Bahar, evrenin güneşi olmaya hazır mısın?
Bölüm 5. Kısım 2
Bahar sağ yanına uzanmış, elini yanağının altına koymuştu; nefesi sakindi, düzenliydi.
— O burada, — diye fısıldadı Evren, yatağın önünde çömelerek.
Onu öpmek, öpücükle uyandırmak istiyordu. Öyle tatlı uyuyordu ki, sanki bir bebek gibi… İçindeki isteği bastırmakta zorlanıyordu.
— Uyuyor, — Çağla yastığa yaslanmıştı. — Onun uyumaya izin vermeyeceğini sanmıştım, — diye fısıldadı, — ama bütün gece uyudu ve hâlâ uyuyor, — gülümseyerek ekledi.
Evren sessizce Bahar’a baktı. Saçlarını düzeltmek için elini uzattı ama sonra durdu, uykusunu bölmekten korktu. Parmakları hafifçe titriyordu.
— Yüzün, beklediği hediyeyi almış bir çocuk gibi, — Çağla dudak kenarıyla gülümsedi.
— Sakın uyandırma, — dedi Evren, — bırak biraz daha uyusun. — O da gülümsedi, sonra Çağla’ya baktı. — Sen nasılsın?
— İyiyim, — dedi Çağla, bir an ciddileşti ama hemen gözlerinde yine kıvılcım parladı. — Onunla konuşmak için mutlaka bir şansın olacak.
— Ya olmazsa? — Evren tedirginleşti.
— Şimdi değil, ama sonra evet. O yüzden şimdilik sadece bak ve daha sessiz nefes al, — dedi Çağla. — Çünkü bazen bana öyle geliyor ki, o uykuda bile duyuyor, özellikle sen yanındayken.
Evren başını hafifçe yana eğdi:
— Öyle uyuyor ki, sanki tüm konuşmalardan kaçmak istiyor, — dedi, gözlerini ondan ayırmadan gülümseyerek.
Ona uzun zamandır böyle bakmamıştı: acele etmeden, saklanmadan.
— Ya da sadece bir kez güçlü olmamak için, — diye devam etti Çağla.
Ama sonunda onu uyandırdılar. Önce Bahar kıpırdandı, kirpikleri titredi. Hafifçe kaşlarını çattı, sonra gözlerini açtı. Açtığı anda Evren’in bakışıyla karşılaştı. Göz kırptı, hızla doğruldu, neredeyse ona çarpacaktı.
— Ne kadar uyudum? — diye sordu kısık bir sesle, ondan gözlerini ayırmadan.
Evren onun karşısında oturuyordu, hâlâ bakışlarını çekemiyordu. Uykulu hâli, dağınık saçları… Hepsi ona tarifsiz bir sevinç veriyordu; böylece sonsuza dek oturabilirdi.
— Az, — diye daha yüksek sesle cevap verdi Çağla, yatağa oturarak. — Ama son iki günden fazladır.
— Sen… burada ne yapıyorsun? — Bahar saçlarını, kıyafetlerini düzeltmeye çalışıyordu; her şeyi bir anda, telaşla yapıyordu.
Onun bakışları altında uyanmayı unutmuştu… Hayır, hatırlıyordu. Ama o kadar uzun zaman geçmişti ki, şimdi yanında olması içinde garip bir huzursuzluk uyandırıyordu.
— Seni görmek istedim, — dedi Evren sakin bir sesle.
Bahar ayağa kalktı, bu da Evren’i geri çekilip kalkmaya zorladı. Bahar Çağla’ya döndü, elleriyle bir şeyler işaret etti, sonra tekrar Evren’e baktı. Gözlerinde panik vardı.
— Gitmem lazım, — dedi. Panikle birlikte endişe de eklenmişti sesine. — Çoktan orada olmam gerekiyordu. — Söylemek yerine eliyle bir yeri işaret etti. — Saat kaç? Ben uyumayı planlamamıştım, her şeyi kontrol etmeliydim, — dedi, sonra Çağla’ya döndü.
