Bahar, evrenin güneşi olmaya hazır mısın?
Bölüm 6. Kısım 3
— Neden kalktın? — gözlerinin içine bakarak sordu. — Dinlenmeni söyledim sana, — saçının bir tutamını düzeltti.
— Yardım etmek istiyorum, — Bahar eşiği geçti ama Evren hemen kolundan yakalayıp onu salondaki masaya doğru yönlendirdi.
— Dinleneceksin! — dedi ve onu masanın başına oturttu.
Bahar derin bir nefes verdi; onun bu tonuna karşı çıkmak kolay değildi.
— O zaman bari kahve, — dedi, Umay’a dönerek.
— Ben yaparım! — diye canlandı Umay.
— Kahve yok! — Evren’in sesi o kadar sert çıktı ki, herkes sustu.
Ama Umay inatla çenesini kaldırdı, kahve makinesinin düğmesine bastı. Evren’i gözlerinin içine baka baka kahve hazırlıyordu. Evren ise sürahiden bir bardak su doldurdu, Bahar’a yöneldi. Kahveyi tam Umay’ın elinden kaptı, Siren’e uzattı:
— Akşam yemeğine kadar sadece su, — dedi ve bardağı Bahar’a verdi.
Bahar sessizdi. Artık şunu anlamıştı: eskisi gibi davranamazdı. Eskiden köşeleri yumuşatır, Umay’ın enerjisini başka tarafa yönlendirirdi. Ama bu kez Evren’e güvenmeyi seçti; onun kendi yolunu bulmasına, ailesine yerleşmesine izin verdi. Tıpkı biraz önce mutfağı ona bırakıp yemeği pişirmesine izin verdiği gibi. Oysa hep ön almaya çalışmıştı… ve bunun her zaman faydalı olmadığını anlamıştı — özellikle de kendisi için.
Bahar elini uzattı, bardağa dokundu. Evren o an gördü: sağ elinin yüzük parmağında bir yüzük parlıyordu… onun yüzüğü. Ona evlenme teklif ettiğinde taktığı o yüzük. Bir an için etraflarındaki her şey kayboldu: mutfak da, sesler de, telaş da… sadece o ve yeniden hayat bulan o yüzüğün ışıltısı vardı. Evren’in göğsü sıkıştı, nefesi kesildi, sanki dünya bir nefeste durmuştu.
Gerçek olduğuna, rüya olmadığına ancak o an ikna oldu. Gözleri doldu, saklamaya çalışmadı. Onun elini bardakla birlikte kavradı, eğildi, herkesin önünde Bahar’ı öptü. Öylesine uzun, öylesine kesin bir öpücüktü ki, artık hiç kimsenin şüphesi kalmadı: onlar yeniden beraberdi.
— Oturuyorsun, — dedi sessiz ama kararlı bir sesle. Bardağı sıkıca tuttuğundan emin olunca parmaklarını bıraktı. — Kalkmak yok!
Herkes onlara bakıyordu. Siren ellerini yüzüne kapatıp gülümsemesini gizledi. Umay masadan yavaşça uzaklaştı, yüzünde gözyaşlarıyla karışık bir gülümseme belirmişti. Parla dudaklarını bastırdı, yorum yapmamak için. Nevra pencereye dönse de, camdaki yansımada gülümsemesi belli oluyordu.
Artık açıktı: Evren ve Bahar yeniden beraberdi. Henüz evli değillerdi belki ama, her şeyin başladığı yere dönmüşlerdi: onun teklifi ettiği ana, onun kabul ettiği ana.
— Nihayet… — diye fısıldadı Siren, gülümseyerek yanağından süzülen yaşını sildi.
— Ben size demedim mi, — dedi alayla karışık bir sesle Umay, hemen Uraz’ın bunu göremediğine üzülerek telefonunu çıkardı.
— Demek gerçekten birlikte…, — diye mırıldandı Parla, gözlerini indirdi.
— Şükürler olsun, — dedi Nevra, neredeyse duyulmayacak kadar kısık sesle.
