Bahar, evrenin güneşi olmaya hazır mısın?
Bölüm 1. Kısım 2
…Bir an bile
duramıyordu. Ahu, Rengin’in adımlarını takip ediyor, yapılan işleri, dikkat
edilmesi gerekenleri bir bir sıralıyordu. Rengin, ilk
kez asistanının desteğini bu denli derinden takdir etti. Ahu onun mükemmel sağ
koluydu; Ahu’suz ne yapacağını hayal bile edemiyordu.
duramıyordu. Ahu, Rengin’in adımlarını takip ediyor, yapılan işleri, dikkat
edilmesi gerekenleri bir bir sıralıyordu. Rengin, ilk
kez asistanının desteğini bu denli derinden takdir etti. Ahu onun mükemmel sağ
koluydu; Ahu’suz ne yapacağını hayal bile edemiyordu.
— Komite sizden açıklama bekliyor. İki saygın doktorun aynı uçakta olması ve seçilen hava yolu şirketi hakkında ciddi endişeleri var, — dedi Ahu, sakin ve ölçülü bir ses tonuyla.
— Raporu hazırladın değil mi? — diye sordu Rengin yürürken.
— Evet, masanızda hazır, — dedi Ahu, yüksek topuklarıyla başhekimini geriden takip ederek. — Ama şunu belirtmek isterim ki, komite sert olacak. Sıkı sorulara hazırlıklı olmanız gerek.
Rengin, asansör önünde durdu:
— Kadroda ciddi boşluklarımız var, — diyerek düğmeye bastı. — Haber var mı? — sesi mümkün olduğunca sabit çıkmaya çalışsa da titremişti.
Ahu başını eğdi, hafifçe salladı:
— Henüz bir haber yok, arama kurtarma çalışmaları devam ediyor. Profesör Evren kaza yerine gitti.
— Ahu, — Rengin asansöre adım attı, — elimde aday listesi olmalıydı, — duraksadı.
Genç kadın dudaklarını ısırdı. Rengin’in şu an ne yaşadığını çok iyi biliyordu, onun nasıl ayakta kaldığını görüyordu. Ellerinde hâlâ net bilgi yoktu ama bir yönetici olarak hastanenin işleyişini sürdürmek zorundaydı. Onlar insan hayatlarından sorumluydu, her dakikayı kurtarmaya çalışan bir ekipti. Başhekiminin komiteye sunacak çözüm önerileri olmalıydı, bunu çok iyi anlıyordu.
— Adaylar… — derin bir nefes aldı. — Bunun üzerine düşündüm, kusura bakmayın, davet edebileceğimiz isimlerin listesi odanızda. Hangileri kadroya alınabilir, işaretledim ama karar sizde. Bu sadece ön liste.
— Beni kovmazlar, — dedi Rengin, asansör kapısı açıldığında içeri girerek.
— Haklısınız, sizi kovacak bir gerekçeleri yok, özellikle de elinizde öneriler varken, — Ahu onu cesaretlendirmeye çalıştı. Bahar, Uraz, Siren hakkında bir şey sormaya çekiniyordu. Bir anda bu kadar doktor iş göremez hâle gelmişti. Hangisi yarın işe dönebilirdi ki? — Bahar’ın hastaları var, — dedi doğal bir tonla. — Çoğunu başka doktorlara yönlendirdim ama bir genç kadın özellikle Bahar’la görüşmek istiyor, — beraberce başhekimlik kapısına geldiler.
Rengin kapı kolunu tuttu. Yutkundu, Ahu’ya dönmeye bile korkuyordu. Ne olacağını bilmiyordu; bir saat sonra ne olacağını bile. Ellerinde sadece bir uçak kazası haberi vardı, henüz ölü ya da yaralı listesi yoktu… içlerinde hâlâ bir umut vardı.
— Acil mi? — dedi tek bir kelimeyle ve kapıyı itti.
— Beş aylık hamile bir kadın başka bir doktora gitmeyi kesinlikle reddediyor, sadece Bahar’ı istiyor. Bahar’dan başkası olmaz, dedi, — Ahu arkasından kapıyı kapattı. — Belki acildir ama kimseye kendini muayene ettirmiyor.
Rengin kaşlarını çattı, masasına oturdu:
— Neden bu kadar ısrarcı? — diye sordu kısık sesle, eline bir kâğıt alarak.
