Наталья Лариони

Наталья Лариони 

Автор женских романов и фанфиков

13subscribers

228posts

Showcase

18

Bahar, evrenin güneşi olmaya hazır mısın?

Bölüm 11. Kısım 4
Oturma odasının içindeki hava sanki daralmıştı; fırtına öncesi gibi keskin ve gerilmişti. Umay irkildi ve bir anda Bahar’a doğru atıldı.
— Anne… — elini sımsıkı kavradı. — Ben hiçbir yere gitmeyeceğim, — sesine panik karışmıştı. — Hiçbir yere! Doktor olmak istemiyorum, anne! — nefes almadan söyledi, gözlerini kocaman açmış Bahar’a bakıyordu. — Gitmeyeceğim, anne!
— Umay? — Bahar kızının ellerini tuttu, başını salladı, hiçbir şey anlamıyordu.
— Anne, — Uraz Bahar’ın önüne geçti ve başını iki yana salladı. — Ben de gitmeyeceğim, — o da aynı anda patladı. — Gitmeyeceğim! — dedi kesin bir tonla. — Şimdi değil! O staja gitmeyeceğim! Anne?
Yetişkin olmuş iki çocuğu, sanki ondan bir sığınak ister gibi, gözlerinde derin bir çaresizlikle ona bakıyordu; Bahar ise ne yapacağını bilmeden onların ellerini sıkıyordu. Evren hafifçe öne çıktı, sanki hepsini arkasına alıp korumaya çalışır gibi… Serti ve Meryem’e, evlerine girip huzurlarını bozan o insanlara doğrudan baktı. Yusuf mutfaktan çıkıp kapıda durdu, salona girmedi.
Bahar önce Umay’ı, sonra Uraz’ı sardı; sonra çocuklarının arkasında duranlara baktı. Sert Kaya başını hafifçe kaldırdı, ellerini cebine soktu; güçsüzlüğünü ele veren tek şey yüzündeki ince ter tabakasıydı. Meryem kanepede oturuyordu, parmaklarını birbirine kenetlemişti, ama yine de parmaklarının titremesini saklayamıyordu.
— Yurtdışı mı? — diye tekrarladı Bahar. — Bu karar da nereden çıktı?
— Ben öyle uygun gördüm! — dedi Sert Kaya, gözlerinin içine bakarak bir adım attı.
Evren hemen kolunu uzattı, onun yaklaşmasını engelledi. Umay irkildi, Bahar’ın arkasına saklandı. Uraz derin bir yutkunmayla kız kardeşini takip etti. Evren kaşlarının altından Sert’e bakıyordu. Bahar elini Evren’in omzuna koydu, oradan güç alıyordu.
— Böyle bir kararı hangi hakla aldınız? — diye sordu Bahar. — Eğer siz… — cümlesi yarım kaldı, nefesini düzenledi ve devam etti: — Hastanede beni korudunuz, bunun için… teşekkür ederim, — elini kalbine koydu. — Ama çocuklarımın hayatına hangi hakla karışıyorsunuz?
— Çünkü onlar benim torunlarım, — dedi o.
Bahar’ın rengi attı. Evren göz kırptı, sanki yanlış duymuş gibiydi. Umay Bahar’ın elini daha da sıkarken, Uraz ağır bir nefes verdi. Hepsi, Sert Kaya’ya sanki Timur’un hayaletine bakar gibi bakıyordu.
— Ne… dediniz? — Bahar bir adım attı, omuz omuza Evren’in yanına geçti. — Torunlar?
— Ben Timur’un babasıyım, — dedi Sert tane tane. — Yani bu çocuklar da benim!
— Onlar sizin değil! — Evren’in bakışları tek başına parçalayacak kadar sertti. — Hayatlarına karışmaya hiçbir hakkınız yok!
Umay bu kez bir adım daha yaklaştı, elini Evren’in omzuna koydu, sanki orada güven buluyordu. Uraz ve Umay, Bahar ile Evren’in arkasında duruyor, onların oluşturduğu duvarın ardına sığınıyorlardı. Sert Kaya’nın tek varlığı bile o duvarı sarsmaya yetmişti.
— Siz… — Bahar elini uzattı, nefesini düzeltmeye çalışıyordu; aynı zamanda onun sözlerini yok etmek ister gibiydi. — Böyle bir şeyi söylemeye hakkınız yok. Evime böyle dalmaya hiç hakkınız yok!
— Bu ev, — diye böldü Sert, — sadece ölüm getiriyor. Torunlarımın bu evde yaşamasını istemiyorum!
Evren’in yüzü, biri ona vurmuş gibi sarsıldı. Bahar’ın nefesi kesildi.
— Evren’in annesi burada öldü, — diye devam etti Sert, sadece Bahar’a bakarak. — Kız kardeşi ve onun çocuğu burada can verdi! Oğlumun hayatı da burada bitti! — Sert bir adım daha attı; Evren öne çıkarak onu durdurdu, yaklaşmasına izin vermedi. — Sırada kim var? Uraz mı? Umay mı? Yoksa şu an karnında taşıdığın o çocuk mu?
Bahar irkildi, eli karnına indi. Evren daha da öne çıkıp onu tamamen kapattı.
— Yeter, — diye kesti Evren. — Bir kelime daha yok!
— Buna sen karar veremezsin! — Sert sesini bile yükseltmedi. — Aileni bir kez bile koruyamadın, — bakışlarını Meryem’e çevirdi. — Bazıları gibi değil!
Evren’in yüzü bembeyaz kesildi. Söz, hedefine ulaşmıştı.
— Sakın, — diye fısıldadı. — Sakın ondan bahsetme! Bizi terk etti! Beni ve kardeşimi!
Meryem irkildi, acıdan mı suçluluk mu bilinmez; elini ağzına götürdü. Yerinde sendeledi. Bahar ona gitmek istedi ama Evren koluyla onu durdurdu.
— Dikkat et, — diye fısıldadı Bahar, yerinden kıpırdamadan.
— Onun bu evde olmaması gerekiyor, — dişlerinin arasından çıkardı Evren. — Defolun! İkiniz de! — Sert’in gözlerinin içine bakıyordu. — Başhekimlikten istifa ediyorum, — sesinde bir belge imzalıyormuşçasına sakin bir kesinlik vardı. — Şimdi, hemen! — Gözlerini Bahar’a, Uraz’a, Siren’e, Umay’a çevirdi; hepsi sessizce onu destekliyordu. — Gerekirse hepimiz hastaneden ayrılırız. Başka iş buluruz! Aile — sizin projeniz değil!
Umay omzunu daha da sıkıca kavradı. Uraz bir adım yaklaştı, çenesini kaldırdı. Siren, merdivenin dibinde, adeta çocukları yukarıya çıkarmamak için nöbet tutuyordu. Hepsi Evren’in arkasındaydı. Hepsi onun koruması altındaydı.
Sert uzun süre ona baktı. İki adamın, iki dünyanın, iki gerçeğin çarpışması gibiydi.
— Büyük bir hata yapıyorsunuz, — sonunda sessizce konuştu.
— Ailem hata değil, — dedi Evren. — Ve sizin koyduğunuz bir teşhis hiç değil.
— Gideceğiz, — dedi Sert, ona doğru bir adım atarak. — Ama önce… bir şey, — sanki Evren’in unuttuğu bir şeyi hatırlatır gibiydi. Telefonunu çıkarıp bir şey açtı, onlara gösterdi. — Bakın!
Evren’in yüzü değişti — Bahar’ın adı trendlerde; etiketler birbiri ardına: Aliye’nin Katili, Bahar Deneyi, Tıp Dünyasından Uzaklaştırılsın, Başhekimin Koruduğu Doktor… Bahar sendeledi. Gözleri karardı. Evren kolunu tutup onu ayakta tuttu. Uraz keskin bir nefes aldı. Umay gördüklerine inanamıyormuş gibi bakıyordu.
— Yarın itibarıyla, — dedi Sert, telefonu cebine koyarken, — Doktor Bahar Özden tüm operasyonlardan el çektirilecek, — gözlerini Evren’e dikti. — Sen istifa edebilirsin, makamı bırakabilirsin, ama Bahar Özden hiçbir yerde iş bulamayacak! — Neredeyse gülümseyecek gibiydi. — Bu yüzden yarın, — öne eğildi. — Bunu kamuoyuna sen açıklayacaksın!
Bahar artık duymuyormuş gibiydi. Evren yumruklarını sıktı; göğsü ağır bir nefesle kalkıp iniyordu.
— Hayır, — dedi kısık bir sesle. — Böyle bir şey olmayacak!
— Bu bir emirdir, — diye karşılık verdi Sert, gözlerini kaçırmadan. — Aileni böyle mi koruyorsun? İstifa ederek?
Meryem’e bakmadan çıkışa yöneldi ama yemek masasının yanında durdu. Meryem yavaşça ayağa kalktı, yanına geldi.
— Bu masada, — Sert parmaklarıyla yüzeye dokundu, — annen öldü, Evren, — gözlerini ona çevirmeden konuşuyordu. — Bu masa, kız kardeşinin ve onun çocuğunun canını aldı… ve seni yetim bıraktı, — ardından başını kaldırıp Evren’e baktı. — Senin evin ha?! — diye alay etti.
Meryem sendeledi, Sert onu kolundan tutup destekledi. Umay’ın yüzü bembeyaz oldu, Uraz’ın ifadesi değişti. Siren elini ağzına götürdü. Hepsi, akşam yemeği için özenle hazırladıkları o masaya bakıyorlardı. Yusuf mutfak kapısında donup kalmıştı. Onlar Bahar ile Evren’i bekliyorlardı; birlikte oturmak için… hepsi onun istediği gibi… ama artık kimse o masaya oturmanın doğru olup olmadığından emin değildi.
Bahar elini göğsüne bastırdı, sanki kalbinin acıyla parçalanmasını engellemeye çalışıyordu — masa, ev, Timur’un babası, kariyeri… her şey bir anda tuzla buz olmuştu. Evren’e baktı; bu anın onları aile yaptığını biliyordu — tuhaf, parçalı, korkmuş ama bir arada… ve önlerinde yeni bir fırtına vardı… ve o fırtınadan kim sağ çıkacak, kim çıkamayacak, kimse bilmiyordu…
***
Neonatoloji koridoru onları bir sessizlikle karşıladı; öyle bir sessizlikti ki, her türlü telaştan daha yüksek duyuluyordu — her nefesin hayatı ölçtüğü bir sessizlik. Buradaki ışık diğer bölümlere göre daha yumuşak, daha kısık, neredeyse sıcak görünüyordu. Rengin tekerlekli sandalyede oturuyordu; elleri kolçakların üzerinde, parmakları hafifçe titriyor, heyecanını ele veriyordu.
Serhat sandalyeyi yavaşça sürüyordu. Bu koridorda çok fazla acı, çok fazla kader görmüştü; ama bugün — uzun zamandan sonra ilk kez — bakışlarında hafif, duru, sakin bir ışık vardı.
— İşte… o, — dedi, kuvözün önünde durduklarında. — Benim torunum, — diye fısıldadı ve cama biraz daha yaklaştı.
— Ne kadar küçük, — Parla yanına dikildi. — Şu minicik burna, şu küçücük parmaklara bak, — gülümseyerek kuvözdeki bebeğe bakıyordu. — Anne, bak, — Parla arkasına döndü, — minik parmaklarını yumruk yaptı.
— O güçlü, — dedi Rengin, biraz daha yaklaşarak. — Çok güçlü, Serhat.
Parla önce Serhat’a, sonra Rengin’e baktı.
— Bir kardeşim olacak, biliyorsunuz, — dedi; Serhat’ın iri eline ürkekçe dokundu, diğer eliyle Rengin’in soğuk parmaklarını tuttu. — Bu olabilecek en güzel şey.
Serhat cevap vermedi, sadece elini onun omzuna koydu. Rengin başını kaldırıp ona baktı. Onu tanıdığı tüm zaman boyunca ilk kez, adamın bakışında böylesine sıcaklık, sevgi, incelik vardı. Sanki omuzlarından ağır bir yükü atmış gibiydi. Sanki ilk kez, hep kendine yasakladığı bir şefkati göstermesine izin veriyordu.
— Nefes al, — diye fısıldadı Rengin, ona gülümseyerek.
Ve o, uzun zamandır ilk kez, sakin bir nefes aldı. Aynı o sakinlikle, hep birlikte Esra’nın yattığı odaya girdiler. Esra hâlâ solgundu ama cihazlar artık korkutucu sinyaller vermiyordu.
Doruk, yatağının yanında oturmuş… onunla konuşuyordu. Alçak sesle, hızlı hızlı; sanki cıvıldar gibi anlatıyordu Esra’nın nasıl inanılmaz bir şekilde dayandığını. Ona bebeğinden bahsediyordu; kızının gerçek bir küçük kahraman olduğunu, böyle güçlü bir annesi olduğu için ne kadar şanslı olduğunu anlatıyordu.
— O benden bile güçlü, — Doruk, içeri girildiğini fark etmeden konuşmaya devam ediyordu; sanki Esra onu duyuyormuş gibi. — Ben asla bu kadar dayanamazdım, — diye itiraf etti. — Senin geçtiğin yollardan geçsem ayakta kalamazdım, — dedi ve elini sıktı.
Serhat bunu görür görmez kaşlarını çattı. Doruk fazla tatlı, fazla sıcak… fazla hassas davranıyordu. Serhat bu bakışı anında tanımıştı — ne zaman aşık olduğunu anlamaya çalıştığı o gün aynada kendine baktığında gördüğü bakıştı bu. Doruk kendi içinde ne yaşadığını fark etmiyordu, ama Serhat görmüştü… hem de fazlasıyla. Sert bir şey söylemek üzereydi ki, Rengin’in eli bileğine dokundu.