— Şeyyy… — adını söylemek bile zor geliyordu ona, ama sonunda cesaret buldu. — Evren, — Yusuf mutfağa girdi. — Söylediğiniz her şeyi yaptım ve… — gözleri etrafta dolaştı. — Ne oldu burada? Neden herkesin gözleri kızarmış?
Evren gülümseyerek ona yaklaştı, birden kollarını açıp sarıldı, sırtına vurdu:
— Yukarı çıkar, kapının önüne bırak, — dedi fısıltıyla, yalnız Yusuf’un duyacağı şekilde. — Her şey yolunda. Git, ellerini yıka, — sonra geri çekildi, ona bakarak yüksek sesle söyledi: — Yemek zamanı!
— Aaa… — Yusuf afalladı, arkasına bakıp tekrar Evren’e döndü. — Aaa, tamam, — dedi ve hiçbir şey anlamadan çıktı.
— Evet, — Evren avuçlarını ovuşturdu, öylesine keyifliydi ki, sanki kumarda büyük ikramiyeyi kazanmıştı.
— Evren, — Bahar bardağı masaya bıraktı, — acele etmezsen açlıktan öleceğim, — dedi, elini karnına götürerek yeni spazmla yüzünü buruşturdu.
Evren hemen yanına geldi, omuzlarını tuttu, yanağına bir öpücük kondurdu:
— Açlıktan ölmene izin vermem, — diye gülümsedi, fısıldayarak.
Boş bardağı aldı, ve her şey birden hızlandı: beş dakika içinde masa tamamen hazırdı, herkes yerini aldı. Salonda tabak çanak sesleri, hafif atışmalarla karışan kahkahalar yankılanıyordu. Kimisi şaka yapıyor, kimisi tartışıyordu — Bahar’ın evi yeniden hayatla doluyordu, yeni bir ritim kazanıyordu…
***
İş yerinde her şey yolundaydı, hayat kaynıyordu, ama evi onu mutlak bir sessizlik ve karanlıkla karşıladı. Rengin kapıyı kapattıktan sonra bir anlığına kendini pervaza yasladı, sanki bu, omuzlarındaki yükü atmasına yardımcı olabilirmiş gibi. Yavaşça ayakkabılarını çıkardı, köşeye düzgünce yerleştirdi, çantasını koltuğa bıraktı ve lambaderi yaktı. Yumuşak sarı ışık odaya yayıldı, duvarlara uzun gölgeler düşürdü.
Rengin koltuğa oturdu, bacaklarını uzattı, parmaklarını oynattı, gözlerini kapadı. Beş dakika kadar öylece oturdu, bedeninin yavaş yavaş gevşediğini hissediyordu. Sonra gözlerini açtı, telefonunu aldı. İş mesajları — nöbet listeleri, asistanlardan gelen sorular — peş peşe akıp geçiyordu. Rengin onları ilgisizce kaydırdı. Ardından rehberi açtı; parmakları istemsizce “Bahar” isminin üzerinde durdu. Parmağını ekranda gezdirdi ama arama tuşuna basmadı.
“Onu neden rahatsız edeyim? Zaten başı dertten kurtulmuyor. Hem Parla onda.” Telefonu masaya bıraktı, ayağa kalktı. Parla bütün gün bir kez bile aramamıştı. Artık alışkanlık haline gelmişti bu. Bir yandan kızını anlayabiliyordu; bütün gün bu boş evde tek başına oturmak başka, Umay’la, Nevra’yla, çocuklarla Bahar’ın evinde olmak bambaşka. Kızına kırgın olamazdı. Her biri Timur’un ölümünü kendi yoluyla yaşıyordu. Aslında mesele Timur değildi… Parla yalnızlıktan yorulmuştu. Hep yalnız büyümüştü, Rengin çalışırken, kariyer yaparken… kızı büyümüştü.
Rengin dolaptan bir şişe kırmızı şarap çıkardı. Mantar hafifçe “pıss” diye açıldı, ince bir akış bardağı doldurdu. İlk yudum kekreydi, ama tadı boşluğu doldurmaya yetmiyordu. Rengin karanlık penceredeki yansımasına baktı: güçlü, kendinden emin, toparlanmış… ve tamamen yalnız.
