Bahar, evrenin güneşi olmaya hazır mısın?
Bölüm 9. Kısım 1
Yusuf, koridorun ortasında, Evren’le Serhat’ın arasında donakaldı. Bakışlarını birinden ötekine çevirdi, sanki burada, şimdi, dürüst bir cevap almak ister gibiydi. Ama aynı zamanda, duyduklarını idrak edemiyordu.
— Ne yani?! — sesi titredi, duvarlardan yankılandı. — Hanginiz benim babam? Yoksa siz de mi bilmiyorsunuz? — dudaklarında acı bir gülümseme belirdi. — Ne söyledi size? Annem ne dedi size?! — diye haykırdı.
Bahar’ın eli göğsüne indi. Yusuf’un gözlerinde, sesinde öyle bir acı vardı ki, Bahar’ın kalbi sıkıştı.
— Kim? — dedi Yusuf, bu kez daha kısık bir sesle ve bir adım geri çekildi.
Evren’in yüzü bembeyaz kesildi. Serhat’ın da rengi soldu. İkisi de Yusuf’a bakıyor, susuyordu.
— İkiniz de mi?! — Yusuf’un gözleri kıpkırmızı kesildi, ama ağlamadı. — Yoksa hiçbiriniz mi?! — derin nefesi koridorun sessizliğini parçaladı.
— Yusuf, — Bahar kendine ilk gelen oldu, ona doğru bir adım attı, ama Yusuf ondan geri çekildi.
— Yaklaşmayın! — elini kaldırdı, yasaklar gibi. — Ben… ben, — yetişkinlerden gözünü ayırmadan bir adım daha geri gitti, — ben sizin hatanız olmak istemiyorum! — dedi, nefesini bıraktı, döndü ve koşarak uzaklaştı.
Evren irkildi. Serhat yutkundu, boğazı düğümlendi. Yusuf’un sözleri, her suçlamadan daha ağırdı. İkisi de ardından baktı, hareket edemediler.
Kamil duvarın dibine çöktü, başını ellerinin arasına aldı. O anda fark etti — artık Ayşe yoktu. Ölmüştü. Omuzları titredi, hıçkırıkları koridorda yankılandı.
— Ayşe… benim Ayşe’m, — diye fısıldadı, yüzünü elleriyle kapatarak.
Daha dün, hamile karısıyla birlikte bu hastaneye gelmişti. Daha dün bir ailesi vardı… şimdi ise kimsesi kalmamıştı… hiç kimse.
Bahar, Kamil’e döndü. Adamın çaresizliği, kaybı, onun yüreğini paramparça etti. Yanına çökmek üzereydi ki, Yusuf’un uzaklaşan adımlarının yankısı izin vermedi. Henüz o da kabullenememişti… kendi hastasının ölümünü… mesleğindeki ilk ölümü.
— Hiç kimse… hiç kimse, — Yusuf’un titreyen sesi yankılandı ve Bahar elini ağzına götürdü.
Başını iki yana salladı, Evren’le Serhat’a baktı, sonra bir anda onların yanından koşarak geçti, Yusuf’un peşine düştü.
Evren’le Serhat göz göze geldiler; o kadar sarsılmışlardı ki, ne diyeceklerini, ne yapacaklarını bilemiyorlardı.
Rengin, sanki düşecekmiş gibi, elini duvara dayadı. Ağlayan Kamil’e baktı, sonra ortada donup kalmış Evren’le Serhat’a çevirdi gözlerini. Gözlerini kapattı. Sadece ayakta durmaya, nefes almaya çalışıyordu; Serta Kaya’nın herkesin önünde aldığı karar onu altüst etmişti.
Evren başını salladı, gözlerini kırptı, parmakları öyle sıkılmıştı ki, kemikleri beyazlamıştı. Serhat ondan uzaklaştı, sonra yaklaştı, sonra yine geri çekildi.
— Gördün mü?! — dedi Serhat kısık sesle. — O gerçekti! — sesi titredi. — Uydurma değil, buradaydı, gözlerimizin önündeydi. Gözlerimizin içine baktı ve sordu — kim benim babam?!
Evren dişlerini sıktı, Serhat’ın gözlerinin içine baktı.
— Gördüm, — dedi kısık, boğuk bir sesle. — Ve bu, senin kadar benim de içimi parçalıyor.
— İçini parçalıyor mu?! — Serhat, Evren’e bir adım daha yaklaştı. — Ya o senin oğlunsa? Bunu hiç düşündün mü?
Evren de ona doğru bir adım attı, yumruğunu kaldırır gibi oldu ama durdu.
— Ya senin oğlunsa? Hazır mısın? — dedi, gözlerini ondan ayırmadan. — Gidip ona “evet, ben senin babanım” diyebilir misin, az önce ondan neler sakladığımızı bilerek?!
Evren titreyen eliyle yüzünü sıvazladı. Sanki elinde olsa, Yusuf’un o konuşmayı duymasına asla izin vermezdi.
— Benim zaten bir kızım var, — dedi Serhat, solgun bir sesle.
— Bu neyi değiştiriyor ki? — diye sordu Evren. — Ne?! — diye bastırdı.
— Onu kaybetmekten korkuyorum, — dedi Serhat şaşkınlıkla, — ya çoktan kaybettiysem? Ve şimdi… — Yusuf’un gittiği yöne baktı, — şimdi o… Yusuf, — adını zorla söyledi. — Bilmiyorum, — itiraf etti, — gerçekten bilmiyorum.
— Esra yaşıyor, — diye neredeyse bağırdı Evren, sanki sadece Serhat’ı değil, kendini de ikna etmeye çalışıyordu. — Doğuracak! Yaşayacak! Yaşamalı! Ve sen buna inanmalısın, Serhat. Bana güven… Bahar’a güven. Kızın yaşıyor! — sesi, bir yalvarış gibi yankılandı.
— Senin için kolay, — dedi Serhat, başını sallayarak. — Hep senden inanmamızı istiyorsun, sonra da kayboluyorsun, — Evren’in yüzü bir anda soldu. — O zaman da gittin, Evren. Ya o senin oğlunsa? Oğlunu terk ettiğini farkında mısın? Onu hiç görmedin, nasıl büyüdüğünü, nasıl yaşadığını bilmiyorsun. Buna hazır mısın? Gözlerinin içine bakmaya hazır mısın?
— Ben sadece onun var olduğuna, burada olduğuna hazırım, — dedi Evren, Serhat’a bir adım daha yaklaşarak. — O yanımızda. Kimin kanından olursa olsun, ona sahip çıkmak zorundayız.
— Biz mi?! — Serhat acı bir gülümsemeyle sordu. — Babalığı nasıl kanıtlayacaksın? — Yumruklarını sıktı. — Yusuf DNA testi yaptırmayı kabul eder mi sanıyorsun? Bizim söylediklerimizden sonra, o artık ikimizden de nefret ediyor! Farkında mısın, annesini gözünde ne hale getirdik?
İkisi de sustu, Rengin gözlerini açtı. Onlara baktı, ağır nefes alışlarını duydu. Gözlerinde öfke, korku, çaresizlik… ve şaşkınlık birbirine karışıyordu. Henüz farkında bile değillerdi; Yusuf artık bir çocuk değildi. Artık karar verecek olan oydu… ve belki de ikisinden birini baba olarak kabul etmeyecekti bile.
