle de Evren’le annesinin nerede yaşayacağını bilmediği şu günlerde.
— Kesin! Yeter artık! — diye öfkelendi Yusuf.
Parla elini bıraktı, Umay geri çekildi.
— Kızma, — dedi Umay. — Biz sadece… — kelime aradı, — sadece hangisinin “gerçek” olduğunu anlamak istiyoruz.
— O zaman ikisi de benim babam sayın! — dedi Yusuf, bu kez gerçekten kızarak. — Bir tane bile yoktu; şimdi iki tane birden! İkisi de tıp profesörü, — omuz silkti. — Ben doktor olmak istiyorum; madem öyleyse neden kendi lehime çevirmeyeyim?
İki kız aynı anda ona döndü; Yusuf’un sözleri onları afallatmıştı.
— Siz tartışıp bahis tutuyorsunuz; sanki ne hissettiğim umrunuzda değil, — dedi Yusuf öfkeyle. — O hâlde ikisi de babam! Oldu mu? Neden olmasın? — dişlerini sıktı. — Sırf egonuz tatmin olsun diye DNA testi falan yaptırmam! — kendinde pek görülmeyen bir inatla söyledi ve Umay’ın odasından çıktı.
Yusuf neredeyse üçüncü kattan koşarcasına indi; bir an Bahar’ın odasının yanında durdu… ama o yoktu. Oysa şimdi tek istediği onun yanında, annesinin tesellisi gibi bir sıcaklığın içinde durmaktı. O yoktu… onlar yoktu. Hâlâ dönmemişlerdi. Korkuluğa yaklaşıp aşağı baktı.
Bir buçuk ay önce, alt kattaki kanepede uyumuş; gecenin bir vakti bu merdivenlerden gizlice inen Evren’i seyretmişti — o hayranlık duyduğu profesör… Tıpkı onun gibi bir hekim olmayı düşlerdi. Şimdi ise Evren, onun gerçek babası çıkabilirdi. Yusuf korkuluğu daha sıkı kavradı. Teste neredeyse razı olmuştu; ama kızların tartışması, bahsi onu çileden çıkarmıştı. Birilerinin ödülü olmak istemiyordu… Ve o sırada onları gördü; dönmüşlerdi. Yusuf koridorun karanlığına çekildi…
***
Oturma odasının karanlığına çok sessizce girdiler… ne kadar sessiz olunabilirse o kadar. Evren’in elindeki poşetler hışırdıyordu; ikisi de gülüyor, fısıldaşarak konuşuyorlardı. Evren kolunu Bahar’ın omzuna dolamış, o kapıyı kapatırken boynuna öpücükler konduruyordu. Bahar anahtarları masaya bıraktı, metal sesi o kadar yüksek çıktı ki, ikisi de bir an durdu, yukarı baktılar. Sonra Bahar Evren’in elini tuttu; birlikte merdivenleri neredeyse koşarak çıktılar — kimse görmeden, kimse çıkmadan, kimse engel olmadan — ve odalarına girdiler.
Evren poşetleri yere bıraktı, kapı kolunu çevirdi; kapının iyice kapandığından emin olunca Bahar’a döndü.
— Evren… — demeye fırsat bulamadan,
Evren onu belinden kavrayıp kendine çekti. Onu öptü; Bahar anında karşılık verdi, elleri Evren’in gömleğine uzandı. Evren’in elleri Bahar’ın sırtında gezinirken, o da geriye doğru adımladı. Yatağın kenarına vardıklarında Bahar’ın bluzu bir kenara savruldu, Evren’in gömleği onun ellerinden kayıp düştü. Işıklar yanmadı; sadece kumaşın hışırtısı, düzensiz nefesleri duyuluyordu — sanki nefes almayı unutmuşlardı.
Bahar geriye yaslandı, elini Evren’in göğsüne koydu; kalbinin hızlı atışını hissediyordu. Evren hafifçe itti, Bahar yatağa düştü; o da hemen ardından eğildi, ayağıyla komodine çarptı, bir şey yere yuvarlandı.
— Evren, sessiz ol, — dedi Bahar, doğrulmaya çalışarak. Evren gülümsedi, dudaklarını onun dudaklarına bastırdı, sözlerini susturdu.
Öpücükleri boynuna kaydı; nabzının attığı yere. Her seferinde, sanki onun gerçekten yanında olduğundan emin olmak ister gibi.
— Seni çok özledim, — dedi Evren fısıldayarak. — Tahmin bile edemezsin.
— Ederim, — diye karşılık verdi Bahar, neredeyse duyulmaz bir sesle. Kollarını onun boynuna doladı, kendine çekti; bedeni onunla birlikte kıvrıldı, Evren’in kolları daha sıkı sarıldı.
Her dokunuşları bir itiraf gibiydi; Bahar artık saklanmıyor, içindeki ışığı söndürmüyordu — daha fazla, daha yakın, daha sıcak istiyordu. Poşetler kapının yanında kaldı. Işık hiç yanmadı.
Ve o gece artık sadece bir “gece” olmaktan çıktı — nihayet eve dönüşe dönüştü…
***
Uzun zamandır bekliyordu. Artık umudunu bile kesmişti. Biraz iç geçirip yatağa uzandı. Yüz maskesiyle ve yumuşacık sabahlığı içinde, telefon avuçlarında titreyince az kalsın yastığın üstüne düşürecekti.
— İsmail… — sesi birden yumuşadı.
— Nasıl geçti her şey? — diye sordu hemen.
— Hiç, — diye iç çekti sahte bir serzenişle, gerinerek. — Bahar’la Evren… sanki hiç şaşırmadılar bile.
— Hiç mi? — sesinde samimi bir hayal kırıklığı vardı.
— Hiç. — Nevra yatağında doğruldu. — Doğrusu hazırlanmıştım, ama hiçbir şey olmadı.
— Yani sakin karşıladılar, — dedi İsmail düşünceli bir tonda. — Bu kötü mü peki?
— Bilmiyorum, — diye uzattı Nevra, yeniden uzanarak. — Artık neden korktuğumu bile anlamıyorum. Belki de… hafif görüneceğimi düşündüm?
— Sen hafif biri olsaydın, — dedi İsmail sakince, — ben bu aramayı yapmazdım.
— Kendine fazlasıyla güveniyorsun, İsmail, — dedi Nevra gergin bir kahkahayla.
— İkimizden biri güvenmeli, — diye karşılık verdi, belli belirsiz bir keyifle.
— Peki şimdi ne olacak? — diye sordu Nevra, sesini alçaltarak. — Bundan sonra?
— Artık her şey yoluna girecek, — dedi, neredeyse iş konuşur gibi. — Bir erkek olarak sorumluluğu üstleniyorum.
— Hangi sorumluluğu? — dedi Nevra, oyunbaz bir tonda ama içinde uzun süredir unuttuğu bir şey kıpırdadı.
İsmail bir süre sustu. Nevra telefonu kulağına daha da bastırdı.
— Yarın öğle yemeğine size geleceğim, — dedi sonunda, kararlı bir sesle.
— Ne? — Nevra yatağında doğruldu, neredeyse telefonu düşürecekti. — Yemeğe mi? Buraya mı?
— Evet, — dedi kısa ve kesin bir şekilde, sanki bu en doğal şeymiş gibi.
— Ama… İsmail… herkes evde olacak, yarın cumartesi, — dedi eliyle kendini yelpazelerken.
— Ne güzel, — dedi sakince. — Zaten gizlenecek yaşta değilim.
— Anlamıyorsun, bu Bahar… bu… — derin bir nefes aldı, parmaklarını örtüye geçirdi. — Ve Evren de burada.
— Nevra, — diye araya girdi İsmail, — her şeyi anlıyorum. Madem bu yola girdik, o zaman artık yetişkin gibi davranacağız. Hem ikisi de oradaysa daha iyi.
— Gerçekten gelecek misin? — dedi sesi titreyerek. Örtüyü bıraktı, elini göğsüne bastı. — İsmail… — telefonu yanağına bastırdı, pencereden dışarıdaki karanlığa baktı.
— Hımm? — diye mırıldandı o.
— Ya her şey ters giderse? — diye sordu çekinerek.
— Ne ters gidebilir ki? — diye güldü İsmail. — Herkes yetişkin, kabul ederler, — dedi kararlılıkla.
