Bahar, evrenin güneşi olmaya hazır mısın?
Bölüm 9. Kısım 2
Ekranın ışığı sadece yüzüne değil, ofisinin duvarına da düşüyordu. Bahar, farenin tekerleğini çevirdi. Masasında soğumuş bir çay fincanı duruyordu. Ekrana dikkatle bakarak ilk tahlillerin dijital sonuçlarını okuyordu, not defterine küçük notlar alıyordu. Yorgun bir şekilde gözlerini ovuşturdu, bir yudum çay aldı, hafifçe yüzünü buruşturdu. Fincanı yerine koydu, çayın garip tadının nedenini anlayamadı ama düşünce bir anlığına gelip kayboldu. Çoktan tarayıcıyı açmış, arama çubuğuna yeni bir sorgu yazmıştı. Bahar makaleleri karıştırıyor, yeniden kalemle notlar alıyordu.
— Karyotip normal. Anatomide bir farklılık yok, — diye mırıldandı, tabloyu birleştirmeye çalışarak. — Hormonlar normal sınırda… antikor yok… — Bahar kendi notlarına baktı.
Son satırın altına bir çizgi çekti ve durdu. Bakışı yavaşça sütundan aşağı kaydı:
— Ama NK hücrelerinin aktivitesi yüksek… ve T-regülatörler başa çıkamıyor, — sesi titredi. — Bağışıklık sistemi embriyoyu bir düşman gibi saldırıya uğratıyor, — sandalyede biraz doğruldu, elindeki kalemi çevirerek. — Bu bağışıklık hatası. Vücut çocuğu kabul etmeyi reddediyor, — dedi, hâlâ buna inanmak istemeden.
Bahar yeniden tarayıcıya döndü, yeni bir sorgu yazdı. Ekranda tıbbi makale başlıkları belirdi.
— Eşler arası HLA-uyumsuzluğu… KIR varyantları… — diye mırıldanarak hızlıca sayfaları çevirdi. — LIT, Intralipid, IVIG… — dudaklarını ısırarak sıraladı. — Hepsi tartışmalı. Hiçbiri standart değil.
Bir not kâğıdı alıp defterine yapıştırdı ve üzerine yazdı: “Hipotez: Bağışıklık çatışması.”
Yazdıktan sonra sandalyeye yaslandı, gözlerini kapattı.
— Bu yöntemler bizde yasak, — dedi, gözlerini açmadan. — Hiçbir protokol yok. Finansman da olmayacak. Sadece risk.
Ayağa kalktı, pencereye doğru yürüdü. Camın ardındaki şehre baktı; sanki şehir de onun tereddütleriyle nefes alıyordu.
— Ama eğer haklıysam… eğer bağışıklık gerçekten yanılıyorsa… — diye fısıldadı Bahar, — o zaman bir şans var. Elif ve Kerem’in bir çocuğu olabilir.
Tekrar masasına döndü, ellerini masaya koydu, tüm çıktılara, analiz verilerine, not defterine baktı.
— Bunu ancak bir deney, bilimsel araştırma olarak sunabilirim. Etik kurul denetiminde, bilgilendirilmiş onayla… — diye sıralamaya başladı; sanki artık eylem planını kafasında şekillendiriyor, tereddüde yer bırakmıyordu. — Tarama, sterilite, protokol. Her şey kurallara uygun. Ve yine de — sınırın ötesinde bir adım.
Sandalyesine oturdu, defterine hızlıca bir liste yazdı:
1. Konsültasyon.
2. Etik Kurul.
3. Bilgilendirilmiş onay.
4. İzleme protokolü.
Nokta koydu, neredeyse tamamlanmış plana baktı.
— Buna kesinlikle delilik diyecekler, — diye iç çekti. — Ama belki de inanç dediğimiz şey budur — mucizeye değil, bilime inanmak.
Ne kadar çok düşündüyse, bakışları o kadar kararlı hale geldi; sanki kendisine atılan bilmece artık çözülmeye başlıyordu. Bahar’ın bakışı monitörde durdu.
Bu vakayı başhekimle konuşmak için sabırsızlanıyordu, ama kaşlarını çattı — şimdi başhekim kimdi?
— Rengin, — Bahar sandalyeden fırladı.
Gün bitmeden bunu onunla konuşabileceğini, hâlâ görevdeyken kararı alabileceğini biliyordu.
— Bu bir mucize olmayabilir, — dedi Bahar, Elif’in dosyasına çıktı belgeleri yerleştirirken. — Doğru stratejiyi bulursam ve bu gerçekten bağışıklığın yanıldığı bir vaka ise, harekete geçebiliriz, ve — dosyayı kapatıp kapıya yöneldi, — kesinlikle uzmanların yardımına ihtiyacım olacak…
***
Eşyalarını toplamak için kimsenin yardımına ihtiyacı yoktu. Pencerenin dışında güneş batmaya yaklaşmıştı. Masanın üzerinde bir fincan sıcak kahve duruyordu, buharı hâlâ yükseliyordu. Akşam, şehri altın rengine boyayarak sessizce hâkimiyetini ilan ediyordu. Rengin pencerenin önünde duruyor, uzaklara bakıyordu. Sanki bu manzarayı hafızasına kazımak istiyordu ama son günlerin ağırlığı, narin omuzlarına dayanılmaz bir yük gibi çökmüş, onu biraz kamburlaştırmıştı.
— Girebilir miyim? — Bahar kapıdan uzandı.
— Tabii, — Rengin hemen doğruldu, hatta gülümsemeyi bile başardı; sesi sakindi.
— Nasılsın? — diye sordu Bahar, ona yaklaşarak.
— Artık bütün hastane duymuştur, değil mi? — dedi Rengin. — Bizde haberler, tahlil sonuçlarından bile hızlı yayılıyor.
— Sen iyi bir doktorsun, Rengin, — Bahar onun eline dokundu, — kimsenin bunu sorgulamaya hakkı yok.
— İyi doktor olmakla başhekim olmak aynı şey değil, — diye gülümsedi Rengin. — Bazen biri ötekine engel oluyor.
— Olabilir, — Bahar koltuğun kol dayamasına oturdu, — ama sensiz hastane dengesini kaybeder. Henüz hiçbir şey bitmiş değil. Sadece zaman meselesi. Görevine geri döneceksin. Gerçekten yerin orası.
Rengin omuz silkti, pencere kenarına oturdu.
— Dinle, — dedi Bahar, ona bakarak. — Hafta sonu geliyor, hepimizin biraz nefes almaya ihtiyacı var. Bize gel, — diye teklif etti.
Bahar, Rengin’in sadece gülümsemesini değil, gülmesini de başardı.
— Evinde kendi halkın yetmiyor mu sana? — hâlâ gülerek sordu Rengin. — Uraz, Siren, torunlar, Nevra, Evren, Yusuf, kızlar… Bir de Reha’yla Gülçiçek gelirse? Aa, bir de Çağla’yı da çağırmışsın, değil mi? — diye hatırlattı. — Sen konferans mı düzenliyorsun? Yoksa doğrudan düğün mü yapıyoruz? — diye takıldı.
— Off, — Bahar bir anda gerildi, — şaka bile etme, şu an tek eksik olan o, — içini çekti. — Seni taşınmaya değil, sadece misafirliğe çağırıyorum, — diyerek konuyu hemen çevirdi. — Biraz önlükleri çıkaralım, hastaneyi, bu duvarları unutalım. Hava harika, havuz açık, bir şeyler pişiririz.
Rengin başını eğdi, gülümsemesi yüzünden silindi; ama Bahar, gözlerindeki yorgunluğun ve hüznün hiç kaybolmadığını fark etti.
— Peki ya Yusuf? — Rengin arkasını cama yasladı, biraz önceki şakasına pişman olarak. — Nasıl? Onunla konuştun mu?
— Bilmiyorum, — Bahar uzak binalara baktı. — Kafası karışık, kızgın, kırgın.
— Peki sonra? — diye sordu Rengin. — Evren nasıl karşıladı bunu?
Bahar başını salladı:
— Sorma, — diye fısıldadı. — Hepimiz biliyoruz ki son durak DNA testi olacak, ama konuşmak için çok erken. Herkes gergin. — Derin bir nefes aldı ve bir hasta dosyasını uzattı. — Aslında seninle bunu konuşmak istiyordum. Evli çift, yaşları 35 ve 38, beş düşük arka arkaya. Görünüşte her şey normal.
Rengin dosyayı aldı, açtı.
— İlk test sonuçlarını aldın mı? — dedi, göz gezdirerek.
— Sadece ön sonuçlar. NK aktivitesi yüksek, düzenleyici T hücreleri düşük. Eşiyle HLA uyumu da şüpheli derecede düşük. Eğer doğrulanırsa bu, bağışıklık çatışması demek, — dedi Bahar.
Rengin kaşlarını çattı, başını kaldırdı.
— Bu, tekrarlayan düşüklerin bağışıklık reddi sonucu olduğu anlamına geliyor, — dedi ciddi bir sesle. — Teşhis doğrulanırsa neye bulaşacağını biliyor musun?
— Biliyorum. Onlara immünoterapi gerekecek, — diye başını salladı Bahar. — Belki Intralipid ya da IVIG. — Derin bir nefes aldı. — Eğer bunlar yeterli olmazsa, lenfosit immünoterapisini düşünmemiz gerekecek.
Rengin yürümeye başladı, düşünceli bir şekilde odada dolaştı.
— Bu artık başka bir hikâye, — dedi, elinde açık dosyayla durarak. — Bunun için etik kurul izni gerekir. Protokol, bilgilendirilmiş onay, kocanın enfeksiyon taraması, ayrı bir izleme planı… Bunlar olmadan hiçbir işlem yapılamaz. Ve tüm bunları sadece deneysel çalışma olarak sunabiliriz, başka yolu yok. Komite onay verir mi, emin değilim.
— Biliyorum, — Bahar yanına geldi. — Ama teşhis doğrulanırsa, o çiftin başka seçeneği yok. Biz izleyebiliriz, üzülürüz, ama yardım edemeyiz.
— Tüm bunlara hazır mısın peki? — diye sordu Rengin. — Her şeyi kusursuz şekilde düzenlemen gerekecek. Belgelerin yanında, — dosyayı kapattı, — bir de birlikte çalışacak ikinci bir doktor bulmalısın. Tek bir doktorun deneysel tedavi yürütme yetkisi yok.
— Evet, — dedi Bahar, — farkındayım. İyi bir uzmana ihtiyacım olacak.
— Bu yöntemler Türkiye’de otuz yıldır uygulanmıyor, dünyada da neredeyse unutuldu, — diye düşündü Rengin. — Evet, kırk yıl önce araştırmalar vardı ve… — birden sustu, sonra devam etti: — Bekle, — dosyayı masaya koydu, — evet, hatırladım! Seksenlerde yapılmış araştırmalar vardı, geçenlerde görmüştüm!
Rengin ayakta durdu, tarayıcıyı açtı, sekmeleri tıklamaya başladı.
— Bir ara Profesör Reha’ya hangi deneyleri yaptırabiliriz diye araştırırken karşıma çıkmıştı, — dedi ve Bahar’a baktı. — Eğer işe yararsa, aslında ekibin hazır! O ve öğrencileri var, sadece bu alanda uzman birkaç kişi daha gerek, onları da yurtdışında bulabiliriz. Evet, — dizüstü bilgisayarını Bahar’a çevirdi, — bak, işte bu!
Bahar gözlüklerini takıp ekrana eğildi, başlığı okudu: “Vücut kendi çocuğunu reddettiğinde.” Bir an donakaldı.
— Hayır, — dedi sessizce. — Artık kimseyi reddetmeyeceğiz.
— Yazar Meryem Özkan, 1980 yılına ait makale, — dedi Rengin. — Artık tarihe karışmış. Kimin yüklediği bilinmiyor, ama önemi de yok herhalde, — diye ekledi. — Gerçek şu ki, Meryem Özkan İstanbul’da yaşamış ve deneyler yapmış.
— Yaşıyor mu? Kaç yaşında? Nerede şimdi? — Bahar dikkatle ekrana baktı. — Neden bu makaleyi az önce kendi ofisimde ararken bulamadım? — diye hayretle sordu. — Mesele şu, Rengin: O çocuklar doğdu. Şimdi onların da kendi çocukları var. Bu yöntem işe yaradı, sadece unutuldu.
Masaya elleriyle dayanmış, birbirlerinin gözlerinin içine bakıyorlardı.
— Söylesene, — sessizliği Bahar bozdu, — bana şimdi yardım etmen… gerçekten yardım etmek istediğin için mi, yoksa seni görevden aldılar diye mi? Yeni başhekime sorun çıkarmak için değil mi?
Rengin gülümsedi, ama gözleri hüzünlüydü.
— Biliyor musun, — dedi doğrulup, — siz hep o alışılmışın dışındaki yöntemlerinizi uyguladığınızda, ben hep karşı çıkardım. Ama işin paradoksu şu ki, aslında hep sizin yanınızdaydım. Her seferinde sonuç aldığınızda içten içe sevindim. Ne kadar ters davransam da, ne söylersem söyleyeyim, sizinle gurur duydum.
Bahar doğruldu, başını geriye, tavana doğru kaldırdı.
— Bugün değil… — diye fısıldadı.
Rengin hemen masayı dolaşıp ona sarıldı.
— Elinden geleni yaptın. Kendini suçlama, — dedi sade bir sesle. — Şimdi önünde yeni bir vaka var, hem de ilginç bir vaka. Sen bunun da üstesinden gelirsin.
— Gerçekten mi? — Bahar’ın sesi duygudan titredi.
— Hayat devam ediyor, Bahar. Ayşe’yle olmadı, ama bunda senin bir suçun yok. Olacak, — dedi ve sustu, Bahar’a baktı.
— Elif’le, — diye fısıldadı Bahar.
— Evet, Elif’le olacak, — dedi Rengin, kollarını çözüp telefonunu eline aldı.
— Kime arıyorsun? — diye sordu Bahar, biraz endişeyle.
— Profesör Reha’ya, — gülümsedi Rengin. — Öncelikle evde nasıl hissettiğini öğreneyim, ikinci olarak da, Meryem Özkan hakkında bir şey biliyor mu, onu sorayım. Eminim bir şeyler duymuştur. Belki de şahsen tanıyordur, çünkü o dönem yeni çalışmaya başlamıştı. — Bahar’a baktı. — Bence senin yönteminin hastana faydası olacak.
Bahar derin bir nefes verdi. Rengin, artık başhekim olmasa da, sanki hâlâ görevdeymiş gibi işine devam ediyordu — hem de son gününde.
— Profesör Reha, umarım sizi masaj koltuğunuzda kokteyllerinizden alıkoymuyorumdur? — dedi Rengin, Bahar’a göz kırparak.
Bahar gözlerini devirdi, elleriyle kendini serinletti.
— Daha çok aspirinden, — diye güldü Reha. — Yeni bir teşhisim var: kronik yöneticilik. — Gülçiçek salonun kapısında belirince ona baktı. — Bir şey mi oldu, Rengin? — diye sordu yine de, eşinin bakışlarını hissederek.
Gülçiçek ellerini beline koydu, ona sert bir bakış attı.
— Sadece plaj maceranızdan sonra nasılsınız diye soracaktım, — diye fısıldadı Rengin, dirseğiyle Bahar’ı dürterek.
Bahar sadece ellerini kaldırdı, ama yüzünde sıcak bir tebessüm belirdi.
— Ha, ondan bahsediyorsunuz, — dedi Reha rahatlayarak. — Sanırım tek şikayetim kumun çok sıcak olmasıydı. Ama hayattayım ve neredeyse tamamen iyiyim. Hatta söz, bir daha dalgalarla tartışmayacağım.
