Наталья Лариони

Наталья Лариони 

Автор женских романов и фанфиков

13subscribers

228posts

Showcase

18

Bahar, evrenin güneşi olmaya hazır mısın?

Bölüm 8. Kısım 1
Bahar, uzun kollu, incecik bir sabahlıkla, daha çok erkeğin gömleğini andıran bir giysiyle yatak odasına girdi ve hemen tavandaki ışığı kapattı. Komodinin üzerinde yalnızca abajur yanıyordu, loş bir yarı karanlık yayılıyordu. Evren çoktan yatakta yarı oturur hâlde bekliyordu.
— Aşağıda bu kadar ne yaptın? — diye sordu. — Gel buraya, — elini uzattı.
— Geç oldu, Evren, — Bahar hafifçe gülümsedi ama yanına oturmadı. — Yarın erken kalkmamız lazım.
— Hâlâ bana kırgın mısın? — dedi, hemen yerinden kalkıp ona doğru yaklaşarak.
— Evren… — diye mırıldandı, ona doğru eğildi ama sarılmadı, sadece omzundan usulca geçti eliyle. — Sadece çok yorgunum, gün çok uzundu, — söylemek istemese de bu sözleri söylemek zorunda kaldı.
Hemen onun yüzünde saklamadığı bir duygu fırtınasını gördü.
— Sabah erkenden kaçtık diye gecenin bizim olacağını sanmıştım, — dedi Evren, ileriye atılarak. Avuçları onun beline kondu. — Akşam yemeğimizi yedik, — diye hatırlattı. — Şimdi sıra duşa geldi, — gülümseyerek ekledi.
— Bugün değil, — gözlerine bakmadan onun ellerini yakaladı, parmaklarını açtırdı ve kollarından sıyrıldı.
Evren’in kaşları hemen çatıldı.
— Bahar… — eli neredeyse omzuna dokunacaktı ki, o tekrar onun elini yakaladı ve yanından geçti.
— Duşa yalnız gireceğim, — dedi Bahar sert bir tonla, sanki noktayı koyuyordu.
— Yalnız mı? — diye sertçe sordu Evren. — Beni fazlalık gibi hissettiriyorsun.
— Evren, her şeyi beraber yapmak zorunda değiliz! — Bahar çok hızlı, baskın bir sesle cevap verdi. — Biraz nefes almam gerek! — diye yalvardı.
— Benden mi nefes almak istiyorsun? — dedi, kendini zor tutarak. — Ciddi misin? Beş aylık ayrılıktan sonra yalnız kalmak mı istiyorsun?
Bahar donakaldı, onun gözlerine baktı.
— Beş aydan sonra seninle olmayı yeniden öğreniyorum, — dedi tek nefeste.
Bunu söyleyip Bahar çıktı ve kapıyı kapattı. Evren yatak odasının ortasında öylece kaldı. Dişlerini sıktı, hiçbir şey anlamıyordu. Gerçekten de konuşmaları bir türlü yürümüyordu; çok şey birikmişti, üstüne bir de o nakil hastasıyla yaşanan olay…
Su Bahar’ın sırtından süzülüyordu. Gözlerini kapadı, sığınacak bir yer bulduğunu, sorulardan kaçtığını düşündü. Kapı açıldığında tepki vermeye bile fırsat bulamadı.
— Evren! — diye haykırdı, sesi titredi. — Sana yalvarmıştım…
Ama o çoktan yanına gelmişti… Ve banyonun ışığı onun saklamaya çalıştığını açığa çıkardı — omuzlarında, sırtında, kolunda kızıl izler. Morluklar derisinin üstünde apaçık duruyordu. Evren’in bakışı bir anda değişti; oyundan acıya, keskin bir yaraya dönüştü. Bahar hemen ona sarıldı, göğsüne yaslandı.
— Kim yaptı bunu? — sesi titriyordu, gözleri öfkeyle parladı, avuçları yumruk oldu.
— Hiç kimse, — dedi Bahar fazla hızlı, sanki ona yapışarak, bırakmadan. — Ne olur, Evren…
— O alçak mıydı, acildeki?! — sonunda başını kaldırıp gözlerine baktı. — O muydu?!
— Önemli değil, Evren, — diye tekrarladı Bahar. — Kız yaşıyor.
Omzuna dokunduğunda Bahar hafifçe geri çekildi, acıdan değil, onun ısrarından. Ama o durmadı. Dudakları derisine değdi, çok dikkatle öptü.
— Sana kimsenin böyle izler bırakmasına izin vereceğimi mi sandın? — diye fısıldadı. — Bunu benden saklamaya mı çalıştın, Bahar? — şimdi sesinde öfke, hiddet, onun için duyduğu acı ve çaresizlik birbirine karışmıştı; yanında olamadığı, koruyamadığı için yüreği parçalanıyordu.
— Evren… — kollarını boynuna doladı, ona yaslandı. — Bunlar sadece morluk, olay çıkartma, — dedi.
— Bunu gerçekten benden gizlemek mi istedin? — onun cevabı Evren’i tatmin etmedi, Bahar bunun onun için ne kadar önemli olduğunu anladı.
— Sen doktorsun, Evren, — dudakları onun omzuna, boynuna değdi. — Senden hiçbir şeyi saklamak mümkün değil, — tekrar öptü. — Bazen kendimi senin röntgen gibi içimi okuduğunu hissediyorum.
— Oracıkta öldürürdüm onu, — dedi Evren, onu sıkıca sardı. Bahar gerildiğini fark edince hemen gevşetti.
— İşte bu yüzden doktor olarak kalmalısın, çocuk gibi davranmamalısın, — derin bir nefes aldı Bahar. — Doktorlar kurtarır, öldürmez. Evren, beni porselen bebek sanma. Bunlar sadece morluk.
— Benim için “sadece” değil, — inatla söyledi. — Doktor mu dedin? — sesi biraz yumuşadı. — İstersen seni muayene edeyim?
Bahar’ın minik yumruğu onun omzuna hafifçe indi.
— Asıl ben seni muayene ederim, Profesör Evren! — parmakları saçlarına daldı, sertçe çekti.
Evren başını hafifçe geriye attı, Bahar’ın dudakları boynuna, çenesine, sonra da dudaklarına değdi.
— Bana güvenmeyi öğrenmelisin, Evren, — fısıldadı öpücüklerin arasında. — Bırakmayı.
— Bırakmak mı? — alayla güldü. — Asla! — dedi kesin bir tonla. — Ama koruyabilirim. Bahar, bunlar acının izleri, — parmakları yavaşça kızarıklara dokundu. — Ben onları hatıraya çevireceğim, sadece bana ait olduğunun.
Bahar yüzünü onun boynuna gömdü, Evren ensesini öptü, onun ıslak saçları yüzüne yapıştı. Su bedenlerinden süzülüyordu, o ise yalnızca sarıyordu. Her morluk, yanında olamadığı için taşıdığı suçun işaretiydi sanki. Avucuna jel aldı, onu kendi elleriyle yıkadı; sanki küçük bir çocukmuş gibi özenle. Vücudunun her yerini havluyla kuruladı, saçlarını fönle kuruttu, morluklara merhem sürdü ve yatağa yatırdı.
— Bazen çekilmez oluyorsun, — diye fısıldadı Bahar, onun kollarında rahat bir yer bulurken.
— Seninle başka türlü olmaz, — dedi Evren, onu derin, uzun bir öpücükle sardı; öyle ki, acı avuçlarının sıcaklığında eridi.
O her şeyi görüyordu — Bahar’ın gülümsemesinin ardına gizlediklerini bile. Morluklar geçecekti ama zayıflığını ona gösterememek korkusu çok derinde duruyordu. Güvenmek, onun yanında çıplak kalmak demekti, tüm yaralarıyla.
O bir doktordu, hayat kurtarmayı bilirdi; ama Bahar’a gelince, yalnızca kurtarmak yetmiyordu — korumak istiyordu.
Aşkları, acıyla sınırda dengede duruyordu. Evren bırakmaktan korkuyordu, çünkü bırakmak kaybetmekti. Bahar ise kaybetmekten korkuyordu, çünkü çok iyi biliyordu: her şey ne kadar kolay yıkılabiliyordu.
***
Bu hafif bir vaka değildi. Doruk reanimasyondan çıkmıştı. Gözünü tabletten ayırmadan yürüyordu, değerleri kaydırarak inceliyordu. Dalgalanmaları fark edince daha da kaşlarını çattı.
— Doktor, — erkek bir ses çok yakından duyuldu.
Kamil yerinden fırladı ve ona doğru atıldı. Doruk’un bileğine tutundu; sanki dikkatini çekip ona her şeyi olduğu gibi anlatması için yalvarıyordu.
— Nasıl? — sesi kısılmıştı, çöktü, ağır ağır nefes alıyordu.
Doruk bakışlarını tabletten kaldırdı.
— Durum stabil değil, — iç çekti. — İzliyoruz.
— Ama siz her şeyi yapmıyor musunuz? — sesinde umutla karışık bir umutsuzluk, acı vardı.
— Her şey kontrol altında, — dedi Doruk, ekranın altına bakarak. — Komplikasyonlar olabilir. Bu beklenen bir şey.
“Beklenen.” Kelime Kamil’in yüzüne tokat gibi indi. Bir şeyler biliyorlar… beklemişler… susmuşlar… yapmamışlardı.
— Peki çocuğu ne zaman alacaklar? — boğuk bir sesle, hırıltıyla sordu; yutkunurken titriyordu.
Doruk tereddüt etti, tekrar tablete baktı.
— İzliyoruz, — gözlerine bakmaktan çekinir gibiydi. — Yarın profesör Evren Yalkın tam bir muayene yapacak; bu tür vakalara o bakıyor, eşiniz listeye alınabilir.
— Liste mi? — Kamil kaşlarını çattı. — Ama on sekiz ay önce zaten nakil yapıldı. Yetmez mi? — parmaklarını açtı ve geriye çekildi. — Yine mi?
— Kontrol gerekli, özellikle şimdi, — yarıda kesti Doruk.
— Neden şimdi gelmiyor? — Kamil onu sözünü keserek sordu. — Neden değerli vakti kaybediyoruz? Eğer durum bu kadar ciddiyse, neden gelmiyor? — gözleri ateşle parladı. — Onu hemen çağırın!
Doruk iç çekti, tableti kapattı, ağzını açtı, cevaplayacaktı ki arkadan soğuk, sert bir ses yükseldi:
— Ne oluyor?
— Neden profesör Evren Yalkın gelmiyor? — Kamil’in sesi yükseldi, elleri yumruk oldu. — Neden doktorunuz Bahar Özden çocuğu almıyor? Neden zaman kazanıyorsunuz? Orada eşim var ve ölüyor! — şimdi bağırıyordu.
Doruk Sert Kaya’ya baktı… ve hastaya duygularla gelen birinin karşısında onun nasıl duracağını merak etti.
Sert Kaya bir adım yaklaştı; bakışı hâlâ buz gibi, sabitti.
— Sizin telaşınız anlaşılır, — tek bir tonla söyledi. — Ama histeriniz işe yaramaz!
Kamil beyazladı ve ona döndü.
— Açıklamanız gerekiyor… — diyebildi.
— Protokole uymak zorundayız, — Sert konuşmasına izin vermedi. — Profesör Evren Yalkın gerektiğinde devreye girecek. Ne erken, ne geç.
O kadar sakin konuşuyordu ki sanki ölüm-kalım meselesi değil de tren tarifesinden bahsediyordu.
— Ama eşim… — Kamil’in kolları düştü.
— Doktor sizin dediğiniz için gelmez. Doktor, göstergelere göre çağrılır, — Sert onu kestirip attı. — Şu an durumu kontrol altında. Çalışmanıza engel oluyorsunuz. Doktor, — Doruk’a baktı.
— Evet, — Doruk irkildi. — Hastanın durumu stabilize edildi, izlem sürüyor. Yarın planlı muayene var, — Doruk netçe raporladı.
Sert başıyla onayladı ve Doruk yavaşça döndü, koridordan yürüdü. Sert Kaya için bu, sözcüklerin olağan düzeniydi. Kamil yumruklarını o kadar sıktı ki eklemlerindeki deriler beyazladı. Kanepeye çöktü ve olduğu yerde dondu. Nefesi düzensizdi. Düşünceler onu paramparça ediyordu.
Stabilize. Plan dahilinde. Duygusuz sözler. Onlar için resmî ifadelerdi. Onun içinse soğuk bir idamdı. Bir şeyi anlıyordu — bir şeyler biliyorlardı. Açıkça bir şeyi saklıyorlardı. Ve en önemlisi — onu kurtarmıyorlardı.
Kamil’in bakışı duvardaki siyah bir noktada durdu. Kimse ona gerçeği söylemiyordu; tek korkusu şuydu — ya çok geç olursa...
***
Evren uzun zamandır bu kadar geç uyanmamıştı. Yavaşça gözlerini açtı, hemen kapadı. Sabah güneşinin yumuşak ışığı tülün arasından sızıyordu. Dudakları bir gülümsemeye yayıldı, tembelce gerindi ve döndü. Kollarını onun omuzunun nazik kıvrımına gömmek, saçlarının kokusunu hissetmek üzereydi. El çarşafa değdi… boştu… soğuktu.
Evren aniden gözlerini açtı ve kaşlarını çattı. Yatakta oturdu, kırpıştırdı, hiçbir şey anlamıyordu…
— Bahar? — uykuya dalmış, hâlâ kısık sesiyle çağırdı.
Evren yataktan sarkan ayaklarını salladı, elleriyle saçlarını düzeltti, omuzlarını oynattı, seslere kulak verdi… sessizlik. Endişe gölgesi yüzüne çöktü. Ayağa kalktı ve çıplak ayaklarla hemen banyoya yöneldi. Yine de dudaklarında hafif bir gülümseme gezindi; kapıyı itti… boştu, sadece aynada şaşkın bakışının yansımasını gördü.
İçeri girdi, ellerini lavaboya dayadı, başını kaldırıp tekrar yansımasına baktı.
— Kahretsin, — diye döktü ağzından.
Aniden dikildi. Uykunun tatlı sersemi anı buhar gibi dağıldı. İçinde kızgınlık ve sinir dalgası yükseldi… nasıl olur da onun gidişini uyuyarak kaçırmıştı? Hızla yüzünü yıkadı, tıraş oldu. Gardıroba doğru yönelmişti ki durdu… komodinin üzerinde onun telefonu vardı… unuttu mu?
Evren durdu, etrafa baktı. Sabahlığı koltuğun arkasına asılıydı… ve rahatlamışça bir gülümseme belirdi. Bahar belli ki hâlâ evdeydi… gitmemişti… kaçmamıştı… onu sabah yalnız bırakmamıştı.
Bakışı boş yastıkta takıldı… ifadesi biraz yumuşadı ama öfke tamamen gitmemişti. Kararlı adımlarla kapıya yöneldi, kapıyı araladı ve yatak odasından çıktı…
***
O artık uyumuyordu. Jaluzi deliklerinden ışık vuruyordu. Esra’nın nefesi düzensizdi. Serhat serum pompasına, ilacın yavaş ve düzenli akışına bakıyordu. Elini sıkıca tuttu; oturmak zorunda kalmış, müdahale etmemek için kendini zor tutuyordu.
— Baba, — dudakları solgundu ama yine de gülümsemeye çalıştı. — Böyle bakma lütfen, — diye rica etti.
Serhat’ın yüzü değişti. Elini daha sıkı sıktı.
— Bir şey yapmalıyım, — fısıldadı, parmaklarını açtı.
— Profesör, — Doruk onu durdurdu, sandalyeden bile kalkmasına izin vermedi.
— Ben onun babasıyım, — dayanamayıp söyledi Serhat.
— Ben onun nöbetçi doktoruyum, — diye karşılık verdi Doruk. — Güvenmek zorunda kalacaksınız ya da dışarı çıkmanız gerekecek, — gözlerinin içine baktı.
Serhat şaşkın bir şekilde Esra’ya baktı… dışarı çıkmak… bırakmak… ya başına bir şey gelirse… ve yanında olmazsa. Tekrar Doruk’a baktı; onun odada kalmasına izin verdiğini fark etti.
Serhat yavaşça ayağa kalktı ve kenara çekildi. Kolları çaresizce düştü. Dudakları ince bir çizgi oldu. Bağırmak, serumu çekip onu kucağına alıp bu odadan, bu hastaneden kaçmak istedi ama buna hakkı yoktu… gerçekten bu son muydu?
Doruk’un güvenle hareket ettiğini, hemşireye talimat verdiğini izledi. Cihazların bip seslerinin sakinleştiğini, Esra’nın nefesinin biraz daha sessiz, biraz daha düzenli olduğunu gördü.
— Baba, — kızının sesini önce duymadı.
Doruk ve hemşire çoktan çıkmışlardı; ikisi yalnız kalmıştı.
— Biliyor musun? — Esra gülümsemeye çalıştı, eli karnına indi.
Serhat yanına yaklaştı, bir sandalyeye oturdu, avuç içi onun elini buldu, parmaklarını sıktı.
— Ne? — Boğazına düğümlenen düğümü yutkundu.
— Ya yaşayamamış olabilirim, — fısıldadı, ona bakarak.
Serhat gözlerini kapadı, başını salladı.
— Böyle deme lütfen, — zar zor fısıldadı.
— Söz vermeliyim, — parmakları onu sıkıca tuttu ve o inlemeyi güçlükle bastırdı; her geçen gün gücü azalıyordu… çocuğu ondan kaynaklarını alıyordu… kendisi için kaynakları yetmiyordu, hem de kızı karnındaydı. — Korktuğum kendim için değil, — elini çekip babasının avucunu karnına koydu, — onun için korkuyorum, baba. Kızım için, torun oğlun için.
— Esra, — sesi çatladı, — gitmeyeceksin, duyuyor musun? İzin vermeyeceğim!
— Bazen bu kararı biz vermeyiz, — yine de gülümsedi; başardı.
Serhat nefesini verdi, gözleri kızardı. Göğsü sıkıştı.
— Eğer bir gün ben olmasam, onu kucağına almanı istiyorum, — gözleri doldu. — Dünyanın en iyi dedesi olduğunu bilmesini istiyorum. — Gözlerine bakarak devam etti: — Bana söz ver, baba. Kızımı kucağına alacak mısın? Onu benim sevdiğim gibi sevecek misin? Bana söz ver, baba, — yalvardı, bakışlarını ondan ayırmadan.
Serhat başını salladı; bir şey söyleyemiyordu, çaresizlik bakışlarında yüzüyordu, gözleri ağlamamış yaşlarla doluydu.
— Her zaman güçlü oldun, baba, en güçlü, — dedi Esra devam ederek. — Zorlandığını görüyorum, anlıyorum.
Serhat eğildi, başını onun göğsüne koydu. Kızının göğsünde kalbinin nasıl güçlükle, zor atışlarını dinledi; sanki geri sayım başlamıştı.
— Ben ölürsem daha iyi, — diye fısıldadı, — ama seni vermeyeceğim, anladın mı, seni vermeyeceğim! — tırnakları avuçlarının derisine geçmişti, o kadar sıktı ki yumruklarını.
Esra gözlerini kapadı, eli saçlarına düştü. Anlıyordu; onunla birlikte ölüyor, her dakika, her saniye onun hayatını veriyordu…
***
Evren’in hayatı bu kadar değişebilir miydi, hiç düşünmüş müydü? Bardakların çınladığı, çaydanlığın fokurdadığı yere doğru yürüyordu. Eşiğe geldi, durdu. Bahar ocak başında telaşla bir şeyler karıştırıyor, tencereyle uğraşıyor, hemen ardından tavaya yumurta kırıyor, sonra kenara kayıp ekmek dilimliyordu.
Uraz, Mert’i kucağında tutmuş annesini izliyordu. Siren, Leyla’yı besliyordu. Parla, Nevre’ye bir şeyler anlatıyor, telefondan gösteriyordu. Umay onu ilk gören oldu; gülümsedi ama gözlerindeki gerginlik hemen fark edildi. Hemen Bahar’a döndü. Evren’in bakışları Bahar’dan ayrılmadı… Bahar bir an durdu, ürperdi, sanki hissetmiş gibi bıçağı havada kaldı, sonra arkasını döndü… göz göze geldiler. Kimse fark etmeden, mutfakta aniden sessizlik çöktü. Herkes Evren’e bakıyordu, o ise yalnızca Bahar’a… ve eşiği aştı, mutfağa girdi.
Bahar bıçağı indirdi, gülümsedi. Bakışlarını ailesine çevirdi, sonra tekrar Evren’e. Bir an tereddüt etti, ardından ona doğru yürüdü. Yarı yolda buluştular.
— Günaydın, — diye fısıldadı Evren.
— Günaydın, — Bahar parmak ucuna yükseldi, eli onun omzuna kondu ve dudakları ona değdi.
Tek bir hareketle, tek bir öpücükle Bahar bütün öfkesini, sinirini sildi. Evren onu kucaklamak üzereydi, ama kendini tuttu. Çok fazla göz vardı.
— Günaydın, — dedi bu kez yüksek sesle.
— Sakın! — birden patladı Uraz. — Buna hakkın yok!
Çocuklar irkildi. Siren kocasına susturucu bir bakış attı. Parla sessizdi. Nevre telefonu kapattı. Umay’ın kaşları hafifçe kalkıp indi.
— Sen kim oluyorsun da kime ne yapacağını söylemeye kalkıyorsun! — sert bir tonla karşılık verdi Evren. — Buna hakkım var, ve Bahar’ı öpeceğim! Bunu Timur yapmadı diye, ben de yapmayacağım anlamına gelmez. Bir erkeğin bir kadını nasıl seveceğini görmeye alış. Duygularını göstermek normaldir, doğaldır!
