Bahar, evrenin güneşi olmaya hazır mısın?
Bölüm 4. Kısım 3
…Bahar’ın en sevdiği yer evin bu kısmıydı. Burada her zaman sessizlik hâkimdi. Akvaryumdaki balıklar ağır ağır yüzüyor, ışığın yansımalarını taşıyor, güneşin lekeli ışıkları ise divanın yastıklarına düşüyordu. Nevra küçük kanepeye oturup çay fincanını sehpaya koydu. Bahar’ı hırpaladığı zamanları, Timur’la aynı safta oldukları günleri hatırlamak ona acı veriyordu… Oysa artık Timur yoktu. Bu ev, hiçbir zaman gerçekten ona ait olmamıştı… Tıpkı onun da Timur’un annesi olamaması gibi. Onu doğurmamıştı, Uraz Bey de onun babası değildi ama yine de, tuhaf bir şekilde, kan bağı olmadan bu ailenin bir parçası olarak kalmıştı.
Nevra çayından bir yudum aldı, telefonunu eline aldı. Mesajı okuyup cevap yazdı, sonra kenara bıraktı.
— Babaannem aradı, Reha’nın durumu stabilmiş, tahlil sonuçlarını bekliyorlarmış, — diye mutfaktan esneyerek girdi Umay. — Annem az önce yanlarına uğramış. Siren ve Uraz da oradaymış. Sanırım işleri yolunda gitmiş. Bilmiyorum, ama şimdi bir şeyi bekliyorlarmış.
— Kahvaltımızı edelim, hemen hastaneye gideriz, — dedi Nevra, fincanı iki eliyle kavrayıp kanepenin arkalığına yaslanarak.
— Çok kötü uyudum bu gece, — diye itiraf etti Umay, yanına oturup başını onun omzuna yaslayarak.
Nevra, hafifçe ona sarıldı ve saçlarını okşadı.
— Yusuf hâlâ dönmedi, — dedi pijamalarıyla mutfağa giren Parla. — Evde sadece biz varız, bir de Mert’le Leyla’ya bakan dadı. — Umay’a bakarak düşündü. — Nerede olabilir ki?
— Hastanede kaldı, annem rica etmişti, — diye hatırlattı Umay, gözlerini kapatarak.
Parla onlara baktı, sonra yanlarına geldi ve Nevra’nın diğer tarafına oturdu. Nevra fincanı kenara koydu ve ikinci torununa da sarıldı. İlgi göstermeyi, şefkatli olmayı öğreniyordu ama bu ona hâlâ biraz beceriksizce, tutuk geliyordu. Kızlar ise bundan şikâyetçi değildi. Onlar, telefonunun sık sık yeni mesajlarla aydınlandığını, onun da göz ucuyla okuyup bazen gülümsediğini fark ediyorlardı.
— Cem’den başka mesaj gelmedi mi? — diye sessizce sordu Parla.
Nevra gerildi. İki torununun arasındaydı ama ikisi de sanki tüm o kavgacı hâllerini kaybetmiş, ona sokulmuştu. Umay başını salladı. Nevra önce birine, sonra diğerine baktı. İkisi de sessizleşmişti. Umay gözlerini kapatıp derin nefesler alıyor, Parla ise boşluğa dalmış bakıyordu.
— Bana sorabilirsin, — dedi Nevra, Parla’nın omzunu hafifçe sıkarak. — Her zaman yetişkin olmak zorunda değilsin.
Parla masanın kenarını parmağıyla takip etti:
— Babamı neredeyse hiç tanımadım, — diye fısıldadı. — Şimdi çok pişmanım. Birlikte geçirebileceğimiz zamanları, fırsatları kaçırdığıma… Ama ona o kadar kızgındım ki… — Pencereden dışarı baktı, sonra ekledi: — O, annemden farklı sarılırdı.
— Farklı, — diye onayladı Umay.
Nevra onları daha sıkı sardı. Bahar’ın kanepesinde böyle, kızlarla yan yana oturmak ona hâlâ yabancıydı.
— Senin hatırlayacakların var, — dedi Parla.
Nevra derin bir nefes aldı. Onun hatırladıkları ise sadece acı veriyordu. Timur’a çok sevgisini verebilirdi ama kendi inançlarının esiri olmuştu.
— Hiç dedem olmadı, — dedi Parla devam ederek. — Annemin babasını tanımıyordum, ölümünden kısa süre önce tanıştım. Ama bir babaannem var. — Nevra’ya baktı. — Peki baba, senin baban kim, babaanne? Sonuçta o da bizim dedemiz oluyor.
Nevra donakaldı. Hemen cevap vermedi.
— Leyla söylemedi, — dedi sonunda, iç çekerek. — Asla… Hatta hamileyken bile. Sadece ailesi olduğunu söyledi.