— Uzun uzun tartışabiliriz, — sessizliği ilk bozan Evren oldu. — Ama Yusuf burada, — dişlerini sıktı, — ve o bizim, — dedi, kelimeleri neredeyse zorla dışarı iterken.
— Bilmiyorum, — dedi Serhat, ellerini iki yana açarak.
— Ben de bilmiyorum, — diye karşılık verdi Evren, şaşkın bir sesle.
— Bu… — Serhat’ın sesi titredi, saçlarına elini götürdü. — Bir çocuğun bir yerlerde var olabileceğini düşünmek başka, onu burada, karşında görmek bambaşka. Ve Esra… — dedi, sözü yarım kaldı.
Yine karşı karşıya duruyorlardı.
— Esra yaşıyor, — dedi Evren, bu kez sert bir sesle. — Yaşayacak. Çocuğunu doğuracak. Ve sen inanmalısın. Sadece bana değil… — durdu bir an, — Bahar’a da güvenmelisin.
— Bana güven diyorsun, — Serhat’ın gözleri daraldı, — ya sen? Belki de en başından beri biliyordun, ama gizledin, ha? — sesi acıyla doluydu. — Peki kimin oğlu? Senin mi, benim mi?
— Ben de senden fazlasını bilmiyorum, — dedi Evren kuru bir sesle. — Ama bir şeyi biliyorum: O artık burada. Yusuf artık bir gerçek.
— Gerçek mi? — Serhat’ın dudaklarında acı bir gülümseme belirdi. — Peki bunu nasıl öğreneceğiz? — dedi, sesi tekrar titredi. — “Hadi DNA testi yaptıralım” mı diyeceksin? Sence kabul eder mi? Gözlerini gördün mü sen?
— Gördüm, — dedi Evren, ona yaklaşarak. — Senin için o, ölmüş bir kadının oğlu olabilir. Ama benim için her sözü, her nefesi bir bıçak gibi.
— Ne güzel konuşuyorsun, — dedi Serhat boğuk bir sesle. — Onu bir kurtuluş yolu gibi mi görüyorsun? Ben peki… ben Esra’ya ne diyeceğim?
Yine sustular, bakışlarını kaçırdılar.
— Yusuf var artık, — dedi Evren sessizce, Serhat’a bakmadan. — Burada. Ve burada kalacak. Test olsa da olmasa da.
— Peki sonra? — dedi Serhat derin bir nefes alarak. — O yetişkin biri. Nasıl zorlayacaksın onu? Tutacak mıyız, ne yapacağız? — şakaklarını ovdu.
Evren sessiz kaldı. Gözlerinde ilk kez bir şaşkınlık belirdi; saklamaya bile çalışmadı. Serhat da farkındaydı — ikisi de ne yapacaklarını bilmiyorlardı.
Onlar sadece doktorlardı. Protokollere göre hareket etmeye alışmışlardı. Ama bu… bunun için hiçbir protokol yoktu.
Koridordaki uğultu yavaş yavaş dindi, sanki duvarlar çığlıkları, korkuları içine çekiyordu. Kamil hâlâ duvar dibinde oturuyor, yüzünü elleriyle kapatıyordu. Evren tek bir noktaya kilitlenmiş, gözünü bile kırpmıyordu. Serhat ellerini ceplerine soktu.
Rengin kenara çekildi. Üzerindeki beyaz önlük kusursuz duruyordu, duruşu her zamanki gibi dimdikti. Onu az önce görevden aldıklarını kimse anlamazdı. Sadece gözleri… gözleri her şeyi ele veriyordu. Karışıklığını, kırgınlığını, öfkesini, acısını.
— Hepsi bu, — diye fısıldadı, ama Evren’le Serhat duydular, ona baktılar. — Bu andan itibaren artık başhekim değilim.
Yavaşça döndü ve koridor boyunca yürümeye başladı.
— Rengin… — diye seslendi Serhat, bir adım attı arkasından.
— Hayır. Bırak beni, — dedi arkasına bakmadan, sesi kararlıydı. — Ben hâlâ bir doktorum. Hastanede kalacağım ama… — devam etmedi, yürümeye devam etti.
Rengin farkındaydı; hâlâ ona baktıklarını biliyordu, ama en azından artık duymuyorlardı. Dudakları titredi, gözleri doldu.
— Beni herkesin önünde görevden aldı, — diye fısıldadı kendi kendine, — ama düşüşüm sessiz olacak.
Adımlarını zor atıyordu, sanki dizlerinin bağı çözülmüş gibiydi. Sert Kaya’nın sözleri ve davranışı, onun altından zemini çekip almıştı. Ağır ağır yürüyordu; çünkü artık gücü kalmamıştı.
Serhat, arkasından bakarken kaşlarını çattı. Gidip gitmemekte kararsızdı. Kolları iki yanında, çaresizce durdu.
Evren’in bakışları, Rengin’in uzaklaşan siluetinden Kamil’in duvar dibindeki hâline kaydı. Sonra donup kaldı. Duyduğu haber onu öyle sarsmıştı ki, ne diyeceğini, ne yapacağını bile bilmiyordu.
— Bahar, — dudaklarından döküldü kelime. Henüz farkında olmadan, döndü.
Ayakları onu zaten o yöne götürüyordu — Bahar’ın gittiği yöne. Kafasında tek bir düşünce çınlıyordu: Bahar’ı bulmalıyım…
***
Bahar’ı koşturan tek düşünce vardı — onu bırakmamak.
Merdivenlerin orada Yusuf’a yetişmeyi başardı. Yusuf çıkışa doğru atıldı ama Bahar onun kolundan yakaladı.
— Yusuf! — sesi titredi ama tutuşu güçlüydü. — Dur biraz!
Yusuf silkindi, kurtulmak istedi, ama onun gözleri durdurdu onu. Ne parmaklarının gücü, ne de sözleri — sadece bakışı. Sakin ama kararlı o bakış.
Bahar, elinden tutarak onu peşinden çekti ve neredeyse zorla kendi odasına soktu.
Kapıyı kapatır kapatmaz, Yusuf’un kolunu bıraktı, sırtını kapıya dayadı. Sanki önünü kesiyormuş gibi, sadece orada durdu, sessizce.
Yusuf odada bir oraya bir buraya yürüyordu, hiçbir yere sığamıyordu. Masaya, sandalyeye, koltuğa çarpıyordu. Masasından bir şey yere düştü ama Bahar kıpırdamadı. Yusuf sonunda odanın ortasında durdu, ellerini yüzüne, alnına, saçlarına sürdü; saçları terle alnına yapışmıştı.
— Nasıl yapabildiler?! — diye bağırdı, sesi kırıldı, bedeni titredi. — Annemi nasıl bu kadar aşağılayabildiler? O öldü! — Bahar’a döndü. — Kendini savunamaz artık! — Gözleri doldu. — Ama onlar… — sesi kısıldı, nefesi daraldı. — Neden sakladı benden? Neden başka bir şey söyledi, neden gerçek bu çıktı ortaya?!
Bahar yavaşça yaklaştı, ellerini onun omuzlarına koydu.
— Yusuf… — dedi alçak sesle.