Evren’in kaşları kalktı. Onu böyle şaşkın, utangaç görmeyi unutmuştu. Utangaçlığını saklamaya çalıştığını, yüzüne alışılmış maskesini taktığını biliyordu, ama yine de o sabahın bu erken saatinde Bahar’ın hâli onun için en güzel şeydi.
— Hiçbir yere gitmene gerek yok, — neredeyse eline dokunuyordu.
— Ben… — dedi Bahar, ona bakarken hem öfke hem de bir şefkat vardı gözlerinde; aynı anda utanç ve huzursuzluk hissediyordu. — Kontrol etmem gerek, — diyerek ani bir hareketle odadan fırladı.
— Bahar! — diye seslendi Evren ardından.
— Koş, kuşum, koş, — Çağla derin bir nefes alıp yatağa uzandı. — Ama nefes almayı unutma, — diye daha kısık sesle ekledi.
Evren ellerini iki yana açtı. Az önce yanındaydı, uyuyordu… sonra ayakta karşısındaydı… şimdi ise yoktu.
— Zor bir vakanız var, — dedi Çağla, rahatça yerleşerek. — Ama sen dirençlisin. — Neredeyse gülecekti ama tuttu kendini. Onları izlemek öyle ilginçti ki. — Sanırım bu gerçekten aşk, — diye uzatarak gülümsedi.
Evren mırıldandı, omuzlarını gevşetti:
— Yine beni kabul edecek, — gülümsedi.
Çağla gözlerini kapattı, dolan yaşları saklamak için. Bahar ve Evren adına mutluydu; sorunlarını çözmemiş olsalar da üstesinden geleceklerdi… Oysa onun elinde sadece umut ve inanç kalmıştı. Tolga geri dönemezdi… Ama bir çocuğu olabilirdi ve o, onun doğabilmesi için elinden geleni yapacaktı.
***
…Çağla’nın doğurabilmesi için süreci kontrol etmesi gerekiyordu. Bahar, koridorda aceleyle yürürken saçlarını toplarken kendine kızıyordu. Duşunu alıp üstünü değiştirdikten, Reha ile Gülçiçek’e uğradıktan sonra, doğruca laboratuvara yöneldi; yoluna çıkan herkesin arasından sıyrılarak.
Hatta sanki Evren’in adını seslendiğini duyar gibi oldu — ya da sadece ona öyle geldi. Ama henüz onunla konuşmaya hazır değildi, bu yüzden adımlarını hızlandırdı. Uyuduğu için kendine hâlâ kızarak koşar adım ilerledi. Esra’nın odasının önünden geçerken sadece kapıyı işaret etti; sanki yapılacaklar listesine bir madde daha ekledi: “Sonra mutlaka uğramak.”
Derin bir nefesle kahve kokusunu içine çekti. Ardından Rengin’in sesini duydu. Hatta neredeyse onu gördü. Ve sonra onu… Evren’i. Elinde iki karton kahve bardağıyla geliyordu. Bahar hızla köşeden dönüp sert bir bedene çarptı.
— Ne oluyor, — dudaklarından döküldü, kollarını savurdu.
— Dikkat et, — Serhat onu tuttu, dengesini sağlamasına yardım etti.
Ağzını açmış, bir şey daha söyleyecekti ki, fırsat bulamadı.
— Yarım saate kadar bu ameliyatın protokollerini masamda istiyorum, — Rengin’in sert sesi onlara kadar ulaştı.
— Video konsültasyondan sonra hepsini hazırlayacağım, — Evren’in sesi sakindi, kararlıydı.
Serhat’ın yüzü değişti, bakışları huzursuzca dolaştı. Bahar’ın rengi soldu. İkisi aynı anda adım attı ve yeniden çarpıştılar. Dengelerini korumak için ellerinden tuttular. Başlarını çevirdiler, birlikte saklanacak bir yer aradılar ve aynı anda merdiven kapısını fark ettiler.
Bahar ilk hareket eden oldu. Ama Serhat ondan hızlı davranıp kapıyı açtı. İçeri girdiler, kapıyı kapattılar. Nefesleri düzensizdi, önce birbirlerine baktılar, sonra kapıya çevirdiler bakışlarını; nefeslerini tuttular, dinlediler.