Düşünceleri hemen Serhat’a kaydı. Hastane koridorundaki bakışları… o alçak ama kararlı söz: “Hiçbir şey olmamış gibi davranmak istemiyorum.” Parmakları kadehi sıktı. Kendine öfkeliydi, zaafına, o yakınlığı yaşamasına. Ama aynı anda içi ısındı, çünkü Serhat bunu oyun olsun diye değil, gerçekten söylemişti. Nereye varacağını bilmiyordu, yeni bir ilişki isteyip istemediğini de bilmiyordu.
Bir an için Bahar’ın evini gözünün önüne getirdi: tabak sesleri, kahkahalar, yemekteki atışmalar, canlı bir telaş. Onun payına düşen ise sadece duvar saatinin tik takları ve sessizliği daha da derinleştiren bir yudum şarap.
Telefonu yine eline aldı. Ekran parladı, “Bahar” adı hâlâ listenin başında. Parmağı tuşun üzerinde asılı kaldı. Bir saniye daha… ve arayabilirdi, sesini duyabilirdi. Ama Rengin derin bir nefes aldı, telefonu tekrar kenara koydu, koltuğun arkalığına yaslandı. Televizyonu açtı, fakat haberlerin boş uğultusuna dayanamayarak hemen kapattı.
— Ben hallederim, — diye fısıldadı ve bir yudum daha aldı. Lambaderin solgun ışığı altında kendi sessiz evine gömüldü.
Bir yudum. Sessizlik.
Yine bir yudum, yine sessizlik…
***
…odadaki sessizliği yalnızca cihazların uğultusu bozuyordu. Alya uyuyordu, nefesi sakindi ama teni hâlâ solgundu. Uraz bir an monitöre baktı, kalp atışlarını izledi, sonra gözlerini serum şişesine çevirdi.
Jennifer pencere kenarındaki koltukta oturmuş dergi karıştırıyordu, ama sayfalardan çok yeğenine bakıyordu.
Uraz sandalyeye oturdu, tabletine verileri girdi, notlar aldı. Cebindeki telefon titredi, o da farkında olmadan çıkardı. Mesaj Umay’dan gelmişti. Tableti bir kenara bıraktı, mesajı açtı — ve parmakları neredeyse gevşeyip telefonu düşürüyordu. Fotoğrafta oturma odasındaki masa, yanında Bahar, Evren onun yanağına bir öpücük kondurmuş, omzunu tutuyordu. Annesinin elinde ise yüzük parlıyordu. Uraz dişlerini sıktı, çenesinde kaslar gerildi. Sandalyeden fırladı, kapıya yürüdü, gitmeye hazırdı; eve koşup her şeyi darmadağın etmeye… Ama durdu, alnını kapıya dayadı.
Telefon yine titredi. Ellerinin titremesine rağmen açtı. Yine Umay’dan gelmişti: annesinin eli daha yakından, yüzük daha net, altında yazı: “Onlar yeniden beraber. Sana demiştim Uraz, böyle olacaktı! Sen inanmadın!”
Uraz gözlerini kapattı, içi kaynıyordu. “Asla!” diye yankılandı kafasında. Arkadaki cihaz ötünce istemeden döndü. Basınç çizgisi hızla düşüyordu. Alya kıpırdandı, inledi. Uraz yatağına koştu. Jennifer dergiyi komodine fırlatıp ayağa kalktı.
— Kahretsin, — diye homurdandı Uraz, seruma atıldı, şırıngayı kaptı, ilacı olması gerekenden hızlı verdi.
Bunun bu hızla yapılamayacağını biliyordu, ama öfkesi ve inadı aklını bastırmıştı.
— Ne yapıyorsun sen? — Jennifer bileğini yakaladı. — Emin misin bu hızla olabileceğine?
— Ben doktorum, — dedi Uraz sertçe. — Biliyorum.
— Evren’i arayacağım, — dedi Jennifer, telefonunu çıkararak.
— Aramayın! — Uraz’ın sesi titriyordu. — Ne yaptığımı biliyorum!
Ama monitör keskin bir alarm verdi — nabız çılgınca oynuyordu. Uraz’ın yüzü bembeyaz oldu. İçinde bir şey koptu: dozajı yanlış verdiğini, bedeni fazla yüklediğini anladı.
