Bahar, evrenin güneşi olmaya hazır mısın?
Bölüm 5. Kısım 4
Çağla, Bahar’ın embriyolog ve tüp bebek uzmanıyla konuştuklarını dinlememeye çalışıyordu, tamamen ona güvenmişti. Bahar’ın yaptıklarından emindi, çünkü onsuz hiçbir şey olmazdı.
— Kateter kanaldan geçti, — ne kadar duymak istemese de duyuyordu.
Bahar dikkatle ekrana bakıyordu — küçücük bir damla, ışık zerresi gibi… sessizlik… ve sonra ekrandan kayboldu.
— Hasta stabil, — embriyolog gözünü monitörden ayırmadan konuştu, — transfer tamamlandı. Embriyo rahim boşluğunda.
— Zaman kaydedildi, — dedi asistan.
— Artık evinde mi? — diye fısıldadı Çağla.
Çağla gözlerini bile açmaya fırsat bulamamıştı. Bahar ona eğildi, çarşafın üzerinden omzuna dokundu:
— Evet, — fısıldadı, — artık her şey ona ve sana bağlı.
— Beş dakika dinlenme, — dedi tüp bebek uzmanı sakin bir sesle. — Sonra odaya alıyoruz.
Onlar ağır adımlarla ameliyathaneden çıktılar, Bahar ve Çağla yalnız kaldılar.
— Eğer tutunursa, — diye fısıldadı Bahar, — bu yeni bir hayatın başlangıcı olacak.
— Tutunmazsa da, — Çağla Bahar’ın elini buldu ve sıkıca kavradı, — en azından denedik diye hatırlanacak, benim kuşum.
Bahar, boğazına düğümlenen gözyaşlarını zor bastırdı. Çağla’nın inancı öylesine derine işliyordu ki, Bahar’ın hiç dokunmak istemediği kişisel bir yere değiyordu. Çünkü oraya dokunduğunda öyle bir panik kaplıyordu ki nefes alamıyordu… ama artık düşünmeden de yapamıyordu.
Bir çocuk. Gerçekten Evren’le birlikte, bulundukları koşullar içinde çocuk sahibi olabilirler miydi? Hayır… hayır… şimdi değil. Zorlukla ayakta dururken, hekimlik yolunda ilk adımlarını yeni atmışken, Timur artık yokken, Evren… hayır, her şey çok karışıktı. Hayır. Bahar kendine yine yasak koydu, birkaç ay önce yaptığı gibi — unutmadı… sadece o ürkütücü sessizlikteki çaresizliğe düşmedi… orada sadece sorular vardı, ama tek bir cevap bile yoktu. Orada o tek başına kalmıştı, o ise artık yoktu.
…ama vardı. Evren duvarın yanında duruyordu, kapıdan gözlerini ayıramıyordu. Doktorların çıkışının üstünden on dakikadan fazla geçmişti ama hâlâ haber yoktu. Kaşlarını çattı, bir adım attı, alnındaki teri sildi, o sırada kapılar hızla açıldı. Hemşireler Çağla’yı sedyeyle çıkardılar, Bahar da hemen arkasından geldi, maskesini çıkarmış, boneyi elinde tutuyordu.
Onun bakışı kayıp kayıp sonunda Evren’de durdu. Yine neredeyse yan yanaydılar. Bu acıyı daha da ağırlaştırıyordu, çünkü sanki o günleri yeniden yaşıyorlardı: hamile olduğunu öğrendiğinde, sonra dış gebelik… sonra sessizlik… bu çok korkutucuydu… ve yine susuyorlardı.
Evren yaklaşmadı. Sadece bekledi. Çağla sedyeyle yanından geçti, Bahar da arkasından yürüdü. Ne bir şey söyledi, ne gülümsedi. Önüne bakıyordu ama hiçbir şey görmüyordu, sanki gözlerinin önüne bir perde inmişti. Bahar dudaklarının titrediğini, adımlarının ağırlaştığını bile fark etmiyordu.