Gülçiçek başını iki yana salladı, gülümsemeden onu dinliyordu, gitmeye de hiç niyeti yoktu.
Rengin’in odasında Bahar kanepeye çöktü, gözlerini ondan ayırmadan. Rengin yanına oturdu, telefonu hoparlöre alıp konuşmaya devam etti.
— Harika, — dedi alayla. — O zaman ikinci soruma geçiyorum. Ciddi bir soru, — dedi kısa bir sessizlikten sonra. — Doktor Meryem Özkan hakkında bir şey biliyor musunuz?
Reha’nın yüzü değişti. Pencerenin önünde bir an sendeledi. Gülçiçek hemen kaşlarını çattı, yanına geldi. Sessizce yüzüne baktı, her şeyin yolunda olup olmadığını anlamaya çalışarak.
— Profesör? — Rengin sesini hatırlattı.
— Neden soruyorsunuz? — dedi Reha, sesi aniden ciddileşmişti. Gömleğinin yakasını gevşetmeye çalıştı.
Gülçiçek onun eline dokundu, o ise gözlerini kaçırdı.
— Çünkü Bahar, kısırlıkta bağışıklık çatışmalarını araştırıyor, — diye açıkladı Rengin. — Ve seksenli yıllardan kalma bir makaleye rastladık. Yazarı Meryem Özkan. — Bahar’a döndü. — Siz o dönem çalışıyordunuz, değil mi, profesör?
Reha boğazını temizledi. Derin bir nefes aldı, sanki konuşmaya gücü yetmiyormuş gibi bir an sustu.
— Reha, — dedi Gülçiçek sessizce, elini tutarak.
— Evet… çok ses getiren bir vakaydı, — dedi sonunda. — Hasta hayatını kaybetti. Büyük bir skandal çıktı. Ülkeyi acilen terk etmek zorunda kaldı, — bakışı bir noktada dondu, — bir daha hiç dönmedi.
Rengin’in kaşları kalktı, Bahar yüzünü buruşturdu.
— Şimdi nerede? — diye sordu Rengin.
— Amerika’da yaşıyor, — dedi Reha, belki de fazla hızlı bir şekilde. Gülçiçek’in yüzünde şaşkınlık belirdi.
Artık Bahar ona bakıyordu; ellerini hafifçe iki yana açmıştı. Reha’nın solgun, şaşkın yüz ifadesini hiç anlamamıştı ve bu hâl ona hiç hoş gelmiyordu.
— Yani… o hâlâ hayatta, — diye fısıldadı Bahar, neredeyse dudaklarını bile kıpırdatmadan.
— Demek ki onunla iletişime geçebiliriz, — diye başını salladı Rengin.
— Rengin… — Reha nihayet gömleğinin birkaç düğmesini çözdü, düzenli nefes almaya çalışıyordu ama kalbi hızlı atıyor, nabzı açıkça fırlamıştı. Neyse ki Gülçiçek bunu duyamıyordu. — Siz gerçekten onun protokollerini yeniden mi uygulamayı düşünüyorsunuz? — dedi zorlanarak. — O deneyleri sadece unutmadılar, unutturttular.
— Dikkatli davranacağız, — dedi Rengin. — Üstelik eğer kurul onaylarsa, siz de projede yer alacaksınız.
— Yani İsmail hepsini onaylayacak mı? — Reha’nın sesinde şaşkınlık vardı.
Bu defa hem Rengin hem Bahar birbirine baktı; profesörün sorusu ikisini de hazırlıksız yakalamıştı.
— Yani siz… Sayın İsmail’in Meryem Özkan’ı tanıdığını mı söylüyorsunuz? — dedi Rengin temkinli bir sesle, Bahar’ın elini sıkarak.
Reha, sanki duymamış gibi sustu.
— O… buraya mı gelecek? — alnındaki teri sildi.
— Henüz bilmiyoruz, — dedi Rengin başını sallayarak. Gerçekten hiçbir şey anlamamıştı.
Reha bir şeyler mırıldandı ve bağlantıyı kapattı.
— Betin atmış, — dedi Gülçiçek hemen. — Sadece bir telefon konuşmasıydı, Reha. — Sonra gözlerinin içine baktı. — Kim bu kadın?
— Eski bir hikâye sadece, — dedi Reha, elini sallayarak. Ama düzensiz nefesi onu ele veriyordu. — Devamı olmayanlardan.
Gülçiçek ona yaklaştı, bakışlarını doğrudan gözlerine dikti.
— Sanki yalan söylüyorsun, — dedi sessizce. Sonra sustu.
Bu kez Reha da sustu.
— Kendini bu hâle getirme, Reha, — dedi Gülçiçek. — O eski hikâyelerin geri dönmesini istemem.
Reha gözlüğünü çıkardı, gözlerini ovuşturdu. Pencereye döndü, sessiz kaldı. Gülçiçek elini omzuna koymak istedi, ama yapamadı. Birkaç saniye yanında durdu, sonra salondan çıktı.
— O, söylediğinden fazlasını biliyor, — dedi Rengin, kaşlarını çatıp başını çevirerek. — Bu koku da ne? — diye sordu aniden.
Bahar göz kırptı.
— Hiçbir şey, — dedi, masaya gidip sürahiden su doldurdu, bir yudum aldı. — Anlamıyorum… — dedi, bardağı masaya koyarken ağzında metalik bir tat hissetti. — Meryem Özkan’ı bilen tek kişi o olamaz.
Rengin pencereye yürüyüp kanadı açtı, derin bir nefes aldı.
— Meryem Özkan artık bir tarih, — dedi. — Profesör Reha ve öğrencilerinin projede olması büyük avantaj, ama etik kurul çok temkinlidir. Özellikle nakil programından sonra, hiçbir şeyi sigortasız imzalamazlar.
— Hepsini hazırlayacağım, — dedi Bahar, yanına gelip pencerenin önünde durarak. — Yayınlar, istatistikler, değerlendirmeler… elimizde ne varsa.
— Etik denetim maddesini mutlaka ekle, — diye hatırlattı Rengin. — Her müdahale kayıt altına alınmalı.
Bahar not defterini açtı, hızlıca yazmaya başladı.
— Bahar, — dedi Rengin pencereye bakarak, — biliyorsun, yarından itibaren artık sana yardım edemem. — Sesi alçalmıştı.
— Rengin, — Bahar ona sarıldı, — biliyorum.
— Sert Kaya hiçbir standart dışı protokolü onaylamaz. Sınırın ötesine geçen her şeyi kapatır, — dedi Rengin derin bir nefesle.
— O hâlde bugün yetiştirmeliyim, — dedi Bahar kararlılıkla.
— Bugün… en geç bugün. Başvurunu yap, ön raporu hazırla, kurula gönder. — Sesi sakin olsa da içinde burukluk vardı. — Bugün imza atılmazsa bile, dosya açılmış olur. — Gülümsedi hafifçe. — Böylece onu silemez.
— Tamam, — dedi Bahar, hâlâ ona sarılmış halde. — Sen benim için harika bir yol göstericisin.
— Abartma, — dedi Rengin. — Ben hâlâ doktorum. Sadece artık unvansız bir doktor.
— Bazen sessizlik en gerçek hâlidir, — dedi Bahar, gülümseyerek.
— Belgeleri akşama kadar yetiştirirsen, imzalayacağım, — dedi Rengin, ona sıcak bir bakışla. — Bu, başhekim olarak vereceğim son talimatım olur. Ama unutma, — elini tutup parmaklarını sıktı, — işler ters giderse seni koruyacak kimse kalmayacak.
— Biliyorum, — dedi Bahar, — ama işler yolunda giderse, o çiftin bir çocuğu olacak. Bu, her imzaya değer. — Gözlerinin içine baktı. — Ve sen, Rengin, hep başhekim olarak kalacaksın!
Bu kez Rengin’in gözleri doldu. İkisi de sustu, sadece birbirlerine baktılar. Sonra aynı anda pencereye döndüler, hâlâ el ele tutuşuyorlardı… Bahar birden kaşlarını çattı.
— Bir dakika, — dedi, pencereye biraz daha yaklaşarak. — Şu dışarıdaki… Cem değil mi o?
Rengin gözlerini kıstı, dikkatle baktı. Gerçekten de bankın yanında Cem duruyordu. Yanına Parla geldi. Kadınlar birbirlerine baktılar.
— Düşündüğüm şey mi bu? — diye fısıldadı Rengin.
— Öyle görünüyor, — dedi Bahar.
— O hâlde yeni bir baş ağrımız var, — dedi Rengin, dönüp kapıya yönelerek.
Bahar Elif’in dosyasını kaptı, hemen arkasından çıktı.
***
Parla ona doğru yürürken belli ki hiç acele etmiyordu. Cem, bankın yanında durmuş, bir elini dayamıştı. Diğer elinde bir çakmak vardı — şak, alev; şak, sönük.
— Cem, — diye seslendi Parla, sessizce.
— Geldin, değil mi? Nasıl düştüğümü görmek için, — arkasına bile dönmedi.
— Hayır, — başını salladı Parla. — Geldim çünkü üzgünüm… ve çünkü yanında olmak istedim.
— Üzgün mü? — Cem alayla güldü. — Benim için üzülmene gerek yok, Parla. Herkes üzüldü zaten… sonra da gitti.
— Hepsini sen yaptın, — dedi Parla sakince. — Kimse senin yerine karar vermedi.
— Tabii! — dedi Cem, birden arkasını dönüp. — Herkes çok biliyor şimdi! Herkes benim nasıl yaşamam gerektiğini, ne yapmam gerektiğini biliyor! — sesi öfkeyle yükseldi.
— Ben sana karşı değilim, Cem, — dedi Parla, geri adım atmadan. Bir adım daha yaklaştı. — Sadece yalnız kalma diye buradayım.
— Ha, anladım, — dedi Cem, kısa ve sert bir kahkaha atarak. — Beni kurtarmaya geldin yani. Her şeyi hâlâ düzeltebileceğini sanan bir melek gibi.
— Ben melek değilim, — dedi Parla, sesi bu kez yorgun çıkmıştı ama kararlıydı. — Sen de küçük bir çocuk değilsin artık, Cem. Artık dünyanın sana bir şey borçluymuş gibi davranmayı bırakmalısın.
Cem irkildi, çakmağı cebine koydu.
— Her şey… çok hızlı yıkılıyor, — dedi neredeyse fısıldayarak. Bütün o dik başlı hali bir anda kaybolmuştu.
— Parla! — Rengin’in sesi onu yerinden sıçrattı. Kadın yanlarına geldi, Parla’nın elini tuttu. — Hadi, gidelim.
Parla bir şey söylemek istedi ama Rengin izin vermedi, elinden tutup onu uzaklaştırdı.
Bahar, Cem’in yanında durdu. Göz göze geldiler. Cem bir şey söylemek üzere ağzını açtı, ama Bahar ondan önce davrandı.
— İyi misin? — diye sordu.
O anda nefes nefese kalmış Evren yanlarına koştu.
— Cem, — dedi, Bahar’ın önüne geçip onu korur gibi durarak. — Hadi, yürü!
— Evren? — dedi Bahar şaşkınlıkla.
— Sonra, — dedi Evren, sesi kısa ve sertti. — Her şeyi sonra konuşuruz, Bahar.
Evren’in parmakları Cem’in kolunu sımsıkı kavradı. Onu hastaneye doğru götürüyordu — sanki bir hüküm yürütüyormuş gibi.
Cem sustu. Evren de sustu.
Bahar onların ardından yürüdü. İçinde bir his vardı — bu sefer Cem’le ilgili hiçbir şey kolay olmayacaktı.
***
Onunla konuşmanın kolay olmayacağını biliyordu, ama susmak Serhat’ın doğasında yoktu. Odaya girdi, kapıyı sessizce kapattı. Kızına bakınca bir an nefesi kesildi; elini duvara dayadı. Kaç yıldır aynı manzara — serumlar, solgun ten, sessiz makineler… ama bu kez her şey farklıydı. Esra hamileydi. Bir kız… torunu… kızının kızı. Birkaç hafta sonra… belki görebilirdi. Ama o düşünceyi hemen uzaklaştırdı; birkaç haftası bile olmayabileceğini biliyordu. Derin bir nefes aldı, kendini toparladı, yatağa yaklaştı. Zorla da olsa bir gülümseme buldu ama gözleri onu ele veriyordu.
— Baba? — Esra yastıklara yaslanmaya çalıştı.
Serhat hemen yanına koştu, yastığını düzeltti, örtüyü çekti, serum hattını kontrol etti. Başını eğdi; damarındaki iğneye bakmaya bile dayanamıyordu. Yüzlerce kez görmüştü bunu, ama bugün… bugün farklıydı.
— Buradayım, — dedi, sesi titreyerek. Yatağın kenarına oturdu, başını kızının göğsüne yaslayacak kadar yaklaştı; kalbinin hâlâ attığını duymak ister gibiydi — düzensiz ama yaşıyordu. — Her şey yolunda, — diye fısıldadı, alnı kızının eline değdi.
— Bugün garipsin, — dedi Esra, parmaklarını babasının saçlarına geçirerek. — Ne oldu?
Serhat hafifçe irkildi ama başını kaldırmadı. İçinde bir gerilim vardı; sanki serumdan damlayan her sesi duyabiliyordu.
— Esra… sana bir şey söylemem gerekiyor, — diye fısıldadı.
— Baba, korkutuyorsun beni, — dedi Esra, endişeyle.
— Korkma, — dedi Serhat, doğrulup onun gözlerine bakarak. — Sadece… bazı gerçekler hep en yanlış zamanda gelir.
— Gerçekler mi? — dedi Esra. — Ne gerçeği bu kadar acele ediyor?
Serhat onun elini buldu, parmaklarını sıktı.
— Belki de… bir kardeşin var, — dedi sonunda.
— Ne? — Esra önce anlamadı.
— Annenle tanışmadan önceydi, — dedi Serhat başını eğerek. — Siz neredeyse aynı yaştasınız, aranızda bir yıldan az. Evren’le bir arkadaşımız vardı. İkimiz de onunla birlikteydik… ve o bir çocuk doğurdu. Ama bunu yeni öğrendik. — Derin bir nefes aldı. — Evet, bu beni de onu da aklamıyor. Onun hamile kaldığını biliyorduk ama hangimizin baba olduğunu bilmiyorduk.
— Baba… — dedi Esra, başını iki yana sallayarak, inanmak istemiyordu.
— Belki o da bilmiyordu, — dedi Serhat yavaşça. — Bana, babanın Evren olduğunu söyledi. Evren’e de, benim olduğumu. — Gözlerini kapadı, uzun bir nefes verdi; sanki söyleyince rahatlayacakmış gibiydi ama rahatlayamadı.
Esra elini ağzına götürdü, gözleri dolmuştu.
— Beni yargılıyor musun? — dedi Serhat, başını sallayarak. — Haklısın…
— Hayır, — fısıldadı Esra. — O kadın öyle söyledi çünkü ne sen ne de Profesör Evren o zaman bir çocuğun sorumluluğunu almaya hazırdınız. — Dudaklarında ince bir gülümseme belirdi, eli karnına indi. — O sadece sizi serbest bıraktı, baba. Siz de bunu kabullendiniz. İşte acı gerçek bu; bazen kadınlar sadece çocuğu seçer.
Serhat kızının gözlerine baktı; o an anladı, kızı artık bir çocuk değildi.
— Her şeyin geçmişte kaldığını sanmıştım, — dedi boğazı düğümlenerek. — Bir daha asla geri dönmeyeceğini… ama şimdi… — sustu.