— Tanrım… — Jennifer elini ağzına kapattı. — Arıyorum!
— Hayır! — Uraz telefonu elinden zorla aldı. — Bana bir şans verin! — diye yalvardı.
Göstergeleri dengelemeye çalıştı: akışı azalttı, oksijen verdi, nefesini izledi. Dakikalar saat gibi uzadı. Yavaş yavaş değerler düzeldi. Monitör yeniden düzenli ritim göstermeye başladı. Uraz yatağın yanındaki sandalyeye çöktü, alnındaki teri sildi. Bu bir stajyer hatası değildi; bu Bahar’ın oğlunun hatasıydı — kontrolünü kaybeden oğlunun. Elleri titriyordu, ama kendini kandırmaya çalışıyordu: her şey yolunda.
— Görüyorsunuz, — dedi nefes nefese, sesi titreyerek. — Her şey kontrol altında.
— Sen onun hayatıyla oynuyorsun, delikanlı, — dedi Jennifer alçak sesle. Bakışları, her türlü yargıdan daha ağırdı…
***
…sanki bir mahkeme salonundaydı, karar anını bekliyordu — herkes sabırsızlanıyor, onların yukarı çıkacağı anı hızlandırıyordu. Bahar, Siren’in gizemli bakışlarını yakalıyordu, Parla ile Umay’ın kıkırdamalarını işitiyordu, Yusuf’un ise kaşlarını kaldırarak ne olup bittiğini hâlâ anlayamıyormuş gibi bakışlarını görüyordu. Sadece Nevra, salonun köşesine çekilmiş, koltuğa oturmuş, telefonuna gömülmüş, olup bitenle ilgilenmiyormuş gibi yapıyordu. Bahar kendini yine onlarca gözün altında hissediyordu; bu kez ailesinin gözleriydi ve bundan yanakları durmadan kızarıyordu.
Eskiden Evren yemeklerden sonra eve dönerdi, ama artık farklıydı: kalmaya kararlıydı. Onunla bu evde yaşamaya kararlıydı. Bu, Bahar’ın evindeki ilk geceleriydi, ve herkesin gözleri önünde onunla yukarı çıkacağı anı düşünmek bile Bahar’ı ürkütüyordu. O anı gizlice, saklanarak değil, açıkça yaşayacaklardı. Bahar’ın yüzü genç bir kızınki gibi alev alıyordu.
Salondaki sesler yavaş yavaş sustu. Yemek bitmişti, ev huzurlu bir sessizlikle dolmuştu; gülüşlerde, bakışlarda okunan o sessizlikle. Evren ile Yusuf, kızlarla beraber masayı topluyordu. Bahar ise masanın başında oturuyor, elinde tuttuğu kahve fincanını sıkarak mutfaktan gelen tabak çanak seslerini dinliyordu.
— Hadi, — dedi Evren’in sesi, karar gibi.
Bahar başını kaldırdı, onun uzattığı eli gördü. Yüzü alevlendi, ailesinin bakışlarını üzerinde hissetti.
— Evren, — diye fısıldadı, — herkes görüyor… — mahcubiyetini saklayamıyordu.
— Ne olmuş? — diye sordu Evren alçak sesle, onu fincanı masaya bırakmaya zorlayarak. Sonra bilerek yüksek sesle ekledi: — Herkese iyi geceler! — ve onu merdivene doğru çekti.
Siren kıkırdayarak başını eğdi. Parla kahkahayı tutamadı. Umay gözlerini devirdi. Nevra pencereye dönse de, gözlerindeki gülümseme belli oluyordu. Yusuf ise sadece omuz silkti, kafasını kaşıdı, neden herkesin bu kadar büyüttüğünü anlayamıyordu.
Evren elini bırakmadı, sıkıca tutarak yukarı çıkardı onu. Bahar ise her basamakta daha da kızararak ilerliyordu. Yatak odasının kapısına geldiklerinde durdular; kapının yanında büyük siyah bir bavul vardı.
— Sen… — dedi Bahar şaşkınlıkla, — eşyalarını bile getirmişsin? Ne zaman?