— Peki kim benim babam? Kim?! — gözleri yaşla doluydu ama inanılmaz bir iradeyle ağlamadı. — Profesör Serhat mı? Profesör Evren mi? Yoksa ikisi de değil mi? Başka biri mi vardı? Kaç kişi vardı?! Annem kimdi o zaman? Şimdi onlardan DNA testi mi isteyeceğim? Kime? Normal mi bu — birinden “Baba olduğunu kanıtla” demek? — dudakları titredi. — Annem bunu nasıl yaptı bana? Nasıl bırakıp gitti beni böyle?! Neden bana “baban Serhat Özer” dedi, ama onlara başka bir şey?! Onlara! Ve eğer bu ikisi değilse… — sözünü tamamlayamadı, başını ellerinin arasına aldı.
Yusuf sandalyeye çöktü, omuzları sarsıldı, sonunda ağladı — gerçekten, bütün acısıyla. Bahar sessizce onun omzuna kolunu doladı, onu kendine çekti. Yusuf onu itmedi, tam tersine, kollarını onun beline doladı, yüzünü Bahar’ın göğsüne gömdü. Ağlamalarını bastırmak ister gibi sıkıca sarıldı. Bahar saçlarını okşadı.
— Bilmiyorum, — fısıldadı Bahar. — Şu anda kimse bilmiyor, sadece annen… ama o yok artık. Ama bir şeyi kesin biliyorum: Sen bir hata değilsin. — Sesine kararlılık girdi. — Sen onun oğlusun. O seni tek başına büyüttü, bir erkeğe ihtiyaç duymadan. Babanı tanımıyordun ama yaşamak için her hakkın var.
Yusuf onun kollarında titriyordu.
— Kimim ben? — dedi ağlayarak. — O bile bilmiyorsa.
— Sen, Yusuf’sun, — Bahar onun gözlerine bakmasını sağladı. — Ne bir rastlantısın, ne bir sır. Sensin, Yusuf. Ve “baban kim” sorusunun cevabı seni ne büyütür ne küçültür.
— Ben… şimdi nasıl yaşayacağım bilmiyorum, — dedi Yusuf, burnunu çekip gözyaşlarını sildi.
— Bugün karar vermek zorunda değilsin, — fısıldadı Bahar. — Yarın da değil. Ne zaman hazır olursan, o zaman. Kimse seni zorlamayacak.
Sessizce tekrar ona sarıldı, Bahar’ı bırakamadı. Uzun süre öyle kaldılar, Yusuf’un titremesi yavaş yavaş geçti.
— Teşekkür ederim, — dedi kısık sesle. — Annem isterdi… yanımda sizin gibi biri olsun, Bahar.
Bahar gözlerini kapadı. Boğazında düğümlenen bir şey vardı, Yusuf’u daha sıkı sardı. Saçlarını okşadı, nefesini dinledi.
Sonra kapının dışından gelen adım sesini duydu. Bahar irkildi. Yusuf da başını kaldırdı. Kapı kolu hafifçe oynadı, sonra durdu.
Ama dışarıdaki kişi içeri girmedi.
Adımlar yavaş yavaş uzaklaştı, onları Bahar’ın odasında yalnız bırakarak…
***
Bu evde tek başına kaldığı çok nadirdi ve bunu seviyordu. İşte bu yüzden Bahar’ın evinde kalmak istemişti.
Parla, elinde telefon, salonda oturuyordu. Yukarıda bir kapı çarptı, o da hemen başını kaldırdı; sonra Cem’den gelen mesajı açtı.
“Bugün duruşma. Eğer beni hapse atarlarsa… kimsenin bile haberi olmayacak. Sanki hiç var olmamışım gibi yok olacağım.”
Parla kaşlarını çattı, kalbi sızladı.
“Böyle söyleme,”
diye yazdı.
Cevap anında geldi, sanki Cem zaten bekliyormuş gibi.
“Ne diyeyim ki? Yalnızım. Kardeşim bile yüz çevirdi. Bana ilk yazan sensin. Sadece sen bırakmadın beni.”
Parla derin bir nefes aldı, kaşlarını çattı, etrafa baktı. Yanından biri geçiyor mu diye kontrol etti. Ekrana bakarken yine yasak bir şey yapıyormuş gibi hissediyordu.
“Ama doğru bu, hatalar yaptın,”
diye yazdı.
Uzun süre ekrana baktı… Cem’in darıldığını bile düşündü… Ekran sönmek üzereyken yeni mesaj geldi:
“Biliyorum. Hep her şeyi mahvediyorum. Hep… ama korkuyorum. Ne kadar korktuğumu tahmin edemezsin. Sanki beni kimse duymuyor.”
Gözleri yandı, Parla kırpıştı. Parmakları titreyerek kısa bir mesaj yazdı:
“Ben duyuyorum.”
Cem hemen cevap verdi, sanki son bir şeye tutunur gibi:
“Tek sensin. Sensiz… bilmiyorum ne olacak.”
Parla iç çekti, dizlerini karnına çekti, kanepenin arkasına yaslandı. O anda N evra salona girince telefonu hemen sakladı… ama Nevra gözlerini kendi telefonundan ayırmadan bir şeyler mırıldandı ve salondan çıktı.
Parla derin bir nefes aldı, kalbi hâlâ hızlı atıyordu, sanki bir suç işliyormuş gibi… yine de Cem’le yazışmalarını açtı.
“Senin başına bir şey gelsin istemiyorum.”
Cem hemen cevap verdi:
“O zaman yanımda ol, bırakma beni lütfen. Tek sen varsın. Sen iyisin. Sen beni anlıyorsun.”
Parla telefonu daha sıkı kavradı. Cevap vermek istedi ama durdu; Cem’in boğulduğunu, kendisine can simidi gibi tutunduğunu hissediyordu. Hep öyleydi — iyi olduğunda yazmazdı, sadece ihtiyacı olduğunda. O an Cem, Evren’in dairesinde yerde oturuyordu. Sırtını yatağa dayamıştı. Telefon ellerinde titriyordu. Yüzü solgundu, gözleri birkaç gecedir uyumamış gibi kıpkırmızıydı. Söylediği sözleri düşünmüyordu bile. Parla cevap veriyordu ya… demek ki hâlâ birisi için önemliydi.
Parla divanın yastıklarına gömüldü, telefonunu sakladı; o sırada yanından Umay geçti.
— Kiminle konuşuyorsun? — diye sordu yürürken, ona bakarak.
Parla irkildi, yanakları kızardı, telefonu neredeyse elinden düşürüyordu.
— Kimseyle… öylesine, — dedi çok hızlı bir şekilde.
Umay gözlerini kısarak ona baktı, bir an duraksadı, sonra hiçbir şey sormadan salondan çıktı. Parla telefonu göğsüne bastırdı; Cem’in mesajlarının kalbine işlediğini hissediyordu. Onu hep bir arkadaş gibi görmüştü… şimdi bile bir arkadaş gibi sorumluluk hissediyordu. Kim, ondan başka kim yanında olacaktı ki?
Yukarıdan ayak sesleri geldi. Nevra mutfakta çay koyuyordu. Ev kendi hayatına devam ediyordu, Parla tekrar ekrana baktı.
“Eğer hapse girersem, her şey bitecek.”
Mesajı okuyunca Parla’nın içi burkuldu. Cevap yazdı, sonra sildi. Tekrar etrafa baktı, salonda kimse yoktu. Yastıklara yaslanıp yeni bir mesaj yazdı:
“Gerçekten üzgünüm. Bu çok korkunç.”
Cem hemen cevap verdi:
“Sadece senin umursadığını biliyorum, anlıyor musun?”
Parla iç çekti, dudağını ısırdı ve telefonu sakladı; Nevra çayla yanından geçiyordu. Parla gülümsedi, ama Nevra havuza çıktı, onu fark etmedi bile. Parla hemen yeni bir mesaj yazdı:
“Bunun sorumlusu sensin.”
Bir göz ekrana, bir göz kapıya… gergin bekledi. Cem cevap verdi:
“Evet, her şeyi mahvettim. Hep mahvediyorum. Ama sen anlıyorsun ya… herkesin seni nefret ettiği bir durumda olmayı anlıyorsun, değil mi?”
Mesajı okuyunca gözleri yandı. Kalbi öyle çarpıyordu ki, sanki bir suç işliyordu.
“Ben senden nefret etmiyorum.”
Bu kez Cem uzun süre cevap vermedi. Ekran karardı. Parla sadece telefona baktı, açmadan. Sonunda yeni mesaj belirdi:
“Senin hep iyi olduğunu biliyordum, her şeyi anladığını da.”
Avuçları terledi. Ekrana baktı; içinde merhamet, endişe ve garip bir sıcaklık birbirine karıştı.
Cem gülümsedi. Parla’nın ona her zaman cevap vereceğini anladı… her zaman. Tünelin ucunda bir ışık gördüğünü hissetti…
***
Oturma odası yumuşak bir ışığa bürünmüştü. Koltuğun önündeki sehpada bir tepsi duruyordu: çay, taze ekmek, bir tabak peynir. Gülçiçek, Reha’nın dizlerindeki battaniyeyi düzeltti; oysa Reha üçüncü kez onun ellerini tutup durdurmaya çalıştı.
— Yapma dedim ya, — diye homurdandı Reha, ama gülümseyerek.
— Ben de dedim ki yapacağım, — diye terslendi Gülçiçek. — Seni erkenden taburcu ettiler. Bir gün erkenden! — diye hatırlattı. — Ya koridorda ya da yatak odasında bayılırsan diye korkuyorum.
Reha iç çekti, gazeteyi eline aldı.
— Abartma, — dedi, gazeteye gömülerek.
— Abartma mı? — Gülçiçek doğrulup kollarını göğsünde kavuşturdu. — Seni eve zar zor getirdim, şimdi de kahraman rolüne mi bürünüyorsun?
— Dün konuştum… Rengin’le, — dedi Reha, gazetenin kenarını sinirle buruşturarak. Sesi kararsızdı, sanki anlamayacağından korkuyordu.
— Ne hakkında? — diye sordu Gülçiçek dikkat kesilerek.
— Öğrencilerle ilgilenmemi teklif etti, — dedi Reha, karısına bakmaya çekinerek. — Arada ameliyatta danışmanlık da olur belki. Çok değil… — diye ekledi ürkekçe.
— Arada mı?! — Gülçiçek’in sesi öfkeyle yükseldi. — İşte ağzından kaçırdın! — Neredeyse ayağını yere vurdu.
Reha başını kaldırdı, gözlerinde o bastırmaya çalıştığı ama bu kez gizleyemediği korku parladı.
— Gülçiçek, hiçbir şey yapmadan oturmak… hastalıktan beter, — dedi.
Kadın beline ellerini koyarak karşısına geçti.
— Yani mesele bu! — diye patladı. — Daha doğru dürüst iyileşmeden, eve yeni gelmişken, şimdiden hastaneye kaçma planları mı yapıyorsun?!
— Kaçmak değil bu, — diye karşılık verdi Reha. — Bu benim hayatım. — Omuz silkti. — Onsuz yaşayamam.
— Peki ben sensiz yaşayabilir miyim? — dedi kadın, sesi titreyerek. — Zaten erken çıkmana zor dayanabildim. Hiç beni düşünüyor musun sen?
İkisi de sustu. Odada öyle bir sessizlik oldu ki, mutfakta su ısıtıcısının “klik” sesi duyuldu. Reha gazeteyi bıraktı, gözlerini onun gözlerine dikti.
— Düşünüyorum, — dedi daha yumuşak bir sesle. — Her gün seni düşünüyorum. Ama yaşamak da istiyorum. — Gözleriyle onu aradı. — Sadece bu koltukta, bu battaniyenin altında değil. Hâlâ işe yarayabileceğim yerde de. Senin de kendi hayatın, tutkuların var. Bizim dünyamız sadece bu oda ve evlilikten ibaret olamaz.
Gülçiçek’in gözleri doldu, başını çevirdi, saklamak istedi.
— Her şeyi çoktan kararlaştırmışsın, — dedi sessizce. — Çocuklar senin yerine karar verdi, beni sormadılar. Sen de kararını vermişsin, yine kimse bana sormadı. Herkes bir şey seçiyor.
— Gençliğimde ben de yanlış seçtim, — dedi Reha, bakışları ciddileşerek. — İşimi, hayatın yerine koydum. Ama bu defa farklı. Bu kez seni seçtim. Ama çalışmaya da devam edeceğim.
Yüzüne gölge düşse de gülümsemeye çalıştı. O an geçmiş bir anlığına gözlerinde belirdi.
— Beni mi seçtin? — dedi Gülçiçek, şaşkınlıkla.
— Tek doğru seçim oydu, — diye karşılık verdi Reha, hâlâ biraz gergin bir sesle.
Gülçiçek bir şey daha söylemek istedi, ama bunun yerine battaniyeyi tekrar düzeltti; Reha yine biraz geri çekildi.
— Beni zayıf biri yapıyorsun, — diye homurdandı. — Oysa ben zayıf değilim! — Sesinde neredeyse çocukça bir inat vardı.
— Hayır, — dedi Gülçiçek, yumuşayarak. — Sen benimsin, — gülümsedi hafifçe. — Madem beni seçtiğini söyledin, o zaman bu en doğru karar, değil mi? — diye hatırlattı.
Reha ona baktı, gerginlik bir an için gülümsemeyle dağıldı; ama gözlerindeki hüzün hâlâ oradaydı. İçinde bir tedirginlik kıpırdanıyordu — evdeki bu balayıyla işe dönme arzusu arasında kalan o ince sızı. Geçmişine döndü istemsizce; ama kendi kendine, “bu sefer farklı” diye tekrar etti — bu sefer denge kurmaya çalışıyordu.
— Yine de biraz utanıyorum, — dedi Gülçiçek, ona bakarak. — O doğaçlama plaj meselesi… herkes toplanıp baktı da, onun için erken gönderdiler bizi!
— Bizi erken gönderdiler çünkü hızlı iyileşiyorum, — dedi Reha, memnun bir ifadeyle konuyu değiştirip koltuğa iyice yerleşerek. — Sen havluları Bodrum’daki gibi serdiğin için değil.
— Bir kelime daha et, Bodrum’u burada, salonda yaşatırsın bana, — diye homurdandı Gülçiçek, ama dudaklarının kenarı gülümsedi.
Bir süre ikisi de sustu, duvardaki saatin tiktakları duyuluyordu.
— Bahar’ı hâlâ görmedik, — dedi Gülçiçek sessizliği bozarak. — Yoğun bakıma girdi ve ortadan kayboldu. Ferdi’yle konuştun mu? Ne dedi?
Reha hemen kaşlarını çattı, bakışını pencereye çevirdi.
— Ferdi çok konuşur, — dedi kaçamak bir şekilde. — Protokoller, hastalar… bilirsin onu, — omuz silkti.
— Reha… — dedi Gülçiçek, sesi kuşkulu. — Benden bir şey saklıyorsun.