Nevra bir süre sustu. Sadece onun nefes alışını dinledi; dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.
— O hâlde… yarına kadar, — diye fısıldadı.
— Yarına kadar, — diye tekrarladı İsmail.
İsmail görüşmeyi sonlandırdı. Nevra telefonu hâlâ kulağında tuttu; sanki onun sesini nefesinin ve kalp atışlarının arasında duymaya devam ediyordu.
Korkmuyordu… yalnızca göğsünün içinde tatlı bir heyecan, hoş bir tedirginlik yayılıyordu.
***
Kalbi onun için hissettikleriyle duracak gibiydi. Evren ne olup bittiğini anlamıyordu ama her geçen gün Bahar’a daha da çekiliyordu. Onu görmeye, hissetmeye, izlemeye sürekli ihtiyaç duyuyordu. Şimdi de, ince pijamasıyla yatağa uzanmış, Bahar’a bakıyordu. Bahar aynanın önünde oturmuş, ıslak saçlarını yavaşça tarıyordu.
— Bahar, — diye mırıldandı esneyerek, — yoruldun sen, — gözlerini kapatırken homurdandı.
— Hepimiz yorulduk bugün, — dedi Bahar, iç çekerek.
Günün güzel geçtiğini eklemek istemişti, ama sustu; ölen hastasını hatırladı, restorandaki kadını — karnına bıçağı saplayarak bebeğinden kurtulmaya çalışan o kadını.
Bunu Evren’le konuşmadılar. O konuyu hemen kapatmıştı, sanki hiç ilgileri yokmuş gibi… belki de gerçekten öyleydi. Sonuçta onlar sadece yardım etmişlerdi. İki kadın da hamileydi. Ayşe, hayatını riske atarak bebeğini dünyaya getirmeye karar vermişti; diğeri ise ondan kurtulmak istemişti — üstelik ne kadar uç bir yolla.
— Tüm bunlardan sonra sende hâlâ nasıl güç kalıyor? — dedi Evren’in sesi, aynadan göz göze geldiler.
Evren neredeyse uyuyordu; uykuyla boğuşarak onu beklemeye çalışıyordu, hatta yorganı kaldırmış, Bahar’ı örtmeye hazırdı.
— Hayattayız, Evren, — dedi Bahar, omuz silkip. — Demek ki gün yine de iyi geçti.
— Bahar… — Evren sırtüstü döndü, elini başının altına koydu. Bir süre sustu, sanki kelimeleri arıyordu.
— Evren? — Bahar ona döndü.
— Ya… sen, — duraksadı, kelimeleri dikkatle seçti, — ya yeniden hamile olduğunu öğrensen? — cümlesi havada asılı kaldı.
Bahar saç fırçasını yavaşça masaya bıraktı.
— Ciddi misin şu anda? — bir anda parladı. — Evren, farkında mısın, evde kaç kişi var? — yatağa yaklaştı. — Kaç şeyle ilgileniyorum, üstüne bir de Yusuf! — diye hatırlattı.
— Biliyorum, — dedi Evren, ona bakarak. — Ama Yusuf bizim kararımızı etkilememeli. Sadece düşündüm ki…
— Bizim? — diye sözünü kesti Bahar. — Düşündün mü? Hamilelik ‘düşünmek’ değildir, Evren! Kocaman bir sorumluluk bu! — sesini sabit tutmaya çalışıyordu, ama zorlanıyordu. — Hem de sadece kendin için değil!
— Biliyorum, — dedi o, derin bir nefes alarak. — Ama olur da… olursa, istemeyebilirsin diye korktum.
— Neden istemeyeyim ki? — Bahar kaşlarını çattı.
— Çünkü, — Evren döndü ona, — eğer Yusuf benim oğlum çıkarsa… belki sen, bunun bana yeteceğini düşünürsün.
Bahar bir süre sessiz kaldı. Sonra onun elini tuttu, gözlerinin içine baktı.
— Evren, çocuklar benim için “şans” değildir, — dedi, sesi sakindi ama içinde fırtına kopuyordu.
— O hâlde deneyelim, — dedi Evren, oturup onu kendine çekerek.
— Şimdi mi, Evren? — bu kez gerçekten kızmıştı. — Gerçekten bu kadar acele mi ediyorsun? Yusuf senin oğlun çıkarsa bu konuyu kapatacağımı mı sanıyorsun? — ellerini onun göğsüne dayadı.
— Sadece… korkuyorum, — diye itiraf etti Evren, onun sırtını okşayarak. Ama bu sefer dokunuşu Bahar’a huzur vermedi. — Korkuyorum, bu evin seni boğmasından. Ben, Yusuf’la birlikte sana fazla geleceğimden.
— Sen yük değilsin, — dedi Bahar, elleri hâlâ onun göğsündeydi, — ama kurtarıcım da değilsin. Bunu unutma, Evren. Bu aceleciliğin yersiz, hele şimdi, araştırmam varken! Çok önemli bir çalışma bu! — sesi sertleşti. — Bir çifte ebeveyn olma şansı vermek istiyorum.
— Önce kendimize ebeveyn olmayı deneyelim! — Evren’in sesi de yükseldi. — Neden başkaları bizden önemli?
— Gerçekten mi düşünüyorsun, bir bebek her şeyi değiştirir sanıyorsun? Daha kolay olmayacak, Evren; tam tersine daha zor olacak! — dedi Bahar, kalkmak isterken o izin vermedi.
— Biz dayanırız, — dedi inatla. — Peki araştırman, gerçekten yapmak istediğin şey bu mu? — diye sordu dikkatle.
Bahar kaşlarını çattı. Bugün bu konuyu açmak istememişti, ama Evren onu mecbur bırakmıştı.
— Neden öyle tepki verdin, Evren? — diye sordu. — Meryem Özkan’a?
— Bahar… — Evren’in parmakları hemen gevşedi; ismi duymak bile canını yakıyor gibiydi.
— Onu tanıyor musun? — Bahar dikkatle izliyordu.
— Lütfen, Bahar, — dedi o, rengi atarak.
— Ne lütfen? — geri adım atmıyordu.
— Bu… hatırlanmaması gereken bir şey, — dedi dişlerinin arasından.
Evren tavana baktı, gözlerini kaçırdı.
— Yani, ona karşı olmanın sebebi yöntemi mi, yoksa…? — Bahar sözünü yarım bıraktı.
— Hepsi, — dedi hemen, sonra ekledi: — İstemiyorum o dönemde, eğer… yani, eğer hamile kalırsan, sen araştırmanı yürütürken o çift çocuk sahibi olamazsa… aynı anda bunların olmasını istemiyorum! Bahar, istemiyorum!
— Biliyorsun ki o araştırmayı başlatacağım ve bitireceğim! — dedi kararlılıkla. — Vazgeçmeyeceğim! Onlara ebeveyn olma şansını vereceğim! — derin bir nefes aldı. — Ve ayrıca, Evren… bu, tüm gerçek değil, değil mi?
Evren yavaşça ona döndü. Gözleri karanlıkta parladı.
— Hayır, hepsi değil, — dedi sessizce.
— O zaman söyle, — dedi Bahar.
— Şimdi değil, — dedi o, elini sıkarken. — Biraz zamana ihtiyacım var. Bazen her şeyin kolaylaşmasını istiyorum sadece.
— Kolaylaşmayacak, — dedi Bahar.
Kalkmak istedi ama o yeniden onu tuttu.
— Yat, — dedi Evren. — Hadi uyumaya çalışalım.
— Ve bir şey daha… — diye başlayınca, Evren onun elini yakaladı.
— Yat, — dedi tekrar, onu kendine çekerek. — Geç oldu, şimdi gerçekten tartışmak mı istiyorsun?
— Evren? — dedi Bahar, şaşkınlıkla.
— Bahar? — kaşlarını hafifçe kaldırdı.
— Işığı kapatacağım, olur mu, yoksa bu da yasak mı? — diye baktı gözlerinin içine.
Evren parmaklarını yavaşça açtı. Bahar kalktı, yatağın etrafından dolaşıp ışığı kapattı, sonra yanına uzandı. Evren ona yaklaşıp sarıldı, yorganı ikisinin üzerine çekti. Burnunu onun saçlarına gömdü. Bahar, tartışmadan sonra uyuyamayacaklarını düşünmüştü, ama birkaç dakika içinde Evren’in nefesi düzene girdi… oysa kendisinin gözüne uyku girmedi.