— Gerek yok, — diye fısıldadı. — Bırak, — dedi, başıyla işaret ederek.
Her hâliyle şunu söylüyordu: Bu bizim Doruk. En tatlı, en iyi çocuk. Serhat dişlerini sıktı, gözlerini başka tarafa çevirdi. Parla ise büyüklerin dalgınlığından faydalanıp ileri çıktı.
— Ben Parla, — dedi, Esra’ya eğilerek. — Gözlerini açtığında seninle yeniden tanışacağız, — diye fısıldadı. — Ve sana soracağım… neleri seversin? Hangi meyve suları? Belki bir şey canın çeker? — gülümsedi ve saçlarını düzeltti. — Ya da sadece yanında otururum, istersen.
Doruk gözlerinin nasıl kızardığını fark etmedi bile. Parla ile Esra’ya bakarken o kadar duygulanmıştı ki, neredeyse ağlayacaktı.
— İsterim… — dedi Esra, belli belirsiz bir sesle.
Serhat’ın dizleri çözülecek gibi oldu, ama ayakta kaldı… ve gözlerinden yaşlar aktı… Elini dudaklarına götürdü, içinden kopan sessiz çığlığı bastırdı. Esra, kızı, yaşıyordu. Evren sözünü tutmuştu — Esra’nın göğsünde yeni bir kalp atıyordu.
— Baba, — Esra başını yavaşça çevirdi, onunla göz göze geldi. — Kızım?
— O çok güzel, yavrum, — diye fısıldadı Serhat, gözyaşlarını silerek. — Ve çok güçlü… tıpkı senin gibi.
Rengin başını eğdi, gözyaşlarını sakladı; göğsünde keskin bir sızı hissetti — hiç sahip olmadığı o büyük ve tam ailenin sızısı… ve bunun için içinden sessizce şükretti.
Odadan çıktıklarında koridor sanki genişlemiş, ışıklar daha parlak olmuştu.
— Bugün, — Serhat sandalyeyi durdurup Rengin’e doğru eğildi, — başhekim gibi davrandın. — Peki yarın?
Rengin omuz silkip derin bir nefes aldı. Gözlerine baktı; Serhat onun bakışlarında ne korku gördü, ne de pişmanlık — sadece yıllarla yoğrulmuş bir dayanıklılık parlıyordu.
Parla önden yürüdü, Serhat telefonunu çıkarıp ekranı açtı, bir şey buldu ve Rengin’e uzattı. Rengin telefonu aldığında yüzünün tüm rengi kaçtı. Hater dolu bir dalga… her yerde Bahar Özden’in adı. Gözleri karardı, parmaklarını sıkıp sandalyede doğruldu.
— Bu sadece başlangıç, — dedi dişlerinin arasından.
Bahar için duydukları korku hem onu hem Serhat’ı sardı… çünkü artık hepsi birbirine bağlıydı. Kader, onları, ailelerini, çocuklarını birbirine dolamıştı… ve tüm bunlar her an çökmeye hazırdı. Çünkü bu hikâyenin en kritik halkası her zaman Bahar olmuştu…
***
Bahar, tıpkı evdeki herkes gibi, kıpırdamaya bile korkuyordu. Herkes susmuştu; patlamadan sonra kalan o ağır sessizlik gibi, kimse hareket etmiyordu. Sanki saat bile temkinli tikliyordu, onları rahatsız etmekten çekinir gibi.
Sert ve Meryem gitmişti ama gölgeleri hâlâ koridorda, salonda asılıymış gibi… sanki geldikleri her yere bir iz bırakmışlardı. İlk hareket eden ise Evren oldu. Masaya doğru yürüdü ve önünde durdu. Ağır, büyük, kıpırtısız — masa bir yükseltinin üzerinde duruyordu. Yıllar içinde hiç değişmemişti… ama artık o büyümüştü. Evren ise tamamen değişmişti.
Evren masaya öyle bakıyordu ki, sanki masa bir zamanlar onu yenen canlı bir düşmandı. Bu masa annesini almıştı. Kız kardeşini almıştı… şimdi ise onda kendine dair güveni almaya çalışıyordu. Bu masa onun huzurunu, bu evdeki geleceğini alabilirdi. Kadınını, hayatını… Parmakları masaya değdi ve Evren dişlerini sıkarak nefes aldı.
— Evren… — Bahar adını neredeyse fısıldadı, yanına yaklaşarak.
Evren ne döndü, ne uzaklaştı, ne de irkildi… sadece oturulmuş masaya bakıyordu. Bahar’ın çocuklarından istediği şey — ona ve birbirlerine bakmaları… işte onlar bunu yapmıştı: akşam yemeği için masayı hazırlamış, onları beklemişlerdi… ama kimse masaya oturmamıştı. Evren omuzlarını dikleştirdi, sanki tüm evi omuzlarında taşıyordu.
— Hadi mutfakta yiyelim, — dedi Bahar.
— Burada çok zor, — diye ekledi Umay, yanlarına yaklaşarak.
— Evet, Evren, — Uraz diğer yanında durdu. — Mutfak daha iyi, daha sıcak.
Ama Evren onları duymuyormuş gibiydi. Yavaşça sandalyeyi çekti ve oturdu. Önüne bakıyordu, sanki geçmişine meydan okuyordu. Hafifçe titriyordu, ama parmaklarını sıkıp kendini kaçmaktan alıkoydu… kaçmakta ustaydı. Bu sefer de yapabilirdi ve herkes onu anlardı… ama kendisi anlamazdı. Ayaklarını yere köklercesine bastı.
Bahar ona doğru eğildi, ellerini onun omuzlarına koydu, yanağını şakağına yasladı.
— Hadi, Evren, — fısıldadı. — Mutfakta yiyelim. Bu masayı değiştiririz. Yarın yeni bir tane alırız.
Evren’in eli onun elinin üzerine kapandı, parmaklarını sıktı.
— Hayır, — diye fısıldadı, sesi kısık.
Bahar, Umay, Uraz, Siren ve Yusuf dondu kaldı; nefes almaya bile korkuyorlardı.
— Hayır, — dedi yine, bu kez daha düzgün bir sesle. — Bu masa… benim bir parçam. Hepimizin bir parçası, — arkasında duranlara döndü. — Bu ev bizim! Burada oğlum yaşıyor, — bakışları Yusuf’ta durdu. — Ve kızımın da bu evde doğmasını istiyorum, — gözlerini Bahar’a çevirdi… ve herkes aynı anda ona baktı.
— Kız kardeş mi? — dediler aynı anda Umay, Uraz ve Yusuf.
— Öyle istedi Evren, — fısıldadı Bahar, gözler yine Evren’e döndü.
— Öyle dedi Bahar, — diye diklendi Evren, ve gözler tekrar Bahar’a kaydı.
— Dört hafta, — diye nefes verdi Bahar, — sonra bebeğin cinsiyetini öğreneceğiz.
— Ben istiyorum, — dedi Evren, — kızımın bu evde doğmasını. — Gözler yine ona çevrildi. — İlk adımını burada atmasını istiyorum, — sesi düşük, ağır, sanki yemin ediyordu. — Bana “baba” demeyi bu evde öğrensin. Onun kahkahasını bu evde duyalım! — masanın yüzeyini okşadı. — Ev sadece duvarlardan ibarettir… ama onu mutlu eden içinde yaşayan insanlardır, — Bahar’a baktı, — bu evin her santimi bizim mutluluğumuzla dolsun istiyorum, — derin, ağır bir nefes aldı. — Bu yeri birlikte iyileştireceğiz.
Ve günün, gecenin tüm o gerginliği… yavaş yavaş çözülmeye başladı. Sarsak, tutuk, ama gölgelerin arasından çekiliyordu. İlk oturan Uraz oldu, sanki gerçeği kabul etmiş gibi. Yusuf karşısına geçti. Umay Yusuf’un yanına oturdu. Siren, Uraz’ın yanına. Bahar ise masanın başına.
Bu tuhaf, kırık, korkmuş insanlar… beş dakika önce kimseyi bir araya getiremeyecekmiş gibi görünen o masanın etrafında birlikte oturdular. Ölüm getirmiş olan bu masa, bir anda yeni bir başlangıca dönüşmüştü… ve akşam yemeği sessiz, kırılgan, yeni doğan her şey gibi narindi. Kahkahasız, yüksek sesler olmadan… birlikte yemek yediler… ve bu gerçekten her türlü sözden daha değerliydi.
***
Gece geç saatlerde olabilecek o özel sessizlik, evinin avlusunda onu karşıladı. Ay ışığı taşlara yumuşakça düşüyor, sanki fazla parlamaktan çekiniyordu… ve bütün bu huzurun içinde onu gördü. Hastane pijamasıyla, üzerine aceleyle geçirilmiş beyaz önlüğüyle Reha, avlusunun ortasında duruyordu. Onun adımlarını duyar duymaz başını kaldırdı.
— Döndün, — dedi sakin bir sesle.
Gülçiçek ondan üç adım ötede durdu… kaybettikleri ve aşmaları en zor olan o mesafe.
— Ben eve geldim, — diye karşılık verdi.
Onun bu sakin sesi Reha’nın bilincine işledi; ilk kez acısız, ilk kez yara almamış bir tondu… Reha bir adım attı ona doğru — sadece bir adım, daha fazlasına cesaret edemeyen, yaklaşmaktan korkan bir adım.
— Bilmem gerekiyor, — sesi hafifçe kısıldı. — O doktordan hoşlanıyor musun? — bu sözlerin ona ne kadar ağır geldiği yüzünden okunuyordu. — Onu seviyor musun?
Gülçiçek göz kırptı, sorusunu anlamıyormuş gibi. Bir zamanlar Reha’yı kıskandırmak için oynadığı o oyunun şimdi kendisine karşı döndüğünü fark etti… öyle ki, onun hayatında başka biri olabileceği düşüncesi Reha’nın ayaklarının altındaki zemini çekip almıştı.
— Bu… bu kadar önemli mi? — yine de sordu.
— Evet, — dedi Reha, tamamen ciddiyetle, — çünkü kalbin kimde, bilmek istiyorum, — parmakları titredi ama ona dokunmadı, dokunmayı ne kadar istese de… cesaret edemedi.
— Peki ben de bir şey sorabilir miyim? — dedi Gülçiçek, elini uzatıp parmaklarını açarak. — Neden bana saatinin akreple yelkovanını bıraktın? — avucunun içinde küçücük, neredeyse ağırlığı olmayan o kollar duruyordu.
Reha’nın bakışı sarsıldı; sanki o, içindeki yaraya dokunmuştu.
— Çünkü benim zamanım… durdu, — dedi ve tekrar ona yaklaştı; Gülçiçek geri çekilmedi. — Sen bana güvenmeyi bıraktığın anda.
— Peki ya Meryem? — diye sordu Gülçiçek, artık tamamen sakin. — Onu nasıl açıklayacaksın?
Reha bir an gözlerini kapadı.
— Meryem… — nefesini bıraktı. — O benim geçmişim, — gözlerini açıp onun bakışlarını karşıladı. — O öpücüğün benim için hiçbir anlamı yoktu, — başını yorgun bir şekilde salladı. — Bunu ben başlatmadım. İstememiştim bile, — sustu, gözleri Gülçiçek’in gözlerinde. — Oldu bitti… peki ne yapalım? Biz bu hatadan, içinde hiç duygu olmayan bir hatadan dolayı ayrılacak mıyız?
Gülçiçek ona baktı, sessizce soruyordu: doğruyu söyle, sonuna kadar dürüst ol… ama Reha susuyordu, bir adım mesafede duruyor ve sadece gözlerinin içine bakıyordu. Ve Gülçiçek sorusunu sordu:
— Peki ya… — sesi titredi ama devam etti. — Eğer beni bir erkek öpseydi?
Onun gözlerinde anında bir kıvılcım çaktı, kıskançlık sıcağı tüm bedeninden geçti… ama Reha kendini zorlayarak duygularını dizginledi.
— Seni mi öperdi, yoksa sen mi onu? — diye sordu.
— Bunda ne fark var? — diye parladı Gülçiçek.
— Çok fark var, — dedi Reha, ona yaklaşıp tam karşısında durarak. — Eğer seni öperlerse, bu senin istemediğin bir şey olabilir, — elini kaldırdı, neredeyse yanağına dokunarak, — ama eğer sen öpersen… o zaman kalbinde bir şey vardır. Bu çok başka bir şey, Gülçiçek.
Onun nefesi karıştı.
— Meryem… gençlik hatasıydı, — dedi Reha sessizce. — Ona karşı suçluyum, ama onu sevmiyorum.
— Sevmiyor musun? — diye sordu Gülçiçek, gözlerinin derinliğine bakarak.
— Sence? Seviyor muyum? — dudaklarında hüzünlü bir gülümseme belirdi.
— Bilmiyorum, — diye fısıldadı Gülçiçek, omuz silkerek.
— Eğer onu senin kadar sevseydim, — dedi Reha, — eğer onunla bir hayat kurmak isteseydim… — bakışlarını kaçırdı; hatasının utancı yüzüne yayıldı. — Seneler önce Amerika’ya giderdim. Belki hemen değil ama bir yıl, iki yıl içinde… Evet, onu bir zamanlar sevmiştim, — tekrar ona baktı, — ama o sevgi çoktan bitti. Yalnızca bir hatanın acı tadı kaldı.
Gülçiçek elini uzattı ve onun bileğine dokundu.
— Pişman mısın? — dedi alçak bir sesle.
— Pişmanım, — dedi Reha hemen. — Ama ondan değil, — onun parmaklarını kavradı. — Oğlumdan bu kadar geç haber aldığım için pişmanım, — derin bir nefes aldı. — Seninle bu kadar geç tanıştığım için pişmanım.
— Benimle mi? — diye irkildi Gülçiçek.
— Eğer seni daha önce tanısaydım… — dedi Reha, parmaklarını bırakarak. — Belki bizim de bir oğlumuz olurdu, — elleri onun omuzlarına yerleşti. — İşte… bunun pişmanlığını taşıyorum.
O hafifçe nefes verdi, sanki ruhu sonunda pes etmişti. Reha’nın parmakları omuzlarını kavradı. Gülçiçek’in elleri, ürkek bir hareketle onun göğsüne dokundu. Reha yavaşça ona doğru eğildi… ve o geri çekilmedi. Öpüştüler — acele etmeden, fırtınasız, öylesine sıcak bir hâlde ki, nihayet her şeyin olması gerektiği gibi yerine oturduğunu hissettiler.
— Hadi, — fısıldadı Gülçiçek, geri çekilip elini onun eline koyarak. Bir adım sonra durdu, sanki birden kendine gelmiş gibi. — Hastaneye dönmemiz gerekmiyor mu? Yaran?..
Reha’nın dudaklarına yorgun bir tebessüm doğdu.
— Hayır, — başını salladı. — Ben artık hastane yatağına dönmek istemiyorum. Bodrum’da normal bir balayı istiyorum.
Gülçiçek parmak uçlarıyla onun dudaklarına dokundu, yüzünü avuçlayıp onu öptü.
— Beni koruduğun için teşekkür ederim, — diye fısıldadı.
Reha şefkatle yüzünü okşadı.
— Bana geri döndüğün için teşekkür ederim, — dedi; sesi o kadar ciddiydi ki, böylesi bir fırtınadan sonra şaka yapmaya bile cesaret edemiyordu.
Yavaş adımlarla evine doğru yürüdüler; sakin, sessiz… birbirlerinin elini tutarak — bu günün karmaşasında nihayet kendi huzurlu köşesini bulmuş iki olgun ruh gibi.
***
Gece, evi yumuşak bir loşlukla örtmüştü. Pencereden dökülen ışık, zemine gümüş renkli bir dikdörtgen bırakıyordu. Bahar pencerede duruyordu. Nefes almaya çalışıyordu ama kalbi yine de yalpalıyordu; sanki yürümeyi bilmeyen bir çocuk gibi.
Yarın dünyalarının çökeceğini çok iyi biliyordu. Adının manşetlerde olduğunu biliyordu. Evren’in başka bir tarafa geçmek zorunda kalacağını biliyordu… ve göğsündeki o yanma, onu ayakta duramayacak hâle getiriyordu.
Arkasındaki kapı sessizce açıldı ve aynı yumuşaklıkla kapandı. Evren ona yaklaştı; elleri Bahar’ın omuzlarına indi ve Bahar gözlerini kapadı.
— Düşünme, — diye fısıldadı o. — En azından beş saniyeliğine.
— Yapamıyorum, — dedi Bahar, acı bir gülümsemeyle.
Evren onu kendine çevirdi, gözlerinin içine baktı.
— Düğünü erteleyelim, — dedi Bahar. — Şimdi… zamanı değil, Evren.
Evren geri çekilmedi, sanki bunu çoktan duymaya hazırmış gibi. Elleri onun beline yerleşti.
— Hayır, — dedi sakin bir sesle. — Planladığımız şeyi yapıyoruz.
Bahar itiraz etmek istedi ama Evren onu kollarına aldı.
— Biz üstesinden geliriz, — diye fısıldadı. — Sen ve ben, — eğildi, nefesi Bahar’ın alnına değdi. — Kimsenin elimizden aldığını alamayacağı şeyler var. Buna izin vermem, anlıyor musun?
— Senin benim yüzümden her şeyi kaybetmenden korkuyorum, — dedi Bahar kısık bir sesle.
— Her şeyi mi? — Evren şaşkınlıkla baktı ona. Sonra Bahar’ın bileğini tutup elini kendi göğsüne koydu. — Ben zaten her şeyi buldum.
— Evren… — dayanamadı Bahar, başını onun omzuna bırakıp sığındı.
— Bana düğünü nasıl hayal ettiğimi sormuştun, — dedi Evren, onu koltuğa doğru çekerken. — Ben onu bu evde istiyorum. Bu masada, bu çatının altında. Bu evin tarihini yeniden yazacağız; kendi hikâyemizi!
Evren koltuğa oturdu ve onu kendine çekti.
— Gel, otur, — dedi. Bahar hiçbir karşı koyma göstermeden, yorgun bir teslimiyetle kucağına yerleşti, bacaklarını kendine doğru çekti ve Evren onu sarıp göğsüne bastı.
Bahar yüzünü onun boynuna gömdü, onu içine çekerek nefes aldı. Evren onun bacaklarını, omuzlarını, sırtını okşuyordu, korkuya yer bırakmıyordu.
— Seni ameliyathaneye geri döndüreceğim, — nefesi onun saçlarına değdi. — Sana söz veriyorum.
— Evren… — Bahar daha da sıkı sarıldı.
— Oraya geri döneceksin. Gerekirse her şeyi yaparım. Ama seni yeniden ameliyat yaparken göreceğim, — diye devam etti Evren.
— Yarın… her şey çok kötü olacak, — dedi Bahar, inanmak istemeyerek.
— Yarın yine seni seçeceğim, — dedi Evren inatla, kollarını daha da sıkarak. — Bahar… — başının tepesine bir öpücük bıraktı. — Biz bunun içinden çıkarız. Bir an bile bırakmam seni.
— Ya daha kötü olursa? — Başını kaldırdı, gözyaşlarını saklamadan ona baktı.
— O zaman birlikte dibe ineriz, — dedi Evren sakince, saçlarına dokunarak, parmak uçlarıyla yanağını okşayarak. — Sonra her zamanki gibi yeniden yükseliriz.
Bahar titreyen parmaklarıyla onun dudaklarına dokundu. Evren elini yakalayıp dudaklarına bastırdı.
— Biz başaracağız, — diye tekrarladı. — Ve düğün bu evde olacak. Artık her şey bu evde! — sözleri birer büyü gibiydi.
— Çünkü ben seninle sessiz günlerde değil, her yer gürültülüyken, herkes karşıyken, dünya yıkılırken evleneceğim, — dudakları Bahar’ınkine değdi. — Ve sen benim yanımda duracaksın.
Bahar hıçkırdı ve yeniden omzuna yaslandı, sadece nefes aldı; sanki böyle yapınca korkusu biraz olsun hafifliyordu, bulantısı dinliyordu. Evren onu daha da sıkı sardı… ve ikisi, gecenin ürkek ışığı altında koltukta öylece oturdu; yarın farklı kıyılarda durmak zorunda kalacak iki yetişkin insan… ama şimdi birbirlerine tutunuyorlardı, hâlâ kurtarılabilecek tek şeye.
***
Sabah, perde aralığından sızan yumuşak bir ışık huzmesiyle odaya girdi; ışık çarşafın kenarından kayıp omzunun kıvrımına dokundu. O kadar narindi ki, sanki uykusunu bozmak istemiyordu… ama Gülçiçek uyandı. Hemen anlayamadı — yatakta yalnız olduğunu.
Elini uzattığında, hâlâ belli belirsiz bir sıcaklık hissetti. Reha burada uyumuştu… ama artık gitmişti. Onun kolunun kendi belinde duruşunu hatırladı, nefesinin boynuna değdiğini hatırladı. Çok yakın yatışını, temkinli dokunuşlarını — sanki ona ya da kendine acı vermekten korkuyormuş gibi… ama uzun zaman sonra ilk kez ikisi de huzur içinde uyumuştu.
Gülçiçek döndü… ve onu gördü. Reha, bir tepsiyle yatak odasının kapısında duruyordu. Saçları uyku sonrası biraz dağılmış, üzerinde hâlâ hastane pijaması vardı.
— Günaydın, — diye mırıldandı, yaklaşmaya cesaret edemeyerek.
Reha, onu kendisinin uyandırdığını düşünüyor, keşke biraz daha uyumasına izin verseydim diye içten içe kendini yiyordu.
Gülçiçek gülümsedi… ve Reha sendeledi, bir an denge kaybedip kapı pervazına yaslandı. O doğrulup oturdu, battaniyeyi düzeltti ve ona baktı. Bunun üzerine Reha ağır adımlarla yanına geldi, tepsiyi komodine bıraktı — çay, tost, peynir. Özenle hazırlanmıştı; incecik, titiz bir şekilde kesilmiş… burada bile bir cerrahın eli hissediliyordu.
— Sen daha ameliyattan çıktın, — dedi Gülçiçek ona bakarak. — Ağır şeyleri kaldırmaman gerekiyor.
Reha çayı bardağa doldurdu.
— Bu ağır değil, — dedi, gözlerini ondan ayırmadan, sanki Gülçiçek’in onu yeniden suçlayacağından korkuyormuş gibi. — Bu sadece kahvaltı.
— Yapmana gerek yoktu, — dedi Gülçiçek, elini onun eline dokundurarak.
— Vardı, — Reha yatağın kenarına oturdu; yüzü ciddiydi. — Çünkü uzun zamandır senin için bir şeyi sadece öylesine yapmadım… korkmadan, zorunluluk duymadan, — saçının bir tutamını yana itti, yanağına hafifçe dokundu, — sadece istediğim için, — bakışlarını ondan ayırmadan. — Seninle uyanmak istediğim için, — parmak uçlarıyla yanağını usulca okşadı.
Gülçiçek gözlerini kapadı, bu dokunuşa izin verdi; Reha onun uzaklaşmamasından güç alarak biraz daha yaklaştı. O da ona doğru eğildi, başını yavaşça, çekingen bir hareketle onun omzuna bıraktı. Reha onu kollarına aldı, gözlerini kapadı; bu yakınlık, bu sıcaklık onu ürpertiyordu.
— Bir ricam var, — diye fısıldadı Gülçiçek; parmak uçları Reha’nın sırtında dolaşıyordu. Reha bir anda durdu, sanki taş kesilmişti.
— Beni düşüncelere daldırma, — diye şakalaşmaya çalıştı Reha. — Kalbim tam yenilenmedi daha.
Sevdiği o hafif alaycı tonu bir an geri geldi… ama hemen ciddileşti, kendi cesaretinden korkmuş gibi.
— Reha… — Gülçiçek hafifçe omzuna itti, elini onun göğsüne koydu, gözlerinin içine baktı. — Meryem’e gitmen gerekiyor, — dedi.
Reha bir anda doğruldu; bakışı sertleşti ama aynı anda panik kapladı yüzünü. Nefesi hızlandı, başını hemen iki yana salladı — onun adını duymak bile istemiyordu… hele ki yatak odasında.
— Neden? — nefesi kesik kesik çıktı.
— Çünkü oğlunla… ve torununla ilgili meseleyi yalnızca sen çözebilirsin, — dedi Gülçiçek, kararlı ama yumuşak bir sesle. — Onlar senin hayatının bir parçası, Reha. Ve demek ki artık benim de bir parçam, — yanağına dokundu. — Geçmişinden kaçmanı istemiyorum. Onu tamamlamanı istiyorum.
Reha gözlerinin içine baktı… konuşmadı. O kadar uzun baktı ki, sonunda Gülçiçek bakışlarını kaçırmak zorunda kaldı.
— Kıskanmayacak mısın? — diye sordu sonunda.
Gülçiçek yorgun bir gülümsemeyle, neredeyse acıyla başını salladı.
— Gerek var mı? — elini onun yanağında gezdirdi. — Sen bana… — parmakları titredi, — bana güven verdin. Sana… bize. — Derin bir nefes aldı. — Kıskançlık, güvenin olmadığı yerde olur. Ama bende artık var. Sen dün bana o güveni geri verdin, — dudakları onun şakağına değdi. — Senin zamanın artık durmuyor.
Reha’nın nefesi kesildi; kalbi göğsünde sert ve hızlı çarptı. Yüzünü, sanki en kırılgan porseleni tutuyormuş gibi, avuçlarının arasına aldı.
— Ben… — devam edemedi. Sadece eğildi ve onu dudaklarından öptü; bu öpücükte şükran vardı, bağlılık vardı, söz vardı.
Reha, yarasının izin verdiği kadar onu kendine çekti; acı karışıktı ama sıcaklığı daha güçlüydü.
— Meryem’le konuşacağım, — dedi bakışlarını onun yüzünde tutarak. — Ama geri döneceğim.
— Biliyorum, — fısıldadı Gülçiçek. — Seni bekleyeceğim.
Reha eliyle onun saçlarını okşadı, dikkatle — sanki her tel, kaderlerini birbirine bağlayan bir ipmiş gibi.
— Gülçiçek… — diye fısıldadı.
— Hm? — başını kaldırdı.
— Bana inandığın için teşekkür ederim, — dedi, onun en sevdiği tebessümle.
— Biz birbirimize inandık, — dedi Gülçiçek, dudakları onun dudaklarına hafifçe değerek. — İkimiz de gitmedik… ve şimdi birlikteyiz, Reha.
Bu sabah… bu sakin, yumuşak sabah… uzun bir fırtınadan sonra nihayet birbirlerini yeniden bulan iki insan için gerçek anlamda ilk sabahtı.
***
Sabahın daha ilk saatlerinden beri ana girişte biriken gazetecilerin sesleri, kameraların tıkırtısı, birbirine karışan kalabalık… koridorda attığı her adım Evren’in göğsünde çekiç gibi yankılanıyordu. Bugün, kadınına ihanet edecek — en azından resmî olarak, herkesin önünde — onu korumak için. Bu düşünce içini parça parça ediyordu. Meslektaşlarının bakışlarını yakalıyor, her biri başka bir şey anlatıyordu: kimisi acıyordu, kimisi kuşku duyuyordu, kimisi dedikodu peşindeydi… ama Evren, hepsinden eşit derecede nefret ediyordu.
Sert, odasında bir savcı gibi duruyordu. Soğuk bir bakış, sakin bir duruş. Elinde telefonu sıkmıştı, sanki her an yeni bir nefret mesajı gösterebilirmiş gibi.
İsmail pencereye doğru çekilmişti, gözleri Bahar’ın üzerindeydi. Bahar, tıbbi formanın üzerine beyaz önlüğünü giymiş, olduğu yerde duruyordu. Bakışı sakindi; ama o bakışta ne uykusuz geçen bir gecenin izi okunuyordu, ne üzüntüsü, ne de içini saran korku. Hiçbirinden medet ummadan bir kenarda duruyordu — kendi ayakları üzerinde duran bir doktor gibi… ve bu hâl, Evren’i daha da kahrediyordu.
— Başlatılan soruşturma nedeniyle…, — diye konuşmaya başladı Evren; sesi içeriden zorla sökülüyormuş gibi kısık ve ağırdı. Sert hemen ona baktı, sanki sesi titrer mi diye dinliyordu. Evren devam etti: — Doktor Bahar Özden’in tüm planlı ameliyatlardan geçici olarak uzaklaştırıldığını bildirmek zorundayım.
Gazetecilerin arasında bir uğultu yükseldi. Bazıları başını ağır ağır salladı — sanki bu açıklamayı bekliyorlarmış gibi. Bahar başını eğmedi, ileri baktı ama kimseyi görmüyordu. Sadece nefes alıyordu; elleri beyaz önlüğünün ceplerinde saklanmıştı.
— Doktor Bahar Özden’in mesleki yetkinliğine güveniyorum, — diye net bir sesle devam etti Evren. — Ve onun doğru şekilde hareket ettiğine inancım tamdır.
Arkasında duran Sert, gereksiz derecede gürültülü bir nefes verdi — tesadüf olacak gibi değildi.
— Ancak, — Evren çenesini kaldırdı, — hastane prosedürlere uymak zorundadır. Soruşturma sona erene dek, Doktor Bahar Özden yalnızca acil nöbetlerde görev yapacaktır… denetim altında.
İsmail, Sert’in yanına yürüdü.
— Kimin denetimi altında? — diye sordu, buz gibi bir sesle.
— Kurulun, — diye aynı sertlikte cevapladı Sert. — Bu seviyedeki soruşturmalarda olması gerektiği gibi.
— Yani bizim, — dedi İsmail, dişlerinin arasından.
— Ben gerekli olanı yapıyorum, — dedi Sert, sakin ama saldırgan bir tonla. — Bazılarının aksine!
— Sen sadece sana yarayanı yapıyorsun, — diye karşılık verdi İsmail, sesini yükseltmeden.
— Yeter, — dedi Evren, öyle bir sakinlikle ki ikisi de sustu. — Burası kişisel çatışmaların yeri değil.
Sert, kazandığını sanan bir ifadeyle hafifçe gülümsedi. İsmail geri çekilmek zorunda kaldı.
— Doktor Bahar Özden, — dedi Sert, Bahar’a dönerek, — acil serviste göreve başlayabilirsiniz, — kalabalığı süzdü, rolünün tadını çıkarıyormuş gibi. — Ve evet, basına soruşturmaya destek verdiğiniz bilgisi iletildi.
Bahar dudaklarını ısırdı, titremesini bastırmaya çalışarak… Evren bunu fark etti ve kalbi sıkıştı. Herkes dağılmaya başladığında ona doğru yürüdü ama bir noktada durdu — daha fazla yaklaşmak yeni bir haber malzemesi olabilirdi.
— Bundan nefret ediyorum, — dedi kısık bir sesle, sanki bir günahını itiraf eder gibi. — Her saniyesinden.
— Bu senin suçun değil, — dedi Bahar, ona bakarak… ama Evren, onun kendisine değil de içinden geçtiği fırtınaya baktığını hissediyordu.
— Bu… seni sattığım gibi görünüyor, — dedi Evren, sesi çatallanarak. — Seni korumam gerekiyordu. Ama bunun yerine…
— Beni koruyorsun, — dedi Bahar, bir adım yaklaşıp yine de kimsenin fark etmeyeceği bir mesafede durarak. — Başka bir şekilde. Elinden geldiği gibi, — eli neredeyse onun eline değdi ama hemen geri çekti; bir kamera doğrultulmuştu onlara. — Bu da bir koruma, Evren, — dedi ve bir adım geri attı.
— Bahar… eğer bana seçim hakkı tanısalardı…, — gözlerini kapattı; sanki bir yumruk yemiş gibi.
— Tanımazlardı, — dedi o yumuşak bir sesle. — Ve sen bunu biliyorsun.
Kapı açıldı, gazeteciler ileriye yüklendi, yeni bir dram kokusu almış gibi. Evren yüzünü pencereye çevirdi; Bahar’ın bakışları yabancı yüzlerin arasında kayboldu.
— Onların arasında olacaksın, — dedi Evren. — Seni saklayamayacağım. Ve hepsi geliyor.
— Geliyorlar, — diye mırıldandı Bahar, ona bakmadan. — Ama ben doktorum, — hatırlattı. — Hepsine dayanırım, Evren.
— İşte bu, beni korkutan, — dedi o. — Çok güçlüsün.
— Sen ise… fazla seviyorsun, — dedi Bahar ve yavaşça çıkışa yöneldi.
— Profesör Evren, — Sert yanına yaklaşmıştı. — Basınla detayları konuşmamız gerekiyor.
Evren ağır bir nefes aldı, Bahar’ın ardında kaybolan siluetine istemsizce bakarak. Sonra dönüp kendisine düşen bölgeye yürüdü — saldırıları savuşturacağı yere. Bahar ise merdivenleri inip acil servise doğru yöneldi, kameraların gözüne… gazeteci akını durmadan büyüyordu, yeni yüzler ekleniyordu, akıntı onları farklı kıyılara sürüklüyordu… ve ikisi de biliyordu: bu fırtınanın henüz daha başlangıcıydı.
***
Kapının sıkıca kapalı olmasına rağmen, odanın sanki tüm dünyaya açılmış gibi hissedilmesine neden olan bir sessizlik vardı — öyle yoğun, öyle gergin bir sessizlik ki, adeta çınlıyordu.
Sert masaya yürüdü, elini masanın kenarına dayayarak ağırlığını bacaklarında tutmaya çalıştı; diğer eliyle alnındaki teri sildi.
İsmail pencerenin yanında durdu, onlara sırtını dönmüş bir hâlde, elleri pantolonunun ceplerine gömülü. Başını biraz öne eğmişti; yaşanan sahnenin her saniyesini zihninde yeniden oynatıyordu.
Evren, odanın ortasında, elleri yumruk hâlinde sıkılmış olarak duruyordu. Gözleri bir Sert’e, bir İsmail’e kayıyordu — sıkışıp kaldığını çok iyi biliyordu. Bir tarafta sevdiği kadın. Diğer tarafta görev. Ve kimsenin henüz adını anmadığı çocuk — onların geleceği.
Masaya baktı; üzerinde dağınık şekilde yayılan baskılar duruyordu: “Bahar Özden — Bir Deneyci mi?”, “Başhekim Usulsüzlüğü mi Saklıyor?”, “Tedavi mi Ettiler, Tanrıcılık mı Oynadılar?”
— Çok ileri gittin, Sert, — dedi ilk olarak İsmail. — Canlı yayın? Bu baskı? Onu paramparça etmelerini mi istiyorsun? — yavaşça ona döndü. — Yoksa en iyi cerrahımızı kaybetmek mi istiyorsun?
— Ben hastanenin ayakta kalmasını istiyorum, — dedi Sert, aynı sabit tonla. — Ve hiçbir doktorumuzun üzerinde leke kalmamasını. Fazla hızlı bir şekilde mucizeye dönüşen biri dâhil.
— Mucize mi?! — İsmail anında parladı. — O insanları kurtardı! Kimsenin umut vermediği hastaları yaşattı!
— Öyle mi? — Sert baskılardan birini ona çevirdi. — Ama sosyal medya bağırıyor: “Tanrıya oynadı!” — başka bir sayfayı gösterdi. — Burada ise başhekimin sevgilisini koruduğu yazıyor, — Evren’in rengi attı. — Ve bak, — dedi Sert, — “Tehlikeli emsal, acilen soruşturma!”
Parmakları hafifçe titriyordu ama ne İsmail ne Evren buna dikkat etti. Onların gözünde Sert bir canavara dönüşüyordu; Sert ise tüm hâliyle doğru olanı yaptığını göstermeye çalışıyordu.
— Ben görevimi yapıyorum! — dedi Sert buz gibi bir tonda. — Çünkü birinin dik durması gerek!
— Ve sen onun hayatını yıkmayı seçtin? — İsmail bir adım attı. — Hangi dik duruş için hayat kurtaran bir kadını yok ediyorsun?
— Senin benimle birlikte inşa ettiğin dik duruş için! — Sert ilk kez yükseldi. — Sistem duygularla ayakta kalmaz, İsmail. Kurallarla kalır. Ve o kuralları uygulayanlarla.
— İkimiz tutuyoruz bu hastaneyi ayakta, — dedi İsmail, dişlerini sıkarak.
— Yetişkin gibi yapan benim, — diye karşılık verdi Sert.
— Hayır. Sen sadece kendi yöntemini uyguluyorsun, — İsmail yumruğunu sıktı.
İkisi de sustu; bakışları birbirini yakıyordu. Evren ikisinin arasında duruyordu; araya girmesi gerektiğini biliyordu ama ne diyeceğini bilemediği için dişlerini sıktı, yumruklarını öyle sıktı ki kemikleri beyazladı.
— Evren, — dedi İsmail, ona bakarak. — Bu kadın senin kadın. Senin çocuğunun annesi.
Sert doğruldu, masadan uzaklaştı.
— Çocuk mu?! — sesi buz kesti. — Ne zamandan beri onların ailesinin bir parçası oldun, İsmail? Neye güvenip onların hayatına karışıyorsun? N evra'nın parmağındaki yüzük sana aile hakkı mı verdi?
İsmail’in rengi attı; böyle bir saldırıyı beklemiyordu ama Sert’in bakışına karşılık verdi.
— Nevra benim kadınım, — dedi sakin ama kesin bir sesle. — Ve Bahar da artık ailemin bir parçası. Sen istesen de istemesen de. Timur’un babası olman sana daha fazla hak veremez.
Sert gözlerini kıstı.
— DNA yalan söylemez, İsmail! — Alaycı bir gülümseme dudaklarına kadar geldi ama kendini tuttu. — Nevra, Bahar’ın akrabası değil! — gözlerinin içine baktı. — Sen de onun ailesinde hiç kimse değilsin!
İsmail ona gözünü kırpmadan baktı. Sert’in sözleri canını yakmıştı ve Sert bunun farkındaydı. İsmail’in parmakları titredi ama tek bir sert söz bile söylemedi.
— Belki öyle, — dedi alçak bir sesle. — Ama şu anda, senden farklı olarak, Bahar’ın yanında duran iki kişiden biriyim. — Sert’e doğru bir adım attı. — Sen ise onun karşısına geçtin. Kendi torunlarının annesinin. Ve kendi vicdanının!
Sert irkildi, başını çevirdi.
— Yeter! — diye araya girdi Evren. — Siz ikiniz, hastanenin bütçesini tartışır gibi konuşuyorsunuz! Bahsettiğiniz şey bir kadın! — sesi yükseldi, sertleşti. — Onu basının önüne attınız! Benim sevdiğim kadını! — öne çıktı, ikisini kendine bakmaya zorladı. — Ben onun uzaklaştırılmasını açıklamak zorunda kaldım! Herkesin önünde bir hain gibi durmak zorunda kaldım! — nefesi kesildi, göğsü boşalmış gibi oldu. — Ama onu asla bırakmam! Ne burada, ne basının karşısında!
— O zaman başhekim gibi davran! — dedi Sert, ona doğru bir adım atarak. — Bir adam gibi değil! Bu hastanede yüzlerce can var. Akılla düşün, kalple değil!
— Ben kalple düşünüyorum, — dedi Evren sert bir tonla. — Çünkü beni doktor yapan şey o kalp. Bir makine değilim!
— O kalp seni de onu da mahvedecek, — dedi Sert, başını hafifçe sallayarak.
— Kimseyi kimin mahvedeceğine sen karar veremezsin, — İsmail ikisinin arasına girdi. — Sen değil, Sert! Eğer şimdi Evren’in yönetimini elinden almak istiyorsan, ben de hatırlatayım: benim de oy hakkım var. Benim de hisselerim var!
— Pay sahipliğiyle gücü karıştırma, — diye karşılık verdi Sert anında. — İkisi tamamen farklı şeyler. Finans ve hukuktan ben sorumluyum, o yüzden son söz benim.
— Doktorların hayatı ise benim sorumluluğum! — dedi Evren, kendini tutamayarak.
Ve yine oda sessizliğe gömüldü… kırık ve tehlikeli bir sessizliğe. Sert ilk dönen oldu… ve yine sessizliği bozan da o oldu.
— Konu kapanmıştır, — dedi, onlara bakmadan.
İsmail’le haklarının eşit olduğunu biliyordu, ama şu an karar verme gücünün tadını çıkarıyordu; çünkü ne İsmail ne Evren dışarıdaki kan kokusunu alan gazeteci akınını durdurabilirdi. Sert masadan bir kağıdı aldı.
— Ve Doktor Özden’e iletin, — alnındaki teri sildi, — dayansın. Bu daha sadece başlangıç.
— Bunu çok pişman olacaksın! — dedi İsmail, kendini tutamayarak.
— Şimdiden pişmanım, — dedi Sert, alaycı bir tonda, yine de dönüp bakmadan.