Konuşurken Bahar’ın elini sıkı sıkıya tutuyordu, onun araya girmesine izin vermiyordu. Siren Leyla’yı kucağına bastırdı. Parla, Mert’i Uraz’dan aldı. Nevre kalktı, Umay’ın yanına geçti.
— Kahvaltıdan sonra seni muayene edeceğim, — Evren Bahar’a döndü.
Sözleri yine ailesinde panik yarattı, yalnızca Uraz öfkelendi.
— Nasıl cüret edersin? — diyerek ona doğru geldi.
Evren Bahar’ın elini bıraktı, Uraz’a doğru bir adım attı.
— Ben muayene ederim diyorsam, — Evren yaklaştı, — bu muayene olacak demektir.
— Evren… — Bahar’ın eli onun omzuna indi.
— Dün acil serviste hasta yakını, — Evren sessizce ama Uraz’ın gözlerinin içine bakarak konuştu, — sırtında morluklar bıraktı. Onları tedavi etmek zorundayız ki gerekirse Bahar ameliyathanede ayakta kalabilsin! Bir kez söylüyorum, başka açıklama yapmayacağım. Ve yapmak zorunda da değilim. Benim varlığıma alışmak zorundasın, Aziz Uraz.
— Muayene diyorsun, ilgileniyorsun, — Uraz’ın sesi titriyordu, — ama ya kaldıramazsa? O zaman ne olacak? Onun ölümünü sen mi üstleneceksin?
Evren bir adım daha yaklaştı.
— Bahar’dan vazgeçmem, — dedi sertçe.
— Sen Tanrı değilsin, her şeyi kontrol edemezsin, — Uraz sesini yükseltti.
— Ben onun doktoru ve erkeğiyim, — Evren’in sesi keskin, kuru, dikenliydi. — Onun bedeninin dayanacağını biliyorum. Ve biliyorum ki, yanımda olursa o da dayanır. Kontrol, her şeye gücü yetmek değildir! — devam etti Evren. — Kontrol dikkat demektir. Benim her gün yaptığım şey budur. Bahar’ın kendini tüketmesine izin vermem, — sesi yumuşadı. — Sen anne görüyorsun, ama ben her gün hastaneden gücünün sınırında dönen bir kadını görüyorum.
Bahar elleri titreyince nefesini bıraktı, sıkıca yumruk yaptı.
— Onu aylardır yorgunluktan yere yığılıp kaldığını sen görmedin, — Uraz’ın sesi kırıldı. — Nerede kaldı senin kontrolün? Nerede kaldı ilgilenmen? Nerede garanti, yarın yine gitmeyeceğin? Onun yanında olmak istiyorsun çünkü yalnız kalmaktan korkuyorsun.
Evren bir an gözlerini indirdi.
— Uraz… — Bahar hemen araya girdi, Evren’in gidişinde kendi payını hatırlatır gibi.
Evren derhal Bahar’a döndü, sadece baktı, başını salladı, sonra tekrar Uraz’a çevrildi.
— Gittim, hata yaptım, — sesi daha da kısık çıktı, gözlerinin içine bakarak kabul ediyordu. — Yine hata yapabilirim, ama bunu onun yanında yapacağım. Sen aileden bahsediyorsun, ben onun sağlığından.
— Ya hatanın bedeli onun hayatı olursa? — Uraz yumruklarını sıkmış, zor nefes alıyordu.
Mutfakta derin bir sessizlik çöktü. O sırada Yusuf içeri girdi, hiçbir şey anlamadan. Bahar birinden ötekine bakıyordu. Oğlunun annesini kaybetme korkusunu gördü. Evren’in, her şeye rağmen yanında kalma kararlılığını gördü. Nefes aldı. Evren’in sessizce “karışma” bakışına rağmen, onlara yaklaştı. Eli oğlunun omzuna indi, diğer eli Evren’in koluna dayandı.
— Siz aslında aynı şeyi söylüyorsunuz, — sesi alçaktı. — İkiniz de beni korumak istiyorsunuz, sadece farklı yollarla.
Bahar oğluna döndü.
— Uraz, hayatımdan korkuyorsun, bunu anlıyorum, — derin nefes aldı.
Sonra Evren’e baktı.
— Sen sorumluluğu üstlenmek istiyorsun, bunu görüyorum, — başını salladı.
Bakışlarını bütün ailesine çevirdi.
— Ben sadece anne değilim, sadece kadın da değilim. Ben doktorum. Ve hayatım her zaman riskle iç içe olacak. Ama şunu biliyorum: yanımda kimin olacağına, ne yapacağıma yalnızca ben karar veririm.
Yavaşça ellerini indirdi, sanki sınırlarını çizdi, yorgun ama sıcak bir gülümseme belirdi. Gözlerinde yaş parladı, ama hemen toparlandı.
— Yeter artık kavga, kahvaltı soğuyor, — Yusuf’a baktı, sanki tek umudu oydu, ve o hemen annesine doğru yürüdü.
Bahar ekmeğe baktı, Yusuf sessizce bakışını anladı. Yaklaştı, ekmeği dilimlemeye başladı. Siren, Leyla’yı mama sandalyesine oturttu, Mert’i Parla’dan aldı. Evren ve Uraz hâlâ birbirine bakıyordu, bakışlarıyla kavga ediyorlardı. Bahar bunun son olmadığını biliyordu, sadece herkese verilmiş kısa bir nefes arasıydı…
***
Duvardaki saate baktı, kolundakiyle karşılaştırdı.
Reha yatakta oturmuş, tıbbi bir dergi karıştırıyordu. Yüzü sakindi ama gözlerinde hafif bir kıvılcım parladı.
Kapı çalındı, içeri Ferdi girdi. Önünde tekerlekli sandalyeyi sürüyordu.
— Evet profesör Reha, hadi bakalım, — diyerek yaklaştı.
— Yine mi prosedürleriniz? — Reha battaniyeyi geriye attı, ayaklarını yere indirdi. — Bunlar beni daha çok yoruyor.
— Söz, yaşayacaksınız, — diye gülümsedi Ferdi.
— “Yaşayacaksınız” da ne demek oluyor? — hemen araya girdi Gülçiçek, sesi tedirgindi. — Nereye götürüyorsunuz onu? — kollarını beline dayayarak ayağa kalktı. — Artık odada kendi başına yürüyor. Neden sandalye? — bir türlü anlamıyordu.
— Her şey kontrol altında, her şey protokole uygun, — dedi Ferdi kendinden emin bir sesle.
— O zaman ben kendim yürüyeyim, olur mu? — Reha çoktan sandalyeye oturmuştu bile.
— İtiraz etmeyin, — Ferdi kesin bir tonla konuştu. — Kural böyle.
Gülçiçek, sandalyede oturan kocasının yanına geldi.
— Peki, ben de sizinle geleyim, — omzuna dokundu, sonra hemen elini çekti.
— Hayır, hayır, — başını salladı Ferdi, — yeni protokollere göre refakatçi alınmıyor, burada bekleseniz daha iyi olur.
— Merak etme hayatım, — Reha eşinin elini sıktı, dudaklarına götürüp öptü.
Gülçiçek kaşlarını çattı.
— İşte düştüğümüz hâle bak, balayında olmak varken beni hasta bakıcılar dolaştırıyor, — diye homurdandı Reha.
Gülçiçek’in yüzü kızardı, sandalyeye çöktü.
— Profesör, sizin fizyoterapistinizle randevunuz var, — diye gülümsedi Ferdi.