— Kim o? — diye sordu Esra sade bir sesle. — Neden şimdi?
— Yusuf. Onu görmüşsündür, bu hastanede çalışıyor, asistan. — Serhat ayağa kalktı, pencerelere yürüdü. — O da kimin oğlu olduğunu bilmiyor. Kimse bilmiyor. Annesi de artık hayatta değil. Çok utanıyorum, — elleriyle başını kavradı, — senden, ondan… genç olduğum için değil, şimdi acı çektiğiniz için. — Yüzünü elleriyle kapattı.
— Hayır baba… — dedi Esra, gözlerinden yaşlar süzülürken. — Asıl acıyı sen çekiyorsun. Bunu görebiliyorum.
— Bir de korkuyorum, — dedi Serhat, ona dönerek. — Eğer gerçekten senin kardeşin, benim oğlum çıkarsa… bunun sende yaşama isteğini öldürmesinden korkuyorum. — Bir damla yaş yanağından süzüldü; hemen sildi. — Bundan çok korkuyorum.
— Baba, ben savaşmayı bırakmam, — dedi Esra sessizce. — Bir kızım olacak. Yaşamak istiyorum. Çok istiyorum! — Elleri karnında. — Eğer bir kardeşim olursa, bu beni mutlu eder, beni değil, bizi güçlendirir. — Elini uzattı. Serhat yanına geldi, onun parmaklarını tuttu. — Sen de onun için iyi bir baba olursun. Sen zaten en iyi babasın, o sadece bunu bilmiyor. Evet, beni kaybetmekten korkuyorsun, ama oğlunu bulmaktan korkma. Onun doğmuş olmasında hiçbir suç yok. Bu sadece bir mucize, böyle düşün, her şey yoluna girecek.
Serhat eğildi, kızının alnına bir öpücük kondurdu. Esra gözlerini kapadı. Serhat hâlâ elini tutuyordu, parmaklarının altında nabzının nasıl bazen zayıflayıp sonra yeniden ritmini bulduğunu hissediyordu. Onun yanında olmayı, nefesini duymayı, uykusunu korumayı o kadar alışkanlık edinmişti ki… Tek isteği, kızının o gülümsemesini daha uzun yıllar görebilmekti.
***
Rengin kızını kendi odasına gönderip konferans salonuna doğru yürüdü. Normalde burada klinik vakalar tartışılır, belgeler imzalanır, bilimsel makaleler üzerine hararetli tartışmalar yaşanırdı. Ama bugün hava farklıydı — yoğun, ağır ve sessiz bir gerginlikle yüklüydü.
Kapı kapandı. Elinde bir dosya vardı. Masanın başına geçti, Sert Kaya’nın yanına oturdu. Duruşu dimdikti, ama omuzları gergindi; gözlerinde dikkatli bir temkin vardı.
Evren, Bahar’la birlikte sol taraftaki yan masada oturuyordu. Karşılarında, hastanenin hukuk danışmanı ve sekreter olarak komisyonun yazmanlığını üstlenen Ahu yerlerini almışlardı. Salonun ortasında, heyet masasının karşısında bir sandalye duruyordu — Cem oradaydı. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, doğrudan Sert Kaya’ya bakıyordu; adamın kusursuz ütülü takım elbisesi neredeyse keskin bir zırh gibiydi.
Rengin, Ahu’ya kısa bir bakış attı. Ahu ayağa kalktı.
— Ameliyathane veri sızıntısı olayıyla ilgili iç komisyon toplantısı açılmıştır, — dedi ve kayıt cihazını açtı.
Rengin başını hafifçe salladı; bu, “devam et” anlamına gelen sakin bir onaydı. Ahu yeniden yerine oturdu.
— Komisyonun amacı, — dedi Rengin, dosyasını açarak, — olayın niteliğini belirlemek, sorumluluğu tespit etmek ve benzer vakaların önlenmesi için gerekli önlemleri saptamaktır. — Sesi netti, kelimeleri keskin ama ölçülüydü. — Hastane yönetimi, kurumun itibarını korumak ve hasta verilerini güvenceye almak için bu iç soruşturmayı yürütme kararı almıştır.
— Mükemmel bir açıklama, profesör, — diye araya girdi Sert Kaya, alaycı bir kibarlıkla başını ona çevirerek. — Her ne kadar olayla polis ilgileniyor olsa da… — sandalyeye yaslandı, sesini belirgin bir vurguyla sertleştirdi, — siz bir şekilde yönetimi ikna etmişsiniz, devlet kurumundan daha etkili olabileceğimize, öyle mi? — gülümsedi. — Gerçek bir yetenek doğrusu.
— Biz protokole uygun davranıyoruz, — dedi Rengin, tek kaşını bile kaldırmadan. — Polisle veri paylaşımı ancak resmi bir talep geldiğinde yapılabilir. Şimdilik böyle bir talep yok. Biz kendi soruşturmamızı tamamlamak zorundayız.
— Protokol… — dedi Sert, kalemi parmaklarının arasında çevirerek. Gözlerini Evren’e çevirdi. — Profesör Yalçın, bilirsiniz… bazen protokol sadece hastaları değil, itibarı da korur.
Bahar hemen Evren’e baktı.
— Protokol bir siper değildir, — dedi Evren bir süre sessizlikten sonra, sesi ölçülüydü. — O, sorumluluğun sınırıdır. Kimse onun arkasına saklanmıyor.
— Harika, — dedi Sert, defterine bir not düşerek. — O hâlde saklanmayı değil, hesap vermeyi öğrenme zamanı gelmiş.
Bu cümle, odada kısa bir durgunluk yarattı. Herkes birbirine baktı; kimse ne demek istediğini tam anlayamamıştı. Ama Evren anlamıştı — dişlerini sıktı.
Sert elini kaldırdı. Hastanenin hukuk danışmanı ayağa kalktı.
— Güvenlik biriminden gelen rapora göre, — dedi elindeki çıktıya bakarak, — izinsiz erişim, Cem Keskin adlı personelin kişisel cihazı üzerinden gerçekleştirilmiştir. — Sesi ifadesizdi. — Sunucu sistemine dış müdahale izleri tespit edilmiş, ameliyat kaydının bir kısmı ve koridor kamerasından bir görüntü dışarıya aktarılmıştır.
Rengin gözlerini Cem’e çevirdi.
— İç sisteme eriştiğinizi teyit ediyor musunuz?
— Ben… evet, — dedi Cem, sesi boğuk ve kesikti. — Kimseye zarar vermek istemedim.
— Ama güvenlikli bir ağı kırdınız, — dedi Rengin, sesi hâlâ sakin ama keskin.
— Ben sadece… — Cem sustu.
— Kanıtlamak istediniz, değil mi? — diye tamamladı Sert. Eğildi, dirseklerini masaya dayadı. — Önümüzde iki yol var, — dedi, Rengin’in önündeki dosyayı kendine doğru çekerek. — Birincisi: resmi yol. Dosyayı polise teslim ederiz, siz de becerilerinizi bundan sonra başka duvarlar arasında geliştirirsiniz. — Gözleri Bahar’a çevrildi. Uzun, ölçülü bir bakış. Sonra devam etti: — İkincisi: iç disiplin yaptırımı. Hastanenin yüzünü koruruz, siz de hatanızı telafi etme şansı bulursunuz. — Bakışını Cem’e çevirdi. — Hastanede çalışmaya devam edeceksiniz. Ama teknik erişim yok, sürekli idari gözetim altında. — Sonra gözlerini Evren’e çevirdi.
Evren’in boğazı kurudu; omuzlarını gevşetmeye çalıştı ama işe yaramadı.
— Cem tam olarak nerede çalışacak? — diye sordu Bahar temkinli bir sesle.
— Destek biriminde, — dedi Sert, tek bir kaş bile kıpırdatmadan. — Arşiv, depo, temizlik. Basitten başlasın; kurallara uymayı öğrensin, sonra yine çiğnemek isterse düşünsün.