Önce onun nefesini saydı, sonra kendi nefesini. Sonra elini kaldırıp döndü, onu kollarının arasına aldı. Evren bir şeyler mırıldandı, Bahar gülümsedi… ama yine de uyuyamadı.
Sırtüstü dönüp tavana baktı. Birden ürperdi; battaniyeyi çenesine kadar çekti. Sonra içi ısındı, yorganı attı — yalnızca Evren’i örttü. Kollarını göğsünde kavuşturup tavana dikti gözlerini. Evin sessizliği üzerine çöktü. Evren’in kolunun altından yavaşça sıyrılıp kalktı.
Pencereye gidip araladı; derin bir nefesle temiz havayı içine çekti ama bu da işe yaramadı. Uykusu yoktu. Sabahlığını giydi, Evren’in hafif horultuları arasında çıplak ayakla odada dolaştı. Onun bu kadar çabuk uyuyabilmesine şaşıyordu. Az önce tartışmışlardı, oysa şimdi derin uykudaydı; Bahar ise hâlâ dolanıyordu.
Masanın yanına geldi, dosyaya baktı. Dosyayı koltuğunun altına aldı, eline dizüstü bilgisayarını da alıp kapıya yöneldi. Çalışmak en iyisiydi. Kapıya yaklaşırken yere bırakılmış alışveriş poşetlerine takılıp sendeledi. İçinden söylenerek poşetleri ayağıyla kenara itti, kapıyı açıp dışarı çıktı.
Evin seslerini dinleyerek aşağı indi. Akvaryumdaki ışık, kanepeyi hafifçe aydınlatıyordu. Dosyayı ve bilgisayarı masaya koydu, kahve makinesini açtı. Birkaç dakika sonra kahve kokusu mutfağı doldurdu. Bir yudum aldı, sonra başını salladı — bir şey eksikti. Buzdolabını açtı, limon aldı, bir dilim kesip kahveye attı. Bir yudum daha aldı; bu kez memnuniyetle başını salladı. İşte istediği tat buydu. Kanepeye yerleşti, lambayı yaktı, bilgisayarı ve dosyayı açtı.
— Meryem Özkan, — diye fısıldadı. — Sen kimsin?
Birkaç yudum daha alıp yazmaya başladı. İlk satırlar resmî, soğuktu. Sonra yavaş yavaş ısındı kelimeler; sanki bir meslektaşa değil, onu anlayabilecek bir kadına yazıyordu.
“…Konuşmamız gerek. Protokolsüz. Hastanesiz. Sadece bir doktor, diğerine.”
Mektubu üç kez okudu. Saat 01:15’ti. Yeni gün başlamıştı — demek ki Evren’e verdiği sözü bozmuyordu. Ama yine de tereddüt etti. Başını ellerinin arasına alıp düşündü: Göndermeli mi, göndermemeli mi? Gözleri akvaryuma kaydı. Altın balık bir tur attı; hareketinde aynı şey vardı — sessiz bir huzursuzluk, duramama hâli. Ve Bahar “gönder” tuşuna bastı…
***
Mektubu gönderdikten sonra Bahar saçlarını gevşek bir topuz yaptı, bacaklarını altına alıp çalışmaya koyuldu. Kahvesi çoktan soğumuştu; oysa o hâlâ sayfaları çeviriyor, notlar alıyor, işaretli tarihleri karşılaştırıyor, verileri çözümlüyordu. Hızla yazıyor, sonra yazdıklarını dikkatle gözden geçiriyordu. Bir hastayı tedavi etmek bir şeydi; ama ondan önce tüm belgeleri düzenlemek, sonra tıbbi girişimleri uygulayabilmek bambaşka bir şeydi.
— Bahar, — Evren’in sesini duyunca küçük kanepede yerinden sıçradı; dudaklarına götürdüğü limon dilimini az kalsın düşürüyordu.
Evren kapıda durdu, sadece ona baktı. Akvaryumun ışığı, ekranın titrek parıltısı… O ise sanki hiçbirini fark etmiyordu. Elindeki limonu görünce Evren istemsizce yüzünü buruşturdu, boğazını zorlayarak yutkundu.
— Neden uyumuyorsun? — Bir bardak suyu başına dikmeye hazırdı neredeyse.
Bahar limonu ağzına attı; çiğneyip yuttu. Evren iç çekti; sanki içindeki her şey o ekşilikle kasılmıştı — yiyen o değildi ama hisseden oydu.
— Ben mi? — Sabahlığı açıktı, yanakları kızarmış, gözleri parlıyordu. — Peki ya sen? — diye karşılık verdi; bir sayfayı yelpaze gibi salladı.
— Hiç yatmadın mı? — diye çıkıştı Evren.
— Uyuyamadım, — dedi; yüzündeki bir tutam saçı geriye itti. — Protokolleri hazırlıyorum, — diye itiraf etti. — Pazartesi onay çıkarsa, o zaman… — Evren’in bakışını görünce sustu.
— Ne? — diye sordu Evren kısık sesle.
Henüz tam uyanmamıştı; saçı başı dağınıktı, kısılmış gözlerle bakıyordu ona.
— Sadece… istiyorum, — dedi, devamını getirmeden.
Evren derhal canlandı; masaya göz gezdirmek için yaklaştı, derin bir nefes aldı — başka limon görmeyince rahatladı.
— Neyi istiyorsun? — sesi alçak ve kısıktı.
Bahar kâğıtları hızla dosyaya yerleştirdi, bilgisayarı kapattı; gözlerini ondan ayırmadı.
— Serinlemeyi, — dedi, kendine yelpaze yapar gibi elini sallayarak.
— Ne? — şaşırttı onu. — Sana yetişemiyorum, — diye homurdandı Evren, başını kaşıyarak.
Bahar çoktan ayağa kalkmış, elinden tutup çekmişti.
— Hadi, Evren, — mutfak kapısından birlikte dışarı çıktılar. — Sen hafta sonu istemiştin, işte geldi; seninle birlikte yüzmek istiyorum. — O kadar hızlı konuşuyordu ki Evren araya söz sıkıştıramıyordu.
Evren zar zor yetişiyordu; çıplak ayakları seramikte şapırdıyor, gecenin serin havası tenini ürpertiyordu. Bahar sabahlığını daha da araladı; havuza baktı. Ay suya vuruyor, ışık kıvrımları yüzeyde kayıyordu; her şey gerçekdışı görünüyordu. Evren ürperdi; Bahar sabahlığını omzundan atıp havuz kenarına çömeldi, ayaklarını suya saldı.
— Bahar, sakın, — kendine geldi. — Soğuk.
— Sıcak, Evren; çok sıcak. İçim yanıyor! — der demez suya daldı.
Evren geri çekilemeden yüzüne su sıçradı; sonra Bahar avuçlarıyla su alıp ona fışkırttı, gülerek.
— Bahar, delisin, — dedi Evren, başını silkerek; yüzünü sildi.
— Biliyorum! — diye karşılık verdi; yeniden su serpti ve dalıp yüzmeye başladı.
Evren bir an düşündü, sonra kendini suya bıraktı. Su kapanıp ikisini birden aldı. Neredeyse aynı anda yüzeye çıktılar; göz göze geldiler ve her şey bir oyuna dönüştü. Kahkahalar, fısıltılar, kimseyi uyandırmamak için küçük sıçramalar…
Bahar ondan uzaklaştı, kulaçladı; Evren yakalayıp belinden tuttu, kendine çevirdi.
— Dikkatli ol, profesör, — dedi Bahar, onun nefesini boynunda hissederek.
— Serinleme yöntemlerin garip, — dudakları onun dudaklarına değdi.
— Ama işe yarıyor, — dedi Bahar; bacaklarıyla onun belini kavradı.
— Bahar! — hayranlıkla fısıldadı Evren; elleri onun kalçalarında, onu tutuyordu.
— Nasıl, profesör; suyun ısısı uygun mu? — dedi; ıslak saçlarını geriye savurdu.
Evren onu büyülenmiş gibi izliyordu. İnce pijama her çizgiyi, her kıvrımı, o narin beli belirginleştiriyordu. Ay ışığı suyun ve onun teninin üzerinde oynuyor, her şeyi büyüye çeviriyordu.