Evren ve İsmail odadan çıktılar. İsmail hemen telefonunu çıkardı. Evren ise kendi odasına yöneldi. Nefesi sıklaşıyordu, göğsü daralıyordu — ama biliyordu ki sonuna kadar ayakta duracaktı. Çünkü mesele sadece bir kadın değildi; mesele ailesiydi, çocuğuydu, sevebilme hakkıydı… ve vazgeçmeye hiç niyeti yoktu.
***
İsmail pes etmeyi düşünmüyordu. Sert’in odasından çıktıktan sonraki koridor ona fazla aydınlık, fazla boş görünüyordu.
Adımları hızlıydı; hareketlerinde, göğsünde birikip içini yakan olgun bir öfkenin zaptedilmiş titreşimi hissediliyordu. Elindeki telefon yeniden titredi: az önce yorum vermeyi reddettiği haber kanalının ikinci aramasıydı. Pencerenin yanında durdu, derin bir nefes verdi, telefonu elinde çevirirken onun sesini duydu.
— Yine herkesle tartışıyorsun, değil mi? — Nevra oda kapısında duruyordu; duvara yaslanmış, kapı koluna tutunuyordu.
Solgun bir yüz… ama berrak gözleri. Çok dikkatli bakıyordu ona. İsmail telefonu indirip elini yanına bıraktı.
— Sen odanda olmalısın, — dedi, istediğinden daha sert bir tonla.
— Ve sen de biraz daha sakin olmalısın, — diye karşılık verdi Nevra, yumuşak bir gülümsemeyle. — İkimiz de kuralları çiğniyoruz, — diye ekledi.
İsmail ona yaklaştı ama dokunmadı. Nevra kendi eliyle aradaki mesafeyi kapattı; neredeyse ağırlığı olmayan bir dokunuşla elini onun göğsüne koydu — kalbinin fazla hızlı attığı yere.
— Nefesini duyuyorum, — dedi. — Öfkelisin.
O, bir an nefesini tuttu; sanki bu, duygularını saklamasına yardım edecekmiş gibi.
— Sert… — diye başladı, ama devam edemedi.
İsmail sorunlarını ona yüklemek istemiyordu. İçindeki tükenmişliği, güçsüzlüğü ona göstermeyi istemiyordu.
— Sana acı verecek bir şey mi söyledi? — diye sordu Nevra alçak sesle. — Seni o kadar derinden yaralayan bir şey ki, artık kendine bile inanamaz oldun?
İsmail bakışlarını kaçırdı. Parmakları, telefonu tutan elde sıkıca kilitlendi. Nevra ona doğru küçük bir adım attı — ürkütmeyecek kadar yumuşak bir hareket — ve elini onun eline aldı.
— Benden kendini korumak zorunda değilsin, — diye fısıldadı. — Senin kim olduğunu biliyorum. Ve doğru tarafta durduğunu da biliyorum.
İsmail bir an gözlerini kapadı; çok kısa, ama ne kadar yorgun olduğunu anlamaya yetecek kadar.
— Bahar’ı paramparça ediyorlar, — dedi kısık sesle. — Ve ben… müdahale ile koruma arasındaki çizginin nerede olduğunu bilmiyorum. Ve Sert…
— Sert yanılıyor, — diye kesti sözünü N evra. — Ama sen değil.
Onun sesi o kadar sakindi ki, İsmail sonunda derin bir nefes almayı başardı. Nevra, onun avucunu parmak uçlarıyla okşadı — sanki şu anda sıcaklığı geçirebileceği tek yer orasıymış gibi.
— Sen bizim ailemizin bir parçasısın, — dedi, neredeyse fısıltıyla, ama çok dürüst bir tonda. — Benim, Bahar’ın, Uraz’ın, Umay’ın, Evren’in, — bakışları kararlılık kazandı. — Bizim için sen bizdensin.
İsmail ona öyle baktı ki, sanki bütün gün boyunca ilk kez tutunacak bir yer bulmuştu.
— Ayakta durmak sana acı veriyor, — dedi, onun kolunu nazikçe tutarak.
— Ve sana da öfkelenmek, — diye gülümsedi Nevra. — Demek ki ikimiz de hâlâ hayattayız.
— Odaya geçelim. Benim… — dedi ama cümleyi bitiremedi.
Devam etmedi — ama Nevra, söylenmeyen her şeyi duydu.
— Benimle biraz kalman lazım, — diye tamamladı o onun yerine.
İsmail, kolundan nazikçe tutarak onu odaya götürdü. Sanki en önemli yere dönüyormuş gibi… düşünceleri yavaş yavaş berraklaşıyordu. Daha önce pes etmemişti — şimdi de etmeye niyetli değildi.
***
Pes etmeyi kendine yasaklamıştı. Bahar acil servisteydi; hatta hava bile burada daha sıcak, antiseptik kokusuyla ağırlaşmış gibiydi. Yusuf yanındaydı. Onu tutuyordu, başı döndüğünde kolundan kavrıyordu, bir yerden bulup getirdiği limonlu suyu uzatıyordu. Bahar hiçbir şey söylemiyor, sadece başıyla onaylıyordu — Evren’in, onu yalnız bırakmamak için Yusuf’u özellikle görevlendirdiğini çok iyi anlıyordu. Ardından Siren geldi, sonra Uraz. Bahar bir dakika bile yalnız kalmadı.
İki saat boyunca tabletinden başını kaldırmadan hasta akışını yönetti; gözlerini ne zaman bir an kapatsa, sosyal medyanın kırık bir elektrik hattı gibi uğuldayan sesini duyuyordu.
Kayıt masasının yanında duruyordu ki acil servisin kapıları açıldı ve paramedikler yeni bir kaosu sedyeyle içeri taşıdı.
— Gebe! Otuz dört haftalık! Şiddetli ağrı, durumu stabil değil! — Paramedik çok hızlı konuşuyordu.
Yusuf sedyenin kenarından tutarak paramediklere yardım etti, hastayı muayene odasına aldı. Bahar başını kaldırdı. Kadın solgundu — hayır, soluk bile değil — griydi, sanki pembe tonu çoktan terk etmiş gibi. Sağ yanını öyle sıkı tutuyordu ki, orada hayatını tutmaya çalışıyormuş gibiydi.
— Ne hissediyorsunuz? — Bahar’ın sesi çatallandı, kısık çıktı; ne zaman sesini kaybettiğini fark etmemişti bile.
— Ağrı… çok… — kadın konuşamıyordu. — Çekiyor… uzun zamandır… artıyor…
Bahar yaklaştı, otomatik pilotla hareket ediyordu: tansiyon, nabız, solunum — her şey protokole uygundu ama tablo bir türlü anlam kazanmıyordu.
— Nabız 122, tansiyon düşüyor, — dedi Yusuf; sesi titrek, endişeli.
Siren çoktan ultrasonu açmıştı. Ekranda soluk gri bir görüntü belirdi: fetal profil, plasentanın gölgesi, amniyotik sıvının kara boşluğu.
— Sıvılar normal… — diye mırıldandı Siren. — Plasenta… normal… skar… evet skar var… ama sakin görünüyor.
— Fetal hareket? — diye sordu Bahar.
— Var, — dedi Siren. — Normal sınırın ucunda ama var. Monitörde de akut bir şey yok.
“Akut bir şey yok.” Bahar’ı en çok bu sinirlendirdi. Kadının acısı dayanılmazdı ama ultrason sütlimandı — sanki rahim onları kandırmaya çalışıyordu.
— Daha önce sezaryen oldunuz mu? — Bahar yanına çökerek sordu.
— Dört yıl önce…, — kadın başıyla onayladı.
— Bahar, — Siren temkinli bir sesle araya girdi. — Belki sadece tonustur? Ya da gizli bir enfeksiyon? Serum, dinlenme, NST yapabiliriz?
— Böyle bir yüz tonu tonusta olur mu? — Bahar’ın sesi titredi. İçinde bir şüphe filizleniyordu.
Şüphe — şu anki en büyük düşmanı. Şüphe ve hastanenin üzerine çökmüş kara bulut gibi dolaşan bilgi fırtınası. Yusuf, Bahar’a konuşmadan bakıyordu; karar vermesi için onu itmek istiyor ama bir şey söylemeye korkuyordu. Uraz tablette veri giriyordu — o da sessizdi.
— Ultrason sakin, — Siren monitöre baktı. — Gerçekten. Burada hiçbir şey yok.
Bahar kadının karnına yeniden dokundu. Karın sertti, gergindi ama taş gibi değildi, klasik rüptür gibi değil… yine de bu gerginlikte yanlış bir şey vardı; derin ve neredeyse titreşimli.
— Baş dönmesi? Bulantı? — Bahar kadına eğildi. — Nefes almak zorlaştı mı?
Kadın gözyaşlarının eşiğinde kalarak başını salladı.
— Bir yerden kan gidiyor, — diye fısıldadı Bahar. — Bir yerden kaybediyoruz.
— Kan görmüyorum, — Siren neredeyse duyulmaz bir sesle söyledi. — Serbest sıvı yok. Hiçbir belirti yok.
— Ama kadının rengi gidiyor, — Yusuf kaşlarını çattı. — Tansiyon 95/60’a düştü.
Bahar kadının ince, griye dönmüş eline baktı. Sonra puslu, korku dolu gözlerine. Ardından monitöre — yine sakin. Ve aylar sonra ilk kez korktu. Yanlış yapmaktan korktu.
— Bu… her şey olabilir, — diye fısıldadı Bahar. — Enfeksiyondan skar gerilmesine kadar… ya da… — devam etmedi.
“Rüptür” kelimesi havada asılı kaldı — tıpkı bir hüküm gibi.
— Kanıt olmadan sezaryeni düşünmeye bile hakkın yok, — Siren neredeyse nefes almadan konuştu. — Üstelik uzaklaştırıldın.
— Biliyorum, — dedi Bahar sessiz bir tonda. — Hakkım olmadığını biliyorum. Kanıt olmadığını biliyorum.
Siren ona dehşetle baktı.
— Ayrıca biliyorum, — diye devam etti Bahar, — yanlış yaparsam ikisini de kaybederiz.
— Ne var burada? — muayene odasına sedyeyle birlikte Rengin girdi.
Durumu anlaması birkaç dakika sürdü; tableti elinde, Bahar’a baktı.
— Bahar… — kimsenin tanımadığı bir sesle konuştu. — Bekleyelim, — önerdi. — Biraz… iki-üç NST… stres testi…
— İki saati yok, — dedi Bahar, neredeyse nefessiz.
— Sorun? — Kapıda beliren Serhat’ın bakışı anında hastaya kaydı.
Rengin tableti ona uzattı.
— Emin değilim, — dedi Bahar, kaşlarını çatıp. — Kanıt göremiyorum ama… bir şey… yanlış.
Sanki dün mezun olmuş gibi hissediyordu. Sanki bu kadın onun ilk hastasıymış gibi.
Serhat karnı muayene etti, monitöre baktı. Tekrar muayene etti. Tekrar baktı. O da göremiyordu. Ama Bahar’ı duyuyordu.
— Hissediyorsun, değil mi? — diye fısıldadı.
Bahar başını salladı; içeride bir yerde gözyaşı düştü.
— Yanılmak istemiyorum, — dedi titreyen bir nefesle. — Ne yapacağımı bilmiyorum.
— O zaman… yanılmanın imkânsız olduğunu varsayarak hareket edeceğiz, — dedi Serhat.
Bahar gözlerinin içine baktı; bir nefes verdi, bir nefes aldı… sonra yeniden nefes verdi.
— Ameliyathaneye. Hemen, — dedi.
— Aklını mı kaçırdın?! — Siren’in sesi koptu.
— Seni mahvederler! — Rengin bileğini tuttu. — Kanıtın yok, Bahar. Ayrıca uzaklaştırıldın!
— Kanıtım yok, — kabul etti Bahar. — Ama kan kaybeden bir hastam var. Cihazlar göstermiyor olabilir… ama ben hissediyorum, Rengin.
Rengin kalemi eline aldı ve formu imzaladı. Hızlı, kararlı — sanki birinin kariyerine çapraz çizik atar gibi.
— Kim benimle? — diye sordu Bahar, çok sessizce.
— Ben, — dedi Serhat ve tableti Rengin’e verdi.
Sedyeyi ameliyathaneye iterken kahramanca bir yürüyüş değildi bu — doğru olup olmadığını bilmeyen ama yapılması gerektiğini bilen iki insanın yoluydu. Ve ancak neşter deriyi yarıp skarın mikro yırtığını ortaya çıkardığında… Bahar doğru seçtiğini anladı. Ama korkusu azalmadı. Ve onu düşmesini bekleyenlerin gözünde hiçbir şey onu koruyamazdı.
Operasyondan çıktıklarında koridor patladı:
— Bu yetki aşımı!
— Emre karşı geldi!
— Deney yapıyor!
— Hayır, hayat kurtardı!
— Riskliydi! Hatalıydı!
Siren ağzını eliyle kapadı. Uraz, Bahar’a kocaman açılmış gözlerle bakıyordu. Yusuf titriyordu. Rengin başını yavaşça sallıyordu. O sırada Siren’in telefonu ışıldadı. Ekrana baktı… ve rengi attı.
— Bahar… sosyal medya… diyorlar ki sen bunu… kendini temize çıkarmak için ayarladın, — dedi titrek bir sesle.
Bahar bir kez kırp blinkladı. Sonra bir kez daha. Ve ancak o zaman gördü: “Bahar’ı Görevden Alın”, “Katil!”, “Sahte Operasyon!”
— Yazsınlar, — dedi Serhat sakince.
Ve orada, bir duvarın ardında, basın toplantısında, Evren vardı. Henüz çıkamazdı. Henüz onu koruyamazdı. Henüz yanında olamazdı. Ve bu, Bahar’ın içini herhangi bir neşterden daha derin acıttı.
— Bahar, — Ahu koşarak geldi. — Sert Kaya seni çağırıyor, — dedi. — Hadi.
Ahu onu öne doğru çağırdı, Bahar omuzlarını dikleştirip onun peşinden yürüdü.