— Sen burada ne yapıyorsun? — diye fısıldadı Bahar, nefesini toparlamaya çalışarak, Serhat’a döndü.
— Peki ya sen? — o da derin bir nefes aldı. — Birinden mi saklanıyorsun?
— Tıpkı senin gibi, — Bahar nefesini düzenledi.
Serhat hafifçe gözlerini kıstı, gözlerinin içine baktı.
— Sen neden burada olduğumu çok iyi biliyorsun, — diye öfkelendi Bahar. — Bahisler ve oyunlar yeter! — pat diye söyledi, tahminlerine yer bırakmadan. — Asıl sen neden Rengin’den kaçıyorsun?
Serhat bakışlarını kaçırdı, önlüğünün yakasını düzeltti.
— Reha nasıl? — Bahar konuyu değiştirdi, gülmemek için kendini zor tuttu.
— Stabil, — dedi Serhat, rahatlamaya çalışarak. — Serum altında, tansiyonu kontrol altında, onu takip ediyorum, — bir an duraksadı, sonra devam etti, — tam da onu görmeye gidiyordum, — itiraf etti ve başını eğdi. — Peki Esra?
— O da stabil, — Bahar suçlu bir bakışla yere baktı. — Dün… — diye ekledi. — Bugün daha yanına uğramadım. Son tetkikleri görmedim.
Serhat biraz gevşedi:
— Sanırım sabahımız biraz karışık geçti, — dedi, normal bir ton yakalamaya çalışarak.
— Öyle denebilir, — Bahar elini göğsüne bastırdı; kalbi gürültülü atıyordu.
— Sık sık karşılaşıyoruz, — dedi Serhat.
Bahar’ın yüzü kızardı, yanaklarına sıcaklık yayıldı:
— Aynı hastanede çalışıyoruz, — diye hatırlattı.
— Ama farklı katlarda, — diye üsteledi o.
Bahar elini sertçe salladı, konuyu sürdürmek istemiyordu. En sık karşılaştığı kişi Evren olmuştu, hastalığını öğrendiği günlerde. Ama kendine hemen yasak koymuştu; düşünmek bile istemiyordu.
— Burada beklerken çok komik görünüyoruzdur, — dedi Serhat. — Sanki çıkmaları için kapının önünde pusuya yatmışız gibi.
— Kaçmak, yüzleşmemek için en etkili yöntemdir, — fısıldadı Bahar. Bakışı hüzünlüydü, sanki küçülmüş gibiydi.
— Sana gerçekten bu kadar mı zor geliyor? — diye sordu aniden.
Bahar ona baktı. Serhat gözlerinde yaşları fark etti, sadece bir an için; sonra bakışı yine soğukkanlı, sakinleşmişti.
— Zor kelimesi yetmez, — itiraf etti Bahar. — Ama daha kötüsü, korkuyorum. Çünkü ne istediğimi bilmiyorum. Ya… — sustu, cümleyi tamamlamadı. Elini tekrar göğsüne bastırdı, kalbini ve ruhunu sanki böylece yatıştırabilirmiş gibi.
Serhat bir an gözlerini kapadı, sonra duvara yaslandı:
— Yalnız değilsin, — diye fısıldadı. Sesi kısıktı, gözlerini açmaya korkuyordu. — Ben de bir doktordan saklanıyorum. Çünkü onun beni baştan aşağı görebildiğini hissediyorum. Hazır değilim, — itiraf etti.
— Ben de… benden hâlâ eski halimi görmek isteyen kişiden kaçıyorum, — Bahar derin bir nefes verdi. — Ama ben artık emin değilim, o kadın hâlâ içimde mi kaldı.
— Belki de sen, kendine yeni birine dönüşme iznini vermeye başladın, — dedi Serhat, gözlerini açarken.
— Nasıl yani? — anlamamıştı Bahar.
— Tek gereken, birinin sana farklı gözlerle bakması, — dedi o, hafifçe rahatlamış hissederek.
Bahar ona baktı, sustu. Sözlerini tartar gibi görünüyordu.
— Benim gitmem lazım, — diye fısıldadı, kapıya doğru yöneldi. — Önce laboratuvara, sonra Esra’ya.
— Ben de Profesör Reha’ya, — dedi Serhat, onun arkasında durarak.
İkisi de kapının koluna uzanamadı, açmaya cesaret edemedi. Dinlediler, dışarı çıkmanın güvenli olduğuna inanmakta zorlanarak.
— Bize şans dilerim, — dedi Bahar, sonra kapıyı açtı.
— Dayanacaksın, Bahar. Şimdi inanmasan da, — dedi Serhat, ona arkasından gülümseyerek.
Ama Bahar bunu ne gördü, ne de duydu. Hızla uzaklaşıyordu; arada bir kulak kesilse de hiç durmadan, kararlı adımlarla ilerledi…
***
Evren onu önden geçirdi, ardından kendisi de odaya girdi. Yusuf ilk kez onun odasındaydı. Çevresine dikkatle bakıyordu; yanlış bir hareket yapıp onun olumsuz tepkisini çekmekten korkuyordu… ama neden böyle düşünüyordu ki? Çünkü aslında kimse ona Evren’in nasıl biri olduğunu anlatmamıştı.
— Büyük ihtimalle kahvaltı etmedin, — Evren ona sıcak kahve dolu bir karton bardak uzattı.
Yusuf gözlerini kırptı, aldı:
— Nereden bildiniz? — diye sordu kısık sesiyle.
Evren hınzırca gülümsedi. Bu çocuk ona hem hoş hem de rahatsız edici geliyordu. Tutumlu, terbiyeli, saygılıydı ama içinde bir şey vardı ki, Evren’in huzursuz olmasına neden oluyordu. Bir de… Bahar’ın evinde, o odada kalıyor olması! Evren o odayı kendisi için planlamıştı. Aslında gönlünden geçen Bahar’ın odasında olmak, ama her şeyin sırası vardı: önce eve girmek, sonra ikinci kata, onun odasına yakın olmak, en sonunda da bizzat o odada… Karşısına akıllı bakışlı bu delikanlının çıkacağını hiç hesaba katmamıştı.
— Demek kahvaltı etmedin? — Evren sandalyeyi işaret etti. Yusuf hemen oturup kahveden bir yudum aldı.
— Aslında etmedim, — dedi utanarak.
— Unutma, aç karnına derse gelmeni istemiyorum, — Evren önüne kebap koydu, yanına da ayran bıraktı. — Aklın yerinde olsun, yoksa ameliyathanede bayılırsın. Hastaya saygı, önce kendine saygıyla başlar. Önce kendine bakacaksın, sonra başkalarını kurtaracaksın. Hadi ye, — dedi, kendisi de lokma aldı.
Evren de kahvaltı yapmamıştı. Cem bütün geceyi balkonda geçirip Boğaz’a bakmış, hiç uyumamıştı. Evren ona dokunmamıştı, konuşacak bir şey de yoktu. Cem’in işlediği şeyleri sindirmesi, kendi öfkesinin de biraz dinmesi gerekiyordu. Kapıdan çıkarken Cem’in sesi arkasından geldi:
— Beni bırakıyorsun, kaçacağımdan korkmuyor musun?
Evren kapıda durdu:
— Korkacak bir şeyim yok, — dedi sakin bir sesle. — Sen karar ver. Nasıl bir hayat istiyorsun, kendini iki yıl, on yıl sonra nerede görüyorsun… — Kaskı elinde tutuyordu. — Hangi kararı verirsen ver, kabul ederim. Sen benim kardeşimsin, ama seçiminin sorumluluğu bana ait değil.
Evren şimdi Yusuf’a bakarken, Cem’den ne kadar farklı olduğunu görüyordu. Biri ne kadar çocuksa, diğeri o kadar olgundu. Yaşları neredeyse aynıydı, ikisi de anne-babasızdı ama aralarındaki fark uçurum gibiydi.
Evren kebabını yerken bir yandan da telefonuna göz atıyordu, Yusuf’u sıkmamak için ona bakmıyordu. Ama içten içe öfkelenmeye başlamıştı… Sebebini biliyordu: Bahar’la konuşamamıştı. ÇAğla’nın odasında geçen o birkaç dakika ona asla yetmemişti. Ona mesaj yazmıştı, kahve bardağını sıkarak neredeyse terasta buluşmayı önermişti… ama sonra mesajı silmişti. Acaba yemek yedi mi? Yoksa yine kendini unutarak hayat kurtarmaya mı koşmuştu? Farkında bile değildi, ama bütün iç düşünceleri yüzüne yansıyordu.
Yusuf ayranı içip kalktı. Evren’in elindeki boş ayran şişesini alıp çöp kutusuna attı. Ellerini yıkadı, masaya döndü. Evren de lavaboya gitti, hâlâ kaşları çatılıydı. Dişlerini sıkarak ellerini kuruladı, tableti aldı, Yusuf’un karşısına oturdu. Çocuk defterini açmış, yanına kalemle kurşun kalem koymuştu.
— En zor vakalardan biriyle başlayacağız, — dedi Evren, istediği dosyayı ararken.
— Alya mı? — Yusuf heyecanla yerinde kıpırdandı, kalemi sayfanın üzerinde hazır bekliyordu.
Evren kaşlarının altından baktı:
— Hasta, 23 yaşında, Esra Özer. Kalp nakli adayı, — dedi, bakışını çekmeden. — Hamile.
Yusuf aniden başını kaldırdı:
— Özer mi? — dedi, yüzündeki tüm renk kayboldu.
— Evet! — Evren’in sesi sertti. — Bir sorun mu var?
— Hayır, — Yusuf hızla başını eğdi, defterine yazmaya başladı. — Bahar’ın evinde bu soyadını duymuştum, — dedi, farkında olmadan yazısı bozulmuş, kargacık burgacık olmuştu.
Evren boynunu gerdi, çok sinirleniyordu: bu çocuğun Bahar’ın evinde yaşaması… Oysa kendisi hâlâ uğraşıyordu, daha başaramamıştı. Çok zoruna gidiyordu.
— Çoğul gebelikti, — dedi sakin olmaya çalışarak. — Biri hayati tehlike nedeniyle alındı, — gözlerini Yusuf’a dikti. — Ameliyatı doktor Bahar yaptı.
Yusuf hiç başını kaldırmadan yazmaya devam ediyordu.
— Şimdi gebelik devam ediyor. Durumu dengesiz, 24 saatlik gözlem altında, — Evren derin nefesler almaya çalıştı.
— Biz… — Yusuf defterden başını kaldırdı, — Bahar’ı görecek miyiz?
Evren hafifçe doğruldu. Kendi de onu görmek istiyordu ama bir başkasının da onun ilgisini istemesi… hiç hoşuna gitmiyordu. Çocuklar, torunlar, annesi derken şimdi bir de Yusuf mu?
— Öncelikle, senin için o Doktor Bahar! — dedi fazla sert bir tonla. — İkincisi, onun 24 saat hastanın başında durması gerekmiyor!
— Ama o bu hastanede çalışıyor, profesör, — dedi Yusuf şaşkınlıkla, Evren’in neden birden sertleştiğini anlamıyordu.
— Bu hastanede çalışıyor olması, — diye tekrarladı Evren, — onunla karşılaşacağın anlamına gelmiyor! Senin görevin: daha çok dinlemek, izlemek, düşünmek! Sorularını kendine sakla ya da yaz, akşam tartışırız. Şimdilik öğrenci bile değilsin, sadece gözlem yapıyorsun!
Evren kalktı, dolaptan beyaz önlük çıkardı, ona uzattı.
— Nefes almayı unutma, — dedi bu sefer biraz yumuşak bir sesle. — Hadi gidiyoruz.
Birlikte odadan çıktılar, Yusuf yürürken önlüğünü giydi. Evren, karşı odanın kapısına kısa bir bakış attı. Kapı kapalıydı… Bahar içeride değildi. Olsaydı çoktan içeri girer, onu yemeye zorlamış olurdu.
Koridordan geçerken Ferdi’yi gördüler, biriyle konuşuyordu, onları görünce sözünü yarıda kesti. Evren arkadan gelen fısıltıları duymazdan gelmeye çalıştı. O ve Bahar yine konuşulan konu olmuştu. Bahisler büyüyordu, Evren’in yumrukları sıkıldı.
— Günaydın, Profesör Evren, — Uras yanına yaklaştı, elinde tablet. — Alya’nın durumu görece istikrarlı, tüm değerleri kontrol ettim, — diyerek rapor verdi, ama gözlerini kaçırıyordu.
Ama Ferdi ve birkaç asistan bir kenarda donup kalmış, onlara bakıyordu.
— Ateş 37, nabız 92, tansiyon normal, — diye devam etti Uras, onlarla birlikte yürürken. Meraklı gözlerle izleyen meslektaşlarından uzaklaşıyorlardı. — Bilirubin ve AST normal sınırlar içinde, ALT biraz yüksek.
— Diürez? — Evren tek kelime sordu.
— Düzeldi, ödem yok, — dedi Uras, tabletten başını kaldırıp Evren’e bakarak.
Yusuf az kalsın sendeleyecekti. Daha dün Uras neredeyse bağırarak “Profesör bizim eve gelmeyecek” diyordu; bugünse onunla bu kadar sakin konuşuyordu.
— Haftanın sonuna doğru siklosporini kesebiliriz diye düşünüyorum, — dedi Uras.
Evren durdu, ona döndü:
— Kreatinin düzeyi? — diye sordu, kaşları çatılmıştı.
Uras gözlerini kırptı, tablette bir şeyler aramaya başladı:
— Bakmadım, — dürüstçe itiraf etti. — Ama pıhtılaşma normale dönüyor, — sesi artık emin değildi, tereddüt beliriyordu, — karaciğer açısından risk yok.
— Alya sadece hepatolojik bir vaka değil, onda yabancı bir kalp de var, — hatırlattı Evren. — ALT yüksekken ve siklosporin kullanırken böbrek fonksiyonu kritik önemde, — Uras’ın gözlerinin içine baktı. — Kreatinin ve üre iste, ayrıca sodyum, potasyum ve total protein. Ve unutma, siklosporini kesmeyi düşünüyorsan, C0 kontrolü şart!
— Hemen yaparım, profesör, — dedi Uras, başını fazla hızlı sallayarak, suçluluk içinde. — Affedin, acele ettim, — diye daha kısık sesle ekledi, ardından bir an arkasına dönüp kimsenin bu hatasını duyup duymadığını kontrol etti.
— “Stabil” deme, — Evren sakin ama sert bir tonla devam etti, — tabloyu tümüyle görmeden. Sen doktorsun, Aziz Uras. Ve sen, içinde yabancı organ taşıyan hastaları takip ediyorsun. Bizim işimiz onların yaşamasını sağlamak.
— Peki, profesör, — dedi Uras başını eğerek, tableti kapattı ve hastaya yöneldi.
— Garip, — Yusuf’un dudaklarından döküldü.
— Ne? — anlamadı Evren.
Yusuf başını iki yana salladı, söylemek istemedi. Ama Evren onun ağzından çıkan o tek kelimeyi yakaladı; öğrenmeye kararlıydı.
— Ne? — dedi yeniden, durdu, adım atmadı.
Yusuf neredeyse gözlerini devirecekti ama tam zamanında kapattı, sonra açıp güçlükle yutkundu.
— Ee? — Evren kollarını göğsünde bağladı.
Yusuf anladı ki söylemeden onu ikna edemeyecek. O an sanki hastaların beklediğini unuttu; Evren’in öğrenme isteği, sanki bunun Bahar’la ilgili olduğunu hissediyor gibiydi.
— Onun size nasıl davrandığını anlamıyorum, — fısıldadı Yusuf, yüzü kızararak. — Sanki… sizi zor hazmediyor, — duraksadı, — evde, — diye açıkladı, — ama burada her şey farklı.
— Beni sevmek zorunda değil, — dedi Evren, hâlâ kaşları çatılı ama artık yürümeye başlamıştı. — Ev, evdir; burası bambaşka. Hepimiz beyaz önlük giyiyoruz, — hatırlattı. — Mesleğe saygı, işe özel hayatı karıştırmamakla başlar.
Yusuf başını salladı. Ve tam o anda, içinde Evren’e karşı bir saygının filizlendiğini fark etti. Onu hâlâ tam tanımıyordu, ama tanıdıkça daha da ilgi çekici oluyordu.
Hastanın odasına geldiklerinde Yusuf bir an tereddüt etti.
— Sadece izle, karışma, — dedi Evren alçak sesle. — Ne hastaya, ne yakınlarına, ne de doktorlara soru sorma.
Yusuf başını salladı. Kapıdan adımını atarken ürperdi. Beyaz duvarlar, cihazların hafif sesi… ve yatakta yatan güzel bir kız. Yusuf çekingenlikle baktı. Koyu gözler, dalgalı saçlar, ince yüz hatları…
— Hasta: Esra Özer, 22 haftalık gebelik, — dedi bir asistan ve dosyayı Evren’e uzattı.
— Bahar, — Yusuf sevinçle fısıldadı, onu odaya girerken görünce.
— Doktor Bahar, — sert bir fısıltıyla düzeltti Evren, ona dönmeden. — Ona unvanıyla hitap et!
— Günaydın, — dedi Bahar, elini uzattı. Evren dosyayı ona verdi.
Parmakları sadece bir an için birbirine değdi. Ama o, Evren’in yüzüne bakmadı, göz göze gelmedi. Evren ise ondan gözlerini ayıramadı. Bahar kıyafetini değiştirmişti, saçlarını toplamış, ilginç bir tokayla tutturmuştu. Şimdi onun kızıl buklelerinden birinin arasından kendisine bakan tek bir göz vardı…
— Saturasyon 92, tansiyon stabil, — Bahar dosyadan başını kaldırdı. — Elektrolit analizi hazır mı?
— Hazır, — Doruk odaya girip nefes nefese söyledi, — şimdi alıyoruz, — diyerek tableti açtı.
— Geldiğine sevindim, — Evren yanına yaklaşıp fısıldadı. Elini uzattı, Bahar ona dosyayı geri verdi.
Bahar’ın nefesi bir anlığına kesildi, bunu yalnızca Evren fark etti. Hafifçe gülümsedi, başını eğip gülümsemesini gizledi. Bahar ise bakışlarını monitörlere çevirdi.
— Planınız nedir? — odaya Serhat girdi, önlüğünün etekleri adımlarına eşlik ederek dalgalanıyordu.
Açıkça yetişmek, hiçbir şeyi kaçırmamak için acele etmişti.
— İkiniz birden buradaysanız, — dedi, — bir şey oldu demektir?!
Hemen hükmünü verdi, elini uzattı. Ama Evren dosyayı vermek için kımıldamadı bile.
— Baba, — Esra yatakta hafifçe doğruldu, Doruk ona destek oldu.
Baba mı? Yusuf bir adım geriledi, neredeyse Evren’in arkasına saklandı. Defterini göğsüne bastırdı, kollarını kendine doladı, adamın yüzüne gözlerini kırpmadan baktı.
— Hastanın iki tedavi edici hekimi var, — hatırlattı Evren. — Geri kalan herkes sadece gözlemci!
— Dosyayı incelemeye hakkım var, — Serhat elini indirmedi, sessizce Evren’in ona vermesini bekliyordu.
— Taktiği birlikte belirledik, — Bahar farkında olmadan Evren’in yanına geldi. Omuzları neredeyse değiyordu.
— Ben de—, — diye başladı Serhat, bakışı hâlâ sertti.
— Hayır, — dedi Evren keskin bir sesle. — Şu anda hasta muayenede. Siz, babası olarak bulunabilirsiniz ama müdahale edemezsiniz!
— Hastamı gereksiz yere geriyorsunuz! — Bahar, Esra’nın önünde siper olmuştu. — Siz de doktor olarak çok iyi biliyorsunuz, onun heyecanlanmaması gerek!