— Üşümekten korkmuyor musun? — Bahar onun boynuna nefesini bıraktı, öptü.
— Benim dayanamayacağımdan korkmuyor musun? — diye karşılık verdi; elleri pijamasının altına kaydı.
Bahar gülerek ondan sıyrıldı, daldı; uzaklaştı. O gider gitmez soğuk Evren’i çarptı; ama Bahar’ın sıcaklığını çoktan tatmıştı. Bahar su altında ona dolandı; bacaklarına sarılıp yanına yükseldi. Evren’in elleri Bahar’ın sırtında kaydı; suyun altında ipeğin yumuşaklığı parmaklarını okşuyordu.
— Bahar, — diye fısıldadı.
— Ne? — gülümseyerek baktı onun gözlerine.
— Sana sakin bakamıyorum, — dedi Evren.
— Atlayacağını biliyordum, — dedi Bahar; dudakları titriyordu ama soğuktan değil.
Onu kucakladı; avuçları Evren’in sırtında gezindi. Neredeyse tişörtünü sıyıracakken Evren onu döndürdü, sırtını bordüre yasladı; öptü. Bahar hemen karşılık verdi.
— Yavaş, — diye fısıldadı; geri çekilip parmağını dudaklarına koydu. Nefesi düzensizdi.
Gözleri, uyuyan evin karanlık pencerelerine kaydı.
— Biri bakıyor mu sanıyorsun? — Evren kendini zor tutuyordu.
— Uyanır diye korkuyorum, — dedi ve gülümsedi.
Evren onu yeniden öptü; gülüşünü dudaklarıyla susturdu.
— Yakala bakayım, — dedi Bahar, dudaklarına değip daldı; ondan uzaklaştı. Evren güldü, başını sallayıp peşinden daldı. Deliler gibi yüzdüler; durup öpüştüler, sarıldılar, sonra yine daldılar.
— Biliyor musun, — Bahar omuzlarına tutunmuştu, — en korkuncu ne?
— Ne? — Evren belinden kavramış, ona çekmişti.
— Çıkmak istemiyorum, — dedi Bahar.
Evren güldü; ay ışığının onun yüzünde kayışını izledi.
— O hâlde geceyi burada geçiririz, — diye fısıldadı.
Bahar onun omzuna sokuldu; gözleri parlıyordu, nefesi karışıyordu.
— Delicesine istiyorum… — diye fısıldadı.
Evren gülerek baktı; Bahar da onunla birlikte titreşti; su, dalga dalga uzaklaştı.
— Neyi? — dedi.
— Bir şeyler yemeyi, — diye tamamladı; birlikte kahkahaya boğuldular.
Gülüşleri avluda yankılandı. Evren sudan önce çıktı; elini uzatıp Bahar’ı çekti, sabahlığına sardı; sabahlık anında sırılsıklam oldu.
— Delisin, — dedi, onu kendine bastırarak.
— Ama beni böyle seviyorsun, — dedi Bahar, yüzüne bakarak.
O tamamen ıslanmıştı; saçları yanaklarına yapışmıştı. Evren gözlerini ayıramıyordu.
— Hadi, — dedi. — Bir şeyler hazırlayayım.
— Önce ısınmam gerek, — diye fısıldadı Bahar, kulağına.
Evren kahkahayı bastı; artık kimseyi uyandırmaktan çekinmiyordu. Omuz omuza, ıslak izler bırakarak yürüdüler.
Eve girdiklerinde hâlâ gülüyorlardı. Saçlarından damlayan su, ipek pijamasından ince soğuk çizgiler halinde akıyordu. Evren ona bakıp başını salladı.
— Su buz gibiydi, — diye fısıldadı; yüzüne yapışan bir tutam saçı kenara itti. — Ama sen ışıldıyorsun.
— Çünkü kendimi iyi hissediyorum, — dedi Bahar; boynuna sarılıp ona sokuldu. — Beni doyuracaksın, değil mi?
— Yukarı çıkalım, — dedi; onu merdivene çekti.
— Evren, açım! — dedi Bahar, yerinden kıpırdamadan.
— Yedireceğim; ama önce seni değiştireceğim. Hadi, — elini sımsıkı tutuyordu.
Bahar dudaklarını büzüp peşinden gitti; ıslak ayak izleri gerilerinde kaldı. Yatak odasında Evren ışığı yaktı; üzerindeki tüm ıslakları çıkardı, havluyla onu kuruttu, yatağa yatırıp yorganı örttü.
— Kımıldama, — dudakları onun alnına değdi. — Bir şeyler getireceğim.
— Çabuk ol, — dedi Bahar; uslu bir çocuk gibi başını salladı, bacaklarını karnına çekti; yorganın altında elini uzattı.
— Hemen; söz, — dedi Evren.
Apar topar üstünü değiştirdi; kapıya yöneldi, neredeyse çıkmıştı ki—
— Evren, — diye seslendi Bahar.
— Ne oldu? — Eşikten dönüp baktı.
— Lezzetli bir şey olsun, — dedi Bahar.
Evren usulca güldü, başını salladı.
— Lezzetli bir şey, — diye fısıldadı; başını eğip çıktı.
Neredeyse aşağı inmişti ki geri dönmeye karar verdi: Sıcak bir şey mi ister, yoksa sandviç yeter mi, kahve kaynatmalı mı? Kapıyı açtı — durdu. İç çekti, içeri girip kapıyı kapattı; yatağa yaklaştı.
Bahar derin uykudaydı; dudakları aralıktı, nefesi düzenli, sakindi. Evren gülümsedi; ışığı kapattı, yorganın altına girdi, ona sokuldu.
— Hep böyle, — diye fısıldadı saçlarına. — Denizi uyandırırsın, sonra yastığa dalarsın.
Bahar uyanmadan kıpırdandı; dönüp elini onun göğsüne koydu — sanki yalnızca varlığını hissetmek istiyordu. Evren onun elini kendi eliyle örttü, gözlerini kapadı. Gülümseyerek, nihayet Bahar’ın durulduğuna, yanında uykuya yenildiğine inanmak istiyordu…
***
Uyandığında, esneyip gözlerini açtığında, yanındaki yatak çoktan boştu. Evren gözlerini yeniden kapatıp derin bir nefes aldı. Hafta sonlarının ilk sabahını böyle hayal etmemişti. Bahar çıkmış, aşağıya inip yine herkes için kahvaltı hazırlamaya koyulmuştu; o ise uykuyu kaçırmıştı. Kapalı kapının ardından kısık kahkahalar, tabak çanak sesleri geliyordu. Siren’le Uraz’ın tartıştığını duyar gibi oldu; derken dışarıdan komşunun köpeği havladı ve Evren yatağından kalktı. Saatine baktı: sabah çoktan geçmişti, akrep ile yelkovan neredeyse on ikiyi gösteriyordu.
Banyoya yönelecekken durdu ve gülümsedi. Bahar, dün getirdikleri poşetlerin hepsini boşaltmakla kalmamış, onun kıyafetlerini de hazırlamıştı: lacivert bir pantolon ve ona uyumlu bir tişört. Ona da özen göstermişti. Göğsünün içinde sıcak bir dalga yayıldı. Gülümseyerek yüzünü yıkadı, duş alıp kahve kokusunun peşinden aşağı indi. Etrafın gürültüsü, onun kafasındaki hafta sonu sessizliğiyle hiç örtüşmüyordu. Mutfak kapısından içeri baktı.
— Lapişka taşmasın, — Siren lavaboda bir şeyler yıkarken bir yandan da Uraz’a talimat veriyordu.
— Biliyorum, — dedi Uraz; kucağında Mert vardı, Mert ise çocuk sandalyesindeki Leyla’ya uzanıyordu.
Leyla’yı kimseye danışmadan Evren kaptı, yanaklarından öptü, havaya atıp tuttu. Leyla kahkahayla coştu. Uraz’ın kucağındaki Mert ise onları izlerken yüzünü buruşturdu ve birden avazı çıktığı kadar ağlamaya başladı — belli ki Evren’in ilgisinin ona düşmemesine alınmıştı.
Önce belinde Bahar’ın ellerini hissetti; sonra Bahar sırtına yaslandı, dudakları boynuna değdi ve kulağına fısıldadı:
— Kadınların seni kıskandığını görmüştüm, ama erkekler de mi? — dedi Bahar. — İyi uyudun mu? — yanağını onun yanağına sürtüp belini bıraktı. — Benim canım. — Bahar, Mert’i almak için Uraz’a giderken Evren bileğini yakalayıp kendine çevirdi.
— Bahar, — dedi, sanki kızgınmış gibi yaparak; Leyla hâlâ kucağındaydı.
Bahar şaşkınca baktı; Evren eğilip dudaklarına hızlı bir öpücük kondurdu, memnun bir ifadeyle başını salladı ve ancak o zaman bileğini bıraktı. Bahar bir an afalladı, sonra gülümsedi; elini sallayıp Mert’i Uraz’ın kucağından aldı. Uraz rahat bir nefes verdi. Umay onları gergin bir dikkatle izliyordu.
— Umay, yeşillikleri getir, — dedi Bahar. — Parla, bardakları götür.
— Mert, tatlım, — Siren oğlunun yanağını öpüp onu Bahar’dan aldı. — Bugün sizi babanız besleyecek, — diyerek Mert’i tekrar Uraz’a verdi. — Değil mi, hayatım? — kocasına anlamlı bir bakış attı.
Bahar’ın kaşları hafifçe kalktı ama bir şey demedi. Evren, kucağında Leyla’yla Bahar’ın peşini bırakmıyordu.
— Bahar, — Gülçiçek mutfağa girdi, — sofra neredeyse hazır, — dedi. — Evren, günaydın.
— Gülçiçek Hanım, — dedi Evren, Leyla’yı tutarken ona dönüp.
— Bahar, — Rıha (Reha) dışarıdan geldi, elini havluyla kuruluyordu, — ızgara hazır. Evren, — başıyla selam verdi.
— Hocam, — dedi Evren, ona doğru yürüyüp elini sıkarak.
Gülçiçek kocasını görünce doğruca buzdolabına yöneldi, kapağını açtı. Evren herkesin hâline şaşkın şaşkın bakıyor, nasıl olup da onların gelişini uyuyarak kaçırdığını aklı almıyordu.
— Teşekkürler, — dedi Bahar; önce Gülçiçek’e, sonra Reha’ya dikkatle baktı. — Şimdi eti hazırlayacağım, — kolunu Evren’in koluna koydu, — Evren yardım edecek, değil mi?
Evren Bahar’a, sonra profesöre baktı. Tam olarak neye yardım edeceğini anlamamıştı ama başını salladı. Ona kaos gibi gelen şey, sanki sadece onun için karmaşıktı; diğerleri hiç zorlanmadan bu düzenin içine yerleşiyordu.
— Her şey yolunda olduğuna emin misin? — eğilip Bahar’ın kulağına fısıldadı. — Bana kalırsa burada tahliye var.
Bahar etrafa göz gezdirip başını salladı.
— Her zamanki gibi. — Bu sırada Yusuf’u fark etti; Yusuf, Evren’i görür görmez geri dönmüş, mutfağa girmemişti.
Yusuf boş bir tabağı Parla’ya uzattı, salondan bir sandalye alıp dışarı çıktı. Bahar iç çekti.
— Bahar, galiba sandalyemiz yetmiyor, — Rengin mutfağa girip söyledi. — Evren, — diyerek selam verdi.
Evren başıyla karşılık verdi; hâlâ akışın içine giremiyordu. Herkesin bir işi vardı; o ise Leyla’yı kucağında tutmakla kalmıştı — ta ki Siren, Uraz’ı dışarı göndermek için Leyla’yı da, çocuk sandalyelerini de havuz kenarına çıkarıp çocukları yan yana oturtana, kocasının eline küçük kaşıkları tutuşturup bir adım geri çekilene kadar.
Nevra kenarda duruyor, sık sık telefona ve kapı girişine bakıyordu. Elleri birbirine kenetleniyor, bir bluzunu, bir boynundaki fuları düzeltiyordu. Gülçiçek birkaç kez onunla konuşmak istedi, ama sanki Nevra duymuyordu.
Çagla yerinden kalkacak gibi olsa, Bahar’la Rengin anında yanında bitiyor, onu yeniden oturtup fazla kıpırdamasına izin vermiyorlardı.
— Yardım etmek istiyorum, — diye itiraz etti Çağla.
— Anla, canım, — Bahar ona eğildi, — her şeyin sağlamca tutunması gerekiyor.
– Bizi dinle, – diye ekledi Rengin, – şu günler en önemli zamanlar.
– Yani düşük olabilir demek istiyorsunuz? – Çağla panikledi.
– Hayır! – Bahar’la Rengin aynı anda atılıp, onun omzuna dokundular.
– Hayır, – diye tekrarladı Bahar, Çağla’nın önünde çömelerek. – Her şey iyi olacak, – ellerini tuttu, – sadece kendini fazla yorma.
– Ekstra yük yok, – diye onayladı Rengin.
– İkiniz de etrafımda birer doula gibi dönüyorsunuz, – diye güldü Çağla, içindeki huzursuzluğu gizlemeye çalışarak.
– Doula mı? – yanlarından geçen Gülçiçek bu kelimeyi duyunca durdu. – Kime lazım doula? Çağla mı? – derin düşünceli bakışlarla ona döndü.
– Ne oldu? – dedi Nevra, hemen yaklaşarak. – Kim doula’dan bahsediyor burada?
– Hayır! – Gülçiçek yolunu kesti. – Çağla’nın zaten doula’sı var, sen git başka hamile bul!
– Neden ben arayacakmışım? Genelde doula aranır, tersine değil, – dedi Nevra alınmış bir şekilde. – Çağla, tatlım, – sandalyesini çekip onun yanına oturdu. – Nasıl hissediyorsun? Konuşmak ister misin?
– Su getireyim mi? Belki de sandalyeni gölgeye alalım? – diye ekledi Gülçiçek, etrafında dolanarak. – Rahat mısın?
Rengin ve Bahar yavaşça geri çekildiler; Çağla’yı artık Nevra ile Gülçiçek’e bırakmak en iyisiydi — onlar başına dikilince Çağla’nın kalkmasına asla izin vermezlerdi. Gülçiçek bir yastık getirdi, Çağla’nın sırtına yerleştirdi. Nevra peçeteyi yelpaze gibi sallamaya başladı.
– Tatlım, ayağa kalkmak yok! – diye uyardı. – Ben artık senin doulayım.
– Hayır, ben! – diye atıldı Gülçiçek, ikinci bir yastık uzatırken. – Doula dediğin nazik olur, senin gibi patlayıcı değil!
– Gayet sakinim! – diye karşı çıktı Nevra. – Üstelik çok dikkatliyim!
– Siz ikiniz, – diye inledi Çağla, – doğum destek konseyi gibisiniz, – bakışlarıyla Bahar’la Rengin’i aradı ama onlar çoktan kaybolmuştu.
– Seninle ilgileneceğiz, – diye aynı anda söylediler iki kadın da.
– Peki, kalın ikiniz de, – dedi Çağla teslim olmuş bir halde, ellerini dua eder gibi göğsünde birleştirip. – Yeter ki tartışmayın. Artık benim terapilerimsiniz. – Gözleri Evren’e kaydı; Evren sadece ellerini iki yana açıp sessizce yanlarından geçti.
Gülçiçek ve Nevra birbirlerine baktılar, sonra Çağla’ya döndüler; ikisi birden konuşmaya başlayınca Çağla bakışlarını pencereye çevirdi.
Rengin de pencereye bakıyordu. Bahar buzdolabından sebzeleri çıkarırken yanına geldi.
– Kendimizi işte gibi hissediyorum, – dedi, Bahar’a tabak uzatarak.
– Yoğun bakım saatinde gibi, – diye güldü Bahar; sebzeleri lavaboya koyup suyu açtı.
– İyi ki bizi ilgilendirmiyor, – dedi Rengin sessizce, gözleri dışarıda Çağla, Nevra ve Gülçiçek’in üzerindeydi.
– Hiç belli olmaz, – dedi Bahar gülümseyerek, salatalıkları ve domatesleri ona uzattı. – Bu ailede herkes er ya da geç içine çekiliyor.
– Şaka yapıyorsun, değil mi? – diye sordu Rengin.
Bahar bir an durdu, başını salladı; sanki ne dediğini ancak o anda fark etmişti.
– Şaka, – dedi, hafifçe kaşlarını çatıp. Gözleri istemsizce bahçedeki Evren’e kaydı.
– Güzel gün, profesör, – dedi Evren, mangala yaklaşırken. – Bazen neşter olmadan da işe yaradığını hissediyor insan.
– Doğru, – dedi Reha, maşayı kenara koyarak. – Bu ailede her zaman bir çift ele ihtiyaç var, – Gülçiçek’e baktı; gözleri bir anlığına yumuşadı. – Özellikle erkek ellere.
Evren onun bakışını takip etti.
– Sence biz de uyum sağlayabilir miyiz? – dedi, bahçeyi ve oradaki herkesi süzerek.
– İlk gürültüde kaçmazsak, evet, – diye gülümsedi Reha. – Gerçi burada gürültü zaten arka plan sesi gibi, – dedi, şişleri çevirdi, duman yükseldi. – Aile dediğin, – diye ekledi, – steril bir ameliyathane değildir. Her şey hayat kokar burada.
– Evet, – diye onayladı Evren. – Ama bazen insan o steril ortama özlem duyuyor, – itiraf etti.
– Bulaşmaktan mı korkuyorsun? – Reha gözlerini kısmıştı.
– Daha çok… izolasyona alıştım sanırım, – dedi Evren omuz silkerek. – Bahar’ın ailesine katılmanıza sevindim hocam, – diye ekledi sessizce. – Bazen insanın gerçekten yaşça büyüğün desteğine ihtiyacı oluyor.
Sanki “anne baba” kelimelerini bilerek kullanmamıştı.
– Ben de senin onun yanında olmana sevindim, profesör, – dedi Reha, başını sallayarak. – Gerçi düğün olmadı ama… – Evren’in yüzündeki gölgeyi fark etti.
– Her şey tarih ve yüzüklerle ölçülmez, – dedi Evren, derin bir nefes alarak. – Bazen tek bir kelime, her şeyi silmeye yeter.
– Ya da yeniden başlatmaya, – dedi Reha. – Yeter ki başlayacak bir şey olsun, – kısa bir duraklamadan sonra ekledi, sesi alçalmıştı. – Biz erkekler, her şeyi kontrol altında sanıyoruz ya…
– Peki ne var kontrolünüzde, ne yok? – Evren’in ilgisi artmıştı.
Reha gülümsedi; o sırada Gülçiçek kollarını savurarak hızla mutfağa girdi, neredeyse elindeki peçetelerle çıkan Umay’a çarpıyordu.
– Kontrol mü? Keşke… – dedi Reha iç çekerek, mangala döndü. – Bahar bir şeyler mi hazırlıyor? – diye sordu gelişigüzel bir tonla. – Yeni bir araştırmadan bahsediliyor, ekibini kuruyormuş, – Evren hemen başını çevirdi. – Rengin aramıştı beni, – diye ekledi Reha.
Evren’in ifadesi gerildi, bakışında bir dikkat belirdi.
– Yeni değil, – dedi alaycı bir gülümsemeyle. – Eskinin yeniden açılması diyelim. – Sesinde hoşnutsuzluk vardı. – Bahar sadece verileri inceliyor. Henüz net bir şey yok.
– Sadece… – Reha sesini alçalttı, – bazı konular var ki, gerekmedikçe dokunmamak en iyisidir.
– Ne demek istiyorsunuz hocam? – Evren dikkatle baktı.
– Bazen geçmiş, kurcalanmak istemez, – dedi Reha, gözlerini kaçırarak.
Şişleri çevirdi; sanki konuşmanın bir önemi yokmuş gibi. Evren de bakışlarını ızgaradaki etlere çevirdi ama parmakları hafifçe kasıldı.
– Haklısınız, – dedi sonunda. – Eski yöntemleri yeniden denememek en iyisi. Hele tıp bu kadar hızla ilerliyorken.
Reha sanki bir şey daha diyecekti, ama sustu.
– Demek ikimizde de aynı teşhis var, – dedi sonunda, hafifçe öksürüp. – Kronik temkinlilik.
– Temkin, yalandan iyidir, – dedi Evren, sessizce.
– Bazen yalan da tedavidir, profesör, – Reha’nın yüzü ciddileşmişti.
– Ya yalan değil de sessizlikse? – diye sordu Evren.
– Susmak mı, konuşmak mı… – Reha omuz silkti. – Mühim olan ne eti, ne ilişkileri fazla kurutmamak, – dedi; mangaldan hafif duman yükseliyordu.
— Profesör, artık sizinle aynı takımdayız, — diye gülümsedi Evren, evi başıyla işaret ederek.
— Bazen ameliyathanede daha kolay, — dedi Reha itirafla, — burada ise neyin, ne zaman patlayacağını bilemiyorsun.
— Ne kadar haklısınız, — dedi Evren ve Bahar’la Yusuf’u görünce bakışı bir anda ısındı; kalbi istemsizce sıkıştı.
Yusuf bardaktan bir yudum su içti.
— Reha’ya mangalda yardım etmek ister misin? — diye sordu Bahar, ona yaklaşarak.
Yusuf mangala baktı.
— Onları rahatsız etmek istemem, — dedi; gözleri Evren’in üzerindeydi.
— Ondan kaçınıyorsun, — dedi Bahar, o da Evren’e bakarak. — Bilirsin, — diye gülümsedi, — o senin düşmanın değil.
— Bundan emin değilim, — Yusuf gerildi; bakışları keskinleşti.
— Ama o emin, — dedi Bahar sessizce, — senden.
— Neyden emin olabilir ki? — Yusuf’un parmakları daha sıkı kenetlendi. — Babamın kim olduğunu kimse bilmiyor, — Bahar’a döndü. — Ne Profesör Serhat, ne Profesör Evren… ya ikisi de değilse? — en büyük korkusunu seslendirdi.
— Yusuf, — Bahar hemen bir adım atıp elini onun eline koydu, — annen hakkında böyle düşünme, — diye ricada bulundu.
— Peki nasıl düşüneyim? — yüzünde şaşkınlık belirdi. — O bile hangisi olduğunu bilmiyorsa?
— Bunu bilmiyoruz. Kendini daha ne kadar yoracaksın? — dedi Bahar sakince. — Bunu öğrenmenin tek yolu DNA testi.
— Hayır, — dedi Yusuf, fazla hızlı.
— Ciddi misin? — Bahar dikkatle baktı. — İnat sana ne kazandıracak, Yusuf? Sadece anı erteliyorsun, o kadar, — elini bıraktı. — Evren çok endişeleniyor; kaygılanıyor, kendini suçluyor — her ne kadar belli etmese de.
— Buna şimdi neden ihtiyacım var? — dedi Yusuf samimi bir şaşkınlıkla.
— Daha önce baban yoktu, — diye sürdürdü Bahar sakince, — ama şimdi onu bulma ihtimalin var.
— Neden? — Yusuf inatla çenesini kaldırdı.
— Yanında gerçek bir babanın ne demek olduğunu öğrenmek istemiyor musun? — dedi ve gülümseyerek mutfağa geçti; Yusuf’u ağacın gölgesinde hafif şaşkın bırakarak.
Yusuf kaşlarını çattı, arkasına döndü.
Havuzun yanında iki çocuk sandalyesi duruyordu; Mert ve Leyla oturuyordu. Mert, mamanın yarısını masaya yaymıştı. Leyla kaşığı sıkıca kavramıştı. Uraz alnındaki teri sildi.
— Ben cerrahım, — diye homurdandı, — bakıcı değil.
— Peki ayrı ve tek başımıza yaşasaydık? — Siren ona peçete uzattı. — O zaman kim besleyecekti?
— Bunu konuşmayalım, — dedi Uraz aceleyle, peçeteyi alırken. — Altından kalkamayız, — sesine panik karışmıştı. — Yeter, Siren!
— Neden? — yardıma yanaşmadı.
— Çünkü annem olmadan başaramayız, — isteksizce itiraf etti Uraz.
— Şimdilik, evet, — diye kabul etti Siren. — Demek ki öğrenme zamanı, — yumuşakça söyledi ve küçük kaşığı aldı. — Bizim kendi ailemiz var, — diye hatırlattı.
— Bu, herhangi bir ameliyattan zor, — Uraz ikinci kaşığı da aldı.
Siren gülmemek için dudaklarını ısırdı. Çocuklar suçsuzdu; babaları basit bir beslemeyi bile tek başına beceremese de.
Rengin’le Parla genç ebeveynlerin yanından müdahale etmeden geçtiler.
— Parla, — dedi Rengin sakin bir sesle. — Eve dön, — diye ricada bulundu.
— Tek başıma mı oturacağım? Hayır, — başını salladı Parla. — Anne, anla, orada deliririm. Herkes burada; burada hep bir şey olur.
— Bizde ise… sessizlik, — diye onayladı Rengin. — Gerçi bazen faydalıdır da.
— Faydalı mı? — Parla ona baktı. — Kendin de buradasın! Sessizlik seni rahatsız ettiği için geldin!
— Neden bu kadar büyüksün sen? — diye durdu Rengin.
— Sadece yalnız kalmak istemiyorum, — dedi Parla kısık sesle.
Rengin elini uzatıp yanağına dokundu:
— Kendi evin var, — dedi.
— Burasıysa babamın evi, — diye hatırlattı Parla.
— Burası Bahar’ın evi, — diye düzeltti Rengin.
— Ama ben burada olmak istiyorum! — geri adım atmadı Parla. — Ya sen? — diye sordu aniden. — Sen de şu an buradasın; bizim o “faydalı” dediğin sessiz evde değil!
Parla gülümsedi ve Umay’a doğru yürüdü.
— Ben de… — diye fısıldadı Rengin kendi kendine. — Ben de, — sonra Reha’nın mutfağa girdiğini gördü.
Reha gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı; bir süre kahve makinesinin başında telaş eden Gülçiçek’i izledi.
— Böyle… yine kahve ve yemek kokan bir evde olacağımı hiç sanmazdım, — diye başladı kısık bir sesle. — Sağ ol, Gülçiçek.
— Teşekkür edeceğin kişi Bahar, — dedi, ona dönmeden.
— Hayır, — karşı çıktı Reha. — Sensiz olmazdı, — yanına gelip fincanı elinden aldı, tepsiye koydu. — Seni kırdığımı biliyorum, — hafifçe eğildi, — ama izin verirsen ailede olmak istiyorum.
Gülçiçek azıcık geri çekildi; dudakları titredi.
— İstiyor musun? — gözlerinin içine baktı.
— Sen bu ailenin kalbisin benim için, — dedi usulca ve o geri çekilmeden yanağına hızlı bir öpücük kondurdu.
Gülçiçek kıpkırmızı oldu; etrafına telaşla baktı.
— Reha, ya biri görürse, — sesi tökezledi; elini tuttu.
— Ne olmuş? — gözleri parladı; onun yumuşamasına öyle sevinmişti ki. — Sen benim eşimsin, — diye hatırlattı; sıkıca sarıldı, yine öpmek üzereydi.
— Önemli olan, senin de benim kocam olduğunu unutmaman, — dedi Gülçiçek, gözlerine bakarak.
Reha kulak kesildi; biri geliyor mu diye dinledi.
— Bir şeyi anladım: Bu evde çok temkinli olmak lazım, — diye sırıttı; onu bir kez daha öptü. — Kimsenin bir şey görmemesi için, — açıklayıp isteksizce bıraktı.
Onu göz hapsinden çıkarmadı; Gülçiçek de sessiz çağrısına uyarak yanına geldi. Bahar, Evren’e kahve getirdi. Evren gözlerini kapatıp bir yudum aldı — uyanır uyanmaz bunun hayalini kuruyordu. Gözlerini açınca onun bakışıyla karşılaştı. Bahar gitmemişti; hâlâ yanındaydı.
— Buna sokağa çıkma yasağı demediğine emin misin? — dedi Evren; herkes aynı anda konuşup hareket ediyor, ama kimse kimseye çarpmıyordu.
— Bu sadece aile, — diye gülümsedi Bahar. — Alışırsın.
— Bu kaosta kaybolmaktan korkuyorum, — Evren keyifle kahvesini içti.
— Bana tutunursan, — elini tuttu, — kaybolmazsın.
— Kuralları kabul ediyorum, — bakışları onun dudaklarına, sonra göğsündeki kolyeye indi; derin bir nefes aldı. — Sana sonsuza dek tutunmaya hazırım, — etrafı süzüp kısık sesle devam etti, — şu an tam olarak neye tutunmak istediğimi söyleyeyim mi?
— Evren, — Bahar’ın gözleri parladı; farkında olmadan ona doğru eğildi.
— Bence havuzla sadece başlangıç yaptık, — dedi Evren; ciddi görünmeye çalışıyordu, kimsenin yaklaşmadığından emin olarak. — Devamını istiyorum, — diye sürdürdü, — yanımızda kimse olmadan… ve üzerinde…
Bahar, parmak uçlarına yükselip ona uzandı.
— Profesör, — diye fısıldadı; ama öpmedi, geri indi. — Yasak yöntemler uyguluyorsun.
— Bu protokolleri tartışmak ister misin? — gözleri parladı.
Bahar güldü, etrafa baktı.
— Sadece tartışmak mı? — hafif bir hayal kırıklığıyla. — Bir de onay süreci var deme sakın, — diye meydan okudu.
— Eğer her şey istediğim gibiyse onaylarım, — diye yaklaştı Evren.
Bahar başını biraz yana eğdi; sanki gerçekten konuşacakmış gibi.
— Peki, profesör, — dedi alçak sesle. — Klinik vakayla başlayalım.
— Dikkatle dinliyorum, — daha da yaklaştı; onun dudaklarına bakıyordu.
— Hasta… — eli kalktı; neredeyse onun dudaklarına değecekti ki vazgeçti, eli Evren’in omzuna indi; görünmez bir tozu siler gibi yaptı. — Uzun süreli duygusal aşırı yük, kronik uykusuzluk, — kısa bir öksürükle durakladı, — meslektaşıyla görsel temas kurulduğunda nabızda ani artış.
Evren gülümsemeyi gizleyip homurdandı.
— Meslektaş, öyle mi? — düşündüğünü belli etti. — Muhtemel neden: iletişim dozu yanlış ayarlanmış.
— Mümkün, — Bahar gözlerini kıstı azıcık, — ama bir nüans daha var, — dikkatle baktı, — meslektaş, taşikardiyi bilerek tetikliyor.
— O hâlde bu, protokol ihlalidir, — dedi Evren, ciddileşmeyi denerken. — Bu semptomlara genelde… — yutkundu, — fiziksel temas yazılır.
— Gözlem, — diye düzeltti Bahar.
— Dinamik izlem, — diye kabul etti Evren. — Zorunlu pupilla reaksiyonu kontrolüyle.
— Ve tansiyon ölçümüyle, — diye eşlik etti Bahar. — Ama kesinlikle gizli, profesör.
— Elbette, — sesi daha da kısıldı, derinleşti. — Mesai dışında ve tanıksız.
— Çaresizsin, — dedi Bahar gülerek ve bir adım geri attı.
— Tutarlıyım, — diye karşı çıktı Evren. — Protokole uygun: tanı, tedavi kürü ve ardıl takip.
— Ve final raporu? — Bahar kahkahayı bastırıyordu.
— Protokolü, — diye düzeltti Evren, — birlikte yazarız; sessizlikte ve tanıksız, — düşünceli bir ifade takındı, — tercihen akşam, stres faktörlerinden kaçınmak için.
— Yani ortam kontrolü, — dedi Bahar. — Demek ki profilaksi?
— Nükslerin önlenmesi, — diye başını salladı Evren, kahvesinden bir yudum alarak.
— Ya vaka kronik evreye geçerse? — dedi Bahar.
— O zaman uzun süreli “dokunuş” tedavisi kalır, — aynı sakin tonla sürdürdü Evren; bu ton Bahar’ın kalbini güm güm ettiriyordu.
— Profesör, etik kurul onayı olmadan deney öneriyorsunuz, — Bahar kendini zor tutuyordu, ona sarılmamak için.
— Sonuçların riske değeceğini düşünüyorum, — diye yaklaştı Evren, — hepsini belgelerim. İki nüsha, — diye ekledi, — biri sende, biri benim kişisel gözlem arşivimde.
— Ya vaka kronikleşirse? — göğsü ağır ağır kalkıp iniyordu; parmakları hafif titriyor, ona dokunma isteğini ele veriyordu.
— Belki de tedavi etmeye çalışmamak gerekir, — Evren bakışını onun dudaklarından ayırmadan fısıldadı, — belki hasta da, meslektaşı da bu tanıyla gayet rahattır?
— Ne tanısı? — yanlarına Umay gelince ikisi de irkildi, birbirlerinden azıcık uzaklaştılar.
— Klinik, — dedi Evren kısık, boğuk bir sesle; eti çevirirken kahvesiyle neredeyse öksürecekti.
— Öyle mi? — Umay onları dikkatle süzdü. — Peki neden ikiniz de… bu kadar kızardınız?
— Çünkü klinik vakalar tartışmalı olabilir, — diye araya girdi Bahar; utancını saklamak için öksürüp Evren’e baktı.
— Öyle mi? — diye uzattı Umay. — Ben de tam böyle bir vaka soracaktım, — kollarını göğsünde kavuşturdu. — Gerçek mi, taşınmaya karar verdiniz?
— Umay, — Bahar kızına bir adım attı; göz ucuyla Evren’e baktı.
— Şimdilik sadece… seçeneklere bakıyoruz, — dedi Evren, boş fincanı masaya bırakırken.
— Herkes çok… memnun görünüyor, — dedi Umay, kaşlarını çatarak. — Her şey fazla pürüzsüz.
Evren’le Bahar göz göze geldiler. Pürüzsüz mü? Evren ne diyeceğini şaşırdı.
— Bu kötü mü? — diye toparlandı önce Bahar.
— Evet, — kesti Umay. — Biz bunu yaşadık: Her şey pürüzsüzse, kısa sürer. Bizim ailede hep böyle! Sizin için seviniyorum ama yine canımız yanacak diye korkuyorum!
— Umay… — diye başladı Bahar, ama Umay söz vermedi.
— Yine onun yerine her şeyi sen karar vereceksin, — dedi, hiçbir açıklamayı dinlemek istemeden. — Sonra yine acıyacak: Sana, ona, herkese. Bana kalırsa siz sadece her şey iyiymiş gibi yapıyorsunuz!
— “İyiymiş gibi yapmak” ne demek? — Bahar kaşlarını çattı, kızına yaklaştı.
— Aynen o demek, — Umay’ın sesi titredi. — O gitmeden önce de böyle gülümsüyordunuz. Sonra çok kötü olmuştun, anne. Çok kötü, — Bahar cevap veremeden devam etti. — Şimdi de Evren “seni götüreceğim” dedi; biz burada yalnız mı kalacağız? Babasız ve annesiz? Yalnız? — gözleri doldu. — Dün kendin söyledin! — Evren’e baktı. — Bir de Yusuf? O senin oğlun çıkarsa, böylece bu evden çekip gidecek, bizi bırakacak mısınız? Kaçar mısınız — bu defa ikiniz birlikte? Kendi oğlundan yine vaz mı geçeceksin, onu daha tanımadan? Onun ne hissettiğini anlıyor musun? Ne kadar kötü olduğunu? Sizse yalnız kalmayı düşünüyorsunuz. Biz hep engel miyiz size?
— Umay, — Bahar eline dokunmak istedi, Umay geri çekildi.
— Sonra da her şey biter! — diye başını salladı. — Cem’le de önce her şey güzeldi; sonra geriye sadece sessizlik ve boşluk kaldı. Bunun tekrarını istemiyorum. İstemiyorum!
— Umay, — Bahar hızla kızına sarıldı. — Hiçbir yere gitmiyorum, canım. Gitmiyorum, — diye fısıldadı, onu sıkıca kucaklayarak. — Hiçbir yere.
— Ya o giderse? — Umay, Bahar’ın omzunun üstünden Evren’e baktı.
— Ben kalırım, — dedi Bahar sessizce.
— Geçen seferki gibi mi — hastaneye taşınıp? — neredeyse ağlıyordu. — İkinize de inanmıyorum! Dün bize bağırıyordun; bugün herkese tatlı tatlı gülümsüyorsun!
— Umay, — Evren onlara doğru bir adım attı; devam edecekti ki…
— Günaydın, — diye gülümseyerek avluya İsmail girdi; elinde büyük bir sepet vardı. Bir anda sohbetlerin nasıl sustuğunu, herkesin ona döndüğünü fark etmedi bile. — Umarım geç kalmadım, — dedi kendine güvenen tonu hiç değişmeden; sanki kurul toplantısına gelmiş gibiydi. — Öğle yemeğine birkaç şey getirdim.
Masaya yaklaşıp sepeti bıraktı; keten örtüyü kaldırdı. Kilden şişede zeytinyağı, defne dalı, lavaşlar ve içli patlıcanlar…
— Benden, — sonra Nevra’yı arar gibi bakındı, — bizden, — elini uzattı; Nevra avucunu onun avcuna bıraktı, biraz mahcup, omuzlarını minik bir hareketle kaldırdı.
— Biz… — diye kekeledi Nevra.
— Birlikte, — diye tamamladı İsmail.
Bahar kollarını bıraktı; Umay kenara çekildi. Gülçiçek’in elinden havlu düştü. Reha kaşlarını kaldırdı. Siren başını salladı. Uraz sanki işitmemiş gibi göz kırptı. Parla Rengin’le göz göze geldi; Parla hemen elini kaldırdı, Umay’a bakıyordu — “Sana söylemiştim” der gibiydi. Sadece Evren’le Bahar dışarıdan tepkisiz kaldılar; yine de onun gelişine onlar da şaşırmıştı.
— Sadece… yanlış anlaşılma olmasın diye, — diye mırıldandı Nevra, İsmail’in arkasına saklanarak.
İsmail kısa bir baş selamı verdi; sonra dikkati dağıtmak istercesine Evren’e döndü.
— Evet… şey, — gülümsedi. — Bir şey daha. Tebriki bizzat etmek istedim, — bakışlarını Evren’den ayırmıyordu. — Ataman için, profesör!
Bahar Evren’e baktı.
— Ne? — kendine gelen ilk kişi Rengin oldu. — Hangi atama? — yüzündeki renk çekilip gitti.
— Bildiğinizi sanmıştım… — İsmail bir an sendeledi; sonra hızla toplandı. — Profesör Evren Yalçın, pazartesiden itibaren yeni başhekim! Emri bizzat ben imzaladım, onaylandı!
Avluyu bir sessizlik kapladı; ağaç yaprakları bile kıpırdamıyordu sanki. Bahar beti benzi attı. Rengin sandalyeye çöktü.
— Rengin, — Evren güçlükle yutkundu. — Bahar, ben… — cümlesi yarım kaldı.
— Evren? — Bahar ona baktı. — Bunu söylemeye bile gerek duymadın?
— Bu, adil olan, — diye atıldı Nevra, — o Tim… şeyden sonraki olaydan… — sustu, devam edemedi.
Herkes ona döndü; Nevra yine İsmail’in arkasına saklandı.
— Nevra… — İsmail kaşlarını çattı.
— Hayır, ben… — Nevra dili sürçerek sustu, yüzü soldu. — Sadece her şey doğru olsun istedim!
Bahar başını sallayarak Evren’e baktı. Evren’in dili tutulmuştu; sadece onu izliyordu. Şakaklarında kan uğulduyor, kalbi o kadar gürültüyle atıyordu ki bütün sesleri bastırıyordu.
— İşte… — sessizliği ilk bozan Umay oldu, — bu kadar, anne! Sana söylemiştim, söylemiştim!
Bahar sendeledi. Arkada Mert ya da Leyla kaşığı düşürdü; kaşık fayansa çarpıp çınladı, ses duvarlardan yankılandı. Evren bir adım attı; Bahar elini kaldırıp onu durdurdu… açıklamalar için artık çok geçti. Elini göğsüne bastırdı; kalbi düzensiz atıyordu, sanki o da kapalı bir yere kilitlenmişti. Umay, Uraz, Siren, Parla, İsmail’le Nevra, annesi, Reha ve Rengin’e baktı. Hepsi onun karşısında duruyordu; arkasında ise Evren… Ve evi kıpırdamadan kaldı… yaklaşan bir fırtınadan önceki gibi.
Go up