Reha derin bir nefes aldı, ona baktı.
— Sevgilim, — dedi, gülümsemeye çalışarak, — her şeyi bilmek zorunda değilsin. Bu sadece iş. — Elleriyle “önemsiz” der gibi bir hareket yaptı.
— Sen güçlü bir adamsın, — dedi Gülçiçek, konuyu değiştirerek; bir şey gizlediğini biliyordu ama zorlamak istemedi. — Ben de senin yanında despot bir eş gibi görünüyorum.
— Hayır, — dedi Reha, başını sallayarak. — Sen beni güçlü kılıyorsun. Sadece senin sayende yaşamak istiyorum.
— Hayır, Reha, — dedi Gülçiçek, ona yaklaşarak. — Sadece seni benim yapıyorum. Çünkü seni seviyorum.
Reha, onun yüzüne baktı; istemsizce gülümsedi. İçinde büyüyen huzursuzluk devam etse de, bu sözler içini yumuşatmıştı. Gülçiçek mutfağa gidip bir tepsiyle döndü. Çayın yanında küçük bir tabakta ilaçlar vardı.
— Sana böyle bir balayı vaat etmemiştim, — dedi Reha, ilaçları görünce mırıldanarak.
— Bana senin yanımda olacağını vaat ettin, — dedi Gülçiçek sakince, fincanı uzatırken. — Gerisini ben hallederim.
Reha derin bir nefes aldı, gülümsedi, çayı aldı.
— Seninle tartışabiliyorsam hâlâ yaşıyorum demektir, — dedi, ilaçları yutarken yüzünü buruşturdu.
— İşte bizim gerçeğimiz bu, — dedi Gülçiçek, gülümseyerek. — Şimdi sessizce otur. Seni bilirim, yarın ameliyathaneye koşarsın sanki hiçbir şey olmamış gibi.
— Beni yaşlı ve güçsüz gösterme, — diye homurdandı Reha. — Daha arşive kaldırılmadım!
— Güçsüz değilsin, — dedi yumuşak bir sesle. — Sadece, sonunda evde bir balayı yaşamamızı istiyorum.
Reha ona baktı, gözlerinde o eski kıvılcım parladı — Gülçiçek’in onu ilk kez gördüğü günkü gibi.
— Evde balayı, ha? — dedi başını sallayarak. — Peki. Yeter ki çay çok tatlı olmasın.
Gülçiçek onu omzundan itti, o da sahte bir alınma ifadesi takındı — ama gülümsemesi her şeyi ele veriyordu…
***
Evren’in yüzünde hiçbir şey okunmuyordu, ama içi karmakarışıktı. Ayşe’yi kurtarabilir miydim? sorusu zihninde dönüp duruyordu. Koridorda yürürken kendi kendine soruyordu bunu… sonra Yusuf geldi aklına. Kamil’in suçlamaları, Bahar’a saldırması…
Kalbi düzensiz atıyordu. Kapıyı çaldı, ama cevabı beklemeden açtı, içeri girdi.
Yusuf’un hâlâ Bahar’ın yanında olacağını sanmıştı, ama Bahar artık yalnızdı. Pencerede duruyordu; kollarını göğsünde kavuşturmuş, uzaklara bakıyordu. Evren’in nefesi kesildi. Dişlerini sıktı, kapıyı öyle sert kapattı ki Bahar irkildi, başını çevirdi. Evren elini kapıya dayadı, ona baktı. Yüzü solgun, gözleri öfke ve şaşkınlıkla parlıyordu.
— Neden? — sesi fazla sert çıktı. — Neden beni beklemedin Bahar? Neden böyle yaptın bize? — Kapıdan adım atar atmaz üstüne gitmeye başladı.
Bahar birkaç saniye sadece ona baktı, bu öfke patlamasını anlamaya çalışarak.
— Evren… — demeye başladı, ama o izin vermedi.
— Kendini tehlikeye attığının farkında mısın sen?! — Yaklaştı. Bakışlarında sadece öfke değil, panik de vardı. — Neden beni beklemedin?!
Bahar bir adım geri çekildi, sırtı pencereye dayandı. Duruşu sakindi, ama ellerinin titremesi onu ele veriyordu.
— Ben… — dedi kısık sesle, ne diyeceğini bilemiyordu; Evren’in ona böyle yaklaştığını hiç görmemişti.
Evren adım adım üzerine yürüdü. Gözleri irileşmişti, nefesi kesik kesikti, sanki koşmuş gibiydi.
— Bahar… — elini kaldırdı, ama onun bakışını yakalayınca durdu. — Böyle yapamam, — dedi artık daha sessiz, — sen her şeyi hiçe sayıp kendini tehlikeye atarken böyle yapamam.
— Hiçe saymak mı? — Bahar doğruldu, gözlerini ondan ayırmadan. — Şaka mı yapıyorsun?
— Peki ne düşüneyim? — dedi Evren, sesi tekrar yükselirken. Artık öfkesinden çok acı vardı sesinde. — Geldiğimde her şey bitmişti. Sen bile… — sustu, kelimeler boğazına düğümlendi.
Bahar başını eğdi, sonra tekrar kaldırdı. Gözleri parladı.
— Böyle konuşmaya hakkın yok! — dedi sertçe. — Sen orada değildin!
— Ama orada olmam gerekiyordu! — Evren ona yaklaştı. — Her şeyi ben üstlenmeliydim, sen değil! Senin yanında olmalıydım, Bahar! Ölüm saatini ben açıklamalıydım! O ben olmalıydım, anlıyor musun?!
— Vaktim yoktu, — dedi Bahar, kollarını göğsünde kavuşturarak. — Bekleyemezdim, Evren!
— Beklemeliydin! — Evren elini masaya vurdu, Bahar bir an gözlerini kapadı.
— Yetişemezdin, — dedi Bahar, sesi soğuyarak.
— Farkında mısın sen?! — Evren bir adım daha attı. Bahar geri çekildi, sırtı cama dayandı. — Bu senin ilk ölümün, Bahar! — Sesi kırıldı, yüzündeki ifade acıya dönüştü. — Bu seni mahvedebilir.
— Ne yapmalıydım, Evren?! — diye patladı Bahar. — Onun ölmesini seyredip seni mi beklemeliydim? O zaman sadece o değil, ben de ölürdüm! Sessiz kalıp hiçbir şey yapmadığım için!
Evren bir an durdu, sonra gözleri kısıldı.
— Ben Esra’yla birlikteydim! — dedi sertçe. — Sadece kendi hastamı değil, seninkini de kurtarmaya çalışıyordum! Ama bu, senin tek başına savaşman gerektiği anlamına gelmiyor!
— Ben işimi yaptım, Evren. Ben bir doktorum! — dedi Bahar, sesi titreyerek. — Her zaman yanında olamayacaksın!
— Bu senin ilk ölümün! — dedi Evren yeniden, sesi kırılarak. — Bunu hayatın boyunca unutamayacaksın. Bu acı seni bırakmayacak. Ve bu acının seni ne hale getireceğinden korkuyorum.
— Peki ne yapmalıydım?! Bekleyip onun gitmesini mi izlemeliydim? O zaman hem onu hem kendimi kaybederdim!
— Sen hep onu düşünüyorsun, — dedi Evren, sabrı taşarak. — Bense bizi düşünüyorum! Biz ne olacağız, Bahar? Bizim ne kalacak elimizde? Ya şimdi “çocuk istemiyorum” dersen? — Bu sözleri öyle beklenmedikti ki, Bahar sendeledi.