— Sadece Bahar’ın yardım edebileceğini söylüyor. Kimseye güvenmiyor. Sadece o kurtarır çocuklarımı diyor, — Ahu, Rengin’in yanına geldi.
— İkiz mi? — Rengin gözünü rapordan ayırmadan, satırların içeriğine dikkat kesilerek sordu.
Düşünmeye izin vermiyordu kendine, çalışmaya odaklanıyordu. Çünkü şu anda ondan beklenen buydu. Bahar ailesini ayakta tutuyordu, Rengin ise iş yerini… herkesin dönebileceği bir yerin kalması için bu savaşı kazanmalıydı. Bu düşünceler, Rengin’in gözyaşlarına engel oluyor, onu Timur’u ve geçmişlerini düşünmekten alıkoyuyordu… o karmaşık geçmişi, birlikte oldukları ama hiçbir zaman gerçekten yan yana olamadıkları günleri… şimdi geriye hiçbir şey mi kalacaktı? Hayır, bir şey kaldı: kızları Parla…
…Bahar’ın çocukları vardı, Rengin’in bir kızı kalmıştı… peki ya onun? Çağla pencerenin önünde durmuş, karanlığa bakıyordu. Bütün gün haber beklemişlerdi, ama telefonlar sessizdi. Bu sessizlik uzadıkça umutlar tükeniyordu. Tolga’nın yaşadığını ne kadar çok söylese de, bu evde geçirdiği her dakika inancını eritiyordu. Bahar’a, onun çocuklarına, Timur ile Rengin’in kızı Parla’ya bakıyordu. Herkesin elinde bir şey kalmıştı… onunsa yalnızca parmağındaki yüzük.
Kader neden bu kadar adaletsizdi? Yıllar sonra ilk kez kendi erkeğini bulmuştu, çok mutluydular… ama hayat, onların mutluluğunu doyasıya yaşamalarına izin vermemişti. Sanki yukarıda biri onun kaderine karar veriyordu: Bahar’ın gölgesinde bir ömür yaşamak! Hayır, başını salladı Çağla, o kendi hayatını istiyordu. Kendi erkeğini, kendi çocuğunu. Tolga…
Çağla elini karnına koydu. Daha çocuk meselesini tam olarak konuşmamışlardı. O sadece, şansının az olduğunu söylemişti… ama bir ihtimal vardı.
— Artık dayanamıyorum, — diye fısıldadı. — Dayanamıyorum! — bu kez daha yüksek sesle söyledi ve döndü.
— Çağla, — Bahar hemen ona yaklaştı.
— Bu evde daha fazla duramam! Bize bir şey söylemeleri gerekiyor artık! Saatler geçti, hâlâ sessizlik! — Bahar’a meydan okurcasına bakıyordu. — Evren neden susuyor?! Bahar, neden hiçbir şey demiyor?! Neden aramıyor?!
— Tatlım, — Bahar sarılmak istedi.
— Hayır! — Çağla kaçındı, geri çekildi. — Telefonda haber vermekten mi korkuyor?! — dedi ve kapıya yöneldi.
— Çağla… — Bahar onu izliyordu, gözlerini ondan ayırmadan. — Sakin olmalıyız, biraz daha sabır…
— Kalmadı sabrım, yok artık! Bahar, ben daha fazla bekleyemem! Bilmeden beklemek istemiyorum! — diye neredeyse bağırdı. — Gidiyorum oraya! — dedi ve evden fırladı.
— Çağla, saçmalama! — Bahar arkasından seslendi. — Dur, zaten bizi kaza yerine almazlar! Anne, çocuklarla kal! Nevre’yle, Reha Bey’le ilgilen, Siren, — diye rica etti koşarken. — Çağla dur! — motor sesi duyunca bağırdı.
Bahar, son anda arkadaşının arabasına atladı. Çağla çoktan gaza basmış, bahçeden çıkmıştı bile.
— Bizi içeri alacaklar, — dedi kararlı bir şekilde. — Sen onun eski karısısın, çocuklarının annesisin! Ben sadece nişanlıyım, belgelerim yok ama senin hakkın var, Bahar! — her zamanki hızlı konuşmasıyla sıraladı cümlelerini.
— Çağla, lütfen… — Bahar onun eline dokunmak istedi ama dikkatini dağıtmaktan korktu.