Bahar, boş sedyeyi süren hemşireleri geçip Çağla’nın odasına girdi, yüzünü duvara döndü. Alnını dayadı, serinlemeye çalıştı, parmakları duvarı tırmalıyordu, dudakları sessiz bir çığlıkla açıldı.
— Bahar, — Çağla’nın sesini duydu. — Bahar.
Ağzını eliyle kapatıp gözyaşlarını sildi, saçını düzeltti, neredeyse gülümsedi ve arkadaşına yaklaştı. Ona öyle yumuşak baktı ki, sanki hiçbir şey hissetmiyormuş gibi, sanki her şey yolundaymış gibi.
— Hiçbir şey hissetmiyorum, — Çağla’nın sözleri adeta karnına yumruk gibi indi, bütün nefesini kesti, — ne ağırlık ne sıcaklık, — Bahar yutkundu, eli yatağın başlığına düştü, — sadece uğultu, — Çağla’nın sesi kulak çınlamasının içinden zorla geçiyordu, — ya tutunmazsa?
— Canım, — Bahar’ın sesi kısıldı, — kendini belli etmek zorunda değil, — Bahar eğilip saçını düzeltti, — daha tekme atacak zamanı değil. Şimdi o savaşıyor, — gözlerini bir an kapatıp derin bir nefes verdi, — senin gibi. Şimdi sana tam dinlenme gerek. Ben… birazdan geleceğim.
Bahar gülümsedi bile. Eğildi, Çağla’nın alnına dudaklarını değdirdi, saçlarını düzeltti, monitörlere baktı. Her şeyin yolunda olduğundan emin olduktan sonra bir kez daha odayı gözden geçirdi, döndü ve çıktı.
Koridorda yürüyordu, nereye gittiğini bilmeden. Cam kapının önüne geldiğinde bir an duraksadı, sonra kapıyı itti, terasa çıktı.
Güneş ışığı doğrudan gözlerine vurdu, onu kısmak zorunda kaldı. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu, artık kendini tutamıyordu. Güneş, gündüz, hava — boğucu, sıcak, ağır… tıpkı omuzlarına çöken bütün ağırlık gibi, ezici bir yük halinde, ona bir adım attırmıyordu.
O, kapının hemen yanında duruyordu, başını hafifçe kaldırıp bulutsuz gökyüzüne baktı, titreyerek sessizce hıçkırıyordu. Dudakları kendisiyle alay eder gibi hafifçe kıvrıldı… çünkü etrafındaki her şey, sanki içindeki fırtınaya karşı duruyordu.
— Gel buraya, — önce onun sesini duydu, sonra kendini göğsüne yaslanmış buldu.
Evren onu sımsıkı sarıyordu, saçlarını, sırtını okşuyordu, ta ki Bahar yeniden nefes alabilene kadar. Sonra elini tuttu, onu terasın en uzak köşesine, gözlerden uzağa götürdü. Orada Bahar elini bıraktı, o da ısrar etmedi, sadece baktı. Ne yargıyla, ne serzenişle… öylece baktı. Onun tanıdığı, sevdiği Evren gibi baktı. Onun düşüncelerini okuyabilen, nefesini hissedebilen o Evren gibi.
— Geldin, — sessizliği ilk bozan Bahar oldu, yüzünü çevirdi, gözlerinin kenarlarını sildi.
— Daha önce de gelirdim, — Evren yaklaştı, — eğer ben de kaçmamış olsaydım, eğer ikimiz de farklı yönlere kaçmasaydık.
Bahar irkildi, elini hâlâ ağzına yakın tutarak ona döndü, sanki her an sessiz bir çığlığı bastırmaya hazırdı. Gözlerinin içine baktı, konuşabilir mi, yoksa yine her şey boşuna mı olacak, anlamaya çalıştı. Bu sefer o onu duyacak mıydı, o da onu duyabilecek miydi. Konuşmaya hazırlar mıydı? Hem de sadece konuşmaya değil — gerçekten duyulmaya.
— Kendimi toparlamak çok uