Bahar, evrenin güneşi olmaya hazır mısın?
Bölüm 9. Kısım 3
Yusuf baştan aşağı sinir yumağıydı. Evren, odasının kapısını açtı.
— Gir, — dedi, sesini olabildiğince sakin ve dengeli tutmaya çalışarak. — Otur lütfen.
Evren’in kendisi de gergindi; nereden başlayacağını, ne söyleyeceğini bilmiyordu.
— Teşekkür ederim, profesör, ayakta kalayım, — dedi Yusuf, ve odanın köşesine çekildi.
Bakışlarını Evren’den kaçırıyordu, göz göze gelmemek için elinden geleni yapıyordu. Ondan uzak durmak istiyordu, her türlü yakınlıktan. Evren birkaç adım attı ama Yusuf’un duvara doğru geri çekildiğini fark edince durdu.
— Yusuf, — dedi, bir sandalyenin arkasına dayanarak, sanki o dayanak ona güç verecekmiş gibi, — lütfen, sadece konuşalım.
— İş hakkında mı? — Yusuf’un kaşları hafifçe kalktı, defterini açtı. — Hangi hastayı konuşacağız? Alya mı, Esra mı? — Başını kaldırmadan sordu. — Yoksa sizin talimatlarınıza karşı gelip tedaviye müdahale ettiğim için mi hesap vereceğim?
— Yusuf, — Evren’in yüzü gerildi, — ne hakkında konuşmak istediğimi gayet iyi biliyorsun.
— O zaman ne hakkında? — dedi Yusuf, gözlerini ona dikerek defteri kapattı, kollarını kavuşturdu. — Ne hissettiğimi mi öğrenmek istiyorsunuz? Yoksa her şeyin yolunda olduğundan emin olmak mı istiyorsunuz?
— Ben sadece, — Evren’in sesi alçaldı, — aramızdaki durumu biraz olsun netleştirmek istiyorum.
— Netleştirmek mi? — Yusuf acı bir tebessüm etti. — Neden şimdi? Bunu yıllar önce de yapabilirdiniz. O zaman da biliyordunuz! — Gözlerini ondan ayırmadan devam etti: — Ya da en azından tahmin ediyordunuz. Siz de, Profesör Serhat da. — Bir adım yaklaştı ama hemen durdu. — Ama bilmemeyi seçtiniz, çünkü öyle daha rahattı. Peki şimdi neden?
— Çünkü senin bir baban olduğunu bilmen gerekiyor, — dedi Evren, neredeyse fısıltıyla.
— Bu hiçbir şeyi değiştirmez! — Yusuf’un dudaklarında acı bir gülümseme belirdi. — Benim bir babam olduğunu hep biliyordum. Hatta adını da biliyordum. — Sonra sesi kısıldı. — Sadece bir gün, onun o olmadığı ortaya çıktı. Belki oydu, belki sizdiniz, belki de başka biri. — Evren’in gözlerinin içine baktı. — Ben babasız büyüdüm, profesör. Ne yapayım şimdi babayla?
Evren istemsizce irkildi. Yusuf’un sözleri canını yakmıştı.
— Bana öyle deme, — dedi, yumruklarını sıkarak.
— Nasıl diyeyim peki? — Yusuf’un sesi sakindi, ama içinde alay vardı. — Siz öyle demediniz mi? Sonuçta burası iş yeri, değil mi?
— O kadar basit değil, — dedi Evren, gözlerini kısa süreliğine kapatarak.
— Ben de basit olmasını istemiyorum, — Yusuf başını çevirdi, masadaki kalemi alıp yerine koydu; sanki kendini sınar gibiydi.
— Benden nefret etme, — dedi Evren alçak sesle.
Yusuf bir adım daha yaklaştı.
— Siz beni suçlayamazsınız, — diye fısıldadı. — Böyle bir hakkınız yok!
— Anlamıyorsun, — dedi Evren, sesi çatallandı.
— Gayet iyi anlıyorum, — diye kesti Yusuf. — Siz sadece her şeyin affedilmeye alışkınsınız. Hastalar, kadınlar, hatta kader bile sizi affediyor.
— Dikkat et, — diye patladı Evren, çenesini kaldırarak.
— Siz ve Bahar... birlikte misiniz? — Yusuf’un sesi öfkeyle titredi.
— Yusuf! — Evren’in yüzü değişti.
— Bahar’ı biriyle paylaşabilir misiniz? — Yusuf durmadı; canı yanıyordu ve onun da canının yanmasını istiyordu. — Bu da mı kolay sizin için? Yoksa bu da bir oyun mu? Bir meydan okuma mı? Bahar’ı kimle paylaşacaksınız?
Evren bir anda öfkeyle ona doğru yürüdü, gözleri parladı, yumruğu havada asılı kaldı — ama vurmadı. Yusuf dimdik durdu, geri adım atmadı.
— Bahar, annemden ne farkı var? — dedi Yusuf sessizce.
Bu söz, Evren’e bıçak gibi saplandı. Yumruğu masaya indi, öyle bir güçle ki dosyalar zıpladı, kalem yere düştü.
— Yusuf, ben… — dedi, sendeleyerek geri çekildi.
— Cevap vermeyin, — diye kesti Yusuf. — Nasıl olsa veremezsiniz!
Evren’in parmakları masanın kenarına kenetlendi.
— Annem bir insandı! — dedi Yusuf, sesi titrerken. — Siz onu bir oyuncağa çevirdiniz! Onunla alay ettiniz!
— O bir oyun değildi, — dedi Evren kuru bir sesle. — Böyle konuşmaya hakkın yok.
— O hak sadece bende var, profesör. Sadece bende! — Yusuf’un gözleri dolmuştu; öfke, acı ve çaresizlikle.
— Hata ettim, — dedi Evren sonunda. — Keşke daha önce öğrenmeye çalışsaydım. Utanıyorum.
— Utanıyor musunuz? Suçlu musunuz? — Yusuf acı bir kahkaha attı. — Sanıyor musunuz ki bu beni rahatlatıyor?
Bir süre sessizce birbirlerine baktılar. Her şey aynı yerde dönüp duruyordu. Evren derin bir nefes aldı, toparlanmaya çalıştı.
— Test yapalım, — dedi sonunda. — Eğer baban olduğum ortaya çıkarsa… yanında olacağım.
Yusuf güldü; ama o gülüşte sadece acı vardı.
— Ya çıkmazsa? O zaman yine “profesör” mü diyeceğim size, hiçbir şey olmamış gibi? — Birkaç adım attı. — Annemi başka bir adamla paylaştınız, profesör. Sizce bu unutulur mu? Silinir mi hafızadan?
— Sana zarar vermek istemiyorum, — dedi Evren, gözlerinin altından bakarak. — Sadece… eğer bir gün bilmek istersen...
— O zaman hazırsınız, öyle mi? — Yusuf acı acı gülümsedi, geri çekildi. — Gidebilir miyim, profesör?
Evren bir şey söylemek istedi ama kelimeler boğazında düğümlendi. Yusuf kapıyı açtı.
— Hoşça kalın, profesör, — dedi, kapı eşiğinde durarak. — Ve evet, — diye ekledi, arkasına bakarak, — evde de size öyle sesleneceğim.
Yusuf çıktı. Evren yalnız kaldı. Kapıya baktı — o kapının ardında kaybolan gence, belki de oğluna. Hayatında ilk kez bu kadar çaresiz ve boşlukta hissetti. Sandalyesine oturdu, gözlerini kapattı...
***
Bu, kaderin bir tür alayı gibiydi — gözleri onlara takıldığında. Koridorun sonunda Serhat’ı ve Rengin’i gördü; merdivenlerden inerken el ele tutuşmuşlardı. O kadar yakın yürüyorlardı ki, omuzları neredeyse birbirine değiyordu… Birkaç adım sonra, göz göze geldiler ve parmakları yavaşça çözüldü — sanki bir anda farkına varıp o kırılgan yakınlığı kopardılar. Artık sadece yan yana yürüyorlardı, ama artık “birlikte” değillerdi.
Yusuf başını iki yana salladı; ne gördüğünü, bunun ne anlama geldiğini tam idrak edememişti. Serhat ve Rengin, onu fark edince durdular. Onları böyle birlikte görmek — ve sonra o teması kesişlerini görmek — Yusuf için beklenmedik bir şeydi. Göğsünde bir sızı hissetti. Herkes hayatına devam ediyordu: Evren, Serhat… Sadece annesi artık yoktu.