— Bu, onu küçük düşürmekten başka bir şey değil! — Evren ayağa kalktı. Bahar hemen elini uzattı, kolundan tutmak istedi, ama o başını iki yana salladı.
— Bu, eğitimdir, profesör! — dedi Sert keskin bir tonla. Küçük bir baş hareketiyle Evren’i yerine oturttu. — Siz bir doktorsunuz; bilirsiniz ki bazen yaranın iyileşmesi için önce dağlanması gerekir. — Cem’e baktı. — Yoksa adli bir süreci mi tercih edersiniz?
Cem’in yüzü bembeyaz kesildi. Ellerini çözerek sandalyenin kenarına sıkıca tutundu.
— Hayır… — dedi kısık sesle. — Hayır, kabul ediyorum. Hazırım.
Bu ilk defaydı ki karşı koymadı. Evren şaşkınlıkla kardeşine baktı.
— Protokolü hazırlayın, — dedi Sert hukuk danışmanına dönerek. — Üç aylık süreyle destek biriminde geçici görevlendirme. — Bir an durdu, sonra ekledi: — Profesör Yalçın’ın gözetimi altında.
— Onun denetimi bana mı kalıyor? — Evren’in sesi neredeyse patlayacak gibiydi. Bahar, elini dizine koydu, bacağını hafifçe sıktı; bu, “sakin ol” demekti.
— Başka kime kalacaktı? — dedi Sert. — Sonuçta siz onun üzerinde ahlaki sorumluluk taşıyorsunuz. — Sesi sanki sadece gerçeği söylüyormuş gibi soğukkanlıydı. — Ailede de, tıpta da, sonuçlara göz yumamazsınız, profesör. — Gözlerini Rengin’e çevirdi. — Komisyonun kararı, resmi bildirim gelene kadar geçici bir önlemdir.
Rengin derin bir nefes aldı, başını hafifçe eğdi.
— Yani materyali polise verme hakkınızı saklı tutuyorsunuz, — dedi açık bir sesle. — Peki, resmi talep geldiğinde ne yapacaksınız?
Sert gülümsedi — neredeyse dostça.
— Benim hiçbir itirazım olmaz, profesör. Sadece, geldiklerinde her şeyin hazır olmasını istiyorum. — Ona doğru hafifçe eğildi. — Hem protokol, hem istifa dilekçesi, hem de imza. Her şey tertemiz, ameliyathane gibi…
— İmzam, olması gereken yerde duracak, — dedi Rengin soğukkanlılıkla, — ne bir dakika önce, ne bir dakika sonra!
Bakışlarını Ahu’ya çevirdi.
— Komisyon kararı alınmıştır, — dedi Ahu, hemen ayağa kalkarak. — Toplantı sona ermiştir. — Sesi, bir hakimin tokmağının vuruşu kadar net ve kesindi.
Sert Kaya başını Cem’e çevirdi.
— Sizin adınıza konuşanlara teşekkür edebilirsiniz, — dedi, sonra Rengin’e döndü. — Durumu toparlamayı başardınız, profesör. — Sesinde belli belirsiz bir takdir vardı. — Her şeyin bittiği bir anda bile çözüm bulabildiniz. — Hafifçe başını eğdi. — Bugün gerçekten hastaneyi kurtardınız, — dedi biraz daha alçak bir sesle. Ardından ayağa kalktı, dosyasını kapattı. — Gerçi bazen birini kurtarmak, sadece bir başkası için zamanı ertelemektir.
Ve kimseye bakmadan, sessizce salondan çıktı.
— Bize yardım etti, değil mi? — Cem sessizliği bozan ilk kişiydi.
Bahar gözlerini kapattı. Rengin, kapalı kapıya bakıyordu. Evren’in elleri yumruk olmuştu.
— Hayır, Cem, — dedi Evren, — sadece seni gözünün önünde tutmak istedi.
Bahar, Evren’e baktı. Aslında biliyordu: Sert Kaya yalnızca Cem’i değil, hepsini izliyordu.
— Peki ya senin o tavsiyelerin? — dedi Cem birden ayağa kalkarak. — Madem hiçbir işe yaramayacaktı, neden uğraştın ki?
— Yeter! — diye gürledi Evren, elini masaya vurarak. — Senin için risk alan insanlara biraz minnet duy!
— Kim? — Cem öne atıldı, kardeşine birkaç adım yaklaştı. — Kimmiş o insanlar? Sen mi? Ne yaptın ki sen? — Yumruklarını sıktı. — Şimdi beni burada hangi unvanla çalıştıracaklar?
Evren masayı dolaştı, tam karşısında durdu.
— Hangi unvan olursa olsun, burada çalışacaksın! — dedi, Cem’in kolunu yakalayarak. — Ya burada kalırsın, ya da hapse gidersin!
— Ben suçsuzum! — diye bağırdı Cem, sesi artık kendine güven kazanmış gibiydi.
— Çalışmak her zaman bir fırsattır, Cem, — dedi Evren, elini daha da sıkarak. — Tavsiyelerim işe yaramadı diyorsun ama… zamanı geldiğinde yarar.
— Gözetim altında mı? — dedi Cem hırsla. — Hepiniz bana güvenmiyorsunuz!
— Kes artık! — Evren’in sesi bir oktav yükseldi.
— Evren! — Bahar hızla yanlarına geldi.
— Hepiniz bana karşısınız! — dedi Cem, onu iterek. — Hepiniz! — Gözlerini birer birer onların üzerinde gezdirdi: Bahar, Evren, Rengin.
Ahu ve hukuk danışmanı geride duruyorlardı, karışmıyorlardı.
— Cem, — dedi Rengin sert ama sakin bir tonla, — yeter artık! — Sonra daha yumuşak bir sesle ekledi: — Şimdi hukuk danışmanıyla gidip belgelerini imzalayacaksın.
Cem bir an dişlerini sıktı, itiraz edecek gibiydi. Ama gözlerindeki öfkenin yerini boş bir çaresizlik aldı. Durumunu kabullenemiyordu; kendini değil, herkesi suçlamaya devam ediyordu.
— Hadi, Cem, — dedi Ahu, yanına yaklaşarak. — Ben seninle gelirim.
— Yürü! — diye kesti sözü Evren, sesi fazla sert çıkmıştı.
Bahar, arkasında durarak elini hafifçe Evren’in sırtına koydu. Onun öfkesini, çaresizliğini hissediyordu. Evren kendini zor tutuyordu.
Ahu ve hukuk danışmanı Cem’i dışarı çıkardılar.
— Her şey daha da kötüleşiyor, — dedi Evren, onun arkasından bakarken.
— Sert Kaya onu uçurumun kenarına doğru itiyor, — dedi Bahar.
Rengin derin bir nefes aldı ve salonu terk etti.
Bahar masanın üzerindeki su şişesini aldı, bir yudum içti ve yüzünü buruşturdu.
— Ne garip bir tat bu? — dedi, şişeyi hemen masaya bırakarak.
— Ne oldu? — dedi Evren, endişeyle. Şişeyi kaptı, kendisi bir yudum aldı. — Gayet normal su, — dedi ama yüzü anında değişti. — Bahar, — dedi, sesi kısılarak, — ilaçlarını düzenli alıyorsun değil mi? Analizlerin? Bu tat… metal gibi mi? — Rengi soldu.
— Evren, — dedi Bahar, elini onun yanağına koyarak. — Her şey yolunda, merak etme. — Şişeyi elinden aldı, tekrar bir yudum içti. — Bak, gördün mü? Gayet normal su. — Dedi, yutkundu, ama tadı boğazında yankılandı.
Evren onu dikkatle izliyordu.
— Sadece bana öyle geldi, — dedi Bahar, onun koluna girerek. — Hadi, gidelim. — Başını onun omzuna yasladı. Gülümsemeye çalıştı, ama dili hâlâ o tadı hissediyordu — ince, soğuk, metalik bir tat… Tıpkı henüz adı konmamış bir önsezi gibi.
***
Parla’nın Cem’e ne hissettiğini tam olarak anlayamıyordu. Rengin odasına girdiğinde adımlarını yavaşlattı. Parla, onu görünce hemen telefonunu cebine koydu ve koltuktan kalktı.
— Yine o mu? — dedi Rengin, sesi neredeyse fısıltı kadar alçaktı. Cem’in bu durumda hâlâ mesaj yazabiliyor olmasına şaşırıyordu.
— Anne, sadece yazışıyoruz, — dedi Parla, ona doğru bir adım atarak.
— Sadece mi? — diye sordu Rengin, kaşını kaldırarak. — Mahkemelik olmuş biriyle mi?
— Ama dava açılmadı, değil mi? — Parla dikkatle baktı. — Her şey iç soruşturmayla sonuçlanmadı mı?
Rengin derin bir nefes aldı, koltuğa oturdu. Cem bunu Parla’ya nasıl yetiştirmişti, anlamıyordu.
— Cem bir canavar değil, anne, — dedi Parla, onun yanına oturarak. — Sadece hata yaptı. Onu yargılamadan destek olmak istedim, — omuz silkti.
— Destek olmak, — dedi Rengin, dudaklarının kenarında hafif bir tebessümle. — Kaç kadın, kaç genç kız bunu demedi ki, başkalarının hatalarına sürüklenmeden önce? — dedi, kolunu kızının omzuna dolayarak.
— Anne, ben artık çocuğum değil, — dedi Parla sakince. — Acımakla hissetmek arasındaki farkı biliyorum. Aramızda bir şey yok. — Sözlerinde gizlenmiş bir savunma yoktu; sesinde gerçek bir sükûnet vardı.
— Peki ya o? O bu farkı biliyor mu? — diye sordu Rengin sessizce. Parla’nın hislerini tam olarak kavrayamıyordu.
— Çocuk değilim artık, anne, — dedi Parla, ona yaslanarak. — Bazen sanki hiç çocuk olmamışım gibi geliyor, — başını eğdi. — Sanırım… hatırlamıyorum bile.
Rengin, kızının saçlarını, bluzunun yakasını düzeltti.
— İşte bu yüzden, — dedi daha yumuşak bir sesle. — Artık senin bir seçimin var. Seni incitecek yere gitmemek.
— Sadece konuşmak istedim, — dedi Parla. — Bugün Cem için zor bir gündü.
— Zor mu? — dedi Rengin, yorgun bir gülümsemeyle. — Zor olan, hastanı kaybettiğinde yaşadığın şeydir. Geceleri başka insanların çığlıkları yüzünden uyuyamamaktır. Kendi hatanı düzeltmeye çalışmak değil.
Parla gözlerini kapadı. Bu şekilde konuşabildikleri anlar çok azdı; sayılacak kadar.
— Senin acımana oynayan bir hikâyenin parçası olmanı istemem, — dedi Rengin sessizce.
— Ben sen değilim, anne, — dedi Parla, yine sakin ama kararlı. — Cem rol yapmıyor. Sadece… başka türlü olmayı bilmiyor. Onu mazur görmüyorum, sadece anlıyorum. Bu ikisi farklı şeyler.
— Bazen anlamak, sevmekten daha tehlikelidir, — dedi Rengin.
— Belki de tam tersi, — dedi Parla hafif bir tebessümle. — Belki anlamak kurtarır. Sen bana bunu öğrettin.
— Ben mi öğrettim? — diye sordu Rengin şaşkınlıkla.
— Sen bana kendimi kaybetmemeyi öğrettin, — dedi Parla. Bu söz Rengin’in gözlerini yere indirmesine neden oldu. — Kendimi kaybetmiyorum, sadece boğulan birini gördüğümde sırtımı dönmüyorum.
— Peki ya o seni de sürüklerse? — dedi Rengin, artık onu ikna edemeyeceğini hissederek.
— O zaman sen beni çıkarırsın, — dedi Parla, gözlerini onun gözlerine dikerek. — Bunu başarabilecek tek kişi sensin. Çünkü sen tanıdığım en güçlü insansın, anne.
Rengin’in gözleri doldu, dudağını ısırdı.
— Anne, sadece endişeleniyorsun, — dedi Parla fısıltıyla.
— Hep endişelenirim, — dedi Rengin yorgun bir sesle. — İşim bu: endişelenmek ve kontrol etmek.
Tam o sırada kapı çaldı. Kapıda Serhat belirdi.
— Profesör Rengin, müsait misiniz? — dedi nazikçe.
— Profesör Serhat, — dedi Rengin, bir anda toparlanarak.
Ayağa kalktı, beyaz önlüğünü düzeltti. Parla dikkatle annesini izliyordu.
— Kusura bakmayın, habersiz geldim, — dedi Serhat, sesi yumuşak ve sıcak. — Protokollerle ilgili birkaç şeyi netleştirmem gerekiyordu.
— Elbette, — dedi Rengin hızla. — Biz de zaten bitirmek üzereydik… — Kızına döndü. — Bu benim kızım Parla, — dedi. — Profesör Serhat Özer.
Parla ayağa kalktı. Bu adamı daha önce, Reha’nın ameliyatında görmüştü ama tanışmamışlardı.
— Memnun oldum, — dedi Serhat, elini uzatarak.
Parla kararlı bir şekilde sıktı elini.
— Ben de memnun oldum, profesör, — dedi gülümseyerek. — Annemin meslektaşısınız sanırım.
— Öyle sayılır, — dedi Serhat, aynı şekilde gülümseyerek. — Hatta bazen tartışıyoruz bile.
— Demek cesur birisiniz, — dedi Parla sakin bir tonda, gözlerini ondan ayırmadan.
— Profesör Serhat iş için geldi, Parla, — dedi Rengin, sesine ciddiyet katarak.
— Elbette, — dedi Parla, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümsemeyle. — Sadece normal biri olup olmadığını kontrol ediyordum.
— Sanırım öyleyim, — dedi Serhat, önce şaşırıp sonra gülerek. — Ama meslektaşlarıma sorarsanız farklı düşünebilirler.
— Parla, yeter artık, — dedi Rengin, yanağında bir sıcaklık hissederek.
— Peki, — dedi Parla ve kapıya yöneldi. Eşiğinde durdu, bir an ikisine baktı. — Anne, seni böyle görmek güzel. Gerçek, canlı.
Rengin donakaldı, cevap veremedi.
— Görüşürüz, profesör, — dedi Parla, Serhat’a başını eğerek.
Kapı kapandı. Sessizlik kaldı. Rengin hâlâ kapıya bakıyordu.
— Harika bir kızın var, — dedi Serhat gülümseyerek. — İyi anlaşacağız gibi.
— Evet, — dedi Rengin, bakışlarını kaçırarak. — Bazen fazla sezgili.
— Zeki bir kız, — dedi Serhat, açıkça etkilenmiş halde.
— Bazen fazla zeki, — dedi Rengin yavaşça. — Yaşına göre fazla olgun.
— Bu bulaşıcı bir şey, — dedi Serhat, ona doğru yaklaşarak. — Özellikle senin yakınındaysan. Anne olmak zor mu? — Elleri, Rengin’in omuzlarına değdi; onu yavaşça kendine çevirdi.
— Bazen doktordan daha zor, — dedi Rengin, elleri onun göğsünde. — Çünkü burada protokol yok.
— Haklısın, bazen protokol olmadan hareket etmek gerekir, — dedi Serhat ve dudakları onun dudaklarına değdi.
Rengin ellerini onun önlüğüne geçirdi, onu kendine çekti. Belki geri itmeliydi… belki. Ama öyle yapmadı.
Sadece daha sıkı sarıldı, dudaklarını onun dudaklarında hissederek…
Ve bir an için, ne geçmiş vardı, ne de gelecek. Sadece o an, ikisinin nefesi, kalbinin ritmiyle bir olmuştu.