— Bizi mahvetmem, eğer onu düşünüyorsan! — dedi keskin bir tonla. — Mutlu olmak istiyorum! — diye haykırdı. — Benim de hakkım var! Onu benden alamazlar, hayır! Ve sen de mutlu olacaksın! Hepimiz mutlu olacağız! Yeter artık! — ve aniden frene bastı, emniyet kemerleri derisine işledi, can acıttı.
— Çağla… — dedi Bahar acıyla, — konuşalım, ne olur…
— İstemiyorum! — başını salladı. — Ne konuşacağım?!
— Derin bir nefes al, lütfen… — Bahar yine de eline dokundu. — Nereye gidiyoruz? Ne yapacağız?
— Bilmiyorum… ama bir şey yapmalıyız. Ne olursa olsun! — dedi gözlerini yola dikerek. Trafik ışığı yeşile döner dönmez yeniden gaza bastı.
Bahar irkildi, telefonunun titremesiyle.
— Ne? Kim? — başını çevirmeden sordu Çağla. — Hadi Bahar, söyle! — dedi. — Nereye sürüyorum?
— Hastaneye, — diye fısıldadı Bahar.
Çağla direksiyonu daha sıkı tuttu, sinyal verdi:
— Sana söylemiştim, canım, Tolga yaşıyor demiştim! — inatla fısıldadı.
— Lütfen hızlı gitme… — Bahar elini göğsüne bastırdı.
— Peki ya Timur? — diye sordu Çağla.
— Kim olduğu hâlâ belli değil, — itiraf etti Bahar. — Ve… — devam edemedi.
— Tolga! — direksiyona vurdu Çağla, sözünü kesti. — O Tolga! Evren söylesin, o Tolga!
— Rengin yazdı, — dedi Bahar, — Evren susuyor. Sadece bir yolcu hastaneye getiriliyormuş.
— Böyle bir anda neden susar?! — aniden öfkelendi Çağla. — Neden aramaz, yazmaz? “Yoğundu” mu diyeceksin? Neyle meşgul?! — duraklarken Bahar’a baktı. — Bu suskunluk nasıl açıklanabilir? Böyle bir anda mesafe mi korunur? Cidden mi?!
Bahar derin bir nefes aldı:
— Cidden şu an Evren’in tam olarak neyle meşgul olduğunu mu duymak istiyorsun?! — sesi titriyordu ama tonundaki yükseklik her şeyi bastırıyordu. — Yoksa sen ciddi ciddi bu görevi birimize — bana, sana ya da Rengin’e mi vermeliydin diye düşünüyorsun?! — sesi kısıldı, devam edemedi.
Göğsünde rahatsız edici bir sızı vardı. Bu hisse isim koyamıyordu. Sadece… kötü hissediyordu. Çağla’ya ne demesi gerektiğini bilmiyordu. O yolcunun kim olmasını istediğinden de emin değildi: Timur mu, Tolga mı, Yıldırım mı, başka biri mi?
— Özür dilerim… — fısıldadı Çağla. — Evren’e kızmak istememiştim.
— Sorun yok… — Bahar derin bir nefes aldı. — Sorun yok…
Bunu yüksek sesle söyledi ama içinde biliyordu: her şey sorunluydu. Ne olursa olsun, herkesin gözü Evren’in üstünde olacaktı. Çünkü o o uçakta değildi. Ve onun gelmiş olması… hem kendisi hem de Bahar için en doğru karardı. Sonrası ne olurdu, olur muydu… bilmiyordu. Ama bir şey kesindi — o hayattaydı. Bir daha asla uçak yok. Asla.
— Bir sokak kaldı… Tolga’yı göreceğim, — dedi Çağla. — Ona sarılacağım. Beni yanına alacaklar! Alamazlar ki! Beni durduramazlar!
Bahar gözlerini kapattı. Kimin için dua etmesi gerektiğini bilmiyordu. Kimseye kötülük dilemiyordu. Keşke… keşke o uçağa hiç kimse binmeseydi.
Hastanede kimse onları karşılamadı. Bahar gözleriyle Doruk’u aradı; ona mesaj yazmıştı. Okumuştu ama cevap vermemişti. Bu da içini kemiriyordu.
— Çağla… — Bahar adımlarına yetişemiyordu.
— Bahar, onu görmek istiyorum! — dedi ve hastanenin kapısından içeri fırladı.
Bahar peşinden koştu.
— Çağla! — arkasından seslendi.
— Bahar, hangi kat?! — diye sordu, umutsuzca asansörün tuşlarına basarken.