Reha elini salladı ama susmayı tercih etti. Gülçiçek kahkahasını zor tuttu. Ferdi, Reha’yı tekerlekli sandalyeyle odadan çıkardı, kapıyı kapattı.
Gülçiçek göğsüne elini bastırdı; kalbinin daha hızlı çarptığını, içinde garip bir heyecan yükseldiğini hissetti. Gözleri kapıya kaydı, nefesi düzensizleşti…
***
Bahar ellerini havluya sildi ve fark etti ki, yanında onun varlığını hissederken nefesini tutmuştu. Evren’in dolabın kapağını kapatışını izliyordu. Sanki mutfakta bulaşık makinesi yokmuş gibi davranıyorlardı, Yusuf da bunu onlara hatırlatmaya hiç yeltenmiyordu. O da bu ortak işe katılmaktan hoşlanıyordu. Böyle bir Evren’i daha çok seviyordu; gözlerinde sertlik ya da beklenti değil, yumuşak bir bakış olduğunda onunla daha kolaydı. Umay da etrafta dönüp yardım ediyordu.
Evren ve Bahar bakışıyor, gülümsüyorlardı; sanki sözsüz konuşuyorlardı. Umay, dirseğiyle Yusuf’a hafifçe dokundu, başıyla annesini ve Evren’i işaret etti. Kendi de farkında olmadan gülümsedi. Bu mutfaktaki uyumu izlemek ona öyle iyi gelmişti ki… Uraz hâlâ huzursuzluğunu saklayamazken, Siren çocuklarla yukarı çıkmıştı.
— Hadi, — Evren Bahar’ın elini sıktı.
Parmakları daha sıkı bastı, sanki bırakmaya korkuyordu. Bahar çocuklara baktı. Yusuf gülümsedi, sonra pencereye döndü. Umay bir bardak alıp musluğu açtı. Onlar bakmamaya çalışıyorlardı. Bahar başını salladı ve birlikte mutfaktan çıktılar, birlikte yukarı çıktılar. Zaman acımasızca akıyordu ama onlar acele etmiyordu.
Evren kapıyı arkalarından kapattı. Bir an sustu, doğru kelimeleri arıyor gibiydi.
— Otur, — dedi, onu yatağa yönlendirerek.
Bahar fazla konuşmamak için dudağını ısırdı. Gözlerini hafifçe devirdi; kalbi o kadar hızlı atıyordu ki kendi sesini bile duymuyordu. Onun bu “muayeneleri”… yakında kesin alışkanlığa dönüşecekti, Bahar ise buna nasıl karşılık vereceğini bilmiyordu.
— Bana tam teşekküllü bir muayene yapmayacaksın değil mi, Evren? — yatağa oturdu. — İşe geç kalacağız, — diye hatırlattı. — Hastalarımız bizi bekliyor.
Evren öyle yaklaştı ki nefesi yanağına değdi.
— İşte tam da bu yüzden, bütün günü çıkarabilmen için sana bakmam gerek, — o da yanına oturdu.
— Evren? — gözlerinde endişe vardı.
— Dün gündüz morluklarını düşünmedin bile. Hiç kimseye görünmedin, — kaşlarını çattı, komodinin üstündeki merhem tüpüne uzandı. — Yardım edeyim mi? — onun ev gömleğine baktı.
Bahar’ın kaşları hafifçe kalktı; “evet” demek üzereydi, ama sonra hızlıca düğmeleri çözdü. Gömleği yanındaki koltuğa bıraktı, sırtını ona döndü.
Evren morarmış izleri görünce yüzü değişti. Dudakları ince bir çizgiye büzüldü. Dişlerini sıktı, eline merhem sıktı, usulca onun derisine sürdü. Parmakları yavaş, dikkatli hareket ediyordu.
— Kafam başka şeylerle doluydu, — Bahar sesi sakin tutmaya çalıştı, ama titremesini gizleyemedi.
Onun bu kadar yakın olmasına, dokunuşlarına, bakışına rağmen nasıl bu kadar soğukkanlı kalabiliyordu? Bahar arkasını döndü, göz göze geldiler.
— Ben istiyorum ki, — diye fısıldadı Evren, gözleri büyüdü, — bana yaslan, bana anlat, Bahar.
Bahar karşı çıkmak için ağzını açtı ama dudakları onun dudaklarına değdi. Öptü; yumuşak, temkinli… geri çekilmek üzereydi ki, Bahar’ın eli enseye indi, onu tuttu, bırakmadı… az önce işe geç kalmaktan korktuğunu bile unuttu.
— Güce ihtiyacın var, Bahar, — sesi doktor gibi çıkıyordu. — Sana güç vereceğim. Bu morlukları sileceğim.
— Yatakta doktor olmayı düşünmüyorsun herhalde, Evren, — dudaklarının ucunda gülerek hemen karşılık verdi, ondan hafifçe uzaklaştı.
Bahar yavaşça yatağa uzandı, gözlerini aşağıdan ona dikti. Evren gülümsedi, gözleri parladı. Merhemi komodine bıraktı, ardından üzerine eğildi, nazikçe onu yatağa bastırdı.
— Düşünüyorum, — dedi inatla. — Sana ultrason yapacağım, tahlil de vereceksin.
Dudakları boynuna değdi.
— Vermeyeceğim, — Bahar sarıldı ona. — Eğer “acımıyor” dersem bana inanır mısın? — fısıldadı, onu öperken.
— Bugün kahvaltı ettin ya, — dedi Evren öpücükler arasında, Bahar onun tişörtünü çıkarırken, — yarın evde senden kan alabilirim, — onu okşarken bile doktorluğunu bırakamıyordu.
— Öyle konuşuyorsun ki, — kalan giysilerini de çıkarırken Bahar gülümsedi, — sanki evin içine eczane kurup orada yaşayacaksın.
— Hayır, — dudakları omzuna değdi, — sadece senin hayatında.
Bahar’ın kahkahası inlemeye dönüştü. Ve bu yakınlıkta artık “muayene” ile “aşk” arasında hiçbir sınır kalmamıştı…
***
Serhat bir türlü hasta vizitine başlayamıyordu. Ellerini cebine sokmuş, odanın penceresinin önünde duruyordu; bakışları donmuştu. Az önce Esra’nın ölüm hakkındaki sorularını dinlemişti ve içi düğümlenmişti — bundan sonra ne yapacağını bilmiyordu.
Rengin koridorda elinde dosyayla yürüyordu. Onu görür görmez adımları yavaşladı. Hemen fark etti; Serhat kendinde değildi.
— Hastaların yanında değil misin? — diye sordu alçak sesle, yanına yaklaşarak.
Serhat yavaşça gözlerini ona çevirdi, odaklandı ama Rengin onun aslında kendisini görmediğini anladı; bakışları içinden, derinlerden geçiyordu.
— Esra bana, ölürsem dedi, — sesi titredi. — Cevap bulamadım. İçimde… her şey çöktü, — diye itiraf etti.
Rengin donakaldı. Yavaşça dosyayı masaya bıraktı, ona doğru yaklaştı.
— Sen babasısın, — dedi. — Tüm cevapları bilmek zorunda değilsin.
— Ya haklıysa? — irkildi. — Ya giderse? O zaman çocuğuna nasıl anlatırım, benim kaldığımı? — gözlerinde korku, acı ve çaresizlik birden parladı.
Rengin onun bakışını yakaladı; uzun, dikkatli baktı.