— Yusuf’tan istedim, — dedi omuz silkerek, odayı açarken. — Amerika’ya gidişim için hazırlamıştım bavulu.
“Amerika” sözünü duyunca Bahar’ın yüzündeki tüm renk kayboldu.
— Neden gitmedin? — öfkeyle onun omzuna hafifçe vurdu.
Evren gülmek üzereydi, bavulu içeri itti, Bahar’ı da odaya çekti, kapıyı kapatıp kilitledi.
— Çünkü yerim senin yanın, — dedi, onu aniden kapıya yaslayarak. — Açmamıştım, çünkü bugün gidip almayı düşünüyordum.
— Sen… — yine vurmak istedi ama Evren elini yakaladı, avucuna dudaklarını dokundurdu, parmağındaki yüzüğü öptü.
— Cevabı verdin bile Bahar, — dedi yumuşak bir sesle. — Yüzüğü taktın.
— Sen dayanılmazsın! — diye fısıldadı, elleri onun omuzlarına kayarken.
Bir şey daha söylemek istemişti ama dudaklarını Evren’in öpücüğü kesti. Sırtı kapıya daha çok bastırıldı, elleri onu öyle tutuyordu ki, dünya yok olmuştu. Yüzünde hâlâ utanç kızıllığı vardı, ama onunla birlikte kaçacak yeri olmayan bir arzu da parlamıştı. Sıcak öpücüğün arasında gülümsedi, nefesi kesiliyordu ama bir an sonra karşılık verdi. Parmakları gömleğine asıldı, sanki yine kaybolacak diye korkuyordu.
— Evren… ya duyarlar… — dudaklarını avucuyla kapadı, nefesini toparlamaya çalışarak.
Evren onu kendine daha sıkı bastı, göğsü elinin altında hızlı hızlı kalkıyordu. Bahar’ın vücudu onun kollarına doğru kıvrıldı, diğer eli gömleğinde titriyordu, bırakmaya korkar gibi.
Evren onun eline gülerek fısıldadı:
— Duymazlar, duysalar da zaten herkes anladı. Artık saklanmıyorum, — dedi.
Onun elini yüzünden uzaklaştırdı. Bahar elleriyle yüzünü kapattı, ama Evren parmaklarını aralayarak utangaç gülümsemesine dudaklarını bastırdı. Yanaklarının ateşi odayı aydınlatacak gibiydi; Bahar daha da kızardı, ama aynı zamanda gülümsedi ve onun adını fısıldadı.
Aşağıdan Parla ya da Umay’ın kahkahası duyuldu. Bahar kapalı kapının ardında bile seçmişti. Burnunu onun boynuna gömdü, saklanmaya çalışır gibi. Ama Evren daha da yaklaştığında bütün sesler eridi; geriye sadece nefesleri ve çarpan kalpleri kaldı.
Dudakları yeniden aç bir hâlde onu öpüyordu; öyle ki Bahar onu itmeye çalıştı, ama Evren geri çekilmedi, aksine daha sıkı sardı, sanki yeniden kaybolmasından korkuyormuş gibi. Ama aynı anda, kendi taşkınlığından ürkmüş gibi yavaşladı; dudaklarını yanağına, şakağına, alnına kaydırdı ve orada durdu, Bahar’ın bedenindeki titremeyi hissederek. Nefesi düzene girdi. Bahar, bu iniş çıkışların — fırtınadan yumuşaklığa — onu her kelimeden fazla sarstığını fark etti.
Elini yakaladı, dudaklarına götürüp her parmağını öptü. Sonra ağır adımlarla yatağa doğru yönlendirdi. Bahar’ın kalbi deli gibi atıyordu. Dudaklarını ısırdı, gülüşünü gizlemeye çalışarak başını onun omzuna yasladı; kulaklarına kadar kızarmıştı. Evren onu yavaşça yatağa bıraktı, bluzunun düğmelerini ağır ağır çözdü. Acele etmiyordu; her açılan çizgiyi öpücüklerle kutsuyordu. Yara izinin üzerinde durdu, dudaklarıyla baştan sona izledi. Elleri onun belini kavradı.