Pencereye tutundu, ama ayakta kaldı.
— Yine çocuk mu? — diye bağırdı. Ellerini onun göğsüne dayadı, itmek ister gibi. — Hastam öldü, Evren! Sen hâlâ çocuktan mı bahsediyorsun?! — Sözleri Bahar’ı delip geçti.
— Çünkü korkuyorum, Bahar! — dedi Evren, ona iyice yaklaşarak. Artık geri çekileceği yer kalmamıştı. — Seni kaybetmekten korkuyorum. Yine benden uzaklaşmandan korkuyorum. Yusuf’tan korkuyorum, — sesi kısıldı, nefesi kesildi, — eğer o gerçekten benim oğlumsa… sen artık hiçbir şey istemeyeceksin diye korkuyorum.
Bahar zorla yutkundu. Onun gözlerine baktı — artık sadece korku vardı orada. Evren ona bağırmıyordu, korkuyordu.
— Korkum kendimle ilgili değil, Bahar, — dedi, gözlerini kapayıp tekrar açarken. — Senden korkuyorum. Ve daha da çok… bizden. Eğer şimdi “yapamayacağım, çocuk istemiyorum” dersen, — derin bir nefes aldı, — bunu kaldıramam.
Bahar onun sözleriyle donup kaldı. Oda sessizliğe gömüldü; bu sessizlik neredeyse uğulduyordu. Bahar bir an sendeledi, Evren kollarını uzattı, onu tuttu, kendine çekti. Bahar’ın vücudunun titrediğini hissetti, sarıldı ona.
— Bahar… — dedi boğuk bir sesle, başını onun boynuna yaslayarak. Az önce ona bağırdığını fark ediyordu.
Daha da sıkı sarıldı; onun kaçmasına izin vermedi.
— Bu benim ilk ölümüm, — fısıldadı Bahar. — İlk, Evren… sen geldin ve bana bağırdın.
Evren gözlerini kapadı. Onun sesindeki şaşkınlık ve korku, kalbini paramparça etti. Bahar’ın çektiği acıyı iliklerine kadar hissetti.
— Affet beni, affet Bahar, — diye fısıldadı Evren, yüzünü avuçlarının arasına alarak. — Sana bağırmamam gerekirdi. Sadece… korktum, — diye itiraf etti. — Hastanın kocası, o… — sustu, devam edemedi.
Bahar gözlerini kapadı, dudakları titriyordu.
— Ben de korkuyorum, — dedi neredeyse duyulmayacak bir sesle, elleri hâlâ onun omzundaydı.
Evren derin bir nefes aldı. Bahar onu kucakladı, başını onun omzuna yasladı, gözlerini kapadı. Evren’in eli sırtından boynuna kadar kaydı. Onu bırakmaya korkuyordu; sanki bu sarılma, düşmelerini engelleyen tek şeydi.
— Elinden gelen her şeyi yaptın, Bahar, — diye fısıldadı, saçlarına yüzünü gömerek. — Ben buradayım. Yanındayım. Artık seni asla bırakmayacağım. Onun ölümü senin suçun değil.
Evren başını yana çevirdi, yanağı Bahar’ınkine değdi.
— Hâlâ hatırlıyorum onu, — dedi alçak bir sesle. — Adı Reza’ydı. Yirmi bir yaşındaydı. — Bir an durdu, sanki o yıla, o ameliyathaneye geri dönmüştü. — Basit bir ameliyattı, her şey yolundaydı, birden kalbi durdu. Sanki dayanamadı. Her şeyi yaptık: adrenalin, kalp masajı, göğüs kesisi… — Boğazını temizledi. — Kalbini ellerimin arasında tutuyordum. Hâlâ atıyordu, sonra durdu. — Evren, o anı yeniden yaşar gibi, Bahar’a daha sıkı sarıldı. — Ameliyathaneden çıktığımda nefes alamıyordum. Duvarlar üstüme geliyor gibiydi. Annesinin yüzünü hatırlıyorum, ellerimi sakladığımı da — hâlâ titriyorlardı çünkü. Elinde oğlunun eşyalarının olduğu poşeti… Gözleri… sanki dünyasını, ışığını ondan almıştım. Ne diyeceğimi bilmiyordum. İki gün hiçbir şey yemedim. Operasyonu kafamda tekrar tekrar oynattım. Bir hata mı yaptım diye düşündüm. Ama hayır, Bahar, — dedi derin bir nefes alarak, biraz geri çekilip gözlerinin içine bakarak. — Bazen elimizden gelmez. Bazen hastalar ölür. Her şeyi doğru yapsan bile ölürler. — Dudakları Bahar’ın şakağına dokundu. — O gün benim ilk kaybımdı. Tarihini hâlâ hatırlıyorum. Her yıl, kaburga arama saplanan bir bıçak gibi. — Durdu, ama onu kollarının arasından bırakmadı. — Ama yine de ameliyathaneye geri döndüm. Sen de döneceksin. Kurtaracaksın, Bahar, her şeye rağmen! Yoksa Reza’nın ve senin hastanın ölümü boşa olurdu, anlıyor musun? Bu son değil. Bu sadece başlangıç.
Bahar’ın gözlerinden yaşlar süzüldü, omzuna kapanarak ağladı.
— Sonra başka hastalar da oldu, — dedi Evren, sesi yumuşayarak, onu daha sıkı kucaklarken. — Ama ilki… her zaman seninle kalır. Gitmez. — Dudaklarıyla şakağına dokunarak fısıldadı: — Seni yıkmaz o. Sana öğretir, Bahar. Eğer şu anda buradaysan, beni tutuyorsan… demek ki başardın.
Bahar onun kollarında titriyordu; ama artık korkudan değil. Onun sözlerini dinlemeye, yanında zayıf olmaya izin veriyordu kendine.
— Özür dilerim, — fısıldadı Evren yeniden. — Bağırdığım için. Sana değil, kendime bağırdım. Bu sadece korkuydu. Çok korktum. — Sesi kısıldı. — Söz konusu sen olunca… kendimi tutamıyorum.
Bir süre sessiz kaldı, onu yeniden kollarına aldı, sırtını okşadı. Bahar derin bir nefes aldı, başını kaldırmadı. Parmakları onun önlüğüne tutundu, sanki tutunacak tek şey oydu.
— Senden, bizden… ve ondan da korkuyorum, — dedi sonunda Evren. — Yusuf’tan… — Onun adını söylerken neredeyse nefes alamadı.
Artık Yusuf sadece bir isim değil, bir gerçekti. Uzakta değil, hayatlarının içindeydi, aynı evde nefes alıyorlardı. Bahar’ın eli, onun elini buldu; parmaklarını sıktı.
— Ya o senin oğlunsa? — dedi titreyen bir sesle. Artık ondan uzaklaşmıyor, sadece onun kollarında duruyordu.
— O zaman… çok şeyi kaçırmışım demektir, — dedi Evren, sesi kederle doluydu. — Eğer Yusuf gerçekten benim oğlums a… — kelimeler boğazında düğümlendi. — O zaman ne olacak, Bahar?
Kasları gerildi, sarılışı sıkılaştı. Kalbi hızlandı, şakakları zonkluyordu. Onun cevabını bekliyordu. Bir kelimesiyle umutlarını yıkmasından korkuyordu.