— Sen sözlerle anlatmazsın, — dedi yumuşak bir sesle. — Sen her gün yanında olarak anlatırsın.
Uzun süre göz göze kaldılar.
— Sen hep tutunacak bir şey buluyorsun, — Serhat belli belirsiz gülümsedi.
— Çünkü biliyorum, çocukla yalnız kalmanın ne demek olduğunu, — diye karşılık verdi Rengin; sesi titredi.
Sustular. Fazla yakın durmuşlardı. Onun eli hafifçe sıkıldı, sanki ona dokunmak istedi, ama cesaret edemedi.
Rengin bakışlarını kaçırdı. Artık inkâr etmiyordu; aralarında bir yakınlık filizleniyordu… sözlerde, nefeslerde, bakışlarda…
***
Karışmış çarşafların üzerinde nefesleri yavaş yavaş düzene giriyordu. Bahar başını Evren’in omzuna koymuş, parmakları tembelce göğsünde daireler çiziyordu.
— Ve yine de, — sessizliği ilk o bozdu, — sen yatakta bile doktorsun.
Evren gülümsedi, şaka yollu onun şakağını öptü.
— Sen de inatçısın, hem de dayanılmaz derecede, — diye fısıldadı.
Bahar doğruldu, ona baktı.
— İnatçılık, profesör, senin ayrıcalığın, — dedi alayla.
Evren elini kaldırdı, parmakları onun bir tutam saçına değdi.
— Böyle hiç kalkmasam, — tembelce mırıldandı, saçlarını okşayarak.
— O zaman bütün ameliyatları kaçırırsın, profesör, — Bahar gülümseyip dirseğiyle hafifçe itti.
Evren hemen onu kollarının arasına aldı, kendine çekti ve öptü. Bahar da bütün gücüyle karşılık verdi, elleriyle onun yüzünü kavradı, sanki kaçıp gidecek diye korkuyordu.
— Yeter, yeter, — aniden geri çekildi, yataktan fırladı. — Kalk! — dedi ve duşa girdi.
— Yardım edeyim mi? — arkasından seslendi Evren.
— Sakın ha! — banyodan boğuk sesi geldi.
Evren güldü, başını salladı. Banyoya doğru yürüdüğünde, Bahar çoktan çıkmıştı, havluya sarınmış halde gardıroba koştu. Onun homurdanmalarını dinlerken gülümseyerek hazırlanıyordu.
Dolabı açtı, askılardaki gömleklere baktı, bir pantolon çıkardı. Kombin yapmaya çalışıyordu ama seçimlerin az olduğunu fark etti.
— Evren, — suyun kapandığını duyunca seslendi, — seçilecek bir şeyin bile yok.
— Neyi kastediyorsun? — saçlarını havluyla kurulayarak gardıroba girdi.
— Kıyafetlerinin bu kadar az olması hoşuma gitmiyor, — hâlâ üstüne uygun bir şeyler bulmaya çalışıyordu.
— Ben böyle de idare ediyorum, — Evren gözlerini devirdi.
— Hayır, — dedi Bahar kesin bir tonla. — Buna bir çözüm bulmamız lazım.
O havluyu bir sandalyeye fırlattı. Bahar’ın kaşları kalktı, bakışı havlunun uçuşunu takip etti, o sırada Evren tembelce ona uzanıp kollarına aldı.
— Buluruz, — dedi, dudaklarından gözlerini ayırmadan. — Havluyla da dolaşabilirim.
Bahar’ın yumruğu onun omzuna indi. Hafifçe itti.
— Şaka yapma, — dedi, kollarından sıyrılmaya çalışarak, pantolonu eline tutuşturdu. — Üç gömleğin, birkaç tişörtün var.
— Ben doktorum, manken değilim, — diye geçiştirdi Evren, pantolonu giyerken. — Bu kadarı bana yeter.
— Yine de, — Bahar bluzunu giyip düğmelerini ilikliyordu, — sen benim adamsın. Bu bana yakışmıyor.
— Peki, ne öneriyorsun? — tişörtü elinden alıp giydi.
— Alışverişe çıkalım, — dedi gülümseyerek, mücevher kutusunu açarken.
— Bu ceza gibi geliyor, — o söyleniyormuş gibi yaptı.
Bahar çoktan küpe ve yüzüklerini seçmişti. Sonra bir kutuya takıldı bakışı. Onu hızla geriye itti, sanki Evren görür diye korktu. Elini uzattı, aldı, sonra tekrar koydu, çekmeceyi itip kapattı, küpelerini taktı.
— İşte hayat, — diye mırıldandı kaşlarını çatarak.
Aynaya yetişmeye çalışırken çarpıştılar. Bahar neredeyse tökezleyecekti ama Evren onu tuttu, kendine bastırdı.
— Dikkat et, — dedi o alçak sesiyle, ve Bahar’ın teninde yine ürperti dolaştı.
— Teşekkürler, — dedi Bahar nefesini toparlayarak, onun omuzlarına tutunmuş halde.
— Bu telaşın ne? — bırakmak istemiyordu Evren.
— Yusuf’la gidiyorum, — dedi Bahar sakince, kollarından sıyrılarak.
Evren birden durdu, kaşlarını çattı:
— Yusuf’la mı? Neden benimle değil? — sesinde açıkça rahatsızlık vardı.
Bahar iç çekti. Gözlerinin içine baktı, söylemeden önce düşüncelerini toparlıyor gibiydi.
— Sen Naz’a gidiyorsun, — dedi, saçlarını düzelterek.
— Cem, — dişlerinin arasından çıkardı, zor sakinleşiyordu.
— Kendiliğinden çözülmeyecek, Evren, — çantasını aldı. — Hastanede görüşürüz.
Neredeyse çıkıyordu ama kapıda durdu, geri döndü, onu öptü. Evren daha bir şey söyleyemeden hızla çıktı.
Evren, gömleğinin düğmeleri yarım ilikli, odanın ortasında kalakaldı. İçinde bir sıcak sabah hızla soğuk bir huzursuzluğa dönüşüyordu.
***
Her geçen dakika artan bir öfke hissiyle Uraz, elinde tabletle odacığa doğru yürüyordu. Karşısına Sert Kaya çıktı. Sanki tesadüfen yolu kesmiş gibi yanına geldi, durdu.
— Bugün yalnızsınız görüyorum, doktor Aziz Uraz Yavozoğlu, — sesi kupkuruydu. Uraz önlüğünün yakasını düzeltti. — Doktor Bahar Özden, — Sert Kaya başını hafifçe eğip omzunun üzerinden bakıyormuş gibi yaptı, — profesör Evren Yalkın henüz gelmedi mi? — hınzır bir şekilde hımırdadı. — Garip, durum acil ama onlar sürekli birlikte bir yerlerde.
Uraz’ın yüzü kızardı, dişlerini sıktı.
— Annem hakkında böyle konuşmayın! — dedi. — Böyle bir tonla asla!
— Peki hangi tonla? — Sert neredeyse alay eder gibi baktı ona. — Profesyonel tonla mı? — dedi. — Yoksa alışık olduğunuz tonla mı? — kısa bir duraksama verdi, Uraz’ı iyice gerdi. — Evdeki tonla mı?
Uraz yumruğunu daha da sıktı, diğer elindeki tabletin kenarlarını o kadar bastırdı ki parmak kemikleri bembeyaz oldu.