— Bayan Bahar… — zayıf bir ses duyuldu yanından.
Bahar, kimin seslendiğine aldırmadan, koşarken aramaya çalıştı.
— Doruk, aç şu telefonu, — mırıldandı.
— Bahar, hadi artık! — dedi Çağla, asansöre adım atarak.
— Bayan Bahar… — bu kez ses çok yakındaydı.
Sonraki anda bir kız önüme fırladı, Bahar’a çarptı, neredeyse yere düşürüyordu, kollarından tutarak dengesini sağladı. Telefonu yere düştü, ama hamile kızı yere düşürmedi. Şaşkınlıkla önce kıza, sonra asansördeki Çağla’ya baktı.
— Bahar, hadi ama! — Çağla sabırsızca ayağını yere vurdu.
— Bayan Bahar, bugün geleceğinizi biliyordum! Biliyordum! — gülümsedi kız, ellerini sıkıca tutarak. — Onları kurtaracaksınız, değil mi? — dedi… ve ardından acı içinde yüzü buruştu, gözleri devrildi, Bahar’ın üzerine yığıldı.
Bahar kızı kendine çekti:
— Yardım edin! — diye bağırdı. Kızla birlikte yavaşça yere çökerken onu düşürmemeye çalıştı.
Asansör kapıları gözlerinin önünde kapandı… ve Çağla yukarı çıktı.
…Rengin başını geriye yasladı. Üst yönetimle yaptığı görüşme oldukça zorlu geçmişti.
— Her şeyi gayet iyi söylediniz, — dedi Ahu, kahveyi önüne koyarak. — Davetiyeleri çoktan gönderdim. Yarın ilk adaylar geliyor olacak.
Rengin başını iki yana salladı:
— Daha hiçbir şey bilmiyoruz… ama şimdiden yerlerine adam bakıyoruz, — neredeyse fısıltıyla konuştu. Parmakları kahve fincanına dokundu.
— Siz hastanenin kesintisiz işleyişini sağlıyorsunuz, — Ahu masanın etrafından dolaşıp Rengin’in karşısında durdu. — Şimdilik sadece birer davet bu.
— Çok uzun süredir haber yok, — dedi Rengin yine fısıltıyla. — Ne anlama geldiğini sen de çok iyi biliyorsun.
— Hayır! — ellerini savurdu Ahu, duymak istemiyordu. — Profesör Evren henüz dönmedi ve… — lafını bitiremedi; kapıdaki tıklama onu susturdu, başını çevirdi. — Yoksa… — gelen kişiye dikkatle baktı, ne söyleyeceğini tahmin etmeye çalıştı, — gelmiş.
— Ahu, — ayağa kalkarken Rengin göğsüne hafifçe dokundu, hemen ardından elini çekti.
Asistanı başıyla onaylayıp hızla odadan çıktı. Kendisi de içinden son haberleri duymak istese de, orada kalmadı.
— Ne oldu? — dedi Rengin, elleriyle masaya dayanarak. Bacaklarına güvenemiyordu.
— Yaralıyı getirdim, — dedi Evren’in sesi, yorgunlukla doluydu.
Rengin gözlerini kapattı, başını eğdi. En kötü ihtimale inanmak istemiyordu. Hâlâ ayaktaydı, masaya tutunuyordu.
— Tek kişi mi? — sordu çekinerek. Daha fazlasını sormaktan korkuyordu.
— Bekliyoruz, — Evren şakaklarını ovaladı, yüzünü buruşturdu. — Kimliği hâlâ belli değil, — ceketini çıkardı, koluna astı.
Rengin ona bakıyordu. Bilinmezlik herkesi yiyip bitiriyordu. Evde çocuklar haber bekliyordu ama hâlâ hiçbir şey net değildi. Bildikleri tek şey vardı: hayat devam ediyordu. Her durumda.
— Ama ben artık beklemek istemiyorum, — dedi Rengin kararlı bir sesle. — Kararını verdin mi? Bilmem gerekiyor! — bakışları sertti, sesi keskinleşmişti.
Evren ceketini bir kolundan çıkarıp diğerine aldı, sonra divana fırlattı. Omuzlarını esnetti:
— Şimdi mi konuşacağız bunları? — elleri ceplerine gitmek istedi ama vazgeçti, gömleğinin düğmelerini açtı, kollarını sıvadı.
Takım elbise giymeye alışık değildi.
— Tam da şimdi! — artık mazeret duymak istemiyordu. — Sana iyi bir teklif sundum. Kabul edersin ya da reddedersin. Evren, burada artık ameliyatlara girmiyorsun! Bu hastanede daha fazla kalamazsın!
— Şimdilik çalışabilirim… — lafı yarım kaldı.
— Ameliyathaneye girmen artık mümkün değil, — dedi sakince. — Bitti.
— Ama şu anda durum böyleyken… — onun bu katılığını anlayamıyordu.
— Neden? — masadan çıktı Rengin. — Neden, Evren? “Şimdilik” artık yetmiyor! Hayat geçici olmaz — ya vardır ya da yoktur, — dedi kesin bir ifadeyle. — Profesyonel doktorlarla kadro oluşturmak zorundayım! Araştırmalar yürütülmeli! Amerika’da yaptığın her şeyi burada da yapabilirsin, hatta fazlasını. Kendi bölümünü kurarsın. Kendi ekibini kurarsın. Yeni asistanlar gelecek, onları eğitmek gerek. Burası çok iyi bir zemin, sen de bu ekibin bir parçası olabilirsin.
— Neden burada kalayım? — bu cümle dudaklarından döküldü, duygularını bastırmaya çalışsa da başaramıyordu artık.
Sesinde öfke ve gerginlik vardı. Amerika’dan döndüğünde yıldız gibi karşılanmıştı… alkışlarla girmişti, Bahar’a neredeyse bakmadan geçip gitmişti. Ama Bahar ayakta kalmıştı. Çalışmaya, öğrenmeye devam etmişti. Onsuz yeni bir hayat kurmaya çalışan Evren’i bile kabullenmişti. Bahar hakkında neredeyse kimseyle konuşmuyordu ve artık konuyu kapatmaya hazırdı. Ama Rengin pes etmiyordu.
— Ben Tolga değilim, Evren, — dedi ona yaklaşarak. — Sana doğrudan soracağım: Bahar’ın seni seçmesi için ne yaptın? — gözlerinin içine baktı. — Onun masadan kalkmasına kızıyorsun ama o sadece bir kadın değil, Evren, bunu biliyordun! O bir anne, bir büyükanne, onun bir ailesi var, hep vardı, hâlâ var, hep olacak. Timur’la evlendiğinden beri asla yalnız kalmadı ve boşandıktan sonra çocuklarının tüm yükü onun omuzlarına bindi. Kendi başına karar verme lüksü yok!
Rengin gözünü kırpmadan bakıyordu. Evren sessizdi. Bu kez onu bölmeye çalışmadı, konuştukça konuşmasına izin verdi.
— Hiç düşündün mü onun neler yaşadığını? Aldığı her kararın herkesi etkileyeceğini düşündün mü? Yoksa siz erkekler sadece egonuzu tatmin edip sonra da “beni seçmedi” diye mi üzülüyorsunuz? Seçmedi mi?! — neredeyse alayla güldü. Evren hâlâ sessizdi, bu kez konuyu kapatmıyordu. — Hâlâ mı “beni seçmedi” diyeceksin? Kusura bakma, — bir adım geri çekildi, — ben senin terapistin değilim. Ama bir kadının yaşadıklarını kendi deneyimimden biliyorum. Siz dönüp giderken, sorumluluk o kadının üstünde kalıyor! Kararları o veriyor: Doğurmalı mı, doğurmamalı mı… Hem çalışmalı, hem çocuk büyütmeli, hem evi çekip çevirmeli… Her şeyi bir başına üstleniyor, — Rengin öksürdü.
Sürahiden bir bardak su doldurdu, yarısını içti. Bardağı elinde tutarak devam etti:
— Bahar’la birlikte olup olmayacağınız sizi ilgilendirir, — bir anda konuyu değiştirdi. — Ama ben senin kararını bugün bilmek istiyorum. Çünkü yarın bu pozisyon dolacak! Adaylar geliyor. Şunu da eklemeliyim, — ona neredeyse arkasını döndü, — Bahar artık sen olmadan çalışmayı öğrendi. Seninle aynı ortamda çalışmayı başardı. Senin desteğinle mesleğine geri döndü… ama doktor olduysa, bu tamamen kendi emeğiyle oldu. Bu dönem kapandı.
— Ben Timur değilim, benimle onu karşılaştırma! — diye tısladı Evren, onun o isme irkildiğini fark etti.