Yürüyüp gitmek istedi, hiçbir şey görmemiş gibi davranmak istedi. Ama bacakları onu dinlemedi. Ne tamamen kayıtsız kalabiliyordu, ne de müdahale edebiliyordu. Geri döndü, uzaklaşmak için adım atmıştı ki, arkasından hızlı, kararlı adımlar duydu. Serhat yetişti, elini Yusuf’un omzuna koydu ve adımlarını yavaşlatmadan, yumuşak ama kararlı bir sesle konuştu:
— Yusuf. Dur lütfen, — dedi.
Yusuf irkildi ama arkasına bakmadı. Kalbi öyle hızlı atıyordu ki, kulaklarında yankılanan uğultunun içinden Serhat’ın sesini zor duyuyordu. Bu konuşmanın kaçınılmaz olduğunu biliyordu; onu yeni bir yüzleşme bekliyordu. Daha dün, Serhat Özer’in babası olduğuna inanmıştı; bugünse birden iki babası olmuştu — ya da hiçbiri.
— Rahatsız olmuyorsun, değil mi? — diye sordu Serhat temkinli bir sesle.
— Burası sizin katınız, — dedi Yusuf, arkasını dönmeden. — Her şey zaten sizin.
— Sadece biraz konuşmak istiyorum, — diye üsteledi Serhat.
— Konuşmak için biraz geç olmadı mı sizce? — Yusuf ellerini önlüğünün ceplerine soktu.
— Yanılıyorsun, — dedi Serhat, zorlama bir tebessümle.
— Öyle mi? — Yusuf yavaşça döndü; artık meydan okuma yoktu bakışında, sadece yorgunluk. — Bunca yıl benim varlığım sizin için hiçbir şey ifade etmedi. Ben sanki hiç olmamışım gibiydim. Oysa çocuğun doğduğunu gayet iyi biliyordunuz! Şimdi birden konuşmak istiyorsunuz. Neden? Esra ölmek üzere olduğu için mi? Yerine birini mi arıyorsunuz?
— Böyle konuşma! — Serhat aniden başını kaldırdı.
— Neden konuşmayayım? — Yusuf bir adım yaklaştı. — Görmüyor muyum sanıyorsunuz? Onu kaybetmekten korkuyorsunuz. O yüzden şimdi hatırladınız beni — belki bir yerlerde bir oğlunuz olabileceğini. Onun yerini ben mi dolduracağım?
— Esra yaşıyor, — dedi Serhat, sesi titreyerek. — Yaşayacak, anlıyor musun? Yaşayacak! — Boğazındaki düğümü zor yuttu, sonra daha alçak sesle ekledi: — Yanılıyorsun, ben sadece… — devam edemedi.
Yusuf uzun süre sustu, gözlerini ondan ayırmadan baktı.
— Ona geç kalmayın, profesör, — dedi sonunda. — Bana zaten geç kaldınız. Hiçbir zaman oğul istemediniz. Şimdi neden istiyorsunuz?
— Seni birinin yerine koymaya çalışmıyorum, — diyebildi sadece Serhat, sesi kısılmıştı. Yusuf’un sözleri onu susturmuştu.
— Ben büyürken siz ikiniz hep bir yerlerdeydiniz, — dedi Yusuf. — İki doktor, iki isim. Ve bugün, ikiniz de birden baba olmak istediniz. Neden şimdi? — Yanıt beklemeden ekledi: — Ben bir yedek değilim. Ve affedilmeniz için bir sebep de değilim.
Yusuf arkasını döndü, uzaklaştı. Serhat onu durduramadı, bir şey diyemedi. Elleri yanında asılı kaldı, öylece bakakaldı arkasından.
Hayatında ilk kez, söyleyecek hiçbir sözü kalmamıştı. Belki gerçekten kendi oğluna karşı, ilk defa, kelimesiz kalmıştı… Ve sadece onu durduramamak değil — onu teselli edememekti asıl acı veren.
***
Onu teselli edemiyordu; Reha, sanki düşüncelerinin duvarını örmüş gibi ondan uzaklaşmıştı. Gülçiçek, Rengin’den gelen telefonun ardından Reha’nın kendisi olmadığını fark etmişti. Eğer mesele sadece iş olsaydı, bunu anlardı. Kalemini alır, bir şeyleri inceler, notlar alırdı; ama Reha, Gülçiçek fazla ilgilendiğinde üzerine kapandığı gazeteyi bile unutmuştu. Gülçiçek onu rahatsız etmemeye karar verdi; bir şeyler varsaymak istemiyordu, ama aynı zamanda bir tuhaflık vardı. Bunu, tencerede çorbayı karıştırırken hissetti ve düşünmemeye çalıştı.
Reha, oturma odasında dolaşıyordu. Parmakları yaka kenarını oynatıyor, bakışları sık sık pencereye dönüyordu, sanki batmakta olan güneş ona cevap verecekmiş gibi. Bazen gözleri kesiştiğinde gülümsemeye çalışıyordu, ama gülümsemesi hep eksik kalıyordu. Gülçiçek, onu rahatsız eden şeyi saklamaya çalıştığını çok iyi görebiliyordu. Zaman zaman Reha gözlüklerini çıkarıyor ve zaten yeterince temiz olan camları siliyordu; sanki orada olmayan bir toz tanesini arıyordu.
— Akşam yemeği hazır! — dedi Gülçiçek eşine. — Hadi, soğumadan yiyelim, — sesi hâlâ dengeli ve sakindi.
Oturma odasının kapısında durdu ve onun irkildiğini, durduğunu gördü; sanki onu utandıracak bir şey yaparken yakalamış gibiydi.
— Şimdi değil. Ben… — hafifçe kızardı. — Sonra, — dedi ve gecikti.
Gülçiçek’in kaşları kalktı. Her şeyi bekliyordu ama sadece “sonra”yı değil. Şikayet edebilirdi, ama sanki cesareti yetmiyordu.
— Ne burada ne oradasın, — dedi sakin bir şekilde. — Rengin sana ne dedi? — gözlerine bakarak sordu sonunda.
Reha’nın yüzü değişti, soldu; sanki çok önemli bir şeye yaklaştığını hissetmişti, konuşmak istemediği, hatırlamak istemediği bir şeye… Reha hemen yanına geldi. Elini tutmaya çalıştı, ama Gülçiçek nazikçe geri çekildi. Hâlâ sorusunun cevabını bekliyordu.
— Sadece bir telefon konuşması, — sahte bir gülümseme ile zorla söyledi. — Hiçbir şey yok.
Gülçiçek gözlerine baktı, bakışında suçlayıcı bir ton yoktu.
— Bu bir kadınla mı ilgili? — dikkatlice sordu, ona anlatma şansı vererek. — Konuşmanın tamamı sadece işle mi ilgili? — sadece gerçeği duymak istiyordu, bahaneleri veya sessizliği değil.
Reha tereddüt etti, ondan uzaklaştı. Her şeyi açıklamak istemiş olabilir, ama kelimeler birbirine karışıyor, ikna edici bir anlatıya dönüşemiyordu; çünkü gözünde düşmek istemiyordu, şimdi, daha yeni evlendiklerinde.
— Bundan trajedi yaratma, — sinirli bir şekilde elini salladı. — Hiçbir varsayım yapma! — bunu sanki noktayı koyuyormuş gibi söyledi.
Gülçiçek hafifçe gülümsedi, çok az, bu, çok şey görmüş bir kadının gülümsemesiydi.
— Herkesin geçmişi vardır, Reha, — dedi yumuşak bir sesle. — Senin de var. Bunu anlıyorum, — hâlâ gözlerine bakıyordu. — Geçmişin, şimdi ve evimiz üzerinde etkisi olmasına izin verecek misin? — kapı kolunu sıktı. — Henüz inşa etmeye başladığımız şeye?
Bu basit cümlelerde öylesine bir bilgelik vardı ki, Reha bir an durdu, onun içindeki duyguları ne kadar derinden hissettiğini fark ederek. Onu suçlamıyordu. Sadece yanında olduğunu hissettiriyordu.
— Tartışmak istemiyorum, — fısıldadı Reha. — Sert olduysam özür dilerim, — yana doğru bir adım attı, ama o geri çekildi. — Ben sadece… şu an zor durumdayım…
— Biliyorsun, — parmaklarını gevşetti, kapı kolunu bırakarak, — masada her şey hazır, kendi başına ye.