— Kızıma ne oldu? — diye bağırdı Esra, ellerini karnına indirerek. — Bebeğime ne oldu?!
Bahar sessizce elini Esra’ya doğru uzattı, aynı anda bakışlarını Serhat’a dikti. Doruk yaklaşıp Esra’nın elini tuttu, tartışma sürerken ona alçak sesle bir şeyler söylüyordu.
— Konsültasyon mu yapıyorsunuz? — kapıdan Rengin göründü. — Çok ilginç, bana biriniz söyleyecek mi, burada ne oluyor? — bakışlarını Serhat’a çevirdi.
Serhat dondu, gözlerini onun gözlerine dikti:
— Doktorlarla taktiği tartışmak istedim. Aramızda fikir ayrılıkları var, — dedi.
— Baba, — Esra gözlerini devirdi, yastığa geri yaslandı, — sana daha hiçbir şey söylemediler ki, sen şimdiden karşı çıkıyorsun!
Rengin hepsine baktı:
— O hâlde bunu doktor odasında tartışıyoruz, — dedi kesin bir sesle, — hastanın yanında değil!
— Benden neyi saklıyorsunuz? — Esra’nın sesi titredi.
— Tatlım, — Bahar ona döndü, — senden hiçbir şey saklamıyoruz. Bebeğin gayet iyi, duyuyor musun? — yatağa oturup bileğini nazikçe tuttu.
Sessizce nabzını saydı, bir yandan monitörlere baktı.
— Bebeğin kalp atışı normal, tansiyon stabil, — dedi yumuşak bir sesle. — Her yarım saatte kontrol ediyoruz. Endişelenme, her şey yolunda. Baban kabul etmiyor, ama o her zaman karşı çıkar. Senin de buna alışman gerekirdi, — dedi sakin bir tonla, onu yatıştırmaya çalışarak.
Yusuf gözlerini Bahar’dan ayıramıyordu.
— Bahar! — diye öfkeyle seslendi Serhat. Yusuf hemen ona baktı.
— Doktor Bahar! — diye düzeltti Evren, Yusuf’un kaşları şaşkınlıkla kalktı. Demek ki yalnızca kendisinden değil, herkesten aynı şeyi istiyordu. — Sesini yükseltme ona, Profesör Serhat! — Evren ona doğru bir adım attı.
— Profesör Evren, Profesör Serhat, derhal odadan çıkın, — Rengin sert bir tonla emretti.
Yusuf hayretler içindeydi. İlk defa Evren’i böyle sinirlenmiş görüyordu. Onu ilk kez mekanik, ezberlenmiş cümlelerle konuşan bir robot değil, gerçekten yaşayan biri gibi hissetti. Evren’in Bahar’la ilgili her şeye ne kadar sert tepki verdiğini artık kesin olarak söyleyebilirdi.
Bahar, Esra’nın elini nazikçe yatağa bıraktı, ayağa kalktı. Evren’e, sonra Serhat’a keskin bir bakış attı.
— Doruk, lütfen yanında kal, — dedi yumuşak bir sesle ve ilk o çıktı odadan.
Arkasından Evren aceleyle yetişti, Yusuf gölge gibi onun peşinden kaydı. Serhat da yaklaştı, en sonunda Rengin onları izliyordu.
— Bahar, — Evren onun dirseğine dokundu, — bir dakika kalabilir misin? — Parmakları onun kolunu hafifçe sıktı.
— Benim… — sesi titredi, gözlerini ona çevirdi, — benim ameliyathaneyi kontrol etmem lazım, hazırlıklara başladılar bile, — diye fısıldadı.
Evren’in gözleri açıldı, ona bakıyordu ama tek kelime söylemedi. Bahar da susuyordu, gözlerini ondan ayırmadan. Elini kaldırdı, onun önlüğünün yakasını düzeltti, parmakları göğsüne hafifçe dokundu… sonra elini birden geri çekti, sanki yanmış gibi. Kalbi bir anlığına ritmini kaybetti.