— Peki sen kimsin? — dönmeden sordu Rengin. Omuzları düşüktü. — Sen kimsin, Evren? Sadece bir doktor musun? Uzman çok var, evet, belki senin gibisi az, — derin bir nefes aldı, dikleşti. — Ama esas mesele başka. Şu anda hastaneye gelen hastalar Bahar’la çalışmak istiyor. O iyi bir doktor. En iyi doktor olacak. Sen de, ben de bunu biliyoruz. Ne kadar büyük bir potansiyeli olduğunu biliyoruz. O bir doktor, anne, büyükanne… 25 yıl evli kaldı. Ben sadece bir doktorum ve anneyim. Peki ya sen kimsin, Evren? Neden Bahar seni seçsin? Bahar, ben değil, yıllarca beklemez… — alnını pencereye yasladı, geceye baktı. — Ben böyle bir Bahar tanımıyorum. Ya sen?
Evren sadece yumruklarını daha da sıktı. Cevap vermek üzereydi ki, kapı çalındı ve odaya Doruk girdi. Evren’e kısaca bir bakış attı, sadece birkaç saniye düşündü ve doğrudan Rengin’e döndü:
— Bahar’ı tanıyamıyorum artık, — diyerek ona yaklaştı. — Ameliyat yapmaya karar vermiş. Bir bebeği öldürecek, — diye patladı. — Bu bizim Bahar değil! Benim tanıdığım Bahar böyle biri değil! Bahar bir bebeği öldürmek istiyor!
— Bahar ne yapacak?! — diye aynı anda sordular Rengin ve Evren.
— O hasta kadın, — Ahu kapıda belirdi, — daha önce söz ettiğim… Bahar onu muayene etti, testler yaptı, şu anda sonuçları bekliyor, sonra ameliyata girecek. Çağla ile birlikte geldi, — hemen açıklık getirdi neden Bahar’ın hastanede olduğuna.
— Bahar iki bebeği de ve anneyi de kurtarırdı… — Doruk ellerini saçlarına daldırdı. — Bir yol bulurdu… Profesör Rengin, bir şey yapmalısınız, — neredeyse saçlarını yoluyordu. — Siren ve Uraz’ın çocuklarını o kurtardı, bu bebekleri de kurtarmalı. Herkesi kurtarmalı. Hepimizin bir mucizeye ihtiyacı var!
— Kendine gel, Doruk! — diye sertçe kesti Evren, kapıya yönelerek çıkmak üzereydi.
Kimin hasta olduğunu kendi duymak istiyordu. Yanında olmak istiyordu, Bahar’ı dinlemek, neden böyle bir karar aldığını anlamak istiyordu. Diğerleri tereddüt ederken, o Bahar’ın kararına hemen güvenmişti… belki de sadece Bahar olduğu için. Kapıya doğru dönmüştü bile, adım atmak üzereydi.
— Profesör Evren, — dedi Rengin dikkatle ona bakarak, onu durdurdu. — Son ameliyatla ilgili raporu hazırlayın lütfen. Kusura bakmayın ama bizim çalışmamız gerek. Sizin de karar vermeniz. — Ellerini önlüğünün ceplerine soktu. — Ve… — sözünün devamını getirmedi.
— Hatırlıyorum. Her şeyi yapacağım, — dedi Evren, onun ne söylemek istediğini hemen anlayarak.
Rengin, Doruk ve Ahu’yla birlikte odadan çıktı, Evren’i yalnız bıraktılar. O ise onların arkasından, sessizlik içinde baktı. Başhekimlik ofisinin dışında hayat devam ediyordu. Orada Bahar vardı, hastalar vardı, diğer doktorlar vardı… hepsi birlikteydi, ama o yalnızca — kenarda.
Bahar böylesine zor kararlar alırken, o sadece ayakta dikilip bakıyordu. O an içini bir boşluk kapladı… yıllardır kendine kurduğu o mesafeli pozisyon artık ona ağır geliyordu. Eskiden bu durum ona uygundu, alışılmıştı, ama şimdi içi bu duruma isyan ediyordu. Artık sadece izleyici olmak istemiyordu. Onlar her geçen gün daha da bir aileye dönüşürken — bir iş ailesine — o sadece bir misafir gibi kalıyordu… Her geçen gün birbirlerine daha da yakınlaşırken, o gitgide uzaklaşıyordu…