— Evren, lütfen… — dedi Bahar kısık bir sesle. — Kaçmıyorum sorudan. Sadece… şimdi değil. Hazır olmadığım için değil, şu an başka hiçbir şey düşünemiyorum, — diye fısıldadı.
— Ben sadece… seni de Yusuf’u da kaybetmeden, bizi nasıl koruyacağımı bilmiyorum, — dedi Evren boğuk bir sesle. — Eğer beni reddedersen… ya da… — sustu, kelimeler boğazında kayboldu.
Bahar biraz geri çekildi; Evren izin verdi. Onun gözlerinin içine baktı. O da kendi korkularıyla, kadının gözlerindeki kararsızlıkla yüzleşti.
Pencerenin önünde öylece duruyorlardı, birbirlerine sarılmış, gözlerinin içine bakıyorlardı. Sessizlik ağırdı, ne kapıdaki tıklamayı duydular, ne de artık odada yalnız olmadıklarını hemen fark ettiler.
— Profesör, — diye içeri daldı Ahu, nefes nefese. — Serta Kaya sizi hemen çağırıyor. Bahar, senin de hastaların geldi, kapıda bekliyorlar. Serta Kaya özellikle seni göndermemi söyledi, — sözleri tek nefeste döküldü, omuz silkti ve Bahar’a hasta dosyasını uzattı.
Bahar, Evren’in önlüğünün yakasını düzeltti, ancak ondan sonra yavaşça geri çekildi, kollarından kurtuldu. Evren isteksizce ellerini bıraktı, Ahu’ya döndü.
Ahu’nun hâli biraz tuhaftı. Sanki Rengin görevden alınınca onun içinden bir şey de kopmuştu. Artık neredeyse mekanik hareket ediyordu, sözleri kalıplaşmış, ezberlenmiş gibiydi.
— Evren, — dedi Bahar, onu durdurarak. Eli onun omzuna kondu. — Seni seviyorum, — diye fısıldadı, sonra Ahu’nun uzattığı dosyayı aldı.
Evren derin bir nefes verdi. Onun bu sözleri sanki içindeki ağırlığı hafifletmişti.
— Ben de seni seviyorum, — dedi, dudakları Bahar’ın yanağına dokunarak.
Ahu kapının yanında sabırsızlanıyordu, onları acele ettirir gibi. Evren başını salladı, Bahar’a son bir kez bakıp çıktı. Bahar gözleriyle onu uğurladı, sonra dosyayı açtı.
Hasta: 32 yaşında, Elif.
Eşi: 35 yaşında, Kerem.
Şikayet: Sekiz–onuncu haftalarda tekrarlayan beş düşük.
— Girebilir miyiz? — dedi kapıdan dalgalı koyu saçlı bir kadın. Arkasında bir adam vardı.
— Buyurun, gelin, — dedi Bahar gülümseyerek. — Lütfen oturun.
Elif bluzunun kolunu sinirle çekiştirdi. Kerem onun koluna destek olmuştu.
— Dosyanıza baktım, — dedi Bahar, dudaklarında yumuşak bir gülümsemeyle; sanki az önceki gergin konuşma hiç olmamış gibiydi. — Anlatın bakalım, sizi bana getiren ne oldu?
— Biz… biz çok istiyoruz, doktor hanım, — dedi Elif, kelimeleri güçlükle buluyordu. — Hamile kalıyorum, ama her seferinde aynı. Sekizinci, dokuzuncu haftada kanama başlıyor… ve her şey bitiyor. Beş kez oldu.
Kerem başını eğdi, yumruklarını sıktı.
— Tüm testleri geçmişsiniz: karyotip normal, hormonlar normal, rahim anatomisi hem ultrason hem histeroskopide düzgün, — Bahar dosyadaki verilere dikkatle baktı. — Trombofili ve antifosfolipid antikor testleri de negatif. Görünüşte her şey kusursuz.
— Ama her seferinde kaybediyorum, — dedi Elif neredeyse fısıltıyla.
Bahar kaşlarını çattı.
— Evet, — dedi düşünceli bir sesle. — Testler bize tabloyu gösteriyor ama “neden”i anlatmıyor. Bizim bulmamız gereken de o.
— Ne önerirsiniz? — diye sordu Kerem umutla.
— Daha derin bir inceleme istiyorum, — dedi Bahar, profesyonel bir tonda. — Çünkü “açıklanamayan” demek doğru değil. Küçük ipuçlarını bulmak için.
— Lütfen doktor hanım, — dedi Elif, gözlerinde hem korku hem umutla. — Ne gerekiyorsa yapın. Tek umudumuz sizsiniz. Sizin mucizeler yarattığınızı okuduk.
Bahar’ın yüzü ciddileşti. Başını hafifçe salladı.
— Mucizelere söz veremem, — dedi. — Ama bağışıklık sisteminin gebeliğe saldırmaması için destekleyici tedaviler var. Zor bir süreç ama mümkün.
— Lütfen, — dedi Elif, kocasına bakarak. — Başka çaremiz yok.
— Vücudunuz bazen embriyoyu yabancı gibi algılayabilir, — dedi Bahar, not alırken. — Tıpkı bir alerjik tepki gibi. Bağışıklık sistemi “tanımaz.” Nadiren olsa da olur.
— Ama o bizim çocuğumuz, — dedi Elif, sesi titreyerek. — Vücut nasıl tanımaz kendi evladını?
— Çünkü onun yarısı sizden, yarısı eşinizden, — diye açıkladı Bahar. — Vücut bazen bu farkı kabul edemez.
— Bize dediler ki, — dedi Elif, kocasına dönerek, — eskiden bir yöntem varmış… kadının eşinin hücrelerine “alışması” sağlanıyormuş.
Bahar dikkatle baktı onlara. Çoktan araştırma yapmış olduklarını anlamıştı.
— Lökosit immünoterapisini mi kastediyorsunuz? — diye sordu, Elif başını salladı. — Bu artık standart bir yöntem değil, — dedi Bahar iç çekerek. — Eskiden uygulanırdı, — diye ekledi. — Eşin lenfositleri kullanılır, bağışıklık çatışması azaltılmaya çalışılırdı ama…
— Okuduk, — diye araya girdi Kerem. — Bu yöntemle birçok kadın doğurabilmiş. Hatta bazı doktorlar, eşin derisinden küçük bir parça alıp kadının derisinin altına yerleştiriyormuş. Bizde de yapılmış ama çoğu yurt dışında. O çocuklar şimdi büyümüş, kendi çocukları olmuş. Biz her şeye razıyız!
— Evet, — dedi Bahar kaşlarını çatarak. — O zamanlar tıp bağışıklık faktörlerinin rolünü yeni keşfediyordu. Şimdi bu yöntem deneysel sayılıyor, artık uygulanmıyor.
Elif ve Kerem ellerini dizlerinde kenetlemiş, birbirine sarılmış oturuyorlardı.
— Biz her şeye razıyız, — dedi Elif kısık sesle. — Ne denirse yaparız. Siz bizim son umudumuzsunuz.
Bahar birinden ötekine baktı. Gözlerinde çaresizlikle karışık büyük bir sevgi vardı.
— Ben mucize sözü veremem, — dedi sonunda. — Ama bağışıklık sistemini dengelemek için bazı yollar var. Bu uzun ve dikkatli bir süreç olacak. Tekrar, ama bu kez daha derin bir inceleme yapmamız gerekiyor.