Arkasını dönüp yatak odasına gitti. Reha öylesine şaşkındı ki odada kaldı. İlk kez onu ikna etmeye çalışmadı, ilk kez onunla ilgilenmeyi reddetti, ilk kez akşam yemeğinden vazgeçti, ilk kez umursamadı — yiyecek mi yemeyecek mi.
Reha irkildi ve peşinden koştu, kapıyı açtı ve onu koltukta otururken gördü. Şişleri ritmik hareket ediyordu ve bu hareketler sanki onu sakinleştiriyordu.
— Gülçiçek, hadi akşam yemeği yiyelim, — dedi yanına yaklaşarak. — Bana servis yapmanı seviyorum, — gülümsemeye çalıştı.
— Eğer bana bakmamı istiyorsan, Reha, — o söylerken örgü yapmaya devam ediyordu, — bunu istememi sağla. Şu an yemek yemek istemiyorum, çay da içmek istemiyorum, — ona bakmadan konuşuyordu. — Şu an Mert ve Leyla için çorap örüyorum. Çay istiyorsan kendin yap.
O ne diyeceğini bilmiyordu, yanında durup sadece örgüde beliren açık renkli sıraları izledi — Mert ve Leyla için, henüz yetişkinlerin tüm karmaşıklıklarını bilmeyenler için.
Gülçiçek’in dudakları hareket ediyordu, sessizce ilmekleri sayıyordu… Reha da onunla birlikte sayıyordu… zihninde hesaplamaya çalıştı — kaç yıl geçmişti, ne zaman korkmuş ve sadece işe yönelmişti… 40… 43… 45? Geçmişin bir gün onu yakalayacağını düşündü mü? Bir gün tekrar hatırlatacağını? Bir gün gözlerine bakması gerekecek mi… o zaman, o giderken — sonsuza kadar denmişti…
Bahar ile çalışacak olursa… kesinlikle sorular soracak… cevap vermeye hazır olacak mı?… Onlara anlatabilecekleri ne olacak, eğer onun protokollerini uygularlarsa… ve eğer onunla iletişime geçerlerse, onun hakkında ve yaptıkları hakkında anlatacak mı… İstanbul’a gelebilecek mi… dava süresi ne kadar… yoksa her şeyi unuttular mı?…
***
Artık unutmak, aklından atmak mümkün değildi — çocuk artık gerçekti… ama artık bir çocuk değil, yetişkin bir adamdı. Evren masanın yanında duruyordu; sandalyeye dokunmuyordu, sanki oturmak kendine yasaklamış gibiydi.
Bahar kapıyı tıklattı ve içeri girdi. Kapıyı sessizce kapattı, gözlerini Evren’e çevirdi. Onun yüzünden hiçbir şey okunmuyordu; sadece parmaklarının titremesi onu ele veriyordu.
— Evren? — diye sordu, masaya yaklaşarak, elindeki dosyayı bıraktı.
— DNA testine karşı, — dedi Evren alçak bir sesle. — Bana karşı… genel olarak.
Bahar derin bir nefes aldı, yanına geldi. Belinden sarıldı, çenesini onun omzuna dayadı.
— Üzerine gitme, — dedi, onun profilini izleyerek. — Canı çok yanıyor. Zamana ihtiyacı var.
Evren başını salladı.
— Anlıyorum, — dedi, sonra birden ona dönüp ekledi: — Ama Yusuf bizim üzerimizde, bizim isteğimizin üzerinde olmamalı.
Bahar yine iç çekti, elini onun saçlarına götürdü.
— Lütfen Yusuf’a baskı yapma, çünkü şimdi bana baskı yapıyorsun, — dedi, gülümsemeye çalışarak. — Farkında mısın, Evren Yalçın, sen çok inatçı bir adamsın. Hep birine baskı yapman gerekiyor, yoksa huzursuz oluyorsun.
— Tahlilleri, ultrasonu geciktiriyorsun, — diye karşılık verdi Evren. — Tadın değişti, ağrın var, az yiyorsun, az su içiyorsun. Ben seninle nasıl ilgileneceğim? — diye sordu. — Bana izin vermiyorsan, nasıl koruyayım seni? — Sesinde bu kez bir sızı vardı. — Ne zaman gelecek bizim zamanımız, Bahar? Neden önce herkes, sonra ben… ve en sonda sen kendin?
Bahar gözlerini kapadı, alnını onun omzuna yasladı. Sonra yavaşça uzaklaştı, masaya bıraktığı dosyayı alıp ona uzattı. Masanın kenarına oturdu, sessizce onu izledi.
Evren dosyayı açtı, sayfaları masaya yaydı.
— Biyokimya… AST, ALT normal, bilirubin temiz, — dedi rahat bir nefesle. — Her şey yerinde.
— Her şey yolunda, Evren, — dedi Bahar hafifçe gülümseyerek. — Ama dürüst olayım, senin doktorum olmanı istemiyorum, — diye fısıldadı. — Bu bizim ilişkimizi zorlaştırıyor.
Evren onu duymamış gibiydi. Parmak uçlarıyla satırları izliyordu, sanki rakamlara dokunarak anlam arıyordu.
— AST kırk iki… ALT otuz altı… kreatinin normal, — dedi. — Karaciğer çalışıyor, nakil stabil.
— Demedim mi, — dedi Bahar gülümseyerek. — Vücut uyum sağladı.
Elini uzattı, parmaklarını onun saçlarından geçirdi, endişesini silmek ister gibi.
— Bu son kontrol mü? — diye sordu Evren, ultrason görüntülerine bakarak.
— Evet, iki hafta önce. — Bahar ellerini masaya koydu.
Evren filmi ışığa tuttu, gözlerini kısıp çizgileri inceledi.
— Güzel, parankim düzgün, damarlar açık… — kısa bir duraklamadan sonra daha sessiz ekledi: — ama yine de kendim görmek isterim.
— Evren, buna gerek yok, — dedi Bahar, ellerini kaldırarak. — Her şey stabil.
— Emin olmalıyım, — dedi ısrarla. — Rakam görmek başka, gözünle görmek başka.
— Güvenmiyor musun? — dedi Bahar, hâlâ masanın kenarında otururken.
— Sadece korkuyorum, — dedi Evren, gözlerinin içine bakarak.
Bahar uzun süre sustu.
— Peki, — dedi sonunda, — ama biraz bekleyelim. —
— İki hafta önce karnın ağrıyor muydu? Tadın değişmiş miydi? — diye sormaya devam etti Evren. — Ağzında acılık? Halsizlik? — Kaşlarını çattı. Bahar’da halsizlik görmemişti ama o bunu iyi gizleyebilirdi, bunu biliyordu. — Ateşini ölçelim mi? Kaşıntı?
Bahar gözlerini devirdi, onun belirtileri sıralamasına alışkındı.
— Evet, bir de çayın tadı paslı, — dedi alayla.
Evren ona baktı; şakayı hemen anlayamadı.
— Sabahları kaburga altında ağırlık da ekleyelim istersen, — diye devam etti Bahar, artık sinirlenmeye başlamıştı.
— Sararma başlamasını mı bekleyelim? — dedi Evren dikkatle.
Bahar ona baktı, derin bir nefes aldı. Evren belgeleri dosyaya koyup kenara bıraktı. Bahar sakinleşmeye çalıştı.
— Tamam, ultrasonu sen yaparsın, Evren, — dedi, elini uzatarak. — Ama biraz sonra. Şu an bir neden yok. —
— Lütfen, sadece panik yapma, — diye fısıldadı, parmakları onun eline değdiğinde.
— Seninle ilgili olunca panik yapmamak çok zor, — dedi Evren, yavaşça ona yaklaşıp dizlerine dokunarak.
Bahar şaşkınlıkla ona baktı, parmakları onun omzuna sıkıca bastı.
— Evren, kapı açık, — dedi, sesi kısılmıştı; bakışları onun dudaklarına kaydı.
— Alternatif bir sıcaklık ölçme yöntemi deniyorum sadece, — dedi, gözlerinde hafif bir parıltı belirdi.
Eli onun bacağına değdi, sonra alnına bir öpücük kondurdu.
— İkna oldun mu? — diye sordu Bahar, kalbinin hızlandığını hissederek.
— Hımm… — dedi Evren, hafifçe başını yana eğerek.
Dudakları boynuna değdiğinde Bahar’ın nefesi karıştı. Gözleri kapandı, sonra fısıldadı:
— Kapı hâlâ açık, — dedi titreyen bir sesle. — Biri gelebilir…
— Seni seviyorum, — dedi Evren, nefesi dudaklarına dokunarak. — Öyle bir seviyorum ki, aklımı kaybediyorum.
Bahar gözlerini açtı; bakışları buluştu. Ne utanma vardı, ne tereddüt. Sadece sevgi, sadece o sessiz, derin yakınlık. Evren kollarını beline doladı, onu kendine çekti, dudakları birleşti.
Onu daha derinden öptü — acele etmeden, her dokunuşunda, söyleyemediği bütün kelimeleri o öpücüğe sığdırmak ister gibiydi. Eli yavaşça yukarı kaydı, göğsünde durdu; kalbinin deli gibi attığını hissetti. Parmakları gömleğinin düğmelerine kadar geldiğinde, Bahar onun elini tuttu — itmedi, sadece yönlendirdi. Elini sırtına götürdü, kendini ona daha da yaklaştırdı. Sonra onu kendi öptü; hem söz verir gibi, hem de kulak kesilerek koridordaki sesleri dinliyordu.
Evren biraz baskı yaptı, Bahar’ı hafifçe geriye eğdi. Parmakları pantolonunun kemerine dokundu, düğme kolayca açıldı, fermuar da aralandı… Bahar hemen onun elini yakaladı, kendi parmaklarıyla fermuarı kapattı. Öpüşmeleri hiç bölünmeden sürerken, diğer eli onun bileğini kavradı, pantolonunun düğmesini kendi kapattı.
Bahar sonra onun ellerini sırtına götürdü; kendi elleri Evren’in göğsüne kondu. Parmakları gömleğinin arasından içeri süzülürken, bu bir söz gibiydi: devamı olacak, ama şimdi değil.
Koridordaki sesleri dinliyordu hâlâ, ama duramıyordu da. Eli Evren’in göğsüne değdiğinde kalp atışlarını duydu; yüzünde kısa bir gölge belirdi — tek pişmanlığı, kapının açık olmasıydı.
Yavaşça elini kaldırdı, omzuna koydu, parmakları yakasına kadar çıktı; boynundaki damara dokundu, şimdi onun nabzı parmaklarının ucunda atıyordu.
Evren’in elleri dizlerine indi, yavaşça yukarı kaydı. Onun ince bir iniltisini dudaklarıyla susturdu. Bahar yine ellerini yakaladı, tuttu, yönlendirdi; daha sıkı sarıldı ona — aynı anda bir sınır çiziyor, ama o sınırı kendisi de titreyerek aşıyordu. Dudakları onun kulağının ucuna değdi.
Öpücüklerin arasındaki sessizlikte birbirlerinin nefesini, avuçlarının altında atan kalpleri dinlediler. Her dokunuş bir sözdü: evde, sonra… şimdi değil.
Evren uzaklaştığında, ikisi de gülümsüyordu; göz göze gelip nefeslerini toparlamaya çalıştılar.
— Evren, — dedi Bahar, parmağıyla onun kaşlarını düzelterek, — galiba, — derin bir nefes aldı, — gerçekten senin hastan olmak istiyorum, — diye itiraf etti. — Çünkü muayenelerinin nasıl bittiğini sevmeye başladım.
Evren güldü, onun önlüğünü düzeltti; eli göğsünde biraz fazla kaldı. Bahar’ın kaşları hafifçe kalktı. Evren nefesini tutup elini yavaşça çekti. Onu masadan indirmeye yardım etti, Bahar sendeleyince hemen tuttu.
— Ve biliyor musun, — dedi Bahar, parmak uçlarında yükselip kulağına fısıldayarak, — senin “tam teşekküllü” bir muayeneni hayal edebiliyorum şimdiden.
— Hmm, — Evren hemen sarıldı, kendine çekti. — Hayal gücün bana ilham veriyor. İstersen kapıyı kapatalım, uygulamalı göstereyim? — diye fısıldadı.
Bahar’ın nefesi kesildi, yutkundu. Gözü saate kaydı, içinden bir iç çekti.
— Rengin, — diye fısıldadı. — Şimdi olmaz, protokolü hazırlamam gerekiyor, — dedi, kollarından sıyrılarak. — Ama bir dahaki sefere… — cümlesini tamamlamadan döndü.
Evren, Rengin adını duyar duymaz gerildi, öyle ki protokolden bile bahsedemedi.
— Biliyor musun, — dedi Bahar, masanın kenarına tutunarak, — Rengin için çok üzülüyorum. Sert’in ona yaptıkları doğru değildi. — Döndü, Evren’e baktı. — Bu arada, neden seni çağırdı?
Evren’in rengi soldu, nefesi kesildi. Doğru cevap boğazında takıldı. Şimdi söylemek her şeyi açmak demekti — görevlendirme, protokoller, yetki…
— Saldırıyla ilgili, — dedi yarım bir doğruyla. — Güvenlik konusunu. Günlük raporları görmek istiyor. Ve… reytingleri.
— Reytingler, — dedi Bahar, kelimeyi tartar gibi. — Yani baskı yapmaya devam edecek.
— Edecek, — dedi Evren kısaca.
— Başka ne dedi? — Bahar ona dikkatle baktı, sanki cümlelerin arasını okumaya çalışıyordu.
— Bürokrasi, — dedi Evren, bakışlarını kaçırarak.
Bahar onun kaçındığını fark etti, ama artık üzerine gitmedi. Bugün zaten fazlasıyla doluydu.
Evren onun duygusunu hissetti, başını eğdi, sonra tekrar ona baktı. Tam bir şey söyleyecekken kapı aniden açıldı; Rengin içeri girdi.
— Bahar, işte buradasın! — dedi kapıdan. — Saate baktın mı? Hazır mısın? Şimdi yetişmezsek pazartesi yeni başhekim geliyor, işler karışacak!
“Yeni başhekim” sözünü duyunca Evren bir adım geri çekildi.
— Evet, neredeyse bitti, — dedi Bahar hemen.
— Ne oluyor burada? — dedi Evren, sesi rahatlamış gibi, ama bunun geçici bir nefes olduğunu biliyordu.
— Sonra, Evren, — dedi Bahar, eliyle onu durdurarak. — Evde anlatırım. Hadi.
Rengin’le birlikte odadan çıktılar. Evren başını salladı — biraz önce yanındaydı, şimdi yoktu. Arkalarından gitti. Bahar’ın odasına vardığında, ikisinin belgeleri bastığını gördü.
Rengin sandalyeye oturmuş, verileri kontrol ediyordu.
— Bahar, Meryem Özkan’ın iletişim bilgilerini buldum, — dedi başını kaldırmadan.
— Harika, hemen bugün ararım, — dedi Bahar, gülümseyerek.
— Meryem Özkan… — dedi Evren, sesi titreyerek, geri adım attı.
Yüzündeki bütün renk çekilmişti. Bakışları Bahar’a takıldı, ama sanki onun içinden geçiyordu.
Bahar sevinçle ona döndü.
— Onu tanıyor musun? — dedi heyecanla. — Amerika’da mı gördün? Konuştunuz mu? Evren, sen bana yardımcı olursun değil mi?
Evren ellerini kaldırdı, sanki onu durdurmak ister gibi. Bir adım geri çekildi. Gözlerinde panik ve acı vardı. Bu isim, o istenmeyen isim, bütün geçmişini bir anda canlandırmıştı.
— Hayır, — dedi. — Onunla iletişime geçme. Lütfen. Sadece o değil, Bahar. Herkes olabilir, ama o değil.
Yaklaştı, ama sanki görmüyordu onu.
— Ne demek bu, Evren? — dedi Bahar. — O bağlantıya ihtiyacım var. Bu benim hastam için tek şans.
Evren bir adım geri gitti.
— Yapma, Bahar. O yöntemler eski. Artık işe yaramıyor. Dünya terk etti onları.
— Evren, ne oluyor sana? — dedi Bahar. — Onu tanıyor musun? Nereden biliyorsun yöntemlerini?
Evren yine geri çekildi.
— Hayır, anlamıyorsun, — dedi. — Her şeyi zorlaştırabilir. Yapma Bahar! Benim için yapma!
— Evren, — Bahar elini kaldırdı, omzuna dokundu, neredeyse yanağına değiyordu.
Soğuk parmakları onun bileğini yakaladı, durdurdu.
— Korkutuyorsun beni, — dedi Bahar sessizce. — Tamam, bugün aramam. Ama araştırma başvurusunu yapacağım. Bu hastalarım için, — dedi kararlı bir sesle.
Bir süre birbirlerine baktılar. Sonra Evren hafifçe gülümsedi, elini tuttu. Davranışının ne kadar tuhaf göründüğünü biliyordu. Ama içindeki korku çok derindi. Bu sadece bir sır değildi — bir isimdi. Bir isim ki, bütün hayatı boyunca kaçmış, bütün kalbiyle nefret etmişti.
— Seni girişte bekleyeceğim, — dedi sonunda ve odadan çıktı.
Bahar ile Rengin birbirlerine baktılar.
— Bu neydi şimdi? — dedi Rengin, belgeleri uzatarak.
— Bilmiyorum, — dedi Bahar dürüstçe. — Gerçekten bilmiyorum.
— Gönder gitsin, — dedi Rengin. — Sorun olacağını sanmam.
Ama Bahar hâlâ kaşlarını çatmıştı. Evren’in tepkisini anlayamıyordu. İçinde bir huzursuzluk vardı… Belki de bir şeyin ucuna dokunmuşlardı. Ama neye?.. Meryem Özkan’la Evren’in nasıl bir bağı olabilirdi? Oysa kadın, onun doğumundan çok önce ülkeyi terk etmişti…
***
Odadan çıkmadan önce mührü bastı. Sert masasında oturuyordu.
Odada öyle bir sessizlik vardı ki, saat tikırtısı bile yabancı geliyordu. Masa lambasının ışığı, yarı karanlığın içinden yalnızca masayı ve nizami halinde dizilmiş kâğıt demetlerini çekip çıkarıyordu.
Sert, ceketinin iç cebinden anahtarı çıkarıp kilidi açtı, çekmeceyi çekti. Deri bir dosya aldı, içinden bir fotoğraf çıkardı. Uzun süre gülümseyen Leyla’ya baktı — ifadesiz, sanki o fotoğrafın çekildiği günü hatırlamaya çalışır gibi. Bakışları yüz hatlarını izledi, gözlerinde durdu; zamanın bile söndüremediği o ışıltıyı fark etti… Derinin altında, ruhunun bir yerinde bir şey kıpırdadı; kendi de irkildi, fotoğrafı dosyaya geri koydu.
— Gittin, — dedi alçak sesle. Sesi neredeyse sakindi; ama odanın havası bir parça soğudu.
Yazıcıdan daha sıcaklığı üzerinde bir sayfa çıkardı. “Beden Kendi Çocuğunu Reddettiğinde” başlıklı makaleye baktı; yazar: Meryem Özkan.
Sert eğilip satırları parmak uçlarıyla izledi; o kadının hâlâ hayatta olduğunu fark ediyordu. Yıllardır adını anmamıştı. Yüzünde beliren gülümseme, gölge gibi gelip geçti.
— Sana ise ulaşacağım, — diye fısıldadı; sanki hissetmeyi kendine yasaklamış gibi bir tonda. — Yaptığın her şeyin hesabını vereceksin! — kısa bir duraklamadan sonra ekledi: — Yapmadığın… bana söz verip de yapmadığın şeyin hesabını!
Alaycı bir gülüşle sayfayı dosyaya kaldırdı, dosyayı çekmeceye yerleştirip kilitledi. Acele etmeden ayağa kalktı.
— İstanbul’a geleceksin, — dedi, gözleri zaferle parıldadı. — Bunu sağlamak için ne gerekiyorsa yapacağım. Bu kez cezasız kalmayacaksın!
Masa lambası sanki sözlerine karşılık verir gibi bir kez titredi; oda yeniden sessizliğe gömüldü. Sert ışığı kapattı ve odadan çıktı…
***
Bahar dışarı adım attığında kendini özgürlüğe kavuşmuş gibi hissetti. Derin bir nefes aldı; bütün gün eksik kalan taze bir hava yudumuydu bu. Omzunda çantası, elinde dosyalar vardı.
Evren’i hemen gördü. Motosikletin yanında duruyor, iki kask tutuyordu. Onu her zamanki gibi fark etmedi; düşüncelerine o kadar gömülmüştü ki, Bahar yaklaşırken sesini bile duymadı. Başını göğe kaldırmış, sanki gökyüzünü okumaya çalışıyordu.
— Evren, — dedi Bahar, eline nazikçe dokunarak. O ise irkildi; belli ki beklemiyordu.
Evren sessizce kaskı uzattı.
— Odada neydi o hâlin? — dedi Bahar, kaskı alırken.
Evren’in bakışı, onun elindeki dosyaya kaydı; dosyayı motosiklete nasıl sabitleyeceğini düşünüyordu.
— Meryem Özkan’a neden bu kadar karşısın? — dedi Bahar, sesini sakin tutmaya çalışarak, onu dikkatle izliyordu.
— Karşı değilim, — diye çok çabuk cevap verdi; dosyayı onun elinden aldı. — Sert Kaya’yla önlemleri konuştum, — yarım bir doğruydu bu. — Günlük rapor istiyor, kontrol, bürokrasi, reytingler… Bütün bunlar bizi raydan çıkarabilir.
Evren’in dudakları ince bir çizgiye döndü. Atamadan söz edemezdi; akşam yeni başlarken bunu onun omuzlarına yüklemek istemiyordu.
— Reytingler mi? — dedi Bahar şaşkınlıkla. — Zaten baskı yapacağını konuşmuştuk, — sanki soruyor ama aynı zamanda onun konuyu Meryem’den uzaklaştırmasına akıl erdiremiyordu.
— Yapacak, — dedi Evren kuru bir sesle. — Bizimse her şeyi yoluna koymak için zamana ihtiyacımız var.
— Yoluna koymak? — dedi Bahar. — Neyi tam olarak, Evren? Seni anlayamıyorum.
Bakışlarında bir gerilim vardı… sonra birden gülümsedi, yumuşadı. Evren içinden bir nefes bıraktı; onun artık üstelemeyeceğini, geri çekildiğini anladı.
— Eve gidelim, — dedi; sesinde yumuşak bir tını vardı. — Sanırım bu, bizim ilk hafta sonumuz olacak. — Gün boyu ilk kez sesine bir heves, küçük bir beklenti karışmıştı. — Sadece ikimiz olalım, sakince konuşalım.
Bahar’ın yüzü bir an aydınlandı; ev, sessizlik, onun sesi, onun yakınlığı… her şey cazipti.
Ama hemen sonra yüzündeki ışık söndü; evde yalnız olmayacaklarını hatırladı. Rengin’le Çağla’yı çağırmıştı; annesi ve Reha da gelecekti… Baş başa kalmaya pek vakit olmayacaktı.
Evren çoktan sevinmişti bile; oysa Bahar, onun bu hafta sonunu yalnız geçirmek istediğini hesaba katmamıştı. Yalnız… nasıl, ev doluyken?
Kendi hayal kırıklığını gizlemekte zorlandı; Evren’in sözleri cazipti, hayal gücünü de az kışkırtmamıştı — sadece ikisi, kimse yok… sorumluluk yok, yük yok.
— Evren, — dedi, kaskı takarken; o da kayışı iliklemeye yardım etti. — Rengin’i çağırdım, — diye itiraf etti. Evren’in bakışı bir anda sertleşti. — Yarın gelecek. Araştırma protokolünü konuşacağız, — diye hızla ekledi.
Onun “baş başa hafta sonu” beklentisi bir cümlede dağıldı. Yüzünde önce şaşkınlık, sonra sessiz bir hayal kırıklığı belirdi.
— Hafta sonu çalışmak mı istiyorsun? — dedi Evren.
— Öğleye sen bakarsan sevinirim, — diye gülümsedi Bahar. — Bu konuda iyisin.
— Sen çağırdın yani? — sesi hafif titredi; dileğinden söz edişini duymamış gibiydi. — Neden… Biliyordun ki ben… Bizim ilk hafta sonumuz.
— Sadece benimle geçirmek mi istedin? — iç çekti Bahar. — Ben de evrak düzenini yoluna koymamız gerektiğini düşündüm. Rengin de destek olur. Ayrıca bu evde yalnız değiliz, Evren, — diye hatırlattı.