Umay gözlerini açtı, ona döndü.
— Ailesi, — diye fısıldadı Parla. — Demek ki bizim teyze ya da amcalarımız, kardeşlerimiz olabilir.
Umay gerildi. Nevra kaşlarını çattı:
— Leyla, onun asla ortaya çıkmayacağını söylemişti, — bu konuşma ona hiç hoş gelmiyordu.
Telefonu yine yandı, ekranını aşağı çevirdi.
— Ya ortaya çıkarsa? — dedi Umay, dikkat kesilerek. — Demek ki babam, gerçek babasının kim olduğunu hiç bilmemiş.
— Leyla’ya bir daha sormadım, — dedi Nevra dürüstçe. — O zaman geçmişi kurcalamamak daha iyi gibi gelmişti.
— Babamın kime benzediğini bile bilmiyoruz. Fotoğrafını görebilsek keşke… Belki hâlâ bir yerlerde yaşıyordur, — dedi Parla, hâlâ pencereden dışarı bakarak.
— Ben sanırım bilmek istemezdim, — dedi aniden Umay. — Kim olduğunu bile bilmiyoruz. Belki bizi istemez. Eğer babaanne Leyla susmayı seçtiyse, demek ki bir sebebi vardı.
— Kızlar, — dedi Nevra, onları daha da sıkı sararak. Onlarla böyle yan yana oturmak ona garip ama hoş gelmeye başlamıştı. — Bazen çocuklar babalarını tanımaz, olur böyle… — sustu, — bazen de babalar çocuklarının olduğunu bilmez… Ya da bilir ama kabul etmeye korkar. — Başını kaldırıp onlara baktı. — Öyle yaşarsın işte, bazen hayat boyu, yanındaki insanı tanımadan ya da tanımaktan korkarak…
Telefonundan yeni mesaj sesi geldi, dudak kenarıyla gülümsedi. Kızlar göz göze geldi.
— Hayatında biri mi var? — diye temkinle sordu Parla.
— Benim yaşımda… — diye utanarak ellerini indirdi Nevra, fincanını aldı.
— Neden olmasın? — dedi Umay ciddi bir şekilde. — Babaanne, aşkın yaşı olmaz. Biz sadece kendimizi aksine inandırmaya çok alışığız.
— Sadece mesaj bunlar, — dedi Nevra, fincanı masaya koyup kendine yelpaze yaparak. — Sadece birlikte restorana gitmiştik.
— Şimdi de mesajlaşıyorsunuz, — Parla hafifçe omzuna dokundu.
— Öyle, — dedi Nevra gülümseyerek, biraz da rahatlayarak.
— Bu çok güzel babaanne, hayatında biri olması… — dedi Umay, gözlerindeki yaşları saklamak için başını çevirdi. — Bak, Gülçiçek babaanne doktor Reha ile evlendi, sen neden onun gibi yapmayasın? — Başını onun omzuna koydu, akvaryumdaki balıklara bakarak. — İsmini bilmesek de, bizi tanıştırırsın değil mi? — Ona daha sıkı sarıldı.
— Ben de ailenin büyümesinden yanayım babaanne, — dedi Parla. — Hayatımızda güzel şeylere çok ihtiyacımız var.
Nevra bu kez çekinmeden telefonunu aldı, gelen tüm mesajlara cevap verdi… Ve ilk kez, önce yazmak istedi…
***
…Sessizliği ilk bozan Cem oldu:
— Neden hiçbir şey sormuyorsun? — dedi, pencerenin yanında durarak, Boğaz’a bakıyordu.
Yusuf kendine çay demledi. Yabancı bir mutfakta biraz tedirgindi ama her şeyin zevkle döşendiğini fark etti. Hele o manzara… Boğaz, köprü… Büyüleyiciydi. Tostlarını ve çayını alıp balkona yöneldi.
— Ne sormam gerekiyor ki? — omuz silkti.
— Bundan sonra ne olacak? — Cem, küçük bir çocuk gibi dudaklarını ısırdı.
— Bunu birinin bildiğini mi sanıyorsun? — Balkon kapısını açıp dışarı çıktı.
Cem de onu takip etti, kapı eşiğinde durdu. Yusuf, kenara kadar yürüyüp çayından bir yudum aldı.
— Tabii seni hemen kabul ettiler, — arkasına sertçe laf attı Cem. — Seni evlerine aldılar. Bahar sana sıcak davranıyor.
— Sen hâlâ onay bekliyorsun, öyle mi? — diye döndü ve ona baktı. — Peki neden herkesten kaçıyorsun?
— Sekiz yaşında değilim ben, — parladı Cem.
— Ama davranışların öyle söylüyor, — dedi Yusuf, korkuluğa yaslanıp iskeleden ayrılan küçük yatlara bakarak.