— Özel merkezler bize yardım edemedi, bu yüzden buradayız, — dedi Kerem, derin bir nefes alarak. — Yeter ki bir daha “açıklanamayan vaka” demesinler.
— Bir açıklama bulmaya çalışacağız, — dedi Bahar. Onların inancı ona hem yük hem sorumluluk yüklüyordu.
Dosyaya not düştü. Ama içinden biliyordu ki, Elif’in tanısı doğrulanırsa, tedavi planını komiteye sunması gerekecekti — ve Rengin görevden alınmışken komitenin bunu onaylayacağından emin değildi.
— Bu arada, — dedi Bahar, hafifçe gülümseyerek, ayağa kalkarken, — internette okuduklarınıza hemen inanmayın.
***
— Oturun, Profesör Evren Yalçın, — dedi Sert Kaya, yerinden kalkmadan.
Evren masaya yaklaştı, dolaptaki kusursuz sıralanmış dosya yığınlarına göz gezdirdi. Sert Kaya ona bakmıyor, not defterine bir şeyler yazıyordu.
— Doktor Bahar Özden’e yapılan saldırı hakkında ayrıntılı bilgi vermenizi istiyorum, — dedi aynı düz, soğukkanlı ses tonuyla, başını kaldırmadan.
— Bu bir saldırı değildi, — dedi Evren kaşlarını çatarak, karşısındaki sandalyeye otururken. — Hasta yakınlarının duygusal bir patlamasıydı. Böyle şeyler olur, — dedi ama sesi kendi kulağına bile yabancı gelmişti.
— Olur mu? — Sert başını kaldırdı. — Sizce normal mi, hasta yakınlarının acil serviste ya da ameliyathane koridorlarında doktorlarımızı dövmesi? — Sesindeki soğukluk tehdit gibi yankılandı.
— Ben normal bulduğum şeyin, bir trajedinin baskı aracı haline getirilmesi olduğunu düşünüyorum, — dedi Evren kısa ama sert bir tonda.
— Baskı? — Sert’in dudaklarında hafif, iğneleyici bir gülümseme belirdi. — Kime karşı? — diye sordu. — Size mi? — dedi, sonra küçük bir duraksama. — Yoksa kontrolü “kaybeden” Profesör Rengin’e mi?
— Onun suçu değil, — dedi Evren dişlerinin arasından, Sert’in kelimelerle oynadığını hissederek.
— Onu mu koruyorsunuz, — Sert başını yana eğdi, — yoksa kendi ekibinizi mi? Düşünün, — dedi sakin bir sesle. — İkisi birden olamaz. — Sandalyeye yaslandı. — Çünkü biri lehine sustuğunuz anda, diğerini savunmasız bırakıyorsunuz. Bahar Özden ve tüm ekibi… Eğer sessiz kalırsanız, saldırılar sürecek. Ama konuşursanız — darbe Rengin’e vurulacak. Hangisini seçiyorsunuz?
Kalemini masaya bıraktı, defteri kapattı, kol saatine baktı ve ancak o zaman devam etti.
— Bugün kardeşinizin duruşması var, — dedi. — Cem, — adını bilerek vurguladı. — Hoş olmayan bir dosya. Çok fazla bağlantı, çok fazla soyadı var bu işin içinde, Profesör. — Bir an durdu, sonra sakin bir tonla devam etti. — Siz akıllı bir adamsınız. Bilirsiniz ki bazen “sadakat”, gerçeğin olmadığı kapıları bile açar.
— Yani gözümü mü kapatmamı istiyorsunuz? — dedi Evren, çenesini kaldırarak, gergin bir ifadeyle ona baktı.
— Hayır, — dedi Sert, aynı sakinlikle, — gözlerinizi biraz daha açmanızı istiyorum. Dünyanın nasıl işlediğine bakmanızı. Size bir konum öneriyorum, olaylara yön verebileceğiniz bir konum. — Sırtını sandalyeye yasladı. — Daha önce Timur Yavuzoğlu lehine görevi reddetmiştiniz, hatırladınız mı?
Evren’in boğazı kurudu, yutkundu. Halat boynuna dolanıyordu.
— Profesör, hastane dağılmanın eşiğinde, — dedi Sert Kaya öne eğilerek, parmaklarını masanın üzerinde birleştirip. — Hasta yakınları doktorlara saldırıyor. Başhekim kontrolü kaybetti. Güvenilen biri lazım. Ekibini ve hastalarını tutabilecek biri.
Evren’in kasları gerildi. Altındaki anlamı hemen kavramıştı.
— Bu hastanede kaos istemiyorum, — Sert, önündeki dosyadan bir sayfa çıkardı. Göz gezdirdi, ardından imzaladı. — Artık siz, başhekimin vekilisiniz, — dedi, imzalı belgeyi Evren’e uzatarak. — Pazartesi, hafta sonundan sonra başlıyorsunuz.
— Ne?! — Evren’in sesi donuk bir şaşkınlıkla çıktı. — Bu bana göre değil, — dedi hemen. — Ben cerrahım. Benim işim ameliyat masasında hayat kurtarmak.
— Elbette, — Sert başıyla onayladı, sanki onu destekliyormuş gibi. — Zaten size saygı duyuyorlar. Size inanıyorlar. Size karşı çıkanlar bile kritik anda sizi dinliyor. Bu önemli bir şey. — Ses tonunda sahte bir sıcaklık vardı. — Siz az önce dediniz ya, saldırılar normal değil diye. O halde sorayım… bunları kim durduracak? Hastalar mı? Yakınları mı? Yoksa siz mi, profesör?
Evren çenesini sıktı, sessiz kaldı.
— Gördünüz mü? — Sert başını hafifçe salladı. — Cevabınızı kendiniz verdiniz. Sorumluluk alacak biri lazım.
Evren başını iki yana salladı, dişlerini sıkarak.
— Tebrik ederim, — dedi Sert, hâlâ belgeyi elinde tutarak. — Ve birkaç talimat. Tüm ameliyatlar kesin protokole göre yapılacak. Prosedür dışına çıkan her cerrah görevden alınır. Günlük raporlar, dosyalar, istatistikler — her sabah masamda olacak. — Sesi keskin, buyurgandı.
— Buna hakkınız yok, — dedi Evren, yerinden fırlayarak.
— Var, — dedi Sert Kaya soğukkanlı bir kesinlikle. — Siz düşünürken ben harekete geçiyorum. Sizin adınız, Profesör Yalçın, artık bu hastanenin yüzü olacak. Daha önce de söyledim. Kurtarmak istiyorsanız, kurtarın, ama artık benim kurallarımla oynayacaksınız.
Evren ayakta, yumruklarını sıkmış, kendini zor tutuyordu. Bu atama — başka zaman olsa gurur duyardı — ama şimdi sadece bir tuzaktı, onu tamamen kısıtlayan bir zincir.
— Seçeneğiniz yok, Profesör Yalçın, — dedi Sert Kaya kibarca, ama her kelimesi buz gibiydi.
Evren ona baktı, içindeki öfke kaynıyordu. Bu görev kulağa onurlu gelse de, Sert Kaya’nın her sözü o onuru bir kement gibi boynuna doluyordu.
Sert başıyla, “gidebilirsiniz” der gibi işaret etti.
Evren yavaşça arkasını döndü, odadan çıktı.
Koridora adım attığında, ilk kez, hastanenin duvarlarının üzerine çöktüğünü hissetti…