Evren başını eğdi; kuşkuları kökünden kesecek sözleri aradı. Atamadan bahsetmek yerine, Cem’den söz etmeye başladı:
— Cem, Sert’in oyunundaki bir araç. Sokağa düşmesini istemiyorum… ya da polisin… — cümlesi kesildi. — Eve gidelim. Bugünü, en azından bu geceyi, her şeyi unutmaya çalışalım, — dedi; bakışları onun dudaklarında, sonra aşağıya süzüldü, sanki onu zihninde çoktan soyuyordu. — Bu gece bize ait. Bunu benden alamazsın! — diye kestirip attı.
Bahar ona dikkatle baktı; gözleri hafifçe kısıldı. Onun ısrarla asıl konudan kaçışına içten içe şaşırmıştı. Elini onun ön koluna koydu — teselli de olabilecek, küçük bir talep de sayılabilecek sade bir jest; bu kez daha çok bir sabır işaretine, bir kavga çıkmasın isteğine benziyordu.
— Pekâlâ, — dedi sonunda. — Eve gidiyoruz.
Evren başını salladı; bu onayda sevinçten çok kabulleniş vardı. Motosiklet homurdandı, yolun gürültüsünü boğdu; hastanenin avlusundan çıkıp akşama karıştılar…
***
Hastaneden ayrılamıyordu. Kamil, girişteki bankta oturmuştu. Elinde telefonu tutuyordu — sanki o küçük ekran, elinde kalan tek dayanak olmuş gibiydi. Gözleri lobi camlarına takıldı; içeride insanlar gelip geçiyor, kimisi aceleyle yürüyordu, kimisi bir şeyler anlatıyor, tartışıyordu.
O ise ekranda sayfaları kaydırıyor, olup bitene bir anlam bulmaya çalışıyordu.
Bir başlıkta durdu: “Bahar: Hastaneyi Değiştiren Mucizeler.” Başlığın altında bir fotoğraf — beyaz önlüğüyle Bahar; bakışı aynı anda hem sert hem yumuşaktı.
Kamil okumaya devam etti; başarılar, kurtarılan hayatlar, hastaların hikâyeleri, yorumlarda yankılanan sözler: Mucizeler yaratan kadın doktor. Ekrandaki her kelime, taze bir yaraya dokunmak gibiydi; acı, keskin, derinden.
Yalnızca onun başarılarını görmüyordu — aralarındaki uçurumu da görüyordu: Gazetelerde onun adı, başkalarının gözlerinde o ışık… ve kendi evinde sessizlik. Artık kimse onun sevinçlerine ortak olmuyordu.
Telefonu elinde sıktı; tırnakları avucuna battı. Göğsünde ağır, katı bir şey büyüyordu — sadece acı değil, sadece yas değil, aynı zamanda aptalca bir kıskançlık. Bahar’ın kurtuluşu ve takdiri vardı; onunsa elinde kalan yalnızlık ve boşluktu.
Sayfayı aşağı kaydırdıkça her yeni cümle, kendi hayatına gölge düşürüyordu. Sanki o övgü dolu kelimeler, Bahar’ın başarıları için değil de, hayatın onu yavaşça kenara itişi içindi.
Başını kaldırdığında onları gördü: Omzunda çantasıyla Bahar, yanında o profesör — Evren.
Kamil’in Ayşe’sine asla gelemeyen adam. İkisi motosiklete bindiler, birbirlerine gülümsediler.
Motorun sesi yükseldi. Kamil’in içinde bir şey “klik” etti — küçük ama keskin bir kopuş.
Motosiklet hızla uzaklaştı, karanlık yola karıştı. Kamil elinde telefonu, hâlâ aynı bankta kaldı.
O an, yaşadığı dünyanın ekseni değişmiş gibiydi. Akşam yine akşam olmuştu — serin, solgun, sessiz.
***
Hava serinlemişti, karanlık çökmüştü. Ev, pencerelerinden sızan ışıkla sıcak nefes alıyor gibiydi.
Yusuf avluda duruyordu. Aslında taşınabilirdi ama Bahar’a verdiği söz onu burada tutuyordu. Onu hayal kırıklığına uğratamazdı. Gitmeden, hiçbir şey demeden bırakamazdı…
Ama gitse ne olurdu ki? Hayatında ne değişirdi?
Yine bir tamirhanede çalışır, doktor olma hayalini unuturdu belki… Ama eğer Profesör Evren onun babasıysa? O zaman, annesinin geçmişinde yer alan bu adamla aynı evde nasıl yaşardı?
Ya babası Evren değilse, Serhat’sa? Yusuf bugün olanları aklında toparlayamıyordu.
Ama onu en çok korkutan bambaşka bir ihtimaldi: Ya ikisi de değilse? O zaman kimdi? Annesi kimdi o zaman?..
Yusuf ayakta zor durdu, bir adım attı. Kapıya hızla yöneldi, sanki içerideki ışık onu kendi düşüncelerinden kurtaracakmış gibi. Eşiği geçtiğinde anladı: gitmek de kalmak da zor, ama gitmek imkânsız. Bahar’a verdiği söz, onu hâlâ burada tutuyordu.
Kapıyı kapatınca evin sesleri onu sarıverdi. Mutfakta çaydanlık fokurduyordu, salonda bir çekmece kapandı, üst kattan adımların sesi geliyordu. Ev canlıydı. Bu evde bir aile vardı.
Ve Yusuf, farkında olmadan o ailenin bir parçası olmuştu. Onu ilk fark eden Umay oldu. Koridora çıktı.
— Sanki burada değilsin, — dedi, omzunu duvara yaslayarak, kollarını kavuşturdu. — Bir şey mi oldu?
Yusuf omuz silkti, cevap vermedi, sessizce mutfağa geçti. Bahar’ın en sevdiği odaya.
Orada düşünmek daha kolaydı. Akvaryum lambasının yumuşak ışığında, köşedeki küçük kanepeye oturdu.
Umay peşinden geldi, sessizce yanına oturdu.
— Hastanede bir şey mi oldu? — diye sordu alçak sesle.
— Nasıl anlatacağımı bilemiyorum, — dedi Yusuf, dudaklarını ısırarak.
— Sadece anlat, — dedi Umay, omzuna hafifçe dokunarak.
O sırada elinde boş fincanla Uraz içeri girdi. Fincanı lavaboya koydu, döndü.
— Kadın öldü de, değil mi? — dedi, kollarını kavuşturup tezgâha yaslanarak.
— Uraz! — diye çıkıştı Siren.
— Ne var yine? — dedi öfkeyle. — Yanlış mı söyledim? Kadın, 29 yaşında, 24 haftalık hamile — bugün annenin ameliyatında öldü! Bu bir gerçek! Gizleyelim mi? Hepimiz yetişkiniz artık, Umay çocuk değil!
Siren yaklaşıp omzuna vurdu.
— O bizim Bahar değil, Uraz! — dedi sertçe, sanki onu kendine getirmek ister gibi. — Abartıyorsun yine!
Parla kapı eşiğinde durmuş, sessizce dinliyordu.
— Annenin yerinde o olsaydı ister miydiniz? — diye patladı Uraz, eliyle bir yeri işaret ederek.
Yusuf, onun öfkesine hiç tepki vermedi.
— Mesele o değil, — dedi sadece, sakin bir sesle.
Bir anda herkes ona döndü. Siren çaydanlığı kapattı.
— Profesör Evren, — dedi Yusuf, ama cümlesi boğazında düğümlendi.
Başı önüne düştü; utançla karışık bir ağırlık çökmüştü içine.
— Profesör Evren ne olmuş? — diye sordu Umay yavaşça.
Uraz kollarını iki yana açtı, sessizce “haydi, şaşırt bizi” der gibi başını salladı.
— Belki… — dedi Yusuf derin bir nefes alarak, — belki o benim babam.
Siren, Umay ve Parla şaşkınlıkla ona baktılar.
Yalnızca Uraz alkış tutarak kahkaha attı.
— Harika! — dedi alayla. — O zaman annemin doğurmasına gerek kalmadı!
Yusuf’un yüzü bembeyaz kesildi.
— Sus artık! — diye bağırdı Siren, Uraz’ın alayına dayanamayarak. — Bu şaka değil!
— Nesi yanlış peki? — dedi Uraz. — Profesör eve yerleşti, şimdi oğlu da burada! Bu ev yakında Yalçınlar konağı olacak!