— İlginç, — Sert Kaya kollarını göğsünde kavuşturdu. — Avrupa’daki stajdan vazgeçtiniz çünkü ondan ayrılamadınız, öyle mi? — hımırdadı. — Sonra da ona şikâyet dilekçesi verdiniz! Kendi annenize! — vurgulayarak konuşuyordu, bastırarak. — Onu sistemin kurbanı yapmaya hazırdınız! Bütün bunlar ne için?
— Yeter! — diye neredeyse bağırdı Uraz.
— Bunlar sadece gerçekler! — Sert onu sertçe kesti. — Bazen gerçekler, bağırışlardan daha yüksek sesle duyulur!
Uraz bir adım ona doğru attı. Tam konuşacaktı ki, gözü duvardaki adamda takıldı — hastanın eşi, Kamil. Bütün konuşmayı dinlemişti. Uraz onun bakışını yakalayınca, Kamil yanına geldi.
— Doktor Özden… profesör Yalkın… — kelimeleri boğuk çıkıyordu, — hâlâ gelmediler mi?
— Görünüşe göre onların, — Sert alaycı bir şekilde kaşını hafifçe kaldırdı, Kamil’e dönerek, — daha önemli işleri var. Bilirsiniz, — bakışlarını Uraz’a çevirdi, — bazen aile bağları, mesleki görevden daha güçlü çıkar.
Kamil’in yüzü bembeyaz oldu, Uraz gözlerini kaçırdı; söyleyecek söz bulamadı, boğazına düğümlendi.
Sert gömleğinin manşetini düzeltti, ağır adımlarla uzaklaştı. Ardında çınlayan, boğucu bir sessizlik bıraktı.
***
Evren motorun kontağını kapattı, kaskını çıkardı. Motoru sehpaya aldı, indi ve derin bir nefes verdi. Buraya birkaç kez gelmişti. Belki teselli aramıştı, belki de unutmaya çalışmıştı, ama şimdi bütün bunlar aleyhine dönmüştü.
Evren, Naz’ın restoranına bakıyordu, içeri girmeye cesaret edemedi. Eğlence istemiyordu… o günlerde sadece ayakta kalmaya, parçalanmamaya çalışıyordu. Naz’la görüşmelerinin, ona umut vereceğini, hayaller kurduracağını hiç düşünmemişti.
Buraya geldiğinde huzur duyup duymadığını hatırlamaya çalıştı ama cevap bulamadı; her seferinde içini bir huzursuzluk kaplıyordu, şimdi de aynı hissi taşıyordu. Sanki burada olmaması gerekiyordu. Yine de omuzlarını gerdi, kararlı adımlarla girişe yöneldi.
Naz onu girer girmez gördü. Bakışları değişti, gülümsemesi genişledi, hemen yanına geldi.
— Evren? — diyerek masaya davet etti.
O, düşünerek baktı ona, sonra başını salladı. Naz hemen kahve getirilmesini söyledi. Evren daha itiraz edemeden karar verilmişti. O an fark etti; Naz hep böyle davranıyordu, ön alıyordu, sormadan hareket ediyordu. Bu bir ilgi gibi değil, daha çok baskıydı. Evren ilk kez ona başka bir gözle bakıyordu.
— Geldiğine sevindim, — ilk sözü Naz aldı, eli masanın üstüne, onun eline tehlikeli derecede yakın indi.
Evren’in kaşları hafifçe kalktı, ellerini masadan çekti, koltuğun arkasına yaslandı, aralarındaki mesafeyi açtı. Karşısında oturması bile ona fazla geliyordu.
— Değişmişsin, — dedi Naz yine de gülümseyerek, kahveyi eline alıp yudumladı. — Peki neden geldin, Evren?
— Aramızda hiçbir şey olmadı ve olmayacak, — gözlerinin içine bakarak söyledi. — Ben Bahar’layım.
Naz gülümsedi, fincanı tabağa bıraktı.
— Bahar’la mı? — diye tekrarladı, koltuğa yaslanarak. — Peki bu sefer ne kadar sürecek? Bir yıl? İki yıl mı? Onun ailesi var, çocukları var, torunları var, sen onlar için yabancısın! Aslında bir hiçsin! Eninde sonunda yapayalnız kalacaksın, Evren! — öne doğru eğildi. — O sana çocuk doğurmayacak! Benimle her şeye sahip olabilirdin!
— Ben sana hiçbir şey vaat etmedim! — sesi birden sertleşti. — Senin kafanda kurduğun hayallerdi bunlar!
— Bana umut verdin! Düşünmeme izin verdin! — meydan okurcasına karşılık verdi. — Peki şimdi ne yapıyorsun? Geliyorsun, gözlerimin içine bakıp Bahar’la olduğunu söylüyorsun, ben de inanayım mı sana? Size inanmıyorum, Evren! Sizin olmayacak! Olmadı, yine olmayacak!
Evren dişlerini sıktı, ellerini masanın altında yumruk yaptı.
— Sakın, — ona doğru eğildi, bakışları sert ve delip geçiciydi. — Bu senin meselen değil, — sesi alçaktı, ama Naz’ın içini ürpertmeye yetti.
— Ama sen buradasın, Evren! — sesi titredi. — Benim restoranımda, benim masamda oturuyorsun!
— Cem için geldim, — dedi Evren, kendini zor tutarak.
Naz başını sallayarak güldü, gözleri parladı.
— Onun için mi özür dilemeye geldin? — alayla sordu.
— Rica etmeye geldim, — bakışlarını hiç kaçırmadı Evren. — İnsan olarak insana. Senin yanında çalıştı, lütfen ona bir referans yaz. Cem’in bir şansı olmalı.
— Cem, Bahar… — Naz’ın parmak uçları sinirle masaya vuruyordu. — Herkes ama ben değil, öyle mi Evren?!
— Senin, benimle Bahar’ın arasına girmen doğru değil, Naz, — Evren dişlerinin arasından konuştu. — Buna izin vermem! — yavaşça masadan kalktı.
— Bahar seni bir kez daha ittiğinde yine bana döneceksin, Evren! — dudakları titredi, o da ayağa kalktı. — O zaman yanında kim olacak?
— Ondan gitmem için hiçbir sebep yok! — Evren ona soğuk gözlerle baktı, sonra çıkışa yöneldi.
— Evren… — sesinde hâlâ umut çınlıyordu.
Naz peşinden koştu, bileğini yakaladı. Evren durdu, eline baktı. Kararlı bir şekilde parmaklarını tek tek açtı, kenara çekildi.
— Bana işaretler verdin, — sesi birden yalvaran bir tona dönüştü. — Bana düşündürdün ki… — gözlerinin içine baktı, — …bir ailemiz olabilirdi. Sana çocuk verebilirdim. — Gözlerini hiç ayırmıyordu, sözlerinin ona etki etmesini bekliyordu. — Bizde düzen, netlik olurdu. — Israrla devam etti. — Bahar’la asla olmayacak! Siz asla başaramayacaksınız!
— Başkaları adına karar verme, Naz! — öfkesini zor tutuyordu Evren. — Bu senin işin değil!
Onun kelimelerle oynadığını çok iyi görüyordu; Evren’i provoke etmeye, yeniden umut kapısını açmaya çalışıyordu.
— Sen… öylece gidemezsin. Biz… — adım attı, aradaki mesafeyi kapattı, eli ona dokundu.