— Acelem yok, — diye fısıldadı. — Bütün gece bizim. Hem de önümüzdeki bütün geceler. Her nefesini, her sesini duymak istiyorum.
Dudakları onun şakağından kayıp dudak kenarına, boynuna, köprücük kemiğinin altına indi. Her öpücük, Bahar’ın artık ona ait olduğunu haykırıyordu — sakin ama aynı zamanda açgözlü bir sahiplenişle. Bahar’ın gözleri parlıyordu, vücudu titriyordu.
— Korktum… bana bir daha dokunmazsın diye… — sesi çatallandı.
Evren başını kaldırdı, göz göze geldiler.
— Bahar, seni beklemekle geçen yıllarım var, — dedi, dudaklarına kapanarak. — Yine gerekseydi, yıllarca daha beklerdim. — Sözleri yemin gibiydi.
Onun sözüne, Bahar’ın gözleri yaşla doldu, dudaklarında utangaç bir gülümseme belirdi, yüzünü elleriyle örtmek istedi. Evren yanına uzandı, öpmeye devam etti — kimi zaman şiddetle, kimi zaman incelikle. Bahar elleriyle onu bırakmıyor, sanki kaybolacakmış gibi sıkıca sarılıyordu.
Odada sadece nefesleri ve fısıltıları duyuluyordu. Evren onun bileklerini kavradı, çarşafa bastırdı, Bahar ise yine kurtulmaya çalıştı, gülerek ve kızararak. Evren döndü, dirseğiyle komodine çarptı: bardak sallandı, yere düştü, parke boyunca yuvarlanarak uğuldayan bir ses çıkardı.
— Evren, onlar daha uyumadı… — Bahar telaşla fısıldadı ama sesi kendi kulağına bile fazla yüksek geldi.
Evren dudaklarını hızla onun dudaklarına bastırdı. Bahar istemsizce inledi, kalbi fırlayacak gibi oldu — ya aşağıda duydularsa?
— Onlar orada, biz buradayız, — dedi Evren, alçak ama öylesine kararlı bir tonla ki Bahar’ın dudakları titredi.
Boynuna dokundu; Bahar’ın ağzından beklenenden daha yüksek bir inilti çıktı. Hemen ağzını eliyle kapattı. Derin nefes almaya fırsat bulamadan yatak gıcırdadı.
— Sessiz olacağına söz vermiştin, — dedi Bahar, kızararak. — Ama sanki…
— Sanki? — kaşını kaldırdı.
— Sanki bütün evin bize alkış tutmasını ister gibisin, — diye fısıldadı gözlerine bakarak.
— O zaman hazırlansınlar, — diye güldü Evren, elini öperek.
Göz göze geldiler — ve Evren bir an durdu. O adımı atmaktan defalarca korkmuştu, Bahar’ın yine sırtını dönmesinden, onu bir kez daha silmesinden. Ama artık karşısındaydı; dudakları titriyordu, yanakları alev alevdi, parmağında yüzük ışıldıyordu… ve Evren anladı: artık dönüş yok.
Onu yeniden, yeniden öptü. Bahar’ın utancı yavaş yavaş arzuyla yer değiştirdi. Dışarıdaki gece onların müttefiklerine dönüşmüştü.
— Hoş geldin eve, Evren, — dedi Bahar, gözlerinin içine bakarak, elleri omuzlarında.
— Sen benim evimsin, Bahar, — diye karşılık verdi, sesi kısık ve boğuk.
Dudakları onu yakıyordu, elleri vücudunun hem tanıdık hem yeniden keşfettiği çizgilerinde dolaşıyordu. Bahar hissetti: Evren yalnızca elbiselerini değil, yılların şüphelerini, yalnızlığını da soyup atıyordu.
Öpüşleri öyle aç, öyle derindi ki, başı dönüyordu. Onun yakınlığında boğuluyordu — ama tatlı bir boğuluştu bu. Bedenleri birbirini tamamlıyor, nefesleri tek bir ritim oluyordu. Bahar artık tutamıyordu kendini; her hareketinde, her dokunuşunda sesler dudaklarından dökülüyordu.