— Uraz, — dedi Siren, kolundan tutup onu dışarı itmeye çalışarak. Gözleriyle Yusuf’a bakıyor, ona üzülüyordu. — Çocuk gibi davranıyorsun! Bahar’ın yaşadığı şey tıbbi bir durum, senin yargın değil! Kendi hayatımızla ilgilen biraz! — Sonra Yusuf’a dönüp, — Kusura bakma, — dedi.
— Herkes bilmeli! — diye direndi Uraz.
— Kim neyi bilmeli, Uraz?! — diye bağırdı Siren. — Ben ameliyattaydım! O kadın Bahar değildi! — Bunu tekrar tekrar söylüyordu, sanki kendini ikna etmek ister gibi.
— Asistan yani, profesörün oğlu, — dedi Uraz, inatla geri adım atmadan.
— Şu an hastanede değiliz, — dedi Yusuf sakince.
— Ama burası da senin evin değil, — diye güldü Uraz alayla.
Umay ona öyle bir baktı ki, neredeyse üzerine atlayacaktı.
— Senin de değil, — diye hatırlattı Siren. — Bu ev Bahar’ın evi. Ve sen, Uraz, annenin evinde yaşıyorsun. Eşinle, çocuklarınla!
Parla sessizdi. Umay kalktı, kardeşine yardım etti Uraz’ı dışarı çıkarmaya.
Sonra döndü, tekrar Yusuf’un yanına oturdu.
— Yusuf, — dedi, elini onun eline koyarak.
— Annem bana babamın Serhat Özer olduğunu söylemişti. Ama bugün öğrendim ki belki de Evren Yalçın’mış, — dedi Yusuf omuz silkip. — İkisi de biliyormuş bir çocuk olduğunu ama hiçbir şey yapmak istememişler. Şimdi birden bire ikisi de ilgileniyor. Garip değil mi? Önce hiç baba yok, sonra birden iki tane!
Parla yanlarına yaklaştı, diğer tarafa oturdu.
— Benim babam da doğduğumu bilmiyordu, — dedi sessizce.
— Seninki bilmiyordu, — dedi Yusuf, gözlerini ona çevirerek. — Ama benimkiler biliyordu. Farkı hissediyorsun, değil mi?
Üçü de derin bir nefes aldı.
— Peki annen ne diyor? — diye sordu Umay.
— Bahar “her şey yoluna girecek” dedi, — Yusuf buruk bir tebessüm etti. — Ama nasıl, bilmiyorum.
— Hep babanın kim olduğunu bildiğini söylerdin, — dedi Umay.
— Evet, — başını eğdi. — Ama şimdi… demek ki annemin… — cümleyi bitiremedi, — iki adamı olmuş. — Bunu söylemek bile ağırdı. İçinde, belki de daha fazlası olduğu korkusu vardı, ama bunu dile getiremedi.
Parla ve Umay birbirlerine baktılar.
— İkisi de biliyordu ama hiçbiri sorumluluk almak istemedi, — dedi Yusuf. — Şimdi ise birden meraklandılar. Bunu normal bulmuyorum. Ve onlardan hiçbir şey istemiyorum.
Umay usulca elini sıktı, yana kayıp onu kucakladı. Parla da diğer taraftan sarıldı. Bahar’ın en sevdiği köşe kanepede, akvaryumun ışığında, üçü sessizce öylece kaldılar.
***
Sokak lambasının ışığında, arabasının yanında duruyorlardı. Geç akşamın ılık havası kızarmış patates ve deniz tuzu kokuyordu.İsmail’in elinde bir kâğıt torba vardı; içinden kızartmanın ve sulu hamburgerlerin kokusu yükseliyordu.
— Madem bizi ergenlere benzettin, — dedi, selam yerine, — o zaman yemeğimiz de ergen işi olmalı, — dedi, torbayı arabanın kaputuna koyarak.
Kırmızı patates kutularını, hamburgerleri çıkardı.
— Ketçap da aldım, — diye ekledi, sonra dönüp ona baktı. — Yoksa sen peynirli sos mu seversin? — bir an duraksadı, pişman olmuş gibiydi. — Özür dilerim, ne sevdiğini bile sormadım.
Nevra gülerek elini onun koluna koydu.
— Ben neredeyse her şeyi yerim, — dedi tatlı bir gülümsemeyle. — Hele senin elinden olursa… — bakışlarını indirdi.
İsmail’in yüzü aydınlandı, omuzlarını dikleştirdi.
— Patates kızartmasıyla mı baştan çıkarmaya çalışıyorsun beni? — dedi Nevra, gözleri parlayarak.
— Erkekleri bu kadar iyi tanıyan bir kadını başka neyle cezbedebilirim ki? — diye karşılık verdi İsmail, gülümseyerek.
— Dikkat et, sıcak, — dedi, hamburgeri çıkarırken.
Yanına yaklaştı, parmakları onun eline değdi.
— Olsun, — dedi Nevra, elini çekmeden. — Bazen sıcak olan daha lezzetlidir.
— Daha lezzetli olan daha tehlikelidir, — dedi İsmail; eli farkında olmadan dirseğine kaydı.
— Peçeteler? — diye sordu Nevra, torbaya bakarak. — Gerçek bir akşam yemeği olacaksa tam olsun.
İsmail hemen torbaya daldı, birkaç peçete çıkardı. Kaputun üstünde küçük bir masa kurdular. İsmail, keyifli bir tavırla ona döndü. Tam patates alacakken Nevra ondan önce davrandı.
Bir dilim çıkardı, üfledi, ketçaba batırdı ve onun dudaklarına uzattı.
İsmail parmak bileğini tuttu, ama patatesi almak yerine, dudaklarını onun parmaklarına dokundurdu.
— Dikkat et, sıcak, — fısıldadı Nevra; ayak uçlarında dengede duruyor, onun eline sıkıca tutunuyordu.
— Ben sıcağa alışığım, — dedi İsmail, o içten gülümsemesiyle. — Özellikle sen yanımdaysan.
Nevra güldü, saçını düzeltti. Hafif görünüyordu ama İsmail kalbinin hızla attığını, nefesinin karıştığını, düşüncelerinin dağınık olduğunu hissedebiliyordu.
— İsmail, — dedi, biraz dönerek; onun eli omzuna hafifçe değdi.
— Kaçma, — dedi İsmail sessizce, ona yaklaşarak. — Hamburger için gelmedim buraya.
Nevra başını kaldırdı, gözleri parladı. İsmail uzun bir süre ona baktı, sonra bir patates aldı, bu kez onun dudaklarına uzattı. Nevra dudaklarını yalayıp patatesi dişlerinin arasına aldı.
— Kararını verdin, değil mi? — dedi Nevra, sanki laf olsun diye. Gözleri başka yere kaymıştı.
— Verdik, — dedi İsmail kararlı bir sesle. — Konuştuğumuz gibi. — Hamburger kutusunu açtı. — O bunu hak etti.
Aralarındaki bu birkaç kelime havada asılı kaldı, sonra gülüşlerine karışarak dağıldı.
Nevra başını hafifçe yana eğdi; İsmail eğilip şakağından öptü. irlikte patates yediler, güldüler, parmaklarıyla oynadılar — sanki yarını düşünmemeye yemin etmiş iki çocuk gibi.
İsmail ona hamburgeri uzattı.
— Sen de ye, — dedi Nevra gülümseyerek.
— Ancak sen ilk ısırığı alırsan, — dedi İsmail, hamburgeri açıp onun dudaklarına yaklaştırarak. — İşte böyle, — fısıldadı o ısırırken, — gençler yemeği paylaşmaz, anı paylaşır.
Nevra kısık bir kahkaha attı. İsmail yavaşça kolunu onun beline doladı, izin verir mi diye bekledi. Verdi. Patates torbası neredeyse elinden düşüyordu.
— Bu gece sadece hamburgerler ve biz varız, — dedi İsmail, dudakları onun kulağının yakınında.
Tam o sırada neredeyse öpüşeceklerdi ki, yaklaşan bir motosikletin farı onları aydınlattı.
Motor sustu. Evren ve Bahar indiler, kasklarını çıkardılar.
Nevra, İsmail’in kollarında kalakaldı; bir elinde patates, diğerinde peçete.
Aralarındaki o tuhaf, tatlı mahcubiyet, yaşlarına hiç uymayan bir gençlik gibiydi.