Cem sustu. Gözlerinde korku vardı. O videoyu gönderirken ne yaptığını gerçekten bilmiyordu. Şimdi ise nasıl sonuçlanacağını kestiremiyordu. Bahar’ın dediği gibi, bir bedeli olacaktı. Saatine baktı; Evren hâlâ dönmemişti, ne arıyor ne yazıyordu. Ya hâlâ haberi yoktu… ya da onu hayatından tamamen silmişti.
Yusuf fincanı masaya bıraktı:
— Okulu bıraktım çünkü annem hastaydı, çalışmaya başladım. Annem öldüğünde bütün evrak işlerini halletmem gerekti, — dedi sakin bir sesle. — Yemeği ben alıyordum, kendim seçiyordum. Dünyaya kızmaya vaktim olmadı, — tekrar dönüp ona baktı. — Sadece yaşadım. Anlıyor musun? Yaşamak zorundaydım.
— Yani güçlü olmak zorunda kaldığını mı söylüyorsun? — Cem çenesini hafif yukarı kaldırdı.
Yusuf dikkatle ona baktı:
— Neden sürekli saldırıyorsun? — dedi, Cem cevap vermeyince devam etti. — Benim bir seçeneğim yoktu, yaşamak zorundaydım. Ne yapacaktım, gidip hırsızlık mı? — Bu sözler Cem’in yüzündeki bütün rengi aldı. — Senin seçeneğin var. Peki sen ne yapıyorsun? Video yayımlıyorsun arkalarından ve onay bekliyorsun.
Cem dudaklarını ısırdı, bakışları sağa sola kaçtı, sonra çömelip sırtını duvara dayadı.
— Beni hapse atabilirler mi? — dedi neredeyse fısıltıyla.
Yusuf ona döndü:
— Atabilirler, bunu sen de biliyorsun, — dedi sakince. — Ama sana bir şans da verebilirler.
Cem başını ellerinin arasına aldı:
— Ya yine her şeyi berbat edersem? — dedi kısık sesle.
— O zaman en baştan başlarsın. Ama kimsenin gelip seni kurtarmasını bekleme. Artık çocuk değilsin, Cem, — dedi Yusuf ve sustu.
Sokaktan şehrin sesi geliyordu; yatların kornaları, sahilden gelen cümle kırıntıları… Balkonun üzerinde ise sessizlik çökmüştü.
— Peki sen emin misin, — diye yine sessizliği bozan Cem oldu, — sana ihtiyaçları olduğuna?
— Peki sen emin misin, ihtiyaçları olmadığına? — Yusuf’un sesinde ilk kez sert bir ton vardı. — Kabul et, kendinden nefret ediyorsun. Kabul et, birinin gelmesini ve seni kurtarmasını bekliyorsun. Ama kurtaracak olan belki var… Peki sen ne yapmaya hazırsın? Sana uzatılan o eli tutmak için ne vereceksin?
Cem yüzünü elleriyle kapattı, başını eğdi ve ağlamaya başladı. Yusuf yavaşça arkasını döndü, bakışları Boğaz’ın durgun yüzeyinde gezindi. Gözlerinde dalgalar yansıyor, dudaklarında hafif bir gülümseme vardı; sanki hayali gerçekleşmişti. Gerçek değil elbette… Ama hep sahil kenarında yaşamak istemişti; martı sesleriyle uyanmak, bir yatla açılıp yüzüne deniz damlalarının çarpmasını hissetmek… Rüzgârın yüzüne vurması, önünde sonsuz bir ufuk… Yusuf, arkasındaki hıçkırıklara kulaklarını kapatmaya çalıştı; derin bir nefes aldı, sanki bu evde yaşıyormuş gibi… Balkona çıkıp gün doğumunu karşılamak, gün batımını uğurlamak… Orada durdu, sadece nefes aldı, bu fırsat elindeyken…
***
…Son yirmi dört saatte ilk kez, doktorlar odasında biraz olsun rahatlayıp kahve içmeye fırsat bulmuşlardı. Tabletler masanın üzerinde duruyor, artık maskeler ve eldivenler çıkarılmıştı. Kimisi oturmuş, kimisi sırtını duvara dayamıştı; hepsi yorgundu, ama hâlâ biraz gergin.
Bahar boneyi çıkarıp derin bir nefes verdi, istemsizce kapıya baktı… Ama Evren görünmüyordu, gelmeyeceğini biliyordu. Uraz, masanın etrafında gergin adımlarla dolaşıyordu. Siren, kupasının dolmasını beklerken yorgun bir şekilde dolaba yaslanmıştı.
— Evet, ameliyat dâhiceydi, — dedi Uraz, sanki hükmünü veriyormuş gibi. — Ama dürüst olalım, biz Profesör Evren hakkında aslında hiçbir şey bilmiyoruz.