***
Bahar, Sert’in odasına girdiğinde kendini tuzağa düşmüş gibi hissetti. Odadaki sessizlik öyle ağırdı ki, kendi nefesinin sesi ona olduğundan çok daha yüksek geliyordu. Masaya biraz daha yaklaşarak Sert’in gözlerinin içine baktı.
O, masanın arkasında dimdik oturuyordu; bakışı soğuktu, ifadesi keskin… ama alnındaki ince ter tabakası, bu koltukta durmak için harcadığı insanüstü çabayı ele veriyordu. Ona oturmasını önermedi. Sadece uzun, ölçen, neredeyse küçümseyen bir bakışla baktı — o kadar soğuk bir bakış ki, Bahar’ın damarlarındaki kan sanki buz kesmiş gibi oldu. Ama Bahar geri adım atmadı, yalnızca boğazındaki düğümü yutkundu.
— Tebrikler, — Sessizliği ilk bozan Sert’in buz gibi sesiydi. — İlk protokol ihlalin.
— Ben iki insanı kurtardım, — Bahar bakışlarını kaçırmadı, karşısında dimdik durdu.
— Direkt yasağı çiğnediniz, — diye kesti Sert. — Ve sadece bir mucize, skandalın ilk dakikasından sizi kurtardı. Gerçi… — tabletini açıp ona çevirdi, — internette olanlara bakılırsa…, — parmağıyla ekranı kaydırdı.
Hashtagler, suçlamalar, alaylar, kolajlar, memler: “Bahar’ı Görevden Alın”, “Hastanede Deney”, “Kurgulanmış Operasyon”.
— Onlara yeni bir neden daha sen verdin, — dedi Sert, ayağa kalkarak. Hafifçe sendeledi ama düşmedi. — Sen, — bir anda senli konuşmaya geçti. — Kendi ellerinle.
— Kadın ölürdü, — Bahar’ın nefesi yüzeysel çıkıyordu. — Bebek de. Ben hayatı seçtim.
— Hayat mı? — kaşını kaldırdı. — Yoksa ün mü? — Masanın arkasından çıktı. — Belki de “kurtarıcı” unvanını geri almak istedin? Suçlamaları temizlemek? — sesi alçaldı, daha tehlikeli bir tona büründü. — Yoksa… Evren’e vazgeçilmez olduğunu kanıtlamak mı istedin?
Bahar’ın için için titrediği an tam olarak buydu, ama bunu dışarı yansıtmadı.
— Ben bir doktorum, — sesi kısık ve yumuşaktı. — Ve doktor gibi davrandım.
— Doktor mu? — Sert acı bir tebessümle güldü. — Yoksa Evren’in ya da başka birinin seni her zaman arka planda korumasına fazla mı alıştın? — ona öyle yaklaştı ki, parfümünün soğuk kokusu Bahar’ın yüzüne çarptı. — Ama ben Evren değilim. Ve kimse değilim. Ben hataları örtmem.
Bahar’ın göğsünde keskin bir acı kıvrıldı. Boğazı düğümlendi.
— Ben hata yapmadım! — dedi sakin bir sesle, ellerini önlük ceplerine sokarak.
— Senin durumunda her türlü bireysel karar bir hatadır, — Sert tableti kanepeye fırlattı, tekrar masaya döndü. — Seni ameliyatlardan uzaklaştırdım! Aslında her şeyden uzaklaştırmam gerek! — arkasını dönerek konuştu. — Beni durduran tek şey neydi biliyor musun? — Bahar sırtına baktı, gri saçlarına, gergin omuzlarına. — Senin hâlâ durumun ciddiyetini anlamıyor olman, — dedi ve ona döndü, masanın kenarına dayanarak. — Sen soruşturma altındasın!
— Biliyorum, — dedi Bahar.
— Gözetim altındasın, — fırlattığı her kelime oka benziyordu; hepsi tam hedefe saplanıyordu.
— Biliyorum, — diye başını salladı Bahar.
— İtibarından geriye hiçbir şey kalmayacak, — dedi Sert masaya avucuyla sertçe vurarak. Baskı kâğıtları havalanıp yere savruldu.
Bahar gözleriyle onların düşüşünü takip etti… ama konuşmadı.
— Bir protokol ihlali daha olursa, — Sert elini kaldırdı, sanki bir uçurumu işaret eder gibiydi, — lisansının tamamen iptali için bizzat başvuru yaparım.
Bu söz Bahar’ın nefesini kesmişti. Hiçbir hasta, hiçbir ameliyathane, hiçbir risk onu bu kadar korkutmamıştı. Çünkü bu sözleri Sert öyle söylüyordu ki — sanki kararını çoktan vermişti. Sanki onun kariyerinin üzerine çoktan bir çarpı koymuştu.
— Kendini yok edilmesi için hazırlıyorsun, — dedi Sert. — Ben ise… — tam o anda cebindeki telefon titredi. Ekrana baktı. Kaşları çatıldı.
— Ne yapıyorsun? — Bahar başını kaldırdı, meydan okur gibi. — Sence tam olarak ne yapıyorsun, Sert?
Sert ona baktı — içindeki iki adam birbiriyle savaşır gibiydi. Herkesin gördüğü Sert ve kimsenin görmemesi gereken Sert. Hiçbir şey söylemedi. Masanın kenarını öyle sıkı tuttu ki tüm vücudundan bir titreme geçti.
***
Kapı çalındı ve cevabı beklemeden Evren içeri girdi. Hemen Bahar’ın önüne geçti, onu bedeninin arkasında gizledi. Sert’in gözlerine kaşlarının altından baktı. Gözlerinin altındaki gölgeler derindi ama bakışı berrak, toplanmış ve kararlıydı.
Bahar, bu küçük nefes aralığını fırsat bilip gözlerini bir anlığına kapadı. Evren’in onu böyle görmesini istemiyordu — müdür odasında azar işiten bir öğrenci gibi duran hâliyle.
— Burada neler olduğunu öğrenmeye hakkım var mı? — diye sordu Evren, selam bile vermeden.
— Protokol ihlalini ve bireysel inisiyatifin sınırlarını konuşuyoruz, — dedi Sert aynı soğuk tonla, bakışlarını Bahar’dan ayırmadan; Evren onu kapatmış olsa da, Sert hâlâ ona bakıyordu. — Ve bir cerrahın, üstelik ameliyatlardan zaten uzaklaştırılmışken, ameliyathaneye girip hiçbir endikasyon olmadan operasyon yapma cesaretini.
— “Endikasyon yok” mu? — Evren birkaç adım attı. — Düşük tansiyonlu, yüzü kül gibi gri, eski kesi hattı üzerinde yakıcı yan ağrısı olan, iç kanama şüphesi taşıyan bir gebe. Bu mu endikasyon yok? — diye sordu.
— Ultrason hiçbir şey göstermedi, — diye hatırlattı Sert. — Yırtılmaya dair tek bir bulgu yoktu. Standart yaklaşım: gözlem. Bu protokolleri bizzat siz imzalamadınız mı, Profesör Evren?
— Şu an onları ben hatırlatıyorum, — Evren’in sesindeki soğukluk iliklere işliyordu. — Otuz iki haftadan sonra eski sezaryen skarı üzerinde rüptürden klinik şüphe varsa — görsel doğrulama olmadan bile — acil doğum. — Bir an durdu. Devam etmeden önce gözleri sertçe parladı. — Bu maddeyi değiştirmeyen kişi bizzat sizsiniz! — Sert’in yüzü hiç kıpırdamadı, Evren devam etti. — Doktor Bahar Özden, siz basınla şov yaparken ameliyata girebilecek tek uzmandı! — dedi, sonra Bahar’a döndü. — Ve o, kendisi için doğan tüm riske rağmen tek doğru kararı verdi, — tekrar Sert’e döndü. — Siz mucizeden bahsediyorsunuz, ben matematikten bahsediyorum! Eğer onun önerdiğiniz gibi on–on beş dakika daha “izlemesi” gerekseydi, şimdi lisansını değil, iki cesedin adli raporunu konuşuyor olurduk. Kadını ve bebeği.
Odaya ağır bir sessizlik çöktü. Evren derin bir nefes aldı ve devam etti:
— Operasyon çok zordu, — dedi sesi alçalırken bile keskinliğini koruyarak. — Yüksek kan kaybı riski, histerektomi ihtimali, DIC, kardiyak arrest… O ameliyathaneye girerken ikisini de kaybedebileceğini biliyordu… kendini de, — başını hafifçe yana eğdi. — Bir doktor olarak kendini.
— Anne hayatta. Bebek hayatta. Rahim korundu. Bu “kendince hareket etmek” değil, Sayın Kaya… bu tıp!
— Tıp mı? — Sert gözlerini kıstı. — Yoksa belirli bir kişiyi kahramanlaştırma çabası mı? — bakışını Evren’den Bahar’a, sonra tekrar Evren’e çevirdi. — Unutmayın Profesör, siz onun avukatı değilsiniz. Başhekimsiniz. Ve sadece onu değil, herkesi düşünmek zorundasınız!
— Ben de herkesi düşünüyorum, — diye kesti Evren. — Çünkü bugün klinik doğrultusunda hareket eden bir doktoru kurban edersek, yarın kimse sorumluluk almaya cesaret edemez. O zaman da siz, o sevdiğiniz hashtaglerinizi bırakıp gerçek ölümleri açıklamakla uğraşırsınız! — Evren masaya yaklaştı, elini Sert’in masasına koydu ve neredeyse onun duruşunu kopyalayarak yüz yüze geldi. — Raporuma, acil sezaryene geçme kararının bölüme sorumlu hekimle birlikte alındığını yazacağım, — dedi, gözlerinin içine bakarak. — Ve başhekim olarak bu sorumluluğu paylaştığımı. “Kendiliğinden” kelimesini unutabilirsiniz.
Sert dikkatle ona baktı.
— Şövalye rolüne öyle kapılmışsınız ki, başhekim odanız olduğunu unutuyorsunuz, — dedi.
Evren’in dudaklarında yorgun, sert bir tebessüm belirdi.
— Ben kendi odamda da gayet rahatım, — dedi ve doğruldu. — Doktor Bahar Özden’i alıyorum, — artık resmi bir tondaydı. — Başka hastalarımız ve yeni vakalarımız var. Siz ise… — bir adım attı ve yerdeki tüm o çıktılara bastı, — dikey yapınızı korumaya devam edin. Yeter ki omurgasını hâlâ bu hastane için yaşayanların üzerinde kırmayın.
Bahar’a döndü, gözleriyle kapıya işaret etti. Bu, tuzaktan çıkması için bir davetti.
Bahar sessizce başını salladı, Sert’e son bir kez baktı — o bakışta ne meydan okuma ne nefret vardı; sadece yorgunluk ve olup bitenin bedelini sessizce kabullenen bir anlayış… ve Evren’in peşinden kapıya yöneldi.
Kapı arkalarından yumuşak bir sesle kapandı, fakat Sert için bu ses tok bir çarpma kadar sertti.
***
Kulağında hâlâ Sert’in odasında söylenen sözler çınlıyordu ve Bahar başını çevirip Evren’e baktı.
— Sosyal medyada ameliyathaneye kendi kendime girdiğimi yazıyorlar, Evren! — diye fısıldadı Bahar. — Bunun kurgulanmış bir hikâye olduğunu söylüyorlar!
Evren’in yüzü, zor zapt ettiği öfkeyle daha da soldu; gözlerinde hem acı hem kararlılık dalgalanıyordu.
— Görüyor musun neler olduğunu? — Bahar onun gözlerine baktı. — Her yerden saldırıyorlar…, — sesi kısıktı, titriyordu. — Sen bu işin içine çekilmemelisin, — dedi daha da düşük bir sesle. — Kariyerin yeni yeni toparlanıyor. Böyle bir riski alamayız.
— Bana kendi kararlarımı veremiyormuşum gibi konuşuyorsun, — Evren’in nefesi ağırdı. — Sen hayat kurtarıyorsun, her şeyi riske atarak. Ben neden seni destekleyemeyeyim?
— Çünkü seni daha sert sıkıştıracaklar, — dedi Bahar ona bir adım daha yaklaşarak. — Sen başhekimsin. Konumun seni hedef yapıyor.
— Kimi destekleyeceğimi hiç kimse bana dikte edemez, — Evren ellerini onun ellerinin içine aldı; bakışında hem yumuşaklık hem sarsılmaz bir kararlılık vardı. — Bu savaşta yalnız değilsin. Asla yalnız olmayacaksın!
Bakışları buluştu ve tam o anda üzerlerindeki hoparlör canlandı.
— Doktor Bahar Özden! Acilen acil servise!
— Anne! — Uraz koşarak yanlarına geldi. — Ambulans getiriyor… ağır preeklampsi! Otuz haftalık! Tansiyon yüz doksan’a yüz!
Yüzünün rengi yoktu. Evren hâlâ Bahar’ın elini tutuyordu. Uraz hafifçe titriyordu. Bahar, rengi uçmuş halde Evren’e baktı.
— Bahar, — Evren onu bırakmak istemiyordu, — bu neredeyse inme durumu… — sesinde bir anlığına panik titreşti.
Ve Bahar, onun gözlerinin önünde kendini topladı — sanki bedeni, bir anda ona kim olduğunu hatırlatmıştı: bir doktor.
— Gidiyorum, — dedi Bahar, Evren’in parmaklarını bir an sıkıp bıraktı ve arkasına bile bakmadan hızla öne doğru ilerledi.
Evren, onun uzaklaşışını izledi. Elini cebine attı, telefonunu çıkardı. Rehbere girdi, aşağı kaydırdı, durdu… düşündü… gözlerini kapayıp telefonu cebine geri koydu. Aramaya basmadı. Hâlâ, tüm olanlarla kendi başlarına baş edebileceklerine inanmak istiyordu.
— Yetiş, Bahar… — diye fısıldadı Evren. — Ne olur yetiş…
***
Kahvaltı etmeye zaman bulmuşlardı, hatta evlerine kadar gitmeye de. Gülçiçek onun ince atkısını aldı. En hafif olanı, gri-mavinin sakin tonlarında… Sanki omuzlarına bırakırsa, onu bütün dertlerden koruyabilirmiş gibi.
Reha, onun dikkatli bakışları altında gömleğinin düğmelerini yavaşça ilikliyordu; ameliyat sonrası yan tarafı hâlâ zonkluyordu. Yakasını düzeltti ve o sırada komodinin üzerindeki telefon titredi. Sessiz, kısa… ama tehlikeli. Gülçiçek refleksle telefona uzandı, ona uzatmak istemişti, fakat Reha ondan önce davrandı. Neredeyse fark edilmeyecek kadar, ama fazlasıyla hızlı. Gülçiçek dondu kaldı. Bakışları Reha’nın yüzünde gezindi; mesajı açarken gözlerinin kenarında beliren o kaygı gölgesini ondan saklayamamıştı.
“Evde kalın. Hastaneye gelmeyin. Gülçiçek’in annesinin gözetiminde olmanız daha iyi olur.”
Reha, Evren’den gelen mesajı okudu. Linke dokunduğu anda elinin belirgin şekilde titrediğini Gülçiçek fark etti.
Gülçiçek yalnızca şunu gördü: Reha’nın bir anda solduğu, sanki hava ağırlaşmış gibi hafifçe geriye yaslandığı… Ama Reha gülümsedi. Zorla. Yumuşak bir tebessümle. Fakat bu yumuşaklık ona aşırı yapay geldi.
— Bir şey mi oldu? — diye sordu Gülçiçek sakince; sesinde kandırılamayan bir kadın sezgisi vardı.
Reha ekranı kapattı, telefonu ekranı aşağı gelecek şekilde masaya koydu. Parmakları telefonda kaldı; sanki içindeki titremeyi bastırmaya çalışır gibiydi.
— Hayır, — dedi dengeli bir tonla. — Her şey yolunda.
— Mesaj… — Gülçiçek başını yana eğdi, ince atkıyı sıkınca kumaş avucunda kırıştı. — Birden solgunlaştın.
Reha derin bir nefes aldı, düşüncelerini toparlar gibi.
— Evde kalabileceğimi yazmışlar, — dedi. — Senin gözetiminde, — dudak kenarı belli belirsiz kıpırdadı. — Sanırım biri, geçirdiğim ameliyattan sonra hayatıma biraz fazla değer veriyor.
— Kim yazdı? — Gülçiçek gözlerini kıstı, onu dikkatle inceliyordu; şüphe hissini uzaklaştırmaya çalışır gibi.
— Evren, — dedi Reha sakince. — Merak etme. Sadece bir ilgi gösterisi, — gömleğinin son düğmesini ilikledi… sonra hemen açıp kollarını sıvadı; parmakları hafifçe titriyordu.
Gülçiçek onun bir şey sakladığını hissediyordu, fakat alnındaki teri görünce tartışmadı. Atkıyı koltuğa bıraktı, ona yaklaştı. Bir mendille Reha’nın alnındaki teri sildi ve Reha onun elini tuttu, öptü. Dudakları avucuna dokunurken başını kaldırmadı; elini öpmeye devam etti.
— Eğer bir şey oluyorsa benden saklamak zorunda değilsin, — dedi Gülçiçek, sesi neredeyse fısıltıydı; diğer eliyle çenesine hafifçe dokunarak başını kaldırttı.
Reha onun elini kendi avuçlarının arasına aldı.
— Biliyorum, — dedi gülümseyerek; gözlerindeki hüzün ile endişeyi artık gizlemiyordu. — Ama bugün… sadece evde kalalım istiyorum.
Gülçiçek onun gözlerine baktı… ne yapması gerektiğini bilemedi: Üzerine gitmeli mi, söylemeye zorlamalı mı… yoksa geri çekilip ona yüzünü koruması için alan mı vermeliydi? Ve bakışı yumuşadı.
— Peki… ne yapacağız? — dedi; sesinde umut vardı, ama ucunda ince bir tedirginlik asılıydı.
Reha onu kendine çekti, kollarını sarıp çenesini onun omzuna koydu; böylece Gülçiçek onun gözlerini göremeyecek, Bahar için içini kemiren o derin korkuyu fark edemeyecekti.
— Hadi… kahve yapalım, — dedi, sarılığını hiç gevşetmeden. — Senin kahveni. O küçük cezvede, sensiz dokunmaya bile çekindiğim. Evden getirdiğin o cezvede… — dudakları onun şakağına değdi. — Ve sonra… eğer istersen… sana o eski melodiyi çalarım. Piyanoda. Uzun zamandır çalmıyorum, — dedi; içindeki özlemi saklayamadan.
— Bana hiç çalmadın ki, — dedi Gülçiçek gülümseyerek, parmakları onun saçlarında dolaşırken.
— O zaman… başlamak için tam zamanı, — dedi Reha; parmaklarındaki titremeyi saklamak için onu bir kez daha sardı.
Gülçiçek derin bir nefes aldı, kollarından sıyrıldı ve mutfağa geçti. Reha, ocağın yakıldığını duydu. Yan tarafına uzanıp bir anda gelen sızının etkisiyle nefesi kesildi; dişlerini sıktı, sessizce hava çekti içeri.
— Dayan, kızım… — dudakları zor seçilen bir fısıltıyla kıpırdadı, elini kalbine bastırarak. — Yalnız değilsin, Bahar.
Yüzünü elleriyle sıvazladı, yapay bir gülümseme takındı ve bugün başka bir gerçeğe dönüşmek zorunda kalan o küçük yalanla mutfağa doğru yürüdü…
***
Bahar artık neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt edemez hâle gelmişti. Tam acil servise girdiği anda, otuz yaşlarında genç bir kadını sedyeyle içeri aldılar. Bahar eldivenlerini takarken hastayı dikkatle inceledi. Yüzü şişmişti, sanki içeriden hava basılmış gibi. Gözleri bulanık. Eller titriyordu. Tansiyon ekranında — 190/120.
— Oryantasyon kaybı, — dedi acil sağlık görevlisi. — Bebek canlı ama prematüre. Otuz haftalık.
Yusuf, Bahar’a hızlı bir bakış attı ve onun çoktan her şeyi değerlendirdiğini anladı. Bahar yaklaştı, hastanın eline dokundu. Nabız fırlamış, deri yanık gibi sıcaktı, ödem hızla artıyordu. Bu yalnızca preeklampsi değildi. Bu, doğrudan felce giden bir yoldu.
— Standart yaklaşım — acil doğum, — dedi Siren. — Hemen sezaryene almalıyız.
— Bebek yaşamaz, — Bahar başını salladı.
— Sezaryen yapmazsak, kadın ölecek, — dedi Uraz, monitörlere bakarak.
— Şimdi sezaryen yaparsam bebek ölür, — Bahar tek bir noktaya kilitlenmiş gibiydi. — Beyni şu an pamuk ipliğine bağlı. Ödem artıyor. Onu ameliyathaneye sokarsam, masanın üstünde felç geçirir.
— Onu… riske atamazsın… şimdi değil, — diye fısıldadı Siren.
Rengin daha yakına geldi.
— Bu sefer ne oldu? — diye sordu kısık sesle.
Yusuf tableti uzattı ve eğilip tüm değerleri hızlıca aktardı.
— Bu protokolü yalnızca otuz ikinci haftadan sonra uygulamıştık, — dedi Rengin. — Otuzuncu haftada… Bahar, bu çok… — cümleyi bitiremedi.
— Biliyorum, — dedi Bahar hafifçe kaşlarını çatıp nefesini vererek. — Altı saatlik protokole geçiyoruz, — dedi kararını açıklayarak.
— Hangi? — Siren’in yüzü bembeyaz kesildi.
— Magnezyum, — Bahar hastanın elini sıktı. — Antihipertansifler. Plazmaferez. Her saat nörolojik durum kontrolü. Amacımız — tansiyonu düşürmek ve bebeğe akciğerlerini biraz olsun açması için zaman kazandırmak.
— Bu bir deney, — diye fısıldadı Siren.
— Klinik kanıt yok, — dedi Uraz başını sallayarak.
— Bu onu öldürebilir, — diye ekledi Rengin.
— Sezaryen de öldürebilir, — dedi Bahar. — Ama şu anda sezaryenle bebeği kesin kaybederim. Böyle ise… bir şans var.
Herkes sustu. Siren, Uraz, Rengin — hepsi onun yanındaydı ama kararı verecek tek kişi oydu. Bu, onun sorumluluk alanıydı. Tam o anda, acile Sert Kaya girdi. Sanki kaosu göreceğini bilerek gelmiş gibiydi.
— Otuzuncu haftada deneysel protokol mü?! — sesi metal kadar soğuktu. — Bu kabul edilemez! Böyle protokoller uygulanmaz! Hem de sizin yönetiminizde asla! — Ona doğru bir adım attı, eğildi. — Yok olmanız için bir sebep daha mı yaratmak istiyorsunuz? — diye fısıldadı.
— Ben iki insanı kurtarmak istiyorum, — dedi Bahar, ağzından nefes alarak.
— Bu deneyi yapmayacaksınız, — Sert’in sesi keskinleşti. — Yasaklıyorum!
— Belki açıklamasına izin versek? — diye araya girdi Serhat, monitörlere bakarak ona yaklaşırken. — Tansiyonu stabil değil, felç riski çok yüksek. Sezaryen — bebek için ölüm riski, — tüm tabloyu özetledikten sonra Bahar’a baktı. — Emin misiniz, Doktor Bahar? — diye sordu.
Bahar hastaya baktı. Onu korkutan bu sayıların hepsini duymamak için adeta zihninde kapıları kapamaya çalışıyordu. Kadına o tek bakışıyla baktı — içindeki sezginin en yüksek sesle bağırmaya başladığı o bakışla.
— Evet, — dedi kısık bir sesle. — Eminim.
— Hayır! — Sert neredeyse bağırdı, yumruklarını sıkarak. — Kesinlikle…
— Altı saatlik protokol uygulanacak, — diyen Evren’in sesi onu susturdu.
Sessizce acil servise girmişti, ama varlığı herkesin üzerine bir gölge gibi düştü. Evren Bahar’ın yanına geldi, yanında durdu. Ona dokunmuyordu ama varlığı Bahar’ın düşmesini engelleyen görünmez bir duvar gibiydi.
— Ailenin onayıyla, — diye ekledi Evren, Sert’e dönerek. — Ve benim sorumluluğumda.
Sert bir şey söylemek istedi, fakat tam o anda sedyedeki kadın gözlerini devirdi. Vücudu kasıldı, nöbet başladı… zaman dolmuştu… ve Evren başını salladı.
— Başlayın, — dedi, imzasını atarak.
Hiç kimse konuşmadı. Sadece zaman vardı. Magnezyum — bolus. Nöbetler durdu. Labetalol — yavaşça. Tansiyon — 185… 178… 170. Plazmaferez başlatıldı. Kan toksinlerden arındıkça beynin bir şansı oldu.
Her saat Bahar refleksleri, nefesi, pupillaları kontrol etti. Her saat asimetri görme korkusuyla yandı. Her saat elleri titredi, ama ayakta kaldı.
Yusuf yanında durup tüm değerleri kaydetti. Uraz monitor sayılarını kontrol etti. Siren analizleri izledi. Serhat protokolü tuttu. Rengin su getirdi. Sert gelip gidiyordu, bazen köşede donup kalıyordu… ve beşinci saatte tansiyon 159/96’ya düşünce hasta yavaşça toparlanmaya başladı. Altıncı saatte — 149/90. Ve kadın gözlerini açtı.
— Duyuyorum, — diye fısıldadı ilk sözlerini.
— Zaman kazandık, — dedi Bahar, elini tutarak. — Dayanacaksınız, söz veriyorum.
Ve bir saat sonra, bebek doğdu — zayıf ama canlıydı. Doğum çok zor geçti ama felç olmadı. Bebek zor nefes alıyordu, ama nefes alıyordu.
Koridorda ise gazeteciler çoktan toplanmıştı… Hashtagler her otuz saniyede bir yenileniyordu: “Tanrıya Oynuyor”, “Riskli Gebelik”, “Doktorlar Kurulu Nerede?”, “Başhekim Koruyor”.
Bahar, Evren’in imzasıyla girdiği ameliyathaneden çıktığında çok solgundu.
— İmkânsızı başardın, — dedi Rengin onu karşılayarak.
Bahar gülümsemek istedi… ama yapamadı. Çünkü onlar henüz cehennemin dibine düşmemişti… sadece eşiğine gelmişlerdi…
***
Ve cehennem açıldı. Hasta daha yoğun bakıma bile alınmadan medya patladı.
İlk paylaşımlar neredeyse coşkuluydu: “Doktorun cesareti iki canı birden kurtardı!”, “Nadir uygulanan protokol prematüre bebeğe şans verdi!” Ama on dakika sonra — her şey tersine döndü.
Hashtagler taş gibi fırlatılıyordu: Hamileler Üzerinde Deney, Bahar Özden’i Uzaklaştırın, Kim İzin Verdi. Ekran görüntüleri, yorumlar, bağlamdan koparılmış cümleler.
Bahar’ın ameliyathaneden çıktığı videoyu öyle sunmuşlardı ki, sanki gizlice içeri girmiş gibi görünüyordu. Her yeni paylaşım, karnına inen bir darbe gibiydi.
Bahar, Evren’in odasının kapısını itti. Evren pencerede duruyor, biriyle telefonda konuşuyordu.
Onu görür görmez konuşmayı yarıda kesip ona doğru yürüdü. Bahar onun yorgun gözlerine baktı, omuzlarına dünyanın tüm ağırlığı çökmüş gibi bir gerginlik vardı. Evren kollarını onun etrafına doladı, onu kendine çekti.
— Sosyal medyaya bakma, — dedi. — Açma, okuma, hiçbirini görme.
O susuyordu. Evren, onun hepsini okuduğunu biliyordu. Her kelimeyi.
Her iğrençliği.
— Evren… — Bahar derin bir nefes verdi, sanki tüm havası çekilmiş gibi. — Sen bunu çekmek zorunda değilsin.
Evren bir an durdu, içinde bir yer titredi.
— Bunu seninle birlikte çekmeyi seçiyorum, — diye fısıldadı onu sımsıkı sararak. — Ya da hiç çekmemeyi.
— Hadi… düğünü erteleyelim, — dedi Bahar kısık bir sesle. — Şimdi… zamanı değil. Bu skandal senin değil. Bu utanç da.
Biraz geri çekilip onun gözlerine baktı. Evren iki avucuyla onun yüzünü kavradı.
— Bahar, — dedi, parmağıyla yanağını okşayarak, alnını onun alnına yasladı. — Bunu ya birlikte atlatırız… ya da kaybederiz.
Bahar sessiz bir hıçkırıkla omzuna kapandı.
— Sen seç, — dedi Evren. — Ben seçtim bile.
Nefesi düzensizleşti. Parmakları Evren’in gömleğine kenetlendi — sabah ütülediği o gömleğe…
Ve şimdi ona öyle geliyordu ki sanki o sabah başka bir hayattaydı. Kumaşa öyle bir tutunmuştu ki, bıraksa düşecekmiş gibi.
— Ben de… — fısıldadı Bahar. — Ben de seninle yürümeyi seçiyorum.
Evren öyle bir nefes verdi ki, sanki sonunda hava bulmuştu. Onu tüm bedeniyle, tüm ruhuyla sardı. Kapının ardında ise koridor yeniden fırtınalı bir sokak gibi uğuldamaya başladı.
Nefret dolu yorumlar yağıyordu. Gazeteciler kapıyı zorluyordu. Sistem baskı yapıyordu.
Sert izliyordu. Ama Evren onu tutuyordu, o da Evren’i. Birlikte hafifçe geriye çekilip göz göze geldiler. Ve aynı şeyi anladılar: Birlikte kalırlarsa, kimse onları yıkamayacaktı. Ayrılırlarsa… tamamen kırılacaklardı.
***
Bahar, sözünün ağırlığı ve magnezyumla ayakta duruyordu. Neredeyse yirmi dört saattir uykusuzdu. Neredeyse yirmi dört saattir kameraların altında. Neredeyse yirmi dört saattir yanık kadar acıtan hashtaglerin altında. Gözlerinin altı kararmış, adımı dengesizleşmiş, elleri titriyordu ama artık neştere dokunmuyordu.
Yalnızca hastaların yanına gittiğinde titreme kayboluyor, bedeni bir anda kim olduğunu hatırlıyordu. Yusuf kahve getirdi ama o içmedi. Rengin uzanmasını rica etti ama dinlemedi. Siren elini yalnızca bir dakika tuttu. Uraz bir sandalye koydu ama o fark etmedi bile.
— Böyle tükenirsin, — diye fısıldadı Serhat ve onu zorla sandalyeye oturttu.
— Sonra, hepsi sonra, — diye ayağa kalkmaya yeltendi ama Serhat omuzlarına bastırdı.
Tam o anda acilin kapıları açıldı ve sedyeyi öyle hızlı içeri sürdüler ki Yusuf kendini zor geri çekti.
Bahar duvara yaslanmış, gözlerini bir saniyeliğine kapatmıştı, sadece bir saniye… ama dünya yine de akıyordu. Dudakları kuruydu. Elleri buz gibiydi. Kafası uğulduyordu. Bir kadının iniltisi onu adrenalinden daha hızlı ayağa kaldırdı.
— Ne oldu? — Sesi çatladı, çıkardığı hırıltıya kendi bile şaşırdı.
— İkiz gebelik. Yirmi iki hafta, — dedi acil sağlık görevlisi. — Tansiyon oynuyor. A fetüsü neredeyse hiç hareket etmiyor. B fetüsü aşırı aktif. Şüphe… bilmiyorum… uterusta sıvı mı? — Ne dediğini sanki kendi de anlamıyordu.
Bahar da ne dediğini anlamamıştı. Yaklaşıp elini kadının karnına koydu. Aşırı sıcaktı. Çok sıcak. Karın büyüktü, yirmi iki haftaya göre fazla büyüktü, bir şeyler tutmuyordu.
— Ultrason nerede? — diye sordu Bahar.
Siren çoktan taşınabilir cihazı getirmiş, açmıştı. Görüntü bir anda belirdi.
Karanlık boşluklar. Beyaz kıvılcımlar. Düzensiz bir kontur… ama Bahar hâlâ anlamıyordu.
— Bu… — diye başladı.
— Tam dolu bir kese mi? — dedi Siren, ekrana bakarak.
— Yoksa… tam tersi mi? — Rengin yaklaştı. — Oligohidramnios olabilir mi?
Bahar probu yavaşça gezdiriyordu. Herkes ekrana bakıyor, kimse konuşmuyordu. A fetüsü sanki sıkışmış gibiydi, bir şey onu bastırmış gibi. B fetüsü ise çok geniş bir amniyotik boşlukta yüzüyordu; ama Bahar'ın zihni bir türlü teşhis koymaya yanaşmıyordu. Fazla yorgundu, bütünü göremiyordu artık.
— Bir şeyi… kaçırıyorum, — diye fısıldadı kendi kendine.
— Zar yırtılması olabilir mi? — diye sordu Uraz.
— Hayır… — Bahar kaşlarını çattı. — O zaman görüntü farklı olurdu…
Yusuf biraz daha yaklaşıp sadece izliyordu. Bahar yeniden probu hareket ettirdi… ve o zaman bir ayrıntıyı fark etti. A fetüsü fazla küçüktü. Çok küçük. Başı normalden küçüktü. B fetüsü ise tam tersine çok büyüktü. Neredeyse ödemli gibiydi ama Bahar hâlâ bunun anlamını kavrayamıyordu. Rengin gözlerini ovdu, o da neyin yanlış olduğunu anlayamıyordu.
— Bir kez daha dene, — dedi Serhat yumuşak bir sesle. — Derin nefes al, tekrar bak.
Bahar derin bir nefes aldı. Gözlerini biraz daha açtı. Probu daha düzgün yerleştirdi… ve kaçırdığı şeyi gördü. Bir fetüste neredeyse hiç amniyon sıvısı yoktu, diğerinde ise tam tersine fazlalık vardı… ve içinde bir şey şak diye oturdu.
— Bu sadece boyut uyumsuzluğu değil… — diye mırıldandı. — Bu…, — bakışlarını Serhat’a çevirdi. — Bu… transfizyon…? Doğru mu anlıyorum? — gözlerini Rengin’e çevirdi.
Siren elini ağzına götürüp nefesini tuttu. Uraz beti benzi atarak geriledi. Serhat keskin bir şekilde başını salladı.
— TTTS. Feto-fetal transfüzyon sendromu, — dedi Rengin, Bahar’ın artık anlamış olduğu şeyi yüksek sesle dile getirerek.
Bahar başını salladı, soğuk bir rüzgâr yüzüne çarpmış gibi sert bir nefes verdi.
— TTTS… — diye tekrarladı. — Ama… bunu neden hemen göremedim?
— Çünkü neredeyse bir gündür uyumadın, — diye homurdandı Uraz. — Ve çünkü gebelik çok erken.
Ancak o anda gerçek bütün ağırlığıyla üzerine çöktü: biri donör, diğeri alıcıydı ve ikisi de iki gün içinde ölebilirdi.
Bir adım geri attı. Eli güçsüzce düştü, bir anlığına yere yığılacak gibi oldu.
— Ben…, — gözlerini kapadı, Yusuf’un sert omzu arkasında duvar gibi belirdi, ona düşmesine izin vermedi. — Hata yapmaktan korkuyorum, — diye itiraf etti.
— Herkes korkar, — diye duydu Yusuf’un sakin sesini.
— Bu haftada lazer koagülasyonu… — Siren başını salladı, — ikisinin de ölme riski neredeyse yüzde yüz.
— Yapmazsak? — Rengin ellerini iki yana açtı.
Bahar ona baktı. Gözlerinde ne kahramanlık vardı ne de deha; yalnızca insani bir yorgunluk… korku… ve devasa bir merhamet.
— Yapmamak demek…, — Bahar kadının karnına baktı. — İkisinin de öleceği anlamına gelir.
Tekrar sessizlik çöktü, son yirmi dört saatte belki de onuncu kez. Öyle bir sessizlikti ki nefes almak bile acı veriyordu.
— Bir skandal daha kaldıramazsın, — diye fısıldadı Rengin.
— Sizi parçalayacaklar, — dedi Siren, gözlerini kapayarak.
— Seni zaten nefret ediyorlar, — dedi Uraz öfkeyle.
— Tükendin. Titriyorsun, — Serhat omuzlarını sıktı. — Bunu yapmak zorunda değilsin.
Bahar gözleri kapalı, hafifçe sallanarak ayakta duruyordu. Operasyonun adımlarını, olası riskleri, kendi tereddütlerini zihninde tek tek geçiriyor, korkusuyla savaşıyordu.
— Denemeliyim, — dedi gözlerini açarak.
Bu sıradan bir doktor cümlesiydi — “Biliyorum, eminim,” değil… sadece basit bir cümle: “Denemeliyim.” Bir kahramanın değil, bir doktorun sözü.
Onu hissetti; daha elleri omuzlarına değmeden varlığını hissetti. Sonra o kolları sarıldı, onu kendine çekti.
— Seninle geliyorum, — dedi o ses.
Bahar’ın Evrən’e bakmasına gerek yoktu; yeni bir nefret dalgasının başladığını biliyordu, hem de bu kez onun adıyla birlikte. Evren monitörlere baktı, sonra Bahar’a… ikisi de uçurumun kenarındaydı, ya geri döneceklerdi ya da birlikte atlayacaklardı… ve onlar atlamayı seçti.
— Seninleyim, — diye tekrarladı Evren, — beraberiz, — dedi; yüksek değil, gösterişli değil, yalnızca bir gerçek gibi.
— Ailenin izniyle canlı yayın açıyoruz, — dedi Sert, yanlarına yaklaşarak. — Madem ikiniz birden giriyorsunuz, bu ameliyat canlı yayında olacak! — Bu bir hüküm gibi yankılandı. — Başhekim Evren Yalkın ve onun doktoru Bahar Özden canlı yayında! Donör ve alıcı — paradoks mu?
— Bu delilik! — diye soludu Rengin.
— Kanıt olmadan yaşama şansı kaldığını hâlâ mı düşünüyorsunuz? — diye sordu Sert.
Bahar, Sert’e öyle baktı ki sanki adam tek bir hafif hareketle onun kaderini paramparça etmişti. Sert de ona, hatta içinden geçerek bakıyordu; bakışında okunacak hiçbir şey yoktu… kimse, içinde nasıl bir nefret biriktiğini, her şeyi nasıl için için kemirdiğini anlayamıyordu.
***
Korku ve kararsızlık onu içten içe tüketiyordu. Işık gözlerini yakıyordu. Çok soğuktu. Bahar, ellerindeki titremeyi hissediyordu. Şakaklarında, alnında ter birikmişti. Emin değildi. Korktuğunu biliyordu. Hasta acile ilk getirildiği andan beri aklı karışıktı… bir de üzerlerine çevrilmiş kameralar vardı.
Fetoskopun açısı — zorluydu. Sıvı — fazlaydı. Görüş — berbattı.
— Ben… göremiyorum… — diye fısıldadı Bahar.
— Nefes al, — aynı tonda karşılık verdi Evren.
Bahar nefes aldı, verdi… yavaşça sis perdesi dağıldı ve görüntü netleşmeye başladı. Aşırı ince, neredeyse görünmez anastomoz damarlarını gördü. Üç tane. Tıpkı iplik gibiydiler. Ama onları bulur bulmaz elindeki kararlılık geri geldi.
— Alıcının amniyon kesesine giriyorum, — diye açıkladı Bahar. — Aşırı yüklenme var. Anastomozları arıyorum. Bir… İki… Üç…
Bahar başını kaldırıp Evren’in gözlerine baktı… ve o başını salladı.
— Koagülatör, — dedi Bahar, elini uzatarak. — İlkini koagüle ediyorum, — eli hiç titremedi. — İkincisi, üçüncüsü.
Bahar ve Evren monitöre baktılar… değerler gözlerinin önünde değişmeye başladı.
— Kalp ritmi düzeliyor… — dedi Evren, gözleri bir an parladı. — Donörün kan akışı artıyor… — diye ekledi ona bakarak. — Onlar… dayanıyorlar, — maskenin üstünden gözleri zaferle parladı. — İkisi de stabil.
Bahar sessizdi. Kalbi o kadar şiddetle atıyordu ki sesi kulaklarında uğulduyordu; hâlâ inanamazdı… başarmıştı… başarmışlardı… hem de kameraların önünde.
Dışarı çıktıklarında koridor adeta patladı.
— Deney bu!
— Katil!
— Her şey kurgulanmış!
— Bu kamera şovu!
Çığlıklar kulaklarını yırtıyordu. Flaşlar gözlerini kamaştırıyordu. Gazeteci kalabalığı üzerlerine doğru bastırıyordu. Omuz omuza durmuşlardı, ses öyle yüksekti ki tavan çökecek sanırdın. O fırtınanın tam ortasında, solgun ve tükenmiş halde dururken, elleri birbirine değdi. Parmaklarını kenetlediler…
Go up