Evren o ele baktı, sonra gözlerine döndü. Yine elini kenara itti, bir adım geri gitti, aralarındaki mesafeyi büyüttü. Çenesi kasılıyordu, gözlerinin içine baktı, sonra yavaşça döndü.
— Asla olamazdı! Hiçbir zaman! — dedi çok net bir şekilde ve kapıyı açtı.
— Evren… ben oradaydım, kimse yokken senin yanındaydım, — hâlâ o hayali umuda tutunuyordu. — Hiç mi anlamı yok?
— Bunun için minnettarım. Cem için de teşekkür ederim, — gözlerine baktı. — Ama benim bir ailem var. Uğruna yaşadığım bir kadın var. — Başını çevirdi ondan.
Naz gözlerini sıkıca kapadı, görmek, duymak istemiyordu. Kaybettiğini kabul etmek istemiyordu. Artık hiçbir şey kalmamıştı, hatta bir dostluğa bile güvenemiyordu.
— Peki, — sesi kırıldı. Gözlerini açtı, arkasına bakarak. — Referans veririm.
Evren ona yan gözle baktı, başıyla onayladı. Çıktı, onu restoranda tek başına bıraktı. Masada kahvesi hâlâ dokunulmamış duruyordu.
Naz kapıya bakıyordu; Evren’in çıktığı yere. Hâlâ dönmesini umuyordu. Parfümünün kokusu hâlâ etrafındaydı ama her nefeste biraz daha kayboluyordu. Sanki ondan hiçbir şey kalmıyordu. Kaybetmişti. Tüm oyunları, tüm cümleleri çocukça geliyordu şimdi. Evren tepki vermemişti. Soğukkanlıydı, sanki onun ne hissettiği hiç umurunda değilmiş gibi.
Naz bar tezgâhına gidip garsondan kâğıt ve kalem istedi. Evren’in istediğini yapacaktı — referans yazacaktı. Daha önce hiç hissetmediği bir utançla yanıyordu içten içe. Harfler titriyordu, kalemi de öyle. Utanç ve öfke onu yiyip bitiriyordu. Evren bir kapris yüzünden değil, korkudan değil, sonsuza kadar gitmişti. Her kelimesi kendi yenilgisini kabul etmek gibiydi.
— Referans, — diye fısıldadı kendine alay ederek. — Senin için. Senin Cem’in için.
Kalemin ucu kâğıtta gıcırdıyordu. Suratını buruşturdu ama yazmaya devam etti. “Sorumluluk sahibi. Çalışkan. Deneyimli…” — sıradan, soğuk cümleler. Dudakları alaycı bir gülümsemeye kıvrıldı.
— Beni nefret bile edemeyeceksin, Evren, — diye fısıldadı. — Sadece nokta koydun.
Bir an durdu, başını kaldırdı, aynadaki bakışını gördü. Kaybetmiş bir kadının bakışı. Naz hızla eğildi, büyük bir imzayla bitirdi. Kalemi bıraktı, kâğıdı katladı, ayağa kalktı.
Dışarı çıktığında Evren’i motosikletinin yanında gördü. Uzağa bakıyordu; ne restorana, ne kapıya. Onu hiç beklemiyordu. Ona sadece o kâğıt lazımdı, göğsüne bastırdığı tek yaprak.
Naz neredeyse yırtacaktı, neredeyse buruşturacaktı… ama durdu. Çünkü biliyordu: Evren hiçbir şey söylemeden giderdi. Bir daha da gelmezdi. Cem’in işini başka türlü hallederdi.
— İşte, — Naz katlanmış kâğıdı uzattı. — İstediğin her şey burada.
Evren kâğıdı aldı, başıyla onayladı. Parmaklarının değmesine bile izin vermedi; dokunuştan ustaca kaçındı.
— Teşekkür ederim, — sesi sakindi.
Naz onun kaskı takışını, motosiklete oturuşunu izliyordu. Çok kararlıydı, hızlıydı; bir dakika bile daha kalmak istemiyor gibiydi. Evren ona bakmıyordu… ondan kaçtığı için değil, istemediği için.
— Bizden hiçbir şey çıkmazdı, — birden gözlerini kaldırdı. — Ben hep sadece Bahar’ı sevdim, — itiraf etti. — Sen bunu biliyordun. Sana acı vermek istemedim, affet.
— Ben, seni o sevgiden kurtarabileceğime inanmıştım, — acıyla fısıldadı Naz.
Evren gülümsedi; Bahar’ı ve ona olan sevgisini düşündüğü an gözlerinde yumuşak, içten bir ışık parladı.
— Bu benim teşhisim, — motoru çalıştırdı. — Tedavisi yok!
Evren kaldırımdan ağır ağır uzaklaştı, bir anda araçların akışına karıştı. Naz yalnız kaldı. Göğsünde bir boşluk, acı vardı. Bunun artık bir ara vermek ya da gelecekte bir dostluk ihtimali olmadığını, gerçek bir son olduğunu anladı. Dudakları titredi, gözlerinde hayal kırıklığının yaşları dondu. Az önce, kendisi ve onun için aynı tıbbi hükmü duymuştu: teşhis konmuştu ve tedavi yoktu. Tüm mücadelesi, tüm çabası boşa çıkmıştı.
Naz kendini dikleştirdi, arkasını döndü. Başlamamış bir hikâyeleri geçmişte kaldı. Derin bir nefes aldı ve yeniden restorana girdi.
***
Bu elbette restoran değildi ama Gülçiçek elinden geldiğince kocasını şımartmaya çalışıyordu. Sabah erkenden ona yemek hazırlıyor, hâlâ sıcacık getiriyordu. Bunu yapabilmek ona mutluluk veriyordu… ve şimdi tüm emekleri boşa gidebilirdi. Reha’yı işlemlere götürmüşlerdi ve hâlâ geri getirmemişlerdi.
Yatağın örtüsünü düzeltti; o odada olmasa da yastık hâlâ onun başının izini taşıyordu. Kapı hafifçe aralandı, o da hemen arkasına döndü, ama içeri Doruk girdi. Durdu, bakışları boş yatağın üzerinden kaydı.
— Profesör Reha nerede? — diye sordu.
— İşlemlerde, — dedi Gülçiçek, sandalyeye otururken.
Doruk tabletini açtı, verilere göz gezdirdi.
— Garip, — farkında olmadan yüksek sesle söyledi. — İşlem programını kontrol ettim… — kaşlarını çattı. — Profesör Reha’nın adı yok.
Gülçiçek gözlerini kırptı, aniden sandalyeden fırladı.
— Yok mu?! — ona doğru yürüdü. — Ne demek yok?! O zaman kocam nerede?! — parmakları Doruk’un kollarını kavradı.
Doruk sustu, yanlış bir şey söylediğini fark etti.
— Ben… bilmiyorum, — şaşkınlıkla göz kırptı. — Odasında olması gerekiyordu. Belki de… — durakladı. — Hemen öğrenirim, — dedi daha net bir şekilde.
Gülçiçek ona bir adım daha yaklaştı, neredeyse çarpacaktı.
— Bilmiyor musunuz?! — onu silkeleyerek bağırdı. — Kocamın nerede olduğunu nasıl bilmezsiniz?!
Doruk afalladı, bir adım geri çekildi.
— Ben… şimdi öğrenirim…
Ama Gülçiçek onu artık duymuyordu. Gözlerinde panik parladı, elini göğsüne bastı, onu kenara itti ve odadan fırladı, önüne geleni devirerek…
Go up