Bahar, küçük kanepeye oturmadan önce donakaldı. Oğluna döndü, sessizce neyi öğrenmek istediğini sorgulayan bakışlar attı.
— Onun yetiştirme yurdunda büyüdüğünü, sonra evlatlık alındığını biliyoruz, — dedi Uraz, durmaksızın yürümeye devam ederek.
Bahar başını iki yana sallayıp oturdu.
— Birçok hayat kurtardığını biliyoruz, — diye üsteledi Uraz, Siren’in dirseğiyle yanına vurmasına rağmen.
— Nakli gözetim altında yaptı, — diye araya girdi Doruk. — Kabul edin, — bakışlarını hepsinin üzerinde gezdirdi, — profesör gergindi. — Çok fazla risk vardı.
— Eli titremedi, — diye karşı çıktı Bahar. — Gözetim altındaydı! Geri adım atmadı!
— Anne, sen onda ne buldun? — diye patladı Uraz.
Bahar yavaşça yerinden kalktı, yüzündeki bütün renk çekilmişti.
— Onun on yıl önce nerede olduğunu, kimi ameliyat ettiğini bilmiyoruz, hakkında hiçbir şey bilmiyoruz! Kaç kişi masasında öldü… — dedi Uraz, ona yaklaşarak. — Ve sen hâlâ onu savunuyorsun? O sadece bir doktor, — hatırlattı. — Bir doktor.
— Peki sen kimsin ki yargılıyorsun? — dedi Bahar, oğlunun gözlerinin içine bakarak. — Ben, senin çocuklarını Profesör Evren’le birlikte kurtarırken, sen neredeydin, ne yapıyordun, hatırlıyor musun?
Siren, elini ağzına götürdü.
— Hepimiz baskı altındaydık, — diye devam etti Bahar. — Hakkımızda şüpheler varken bile! Kimseyi savunmak zorunda değiliz ama bir takım olmak zorundayız, — boneyi avucunda sıkarak çıkışa yöneldi, — hayat kurtarmak için bir takım olmak zorundayız. Ve bugün, hedefte olmamıza rağmen, bunu başardık!
Neredeyse çıkmıştı ki durdu, geri döndü, hepsine baktı:
— Ameliyathanede miydiniz, yargılayacak olan siz misiniz? — ellerini iki yana açtı. — Tartışma hakkınız yok! O burada cerrah, tıpkı hepimiz gibi! Hayır, — hafifçe gülümsedi, — o baş cerrah! Ve sen de ondan eğitim alacaktın, değil mi? — diye hatırlattı Bahar.
Uraz’ın yüzü kızardı. Siren onu sakinleştirmeye çalıştı ama o dinlemedi.
— Alacağım da, — dedi Uraz, göğsüne yumruğunu vurarak. — Sen söyledin, o baş cerrah. Öğretmek zorunda, burası eğitim hastanesi.
— O zaman şunu unutma, ona şüphe duyması için fırsat verirsek gider. Suçlu olduğu için değil, yalnız kalacağı için. Ama artık aramızda kimse yalnız değil — biz bir takımız!
— Sen gerçekten onun tarafında mısın? — dedi Uraz, dişlerinin arasından.
— Ben adaletin tarafındayım, — dedi Bahar sakince. — O yoksa, ben de yokum. Sadece takım ve takım çalışması var. Birlikte değilsek, sadece yan yanayız.
Döndü ve doktorlar odasından çıktı. Dokunmadığı kahvesi masada soğuyordu.
— Demek ki artık âşık değil, — diye mırıldandı Doruk, biraz dalgın bir sesle. — Bahar tarafını seçti.
Odaya sessizlik çöktü. Her biri, cerrah olmanın bir unvan değil, bir seçim olduğunu anlamaya başladı. Zor zamanda yanında olma seçimi… Ama yine de havada asılı kalan o sessiz soru vardı: eğer o onunla değilse… kimle?…
***
…Rengin, Adem Yurdakul’la birlikte odasına girdi. Onun bakışı bile içini buz gibi yapmasına rağmen kendini toparlamaya çalışıyordu. Adem sessizdi, kapıyı kapatmasına izin verdi. İnce bir dosya ile tabletini kolunun altında tutuyordu. Bakışları, sakin bir şekilde odanın içinde gezindi.
— Kahve? — diye teklif etti Rengin.
Adem pencereye doğru yürüdü; şehir manzarası muhteşemdi.
— Ameliyatın nispeten başarılı geçmesi sizin şansınız, — dedi, ona dönmeden. — Parametrelerden biri bile sınırın dışına çıksaydı, kurul Evren Yalkın’ın görevden alınmasını önerecekti, — yavaşça dönüp göz göze geldi, — hem de sadece onu değil.
Rengin kaşını bile kaldırmadı, ama içinden sanki ikinci bir nefes almış gibi oldu.
— Bunu hesaba kattım, — dedi sakin bir sesle, boğazını sıkan görünmez elin yavaşça gevşediğini hissederek.
Adem hafifçe gözlerini kıstı; sadece bir anlığına, ama o bunu yakaladı.
— Fazla yük aldınız, — diye devam etti. — Raporumda belirttim: ekibe duygusal olarak bağlısınız. Bu sizi savunmasız yapıyor.
Rengin kollarını göğsünde kavuşturdu:
— Belki de bu, beni gerçek bir yönetici yapıyordur!
Adem ona sessizce baktı, sonra masaya yaklaştı:
— Kurul ciddi şekilde farklı bir görev dağılımı düşünüyor, — dosyayı masaya bıraktı. — Kadroyu istikrara kavuşturmazsanız, nakil yapma hakkınızı kaybedersiniz.
Rengin gözlerini bir anlığına kapadı — haklarını kaybederiz demek, izin çıkmış demekti. Neredeyse gülümsedi.
— Onları bir arada tutarım, — dedi sessizce, duygularını belli etmeden. — Çünkü burası sadece bir ekip değil. Burası, aileden bile yakın insanlar.
Adem cebinden mendilini çıkarıp yavaşça gözlüğünü sildi, gözlerini kaldırmadan:
— Kurul, bölüm açma izni veriyor, — sonunda kararı açıkladı, düşüncelerini doğrulayarak, — ama denetim altındasınız. Ekip başaramazsa, — mendili cebine koyup gözlüğünü taktı, — sorumluluk tamamen size ait. Sonuç var, ama duygusal zemin dengesiz!
Rengin başını hafifçe eğip masaya yaklaştı, döndü ve ona baktı. Şimdi onun cevabını bekliyordu.
— Unutuyorsunuz, onlar canlı insanlar, makine değiller! — dedi, masanın kenarına oturup ellerini dayayarak.
— Birbirlerini dibe çekmeyeceklerinden emin misiniz? — dedi Adem, tabletini tutarak. — Özellikle lisans tehlikedeyken?
— Tam da herkes tehlikede olduğu için birbirimize tutunuyoruz. Biz tutunuyoruz, — dedi. — Korku geçici, ama profesyonellik bir sistemdir!
Adamın dudakları hafifçe kıpırdadı, sanki alay edecekti ama duygularını sakladı:
— Kurul, sinir krizinin eşiğinde dâhilik değil, istikrar ister! — nefesi hızlanmış, alnında ter damlaları belirmişti.
— Dâhilik ve istikrar birbirini dışlamaz, — diye karşılık verdi. — Başka ne söylemek istiyorsunuz?
Adem sinirle elini cebine soktu ama mendili çıkarmadı:
— Kurul gözetimi sürdürecek, siz kişisel sorumluluk altındasınız. En ufak aksaklıkta ilk siz görevden alınacaksınız! Rapor ettim — gerginlik zirvede!
Rengin başını salladı:
— Biz hayatta kalma modundayız, — hatırlattı. — Yakınlarımızı kaybettik, ekip arkadaşlarımızı kaybettik, — yutkundu, — bazıları ailesinin bir parçasını yitirdi.
Adem başını hafifçe kaldırdı, onu soğuk bakışlarla süzdü:
— Bir sonraki ameliyatın duygusal olarak imkânsız olacağından korkmuyor musunuz?
Rengin derin bir nefes verdi:
— Peki ya ben gidersem her şeyin çökeceğinden korkmuyor musunuz?
— Korkan, bağlanandır, — ilk kez cevabı hiç bekletmeden verdi. — Ben sadece gözlemledim, — hatırlattı. — Ama şahsen, — burada durdu, bakışını ona çevirmeye zorladı, — kaybetmenize üzülürüm, — itiraf etti.
Gözlerinde saygı vardı.
— Kaybetmeyeceğiz, — dedi Rengin, masadan kalkarak. — Çünkü hata yapma hakkımız yok!
Adem ilk kez neredeyse gülümsedi. Başını hafifçe eğdi, bakışı onu delip geçti. Yavaşça döndü… ve hızlıca odadan çıktı. Kapının yumuşak bir “klik” sesiyle kapanması, Rengin’i sanki biri dokunmuş gibi irkiltti. Masaya oturdu… bacakları onu taşımıyordu. Kalbi göğsünde çarpıyor, dudakları aralanmış, ağzından nefes alıyordu.
Düşünceler kafasında dönüp duruyordu — onlar gerçekten bana aile gibi oldular. Belki de bu benim zayıflığım? Yoksa gücüm mü? Kendi kendine bile cevap veremedi… Tek bildiği, ellerinde hâlâ bir şans olduğu. Hayatta kalmışlardı… ama şimdi asıl zorluk başlıyordu… yaşamaya devam etmek…
***
…Devam etmek gerekiyordu… sadece devam etmek… ama o bir adım bile atamıyordu. Rengin, ellerini masaya dayamış, başını kaldırırsa her şeyin çökeceğini hissediyordu. Kapının tıklatıldığını hemen duymadı. Ancak kapı açılınca irkildi. Kimdi bu? Yoksa o mu dönmüştü… ne istemiş olabilirdi ki? Vücudundan sinirli bir titreme geçti, parmakları masa kenarını sımsıkı kavradı.
— Affet, — Serhat kapıyı usulca kapattı, — onun çıktığını gördüm, — dedi fısıldayarak, ona yaklaşırken.
— Demek gitti, — dedi Rengin, sesi boğuk, başını eğerek.
Serhat, yaklaşmaya cesaret edemeden durdu. Birkaç saniye boyunca sadece nefes alıyorlardı. Onun son gücüyle ayakta durduğunu görüyordu… ve artık neden geldiğini bile bilmiyordu: sormak için mi? kalmak için mi?
— Ben… — boğazını temizledi, — bir şey sormak istedim.
Rengin yavaşça başını kaldırdı. Ona bakıyordu… zayıf görünmekten korkmuyordu. Ondan korkmuyordu, onun yanında gerçek olmaktan korkmuyordu. Serhat, onda hem gücü hem de kırılganlığı görüyordu.
Daha da yaklaştı. O kadar yakındı ki, sormak istediği soruyu bir türlü dile getiremiyordu. Dün “hayır” demişti… ama bugün, bütün kalbiyle “evet” duymayı istiyordu. Birkaç saniye boyunca odada sadece nefesleri duyuldu, sonra o soruyu sormaya cesaret etti:
— Esra’nın, — etrafa bakındı, sanki biri onları dinliyor mu diye kontrol ediyordu, — bir şansı var mı?
Rengin derin bir nefes verdi. Serhat da korkuyordu, ama yine de odasında duruyor, ona kendi korkusunu görmesine izin veriyordu, adeta cildinden hissediyordu.
— Var, — dedi fısıltıyla, — eğer bir donör bulunursa, kalp alacak… eğer… — sözünü tamamlamadan durdu.
— Beni kandırmadığın için teşekkür ederim, — dedi Serhat, aynı tonda.
Rengin bir iç çekti. Ayağa kalkmaya çalıştı, ama dengesini kaybetti. Serhat hemen bir adım atıp dirseğinden tuttu.
— Biz… iyi miyiz? — gözlerinin içine baktı, nefesini hissederek.
— Biz kimiz, Serhat? — dedi o, fısıldayarak. — Doktorlar mı? Anne babalar mı? Yöneticiler mi? Yoksa kendimiz dışında herkesi kurtarmaktan yorgun düşmüş insanlar mı?
Çok yakın duruyorlardı, fazlasıyla yakın… ama kimse geri adım atmıyordu.
— Eğer şimdi düşersen, — sesi kısılmıştı, — her şey dağılır.
Rengin yavaşça elini onun omzuna koydu. Dikkatle, sanki destek arar gibi. Serhat irkildi. Parmakları onun yanağına uzandı, hafifçe dokundu… ve o izin verdi, geri çekilmedi.
Onu kollarına aldı, daha da yakına çekti… yalnız olmaktan çok yorulmuştu… onun yalnızlığını iliklerine kadar hissediyordu.
Farkında olmadan öpüştüler — acele etmeden, tutkudan değil… O izin verdi… karşılık verdi… daha da sıkıca sarıldı… artık öpen, kendisiydi…
***
…Dudakları hâlâ onun öpücüğünü hatırlıyordu. Serhat, önlüğünü omuzlarına attı. Rengin kıyafetini düzeltti. Göz göze gelmediler, sadece bedenlerinden geçen hafif bir titreme vardı. Oda öyle bir ısınmıştı ki, pencereyi açmak istiyordu insan.
— Eğer “asla” dersen, — diye fısıldadı Serhat, gözlerini yere dikerek, — “neden” diye sormam, — bir anlığına bileğini hafifçe tuttu, hızlı atan nabzını hissetti.
Rengin, elini yavaşça kurtardı, dizlerinin üzerine koydu, sonra avucunu karnına bastırdı.
— Hiçbir şey söylemeyeceğim, — dedi, arkasını dönerek. — Bilmiyorum, — omuz silkti, — bunun ne olduğunu bilmiyorum.
Serhat başını salladı, onun görmediğini fark etmeden. Kapıya doğru yürüdü, dönüp baktı. Sanki bir şey söylemek istedi, ama sustu, sessizce kapıyı açtı ve çıktı.
Rengin, kapının onun arkasından kapandığını duydu. Ancak o zaman elleriyle yüzünü kapatıp öne eğildi, sadece nefes aldı. Olanlara bir anlam yüklemek istemiyordu; hâlâ vücudundaki titremeyi hissediyordu, hâlâ onun dokunuşlarını teninde duyuyordu… Uzun süre öylece oturdu, her hücresinin yeniden canlandığını hissederek. Sessizdi, sadece nefes alıyordu…
***
…Kendi odasının sessizliğinde sadece nefes alıyordu, bilgisayar ekranında hastalarının son tahlil sonuçlarını gözden geçiriyordu. Kapı nazik, neredeyse çekingen bir şekilde tıklatıldı. Bahar başını çevirip gözlüğünün üzerinden baktı.
— Evet? — kaşlarını hafifçe çattı.
Kapı açıldı, içeri Adem Yurdakul girdi. Elinde ince bir dosya ve tablet vardı, kapı eşiğinde durdu.
— Yargılamak için geldiyseniz, — dedi Bahar, gözlüğünü çıkarıp masaya bırakırken, — anlarım ama buna izin vermem. Cerrah tanrı değildir! Sonucu garanti edemez, — gözlerinin içine bakıyordu, — ama kalbi eline alıp yeniden çalıştırabilir. Elinden geleni yapabilir, — gözünü bile kırpmadan. — Ve bugün, o bunu yaptı!
— Bir dakikamı alacak, — dedi o, sakin bir sesle, ona yaklaşarak. — Sizi tutmayacağım, — gözlerini ondan ayırmadan.
Bahar, ayağa kalkma zahmetine bile girmedi. Masanın iki tarafında duruyorlardı; tek amaç, ama sayısız çatışma. O, sistemi temsil ediyordu; Bahar ise doktorların küçük düşürülmesine izin vermiyordu.
— Sadece, — boğazını temizledi, — sadece size şahsen söylemek istedim.
Bahar’ın kaşları hafifçe kalktı.
— Beş yıl önce eşimi kaybettim, — dedi Adem. Bahar’ın yüzünde tek bir kas bile oynamadı. — Profesör Evren Yalkın o ameliyattaydı. Ve ben… — sustu.
Bahar, ona ne acıyla ne korkuyla baktı; sadece dikkatle dinliyordu.
— Affedemedim, — sonunda itiraf etti. — Ne onu, ne de kendimi.
— Ben size hâkim değilim, — diye fısıldadı Bahar.
Sanki onu duymamış gibi devam etti:
— Eğer bugün hata yapsaydı… bana daha kolay gelirdi, — hafifçe alaycı bir gülümseme belirdi. — Acınası değil mi? — gözlerinde merhamet arar gibi baktı.
— Hayır, değil, — dedi Bahar, çok sessiz.
— O iyi bir doktor, — dedi Adem, ilk kez bunu kabul ederek. — Sadece iyi bir doktor olmasını istemedim, — diye ekledi yüksek sesle.
Bahar ellerini birbirine kenetledi. Adem kapıya yöneldi, elini kapı koluna koyduğunda, arkasını dönmeden konuştu:
— Evet, suçlu değil… ama başkasının ölümünü kendi ölümü gibi taşıyor, — içini çekti. — Sanırım uzun zamandır, aynı yöne bakmaktan korkmayacak birine ihtiyacı vardı, — başını çevirip göz göze geldi, — ve yüzünü çevirmeyecek birine.
Adem Yurdakul, girdiği gibi sessizce çıktı. Bahar odasında yalnız kaldı. Sözlerinin ağırlığını hâlâ hissediyordu. Yavaşça ayağa kalktı, askıdaki önlüğünü alıp omuzlarına attı.
Sadece nefes almak istemişti; bu yüzden terasa açılan kapının önünde buldu kendini. O gün orada konuştuklarından beri, çıkmadan önce hep bir an duraksıyordu. Zor… kolay… sadece bir adım.
Kapıyı itti. Şehir önünde nefes alıyordu… o ise korkulukların yanında duruyordu, önlüksüz… bir doktor değil de sıradan bir ziyaretçi gibi. Ona doğru yavaşça yürüdü.
Evren, elinde kâğıt bardak tutuyordu ama içmeyi unutmuş gibiydi. Bir noktaya bakıyordu ama Bahar onun kendisini hissettiğini biliyordu. Kimin geldiğini anlamıştı. Bahar, arkasında durdu.
Bu teras neler görmüştü… Neler söylenmişti burada, daha da fazlası rüzgâra bırakılmıştı. Sessizlik içinde duruyorlardı; o önde, Bahar arkada.
— Bana uğradı, konuştu, — sessizliği ilk bozan Bahar oldu.
Evren başıyla onayladı, dönmedi.
— Suçlu olmadığını söyledi, — bir adım atıp elindeki bardağı aldı.
Bardak doluydu, ama kahve çoktan soğumuştu.
— Öyle değil, — dedi derin bir nefesle. — Hata yapmadım… ama kurtaramadım da.
Evren başını eğdi.
— Hiçbirimiz kusursuz değiliz, Evren, — dedi Bahar sessizce, bardağı korkuluğun üzerine koyarak.
O kadar yakındılar ki omuzları neredeyse değiyordu. Eskisi gibi… ama eskisi gibi olamadan. Evren döndü, göz göze geldiler.
— Gelmeyeceğini sandım, — fısıldadı, — gideceğini.
— Gittim zaten. Çünkü o zaman ikimiz de hazır değildik, — gözlerinin içine bakarak.
Evren’in yüzüne bir gölge düştü. İkisi de sustu. Söylenen çok şey vardı, ama en önemli olan hâlâ söylenmemişti. Ve işte bu, asıl gerçekti.
— İkimiz de, — dedi fısıltıyla, — ikimiz de hazır değildik, — sonunda o da kabul etti.
Bahar’ın dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi:
— Şimdi seni görüyorum — canlı, gerçek, kusursuz olmayan, kazanan değil… seni, Evren. — Derin bir nefes aldı. — Neden sormadım biliyor musun? Çünkü başından beri senin tarafını seçtim. Seninle mücadele etmedim… yanında durdum.
Evren yeniden irkildi, yavaşça elini uzattı, parmakları onun eline hafifçe dokundu, çekingen ve kararsız.
— Hâlâ yanında olmak istiyor musun? — diye fısıldadı, gözlerini ondan ayırmadan.
Parmakları onun avucunda kıpırdadı, Evren onları hafifçe sıktı. Artık, tıpkı ameliyatta olduğu gibi, hata yapmaması gerektiğini hissediyordu… ya da belki yapabilirdi. Bahar da, o da hata yapmışlardı. Mükemmel değillerdi. Birbirlerinin hatalarını kabullenmeyi öğrenmeleri gerekiyordu.
Derin bir nefes aldı, sanki o ana kadar hiç nefes almamış gibi. Yan yana durdular, sessizlikte… Şehir kendi hayatını yaşıyordu. Bahar yanındaydı… şimdilik bu yeterdi. Daha fazlasını istemek, sıcaklık, ilgi… bunlar zamanı gelince olacaktı. Ama Evren, güvenini adım adım yeniden kazanmak zorundaydı… eğer Bahar izin verirse… eğer ona şans verirse.
Veriyor muydu? Ona baktı, mavi gözlerinin uzun, derin bakışını yakaladı. Onun gözlerine, sıcaklığına, kokusuna… sadece yanında durmasına bile ne kadar hasret kaldığını hissetti. Parmağı yine kıpırdadı, elini daha sıkı tuttu… ve dünya yeniden renklendi. Dudaklarında bir gülümseme belirdi, gözleri parladı. Sadece onun varlığı, ona yaşama isteği ve ilerleme gücü veriyordu.
Ama Bahar gülmüyordu. Evren kaşlarını çattı.
— Ne oldu? — diye sordu.
— Reha’yı birazdan ameliyata alacaklar ve… — hastane pencerelerine döndü, ama elini bırakmadı, — çok büyük bir sorun var, Evren, hem de çok büyük.
— Ne? — diye sordu, onun parmaklarının elinde titrediğini hissederek.
— Rengin’le konuşman gerek, — dedi Bahar.
— Eğer bu bölümle ilgiliyse… — sözünü kesti Evren.
— Hayır, Cem, — Bahar dudaklarını ısırdı, göğsünden derin bir nefes verdi. — Korkarım durum çok karışık, — başını salladı. — Artık kesinlikle başını belaya soktu ve bu artık sadece bir bileklik meselesi değil, Evren, — eli saçına doğru kalktı, ama vazgeçip indirdi, — en iyisi Rengin’le konuş, — diye rica etti.
— Beni korkutuyorsun, — dedi, sesinde endişe duyuluyordu.
Bahar cevap veremeden cebindeki telefon titredi, sonra çalmaya başladı. Telefonu çıkarıp, arayanı görünce Evren’e gösterdi:
— Çağla, — fısıldadı. — Açmam lazım. Rengin, — diye hatırlattı, işaret parmağını hafifçe göğsüne dokundurup hızlıca uzaklaştı.
— Ne? — diye bağırışı duyuldu. Bir an durdu. — Ne zaman? — adımları hızlandı. — Neredesin? — ve koşmaya başladı.
Evren bir anda harekete geçti. Nedenini bilmeden, sadece hissetti… onlara, ikisine birden, şimdi gerektiğini…