Artık yüzünü boynuna saklaması utançtan değildi; başka türlü iniltisini susturamıyordu. Dudakları her yerine iz bırakıyor, nefesi tenini yakıyordu. Her öpücük, artık sadece ona ait olduğunu haykırıyordu.
Evren onun adını fısıldıyordu, sanki yemin ediyormuş gibi, sesi duygudan titreyerek. Artık korkuya, şüpheye yer yoktu. O gece yalnızca ikisi içindi — saklanmadan, kimseye hesap vermeden.
Bahar gözlerini kapadı, kollarında eridi. İlk kez fark etti: onun evi dört duvar değil, Evren’in kolları, nefesi, sevgisiydi.
Ritimleri tekleşti. Bahar düşündü: uzun zaman sonra ilk defa gelecekten korkmuyordu. Çünkü gelecek burada başlıyordu — onun kollarında, bu gecede. Ve artık kimse kapıyı çalmıyor, kimse onları bölemiyordu…
***
Loş gece lambasının ışığı Jennifer’in uykusunu bölmüyordu. Elinde dergiyi bırakmadan koltukta uyuklamıştı. Uraz ise sinirli hareketlerle dosyadaki notları karıştırıyor, cihazların değerlerini kontrol ediyordu. Gözleri sürekli monitörlere dönüyor, sonra tekrar karta iniyordu. Alya’nın iniltisini duyduğunda donup kaldı; o yatakta kıpırdanmıştı.
— Başım ağrıyor, — diye fısıldadı Alya. — Ellerim titriyor… — sesi zayıftı ama şikâyet etmemeye çalışıyordu.
Dudakları bembeyaz kesilmişti, parmakları ince ince titriyordu, sanki hareket ettiremiyordu. Uraz korkuyla Jennifer’a baktı ama o hâlâ uyukluyordu.
— Bu normal, — dedi Uraz, eğilerek. — Biraz dayan, — sesi kendinden emin çıkıyordu ama kalbi göğsünde çarpıyordu.
İlacı hızlıca verdi, dozu biraz artırdı; böylece nakledilen organın daha iyi korunacağını düşündü. Dudaklarını ısırdı, gözlerini seruma dikti. “Bu hata değil. Böyle daha iyi. Böyle olmalı.” Kendini tekrar tekrar ikna etmeye çalışıyordu, ama içinde buz üstünde yürüyormuş gibi bir kaygı büyüyordu.
— Bu normal, — diye yineledi, Alya’ya eğilerek. — Böyle olması gerekiyor.
— Normal mi? Gerekiyor mu?! — Jennifer birden gözlerini açtı, koltuktan fırladı. — Yüzü bembeyaz! Evren’i ara! Hemen! — diye emretti.
— Hayır! — dedi Uraz inatla, tam bir kesinlikle. — Ben hallederim. Bu yan etki, sabaha düzelir. Kimseyi gecenin bu saatinde kaldırmaya gerek yok! Profesörün dediğini yapıyorum!
Jennifer battaniyeyi düzeltti. Alya’nın yanağına parmak uçlarıyla dokundu, hatta ona gülümsemeye çalıştı. Elini ağzına bastı, sesinin kaygıyla titremesinden korkuyordu. Telefonu tekrar almak istedi, ama Uraz’ın bakışındaki inat, neredeyse çaresizce yalvaran kararlılık, onu durdurdu. Belki de haklıydı, belki de Evren’i rahatsız etmeye gerek yoktu.
Alya yeniden inledi, gözlerini sımsıkı kapattı. Uraz onun bileğine dokundu, monitöre baktı, kalbinin hızlandığını hissetti. Dişlerinin arasından kısık bir küfür kaçtı ama yine de telefonu almadı, numarayı çevirmedi.
Ve gece gerçekten bitmek bilmedi. Monitörün her bip sesi Uraz’ın kalbine çekiç gibi iniyordu. Yüzünü sakin tutmaya çalışıyordu ama not alırken parmakları titriyordu. Her yarım saatte bir değerleri kaydediyor, sessizce yazıyordu — sanki çaresizce kendine kanıtlamak istiyordu: her şey kontrol altında…