—Nevra Hanım? — dedi Bahar, şaşkınlığını gizleyemeyerek.
Bir adım öne çıktı, kaskı Evren’e uzattı. Evren onun dirseğinden tuttu, durdurdu.
Nevra geri çekildi, yüzü bembeyaz kesildi. Şaşkınlık yerini küçük bir paniğe bıraktı.
Elindeki patates kutusunu sıkı tuttu, diğer elindeki peçeteyle fark ettirmeden dudaklarını sildi.
Bahar donakalmıştı; onları bu kadar yakın görünce ne yapacağını bilemedi — gülümsemek mi, dönüp gitmek mi? Evren, kaskları motosiklete bırakırken bir eliyle Bahar’ın sırtına dokundu; sanki onu yatıştırmak ister gibi. Boğazını temizledi, bir şey diyecek oldu ama sustu.
İlk kez başkalarını yakalamışlardı — yakalanan taraf onlar değildi.
— Profesör Evren, Doktor Bahar, — dedi İsmail, toplantı salonlarındaki sakin tonuyla. — Ne güzel bir akşam, değil mi? — dedi gülümseyerek, sanki hiçbir şey olmamış gibi.
Bahar göz kırptı, kelime bulamadı.
— Evet… sıcak bir akşam, — dedi Evren, Bahar’ın dirseğini tutarak. — Hadi gidelim.
Evren onu adeta kolundan tutup eve doğru çekti. Bahar, az önce gördüklerinin şaşkınlığıyla, direnemedi. Evren’e göre bu bir durumu kurtarma çabasıydı, ama aslında her şeyi daha da karmaşık hâle getiriyordu. “Doktor Nevra” ve “Bay İsmail” kelimeleri onun zihninde yan yana durmuyordu, bir türlü oturmuyordu.
— Evren, ben kendim gidebilirim… — dedi Bahar, alçak bir sesle.
Arkasına baktığında, Nevra’nın farkına varıp arabadan uzaklaştığını gördü.
— Ne randevuydu ama! — dedi Nevra, ellerini havaya kaldırarak; patates kızartmalarının bir kısmı yere döküldü. — Git hadi! Çabuk! — diye bağırdı İsmail’e.
Ellerini sallarken torbadaki son patatesler de etrafa saçıldı.
— Ya sen? — dedi İsmail, gülümseyerek.
Belli ki bütün bu durum onu eğlendiriyordu. Sanki uzun zamandır herkesin öğrenmesini istediği bir şeyi nihayet gizlemeden yaşamanın rahatlığındaydı.
— Sonra! — dedi Nevra, hâlâ el sallayarak, Bahar ve Evren’in arkasından koştu.
Bahar çoktan salona girmişti; ne diyeceğini bilemiyordu.
Evren hâlâ onun dirseğini tutuyordu.
— Sadece nefes al, — diye fısıldadı; diğer eliyle sırtını okşadı.
Nevra nefes nefese içeri girdi, elinde boş patates torbası.
— Bahar! — sesi fazla yüksek çıkmıştı. — Bekle, her şeyi açıklayabilirim!
Bir saniyelik sessizlikten sonra Bahar gülmeye başladı — önce kısık bir kahkahayla, sonra daha yüksek sesle.
Evren de dayanamadı, o da güldü.
— Açıklamana gerek yok, — dedi Bahar, gözlerinden yaşlar silerek, gülümseyerek.
— Bahar, yanlış anlama, — diye başladı Nevra telaşla. — Biz sadece… konuşuyorduk.
— Nevra Hanım, — araya girdi Evren, boğazını temizleyerek. — Hepimiz yorgunuz. Hadi birlikte bir şeyler yiyelim, sonra dinlenelim.
Tam o sırada merdivenlerden Uraz indi.
— Zaten sizi bekliyorduk. Acıktık, — dedi gayet sakin bir şekilde.
Bahar oğluna döndü, başını salladı. İçinde bir anda “alışkanlık refleksi” kabardı: hemen mutfağa koşacak, sofrayı hazırlayacaktı.
Ama Evren’de bir şey değişti.
Yavaşça Uraz’a döndü; Bahar’ın dirseğini biraz daha sıkı tuttu.
— Bekliyordunuz mu? — dedi, sesi titreyerek. — Bizi mi bekliyordunuz?
Henüz bağırmıyordu ama sesi bir bıçak kadar keskinleşmişti.
— Evren… — Bahar elini onun elinin üstüne koydu.
— Hazırladınız mı peki? — Evren’in sesi yükseldi. — Sofrayı kurdunuz mu?
Mutfaktan Umay, Parla ve Yusuf göründü. Yusuf’un yüzü gergindi; gözleri Evren’deydi.
— Hiçbir şey yapmadınız mı yani, sadece beklediniz mi? — dedi dişlerini sıkarak.
Bir anda sessizlik çöktü. Uraz son basamakta donakaldı. Üst katta Siren belirdi.
Umay, Parla ve Yusuf istemsizce birbirlerine biraz daha yaklaştılar.
— Neden Bahar’ı bekliyorsunuz?! — diye haykırdı Evren. — Neden her şeyi o yapmak zorunda?!
— Evren… — dedi Bahar kısık bir sesle, ama o duymuyordu bile.
— O bu evin hizmetçisi değil! — dedi Evren, sesi artık sertleşmişti. — Hepinizi doyurmak, avutmak, sorunlarınızı çözmek zorunda değil!
Sen, Uraz — bakışlarını Bahar’ın oğluna dikti, — sen artık bir babasın! Aileni doyurmak için ne yaptın bu akşam?!
Siren, o an, korkuyla karışık bir sevinç hissetti. Evren’in görüntüsü onu ürkütüyordu ama söyledikleri… yıllardır Uraz’a anlatmaya çalıştığı şeyin ta kendisiydi.
Umay Parla’yla bakıştı; Parla hemen mutfağa dönüp bir şeyler hazırlamayı düşündü. İlk defa utanmıştı. Evren, Yusuf’un evde olduğunu fark eder gibi ona kısaca baktı, sonra tekrar Bahar’a döndü.
— Bahar, — dedi daha sakin bir sesle, — çocukların artık yetişkin. —
— Artık bir kere de onlar seninle ilgilensin. —
Bahar’ın yüzü soldu, dizleri titredi; ama Evren kolunu omzuna dolayarak onu tuttu.
— Sözle değil, davranışla, — dedi.
— Evren, lütfen… — diye fısıldadı Bahar.
— Hayır, Bahar, — dedi kararlı bir tonla. — Artık yeter! — Anahtarlarını sehpaya fırlattı.
— Yusuf, kaskları içeri al, motosikleti garaja koy, — diye emretti.
Yusuf, itiraz etmek istedi ama sustu. Evren’i ilk kez böyle görüyordu — soğuk, sert, öfkeli.
Böylesi düşünmeden vurabilirdi.
— Gidiyoruz! — dedi Evren.
— Ne? — dedi Bahar şaşkınlıkla. — Nereye?
— Kendi kendilerine yesinler, — dedi keskin bir sesle ve onun elini tuttu.
— Evren… — Bahar ne olup bittiğini anlamadan, onunla birlikte yürüdü.
— Evren, lütfen… — dedi Nevra, elinde hâlâ boş patates torbası, önlerine geçerek. — Bahar…
— Sonra, Doktor Nevra, — dedi Evren, onu nazikçe ama kararlılıkla kenara iterek. — Randevunuza devam edebilirsiniz. Size iyi bakılmış zaten, değil mi? —
Duraksadı, gözleri birer birer evdeki herkesi taradı.
— Bahar’ı düşündünüz mü hiç? — dedi. — Bugün kaç saat ameliyathanede ayakta kaldığını?
Bütün gün çalışıp sonra da size sofra mı kuracak? Tabak mı toplayacak? Bu böyle devam etmeyecek! Ya birlikte yaparsınız, ya da hiç! Ben Bahar’ı bu evden alırım!
Siren merdivenlerden indi.
— Bahar, kal, — dedi sessizce. — Böyle gitme.
Ama Bahar artık duymuyordu. Her şey çok hızlı olmuştu. Sadece onun elini tuttu — ve birlikte çıktılar.
Kapı kapanınca yankı bütün eve yayıldı. Herkes Uraz’a baktı. O ise omuz silkti; ne beklediklerini anlamamış gibiydi. Salonda sessizlik çöktü…