***
Evren onu kollarına almak, öpmek istiyordu. Bu isteğin nereden geldiğini, neden bu kadar güçlü olduğunu anlamıyordu. Kendini zor tutuyordu — bir adım, sadece bir adım atsa, onu saracaktı.
Bu yüzden, Bahar’ın biraz önden yürümesine izin verdi.
Hastanenin holü yumuşak bir ışıkla aydınlanmıştı. Panoramik pencerelerden akşamın serinliği içeri sızıyordu. Bahar, camın önünde durdu; dışarıdaki insanlara baktı, onların sessiz telaşını izledi. Evren sessizce yaklaştı, ama Bahar onun varlığını sözlerinden önce hissetti.
— Fazla sessizsin, — dedi alçak bir sesle. — Endişelisin, fark ediyorum.
— Ben de sende kaygı görüyorum, — dedi Bahar, ona dönerek.
— Belki… korktuğum içindir, — diye fısıldadı Evren; sesi titrek, bakışları yoğundu.
Parmakları onun omzuna dokundu — öylesine hafifçe ki, sanki dokunduğu anda Bahar kırılacakmış gibi.
— Korkmak mı? — dedi Bahar. — Sen hep “doktorun korkmaya hakkı yok” demez miydin?
Evren başını hafifçe salladı.
— Hastalar için, evet, — dedi, eli onun sırtına, oradan beline kayarken. — Ama senin için değil. Bu başka bir şey. — Gözleri Bahar’ın dudaklarına indi.
Bahar nefes aldı, eli onun omzuna kondu.
— Sana tahlil sonuçlarını, ultrasonu göstereceğim, — dedi sessizce. — Her şeyim normal, gerçekten.
Evren başını salladı; eli neredeyse fark edilmeden onun karnına indi. Hafifçe, neredeyse dokunmadan değdi.
— Evren, burası hol…, — dedi Bahar, irkilerek etrafına bakındı.
— Umurumda değil, — dedi o, elini çekmeden. — Sana dokunmak istiyorum… seni korumak istiyorum, — sesi neredeyse fısıltıya döndü, — ama nedenini açıklayamam. — Elleri titriyordu. — İçimde bir şey var, seni koruma dürtüsü gibi. — Derin bir nefes aldı. — En çok da geç kalmaktan korkuyorum. O raporda “tıbbi gerekçeyle gebelik sonlandırılsın” cümlesini görmek istemiyorum. Bunu atlatamayız, Bahar.
Sözleri, Bahar’ı hazırlıksız yakaladı. Gözleri büyüdü.
— Evren… — dedi, ama sesi çatallandı.
— Biliyorum, — devam etti o, — her şey mümkün şu anda. Ve ben senin kocan değilim; onayım gerekmez. İstersen kürtaj yaptırabilir, bana bile söylemezsin.
— Yeter artık! — dedi Bahar keskin bir sesle, elini onun elinin üzerine koyarak. — Yapmayacağımı söyledim!
Evren sustu. Bahar’ın gözlerinde bir anlığına korku belirdi — gerçek, çıplak bir korku.
O an, Evren onun ne kadar kırılgan olduğunu fark etti. Bu kadar açık olmasına pek tanık olmamıştı.
— Özür dilerim, — dedi kısık bir sesle. — Sadece… seni kaybetme düşüncesine dayanamıyorum.
— Bugün sana sonuçları göstereceğim, — dedi Bahar, artık yumuşamış bir sesle. — Söz veriyorum.
Bahar, onun elini kendi karnına bastırdı, biraz daha sıkı. Bu dokunuş, ikisini de sakinleştiriyordu.
— Rengin çok zor durumda, — dedi Bahar, içini çekerek. — Güçlü duruyor ama acı çektiğini görüyorum.
Evren bir şey söylemek istedi; dudaklarını araladı ama ses çıkmadı.
Atanması, değişiklikler… söyleyeceği şeyler için doğru zaman değildi.
— Her şey dağılıyor, — dedi Bahar. — Cem, Yusuf, o hastanın ölümü… Bazen nerede doktor bittiğini, nerede insan kaldığını bilmiyorum.
— Belki o sınır hiç yoktur, — dedi Evren yorgun bir nefesle. — Belki cezamız budur: başkalarını iyileştirip kendini iyileştirememek.
— Söylemek istediğin bir şey var, değil mi? — dedi Bahar, fark etmişti. Onun gözünden hiçbir şey kaçmazdı.
Evren bir an durdu, sonra başını iki yana salladı.
— Sonra. Şimdi değil.
Bahar bir süre sustu, gözlerine baktı ama üstelemedi.
— Her şey sonsuza uzanmış gibi, — dedi nihayet.
Evren’in eli hâlâ onun karnındaydı; parmaklarıyla usulca daireler çiziyordu.
— Şu anda hiçbir şey konuşmak istemiyorum, — dedi o. — Ne Sert’ten, ne hastaneden… hepsi bana yabancı geliyor. — Gözleri kapandı. — Şu anda tek hissettiğim şey… sana karşı olan bu çekim.
Bahar onun kısık, yorgun sesini dinledi; gözlerinde aynı yorgun ışık vardı.
— O zaman konuşma, — dedi yavaşça. — Sadece böyle kalalım.
Artık insanların onları görmesini umursamıyordu. Bahar başını eğdi, başını onun omzuna yasladı. Elleri hâlâ birbirini buluyordu. Evren’in eli sıcaklığını onun tenine geçiriyor, nabzıyla birlikte atıyordu. Bir an sessizlik çöktü. Uzakta bir ses yankılandı — birisi “Yusuf!” diye sesleniyordu.
Bahar irkildi. Evren’in vücudu gerildi.
— O burada, Evren, — dedi Bahar sessizce. — Git ona. Sana ihtiyacı var. Onunla konuş.
— Dönerim, — dedi Evren, hâlâ elini onun karnında tutarak, sonra yavaşça çekti.
— Biliyorum, — dedi Bahar. — Ya da ben gelirim.
Evren yürümeye başladı. Bahar pencerenin yanında kaldı. Yolun ortasında durdu, arkasına döndü. Göz göze geldiler. Bahar gülümsedi.
— Ve lütfen… panik yok, tamam mı? — dedi alçak sesle, ama Evren duymuştu.
Başını salladı.
Ve o anda fark etti — az önce Bahar’a söylediği o korku, artık onun peşine takılmıştı.
Bir gölge gibi… adım adım ardından geliyordu.
***
Bir adım attı. Sonra bir adım daha. Soğuk, kemiklerine kadar işliyordu. Tavandaki floresan lambalar, bu ölü odanın nefesiymiş gibi, tekdüze bir uğultuyla yanıyordu.
Kamil masaya yaklaştı. Metal yüzeyin üzerinde şeffaf bir poşet duruyordu — içinde karısının eşyaları. Beyaz bir kazak. Kırılmış bir saat. Bir peçeteye sarılmış alyans.
Ellerinin titremesine engel olamıyordu. Poşete dokundu, sanki o poşetin ardında Ayşe’nin omzuna değiyormuş gibi, nazikçe, korkarak… Cebinden küçük bir beyaz ip yumağı çıkardı.
Ayşe’nin bebekleri için ördüğü minik bereyi yaptığı o iplikti bu — o günden beri cebindeydi.
İpi açtı, uzun uzun baktı ona; gözlerini bile kırpmadan. Sonra, dikkatle, poşetin içine koydu — yüzüğün yanına.
— Birlikte olun, — dedi dudakları titreyerek.
Bir anlığına, iplik sanki kıpırdadı — canlıymış gibi, geçmişle gelecek arasında ince bir göbek bağı gibi. Kamil poşeti yavaşça kapattı, elleriyle kenarlarını düzeltti. Ayağa kalktı.
Yüzü değişmişti artık. Acı kaybolmamıştı… Sadece donmuştu — katılaşmış, karanlık bir kütleye dönüşmüştü.