Наталья Лариони

Наталья Лариони 

Автор женских романов и фанфиков

13subscribers

228posts

Showcase

18

Bahar, evrenin güneşi olmaya hazır mısın?

Bölüm 4. Kısım 5
… Bu sessizlik ve durgunluk içini kemirmeye başlamıştı. Hapse atılma korkusu, yerini bir şeyler yapma yönünde vahşi bir isteğe bırakmıştı. Pencereden dışarıda, güneş çoktan tepeye yaklaşmış, Boğaz’ı turuncuya boyuyordu. Bazı yatlar, gün batımını kaçırmamak için aceleyle açılırken, bazıları limana dönüyordu. Her şey hareket halindeydi, sadece onlar oturuyordu.
Cem, Yusuf’un kendine bir bardak daha çay doldurup, hem kendine hem ona tost hazırlamasını daha fazla izleyemedi. Birden fırladı, tabağı kenara savurdu; tabak duvara çarpıp yere düştü, parçalandı. Tost da tabağın ardından yere indi, yağlı yüzü alta gelecek şekilde.
Yusuf bardağı masaya bıraktı. Cem ise evin içinde telaşla sağa sola koşuyor, önüne ne geldiyse eline alıyor, bazılarını sırt çantasına tıkıyor, bazılarını fırlatıyor, Evren’in evindeki düzeni umursamadan darmadağın ediyordu. Evren’in… Dudaklarına alaycı bir gülümseme yayıldı. Her şey birine aitti, ondan başka. O fazlaydı. Peki, tamam — herkesi varlığından kurtaracaktı.
— Ne yapıyorsun? — dedi Yusuf, temkinli bir sesle.
— Eşyalarımı topluyorum, gidiyorum, — Cem’in cevabı fazla sertti.
— Nereye? — Yusuf sandalyeden kalktı.
— Fark etmez, — dedi Cem, telefon şarjını, kulaklığını çantasına atarken. — Artık burada duramam. Dayanamıyorum! — Tişörtünü buruştura buruştura çantaya tıktı. — Evren susuyor, gelmiyor, umurunda değilim! Ne mesaj var, ne arama! Burası morg gibi sessiz! — diye bağırdı, sesi çatladı.
Yusuf masanın etrafından dolaştı:
— Morgda bulundun mu hiç? — diye sordu.
Cem onu duymamış gibiydi:
— Anlaşılan her şeyi çoktan kararlaştırmışlar, — bakışları, kendisi gibi oradan oraya dolaşıyordu, — bensiz!
— Kimse seni kovmuyor, — Yusuf sesini olabildiğince sakin tuttu, — sadece bekliyoruz. Beklemek zordur, bilirim.
— Benimle nasıl baş edeceklerine karar vermelerini istemiyorum! — diye haykırdı Cem. — Kendim giderim! Evren’in o bakışını görmek istemiyorum — her şeyi anlıyorum ben! — dedi öfkeyle. — Peki ya Bahar? O nerede? Neden kimse bana ne olacağını söylemiyor?
Cem dolabı açtı, askıdaki montu çekip aldı. Spor ayakkabılarını kaptı, birini düşürdü, hırsla tekmeyle fırlattı.
Yusuf, ayakkabı kendisine çarpmasın diye geri çekildi; ayakkabı cama çarptı ama kırmadı, sonra da tok bir sesle yere düştü.
— Hiçbir yere gitmeyeceksin, — dedi Yusuf alçak bir sesle, — buradan çıkmayacaksın!
Cem durdu, sağa sola koşuşturmayı ve eşya toplamayı kesti. Olduğu yerde kaldı, sonra Yusuf’a döndü:
— Beni durduramazsın! — dedi gülümseyerek, çantayı sol koluna taktı.
— Durdururum, — sesinde kararlılık vardı, — çünkü Bahar’a söz verdim! Ve çünkü şimdi gidersen — her şey biter.
— Zaten bitti! — diye patladı Cem.
— Hayır. Son dediğin, öldüğün zamandır. O zaman artık hiçbir şeyi düzeltemezsin. Ama yaşıyorsan, nefes alıyorsan — her zaman bir çıkış vardır! Her zaman! Ve sen düzeltmek istiyorsun, — Yusuf başını salladı, — ama affetmeyeceklerinden korkuyorsun. O yüzden kaçmak istiyorsun. Kendinden, insanlardan, polisten mi? Hayat boyu mu kaçacaksın?
Cem çantayı yere fırlattı:
— Gerekli olmanın ne demek olduğunu bilmiyorum, — dedi hırsla. — Senin de anne baban yok, ama onlar seni istiyor, değil mi? Neden seni seçtiler de beni seçmediler? — diye bağırdı.
— Babam var, — dedi, bir an durakladı, — biyolojik babam, ve evet, o beni istemiyor. Bu onun tercihi, ben de kabul ediyorum. Ona kendimi dayatmıyorum. Kim olduğunu, nerede yaşadığını biliyorum, ama yine de… — itiraf etti. — Sen asla bilemezsin, eğer gidersen. — Yusuf kapının yakınında duruyordu. — Ama kalırsan, zamanla… acıyla, sessizlikle… öğreneceksin. Seni kovmadılar, sen kendin kaçtın.
— Bunu bilmek sana ne kazandırdı? — Cem şaşkınlıkla baktı. — Annen öldüğünde neden yanına gitmedin?
— Bu kibir değil, — omuz silkti Yusuf, — bu kabullenmek. İstemediğimden değil, ama o benim var olduğumu biliyor ve hayatımda yer almak istemiyor. Bu onun hakkı.
Cem’in içi sıkıldı, başını öne eğdi. Sonra yere oturdu, dizlerini kollarıyla sardı. Kendini bir an net biçimde gördü; tüm yaptıkları sanki Evren’e yük olmakmış gibi… Belki de öyleydi. O zaman da kaçmıştı, bir hata yapmış, kendisini tanıyan ama yanında olmayı seçmeyen ağabeyine sığınmak istemişti.
— Gelmeyecek, — dedi Cem, sesi titreyerek.
— Gelecek. Ve onun açacağı kapıyı senin kırmana gerek yok, — Yusuf kanepenin kolçağına oturdu. — Kaçıyorsun ama durdurulmanı bekliyorsun. Cem, ben seni durduracağım. Yalnız değilsin.
Cem ona tek bir bakış atıp başını tekrar eğdi… yeniden sessizlik ve gergin bekleyiş çöktü…
***
… Herkes sessizdi, ve Evren bu bekleyiş sessizliğine girdi. Bahar’ın ailesinin tüm fertleri başlarını çevirip ona baktılar; belli ki asıl görmek istedikleri o değildi… ama alışmaları gerekecekti.
Gülçiçek küçük kanepede oturuyor, ellerini sinirle sıkıyordu; Nevra yanında duruyordu. Siren tabletinden bir şeye bakıyordu. Parla, Umay’ın yakınında bekliyordu. Evren’i görür görmez Uraz’ın omzu seğirdi, ama Evren onun bakışlarını yok sayarak doğrudan Gülçiçek’e yöneldi.
— Ameliyat sorunsuz geçti, — dedi Gülçiçek’e hitaben. — Profesör Reha şu an yoğun bakımda, gözetim altında. Profesör Serhat birazdan yanınıza gelecek.
Gülçiçek mendilini yüzüne bastırarak ağlamaya başladı, Nevra elleriyle onu teselli etmeye çalıştı. Diğerleri ise bir an durakladı, söylenenleri idrak edememiş gibiydi.
— Evren ameliyattaydı, — kendine ilk gelen Siren oldu.
Uraz dudaklarını büzdü, ona öfkeyle baktı.
— Size kim izin verdi? — diye patladı. — Sizi kim çağırdı ki?
— Uraz! — Siren başını hafifçe sallayarak eşini durdurmaya çalıştı.
— Siren, — Evren ona döndü, — lütfen, — Uraz’ın öfkesini görmezden gelerek devam etti. — Umay, — Bahar’ın kızına baktı.
— Onların desteğini arıyorsunuz, — diye sesini yükseltti Uraz. — Siz bizim ailemiz değilsiniz!
— Uraz! — Siren ve Umay aynı anda karşı çıktı.
— 357 numaralı oda, üçüncü kat, sol blok, — dedi Evren sakin bir tonla. — Çağla orada. Bahar meşgul, yavaş yavaş narkozdan çıkıyor, yanında birinin olması lazım.
— Ne oldu ona? — diye fırladı Umay, kanepeden kalkarak.
Parla da onu takip etti, üvey kız kardeşinin gölgesi gibi peşinden ayrılmadan.
— Çağla’ya ne oldu? — diye fısıldadı Siren.
— Sonra, — dedi kısa bir şekilde Evren. — Lütfen, ben burada kalayım. Sonra yerinize geçerim.
— Siz bizim akrabamız değilsiniz, — Uraz yaklaştı. — Gidin, Naz’ın yanına! Aileniz orada!
Siren ile Umay donup kaldı. Parla korkuyla Uraz’a baktı. Nevra göz ucuyla baktı ama Gülçiçek’in yanından ayrılmadı, rengi atmış yüzünü görünce ona su uzattı.
Evren, Uraz’ı tamamen görmezden gelerek Gülçiçek’e döndü. Onun halini görünce kaşlarını çattı ve hemen yanına gitti.
— Ah, — bardak Gülçiçek’in elinden düştü, o da göğsünü tuttu.
Herkes bir anda ona doğru koştu.
— Babaanne! — diye bağırdı Umay.
— Ne oldu sana, babaanne? — dedi Uraz, şaşkın bir sesle.
— Herkes geri çekilsin, — dedi Evren, onun önünde diz çökerek bileğini kavradı, nabzını kontrol etti. — Hadi, hava verin. Nefes alın, Gülçiçek Hanım, sadece nefes alın. Eşiniz iyi, şimdi siz de sakinleşin ki kendinizi onun yanındaki yatakta bulmayasınız.
Sesi net ve kararlıydı. Gülçiçek ona baktı, hâlâ göğsünü tutuyordu ama nefesini onunla birlikte düzenlemeye başladı.
— Tamam, — neredeyse gülümsedi Evren. — Bu sadece aşırı gerilim, — bileğini bırakmadı. — Eşiniz iyi, siz de iyisiniz.
— Sağ ol, Evren, — diye nefes verdi Gülçiçek.
Hâlâ solgundu ama nefesi düzelmişti. Siren, Uraz’ı duvara çekti; ona vuracak gibi görünüyordu, o ise hâlâ itiraz etmeye çalışıyordu.
— Naz’la yaşıyor, neden burada? — diye homurdandı Uraz.
— Buradayım çünkü sizin aileniz olduğum için değil, Bahar benden istediği için. Çünkü o da aynı şeyi yapardı, — dedi Evren, Umay’ın elindeki suyu alıp Gülçiçek’e uzattı, ancak ondan sonra dizlerinin üzerinden kalktı. — Çünkü kendim de burada olmak istiyorum. Umay, Siren, — hatırlattı, — Çağla… Uyanınca yalnız kalmasın. — Sustuktan sonra ekledi: — Bahar da istemezdi.
Daha fazla bir şey söylemedi. Evren pencereye doğru yürüdü, ellerini ceplerine soktu. Biraz kenarda duruyordu ama herkesi avucunun içindeymiş gibi görebiliyor, gerektiğinde hemen müdahale edebilecek konumdaydı.
Uraz, yumruklarını sıkarak karşı duvarda homurdanıyordu; dudakları öfkeden bembeyaz kesilmişti, ama artık onu göndermeye kalkışmadı. Siren, Umay ve Parla, Gülçiçek’i kucaklayıp yanaklarından öptükten sonra Çağla’nın yanına gittiler. Nevra ise ellerini dizlerinde birleştirerek sessizce olan biteni izliyordu. Evren, onun gözlerindeki hüznü fark etti; ayrıca ne kadar değiştiğini gördü. Hayatını böylesine etkileyen bu kadın… Eğer o olmasaydı, kendisi yetimhanede olmazdı…
***
… Bahar sanki evi, yakınlarını, dünyadaki her şeyi unutmuştu. Onun dünyası tek bir hücreye daralmıştı. Embriyoloji laboratuvarında cihazların hafif uğultusu duyuluyordu. O, embriyologla birlikte, yumuşak ışıkla aydınlatılmış inkübatörün başında duruyor, mikroskobik bir umutla ona bakıyordu.
Bahar, steril forma giymişti. Embriyoloğun biraz gerisinde, ona engel olmayacak şekilde duruyor, nefesini bile sessiz almaya çalışıyordu. Onun mikroskopa, ardından monitöre, sonra tekrar mikroskopa bakan gözlerini takip ediyordu.
Bahar, aslında buradan çıkabileceğini, bunun kendi sorumluluk alanı olmadığını biliyordu, ama buna izin veremezdi. Bu hayatı kendi gözleriyle görmek istiyordu. Tek bir an bile “başaramadık” düşüncesine yer vermiyordu.
— Sıcaklık? — diye sordu, fısıltıyla, sabredemeyip.
— Otuz yedi, — dedi embriyolog, gözünü monitörden ayırmadan. — Doğala en yakın ortam. pH dengeli.
Bahar istemsizce bir adım öne çıktı. Elleri önlüğünün cebinde, parmaklarındaki titremeyi durduramıyordu. Monitöre gözünü kırpmadan bakıyor, sonra derin bir nefes verip yeniden tutuyordu. Ve işte, ekranda o nokta belirdi.
— O yaşıyor, — dedi embriyolog, ardından duraksayıp devam etti: — Bölünüyor, — şimdi sesinde bir zafer vardı. — Yüz yirmi sekiz hücre. Başladı. Genişlemiş blastosist fazı. Stabil!
Bahar gözlerini kapatarak derin bir nefes aldı, kirpikleri titredi. Bu sadece rahatlama değildi — inanmanın bile korkutucu olduğu bir umuttu.
— O yaşamı seçti, — diye fısıldadı Bahar.
Embriyolog ona saygıyla baktı. Bu, bir doktorun değil, bir mucizeye tanık olmuş, kendi elleriyle o sihre dokunmuş bir insanın bakışıydı.
— Yarın transfer, — diye fısıldadı. — Her şey bu şekilde devam ederse, deneyeceğiz.
— Onun şimdiden bir adı var, — yanağından bir damla yaş süzüldü, — ama o henüz bilmiyor. Sadece dayan, ben buradayım.
Embriyolog tekrar monitöre döndü. İkisi birlikte, parlayan, atan çekirdeğe baktılar. Embriyolog bunun sadece hücreler olduğunu söyleyebilirdi, ama Bahar biliyordu ki… orada artık biri vardı. Hayata sıkı sıkı tutunan biri…
***
… Israrcılık — Çağla’nın en belirgin özelliğiydi. Hep güçlü, hareketli, neşeli… şimdi ise kendisine hiç benzemiyordu. Biraz şaşkın, solgun bir halde, gözleri kapalı, ellerini karnına bastırarak yatakta uzanıyordu. Siren, Umay ve Parla odaya girer girmez gözlerini açıp kimin geldiğine baktı. Belli ki beklediği onlar değildi; yeniden gözlerini kapattı.
Umay, sandalyeyi yatağa daha yakın çekti. Parla pencereye gidip telefonunu açtı. Siren ise tıbbi dosyayı eline aldı, dikkatle sayfaları çevirmeye başladı. Sayfaları çevirirken parmakları titriyordu.
— Nasılsın, — dedi Umay alçak bir sesle. — Su ister misin?
— Şimdilik gerek yok, — araya girdi Siren, dosyayı kapatırken. — Dudaklarını ıslatmak daha iyi olur. İki saate kadar küçük yudumlarla su içebilirsin. Sen nasılsın? — diye sordu şimdi Siren.
Çağla, bakışını Siren’e odakladı, elindeki dosyayı fark etti.
— Biraz başım dönüyor, — diye fısıldadı Çağla, Siren’in dosyayı komodinin üzerine koyuşunu izleyerek.
— Bu anesteziden, — dedi Siren, ona biraz temkinli bakarak.
— Ciddi bir şey mi var? — endişelendi Umay. — Ne ameliyatı bu? Annem nerede?
— Ben de anneni görmek istiyorum, — dedi Çağla, kuru dudaklarını yalayarak. — Ne zaman gelecek? Neden bu kadar uzun sürdü?
Umay, Siren’e baktı ama o çoktan peçeteyi suyla ıslatıyordu. Islak peçeteyi Umay’a verdi; o da Çağla’nın dudaklarını hafifçe ıslattı.
— Hep birlikte Bahar’ı bekleyeceğiz, — dedi Siren, fısıldayarak, ikinci sandalyeyi çekip yakına oturdu. — Mutlaka gelecek, — dedi, gülümsemeye çalışarak.
Umay’ın yanına oturdu. Parla başını telefondan kaldırıp onlara baktı, sonra tekrar ekranına döndü.
— Hamile misin? — diye sordu Umay, sessizce.
Çağla hıçkırdı, dudaklarını ısırarak ağlamamak için kendini tuttu. Siren, Umay’a bakıp başını salladı; gözleriyle ona susmasını işaret etti. Çağla’nın elini sıktı. Umay’ın sorusunu duyan Parla hemen telefonunu kapatıp yaklaştı.
— Hamileydim, — dedi Çağla. — Hâlâ… umuyorum, — diye ekledi.
— Nasıl yani? — dedi şaşkınlıkla Parla, Siren’e bakarak. Siren başını eğdi, gözlerini kaçırdı.
Bu kez Siren, Parla’ya anlamlı bir bakış attı, ondan susmasını istercesine. Çağla gözlerini yeniden kapadı, ellerini karnından ayırmadan. Umay, Siren’e sessizce gözleriyle bir şeyler sormaya çalıştı; Siren de aynı şekilde, şimdilik susması için yalvararak karşılık verdi.
— Yalnız değilsin, — diye fısıldadı Umay, o sessiz bakış konuşması bittikten sonra, merakını gideremese de.
— Biz senin aileyiz, — dedi Siren, Çağla görmese de başıyla onaylayarak.
— Hepimiz buradayız, — diye ekledi Parla, omuz silkti. O da Umay gibi pek bir şey anlamamıştı ama destek olmak istiyordu.
— Sağ olun, — dedi Çağla, aynı sessizlikte. — Bahar bir an önce gelsin, — sesinde yalvarış vardı.
Umay eğilip onun saçlarını okşadı. Tolga’yı da, babasını da geri getiremeyeceğini biliyordu… ve eğer Çağla çocuğunu kaybettiyse — bu onun için çifte darbe olacaktı…
Evet, bu onların tanıdığı Çağla değildi. Şimdi karşılarında hayatı sanki durdurmuş bir kadın yatıyordu. Sessiz bir bekleyişin içinde donmuş gibiydi. Ona umut verecek tek kişi Bahar’dı. Sadece tek bir kelimeyle, “evet” ile, onu yeniden yola çıkarabilirdi. Bunu Siren biliyordu; ama kızlar, Çağla’nın içinde şu an neler yaşandığını tahmin bile edemezdi.
Parla saçını parmağına doluyor, ama telefonunu çıkarmıyordu. Umay, avucunu Çağla’nın yanağına bastırdı. Sadece Siren, Bahar’ın ne yaptığını, aslında neyi göze aldığını anlamaya çalışıyordu… ve kendisi de artık kapıdan gelecek o tanıdık adım sesini bekler olmuştu…
***
Adımlarının sesi koridorun duvarlarından yankılanıyordu. Katlarda yürümeye alışmıştı, son zamanlarda bu onu sakinleştiriyordu. Özellikle Timur’un ölümünden sonra. Rengin, neden yaptığını kendisi bile tam olarak bilmiyordu. Belki de Timur’un bir köşeden çıkıp gelmesini isterdi, belki de farkında olmadan bir yerden çıkıp geleceğini umut ediyordu.
Bunun asla olmayacağını gayet iyi biliyordu ama yine de dolaşmaya devam ediyor, buluşmalarını, konuşmalarını hatırlıyordu. Hayatlarının neredeyse tamamı bu hastanede geçmişti; önce ilişkilerini gizlemişlerdi, çünkü Timur Bahar’la evliydi, sonra gizlenecek bir şey kalmamıştı. Her şey, Timur’un Bahar’dan boşanmasıyla birlikte, hem onun hem de Timur için tamamen belirsizleşmişti… Ve şimdi Serhat.
Adımı yavaşladı, yutkundu. Ne yapıyordu o aslında? Böyle davranmak hiç ona göre değildi; bu, daha çok bir tür büyülenmeye benziyordu… İşte şimdi olduğu gibi… Önce onun köşeden çıktığını gördü, sonra ağır adımlarının sesini duydu; sanki içinde bir şeyleri tutuyordu… ve gerçekten tutuyordu, artık bunu kesin olarak söyleyebilirdi.
Onun fark etmemesi için neredeyse duvara yapışmaya hazırdı… ama fark etti. Göz göze geldiler, birkaç adım mesafede donakaldılar.
— İyi akşamlar, — dedi o kısa bir selamla, bakışını kaçırdı, ellerini cebine soktu.
— Artık akşam oldu, — dedi Rengin, boğazını temizleyerek; neden sesi kısıldığını anlamıyor, bakışlarını yere indiriyordu.
— Sadece hastayı, Profesör Reha’yı görmeye gidiyordum, — diye açıkladı, nedense gömleğinin düğmesini kontrol etti.
— Ben de ona gidiyordum, — dedi Rengin, sesini olabildiğince düz tutmaya çalışarak; avuçlarının terlediğini hissetti.
İkisi de sustu, konuşmayı nasıl sürdüreceklerini bilemeden. Rengin saçını düzeltti, ellerini nereye koyacağını bilemeyip önlüğünün cebine soktu. Serhat ise bir o yana, bir bu yana bakıyor, ne yanlarından geçip gidebiliyor ne de konuşmaya devam edebiliyordu.
Muhtemelen böyle uzun süre dururlardı, eğer Bahar kapıdan hızla çıkıp neredeyse onlara çarpmamış olsaydı. Onlara yarım adım kala ani bir fren yaptı.
— Ne? — diye sordu, ikisine birden bakarak.
Hemen Reha’nın odasının kapısına döndü; çünkü ikisi de onun önünde duruyordu. Gözlerinde tek bir soru çarpıyordu.
— Her şey yolunda mı? — sanki cevaplarını aceleyle almak istiyor gibiydi; nezakete vakti yoktu.
— Sadece karşılaştık, — dedi Serhat omuz silkerek. — Profesöre gidiyordum.
— Tesadüf, — dedi Rengin, neredeyse onunla aynı anda. — Ben de.
Bahar önce Rengin’e, sonra Serhat’a baktı. Dudakları hafifçe kıpırdadı ama kendini tuttu.
— Profesör Serhat, madem Reha’ya gidiyorsunuz, ben Çağla’ya bakacağım, — dedi hızlıca.
Serhat başını salladı, hemen hareket etti; sanki az önce ne cesaret edebilmiş, ne de adım atabilmiş gibiydi. Bahar sadece Rengin’e kısa bir bakış atıp diğer yöne geçti, ama merdiven kapısına geldiğinde durdu, arkasına döndü.
— İyi misin? — dedi, kapıyı açarken.
— İyiyim, — dedi Rengin fazla hızlı bir şekilde. — Ya sen? Çağla?
Bahar sadece başını salladı ve hemen kapıdan kayboldu. Rengin derin bir nefes verdi, ellerini yanaklarının ateşine bastırdı. Sonra hızla arkasını dönüp Reha’nın odasından ve onun doktorundan olabildiğince uzaklaşarak yürüdü…
***
— Eğer o bir doktor ise, bu benim onu beklemek zorunda olduğum anlamına gelmez! — diye yeniden öfkelendi Cem ve çantasına sertçe tekme attı.
Yusuf ona baktı ama hiçbir şey söylemedi. Gerçekten de çok uzun süredir bekliyorlardı; neredeyse yirmi dört saattir ne arayan vardı, ne de mesaj atan. Sanki herkes onları tamamen unutmuştu.
— Peki, nasıl hissediyorsun? — diye meydan okurcasına baktı Cem, — unutulmak, hatırlanmamak? Nefret ediyorum, — dedi dişlerinin arasından, acı dolu bir sesle.
— Neyden? Ya da kimden? — diye geldi Evren’in sesi; dairenin kapısını açmıştı.
İçeri girmedi, kapı eşiğinde durdu ve doğrudan Cem’in gözlerinin içine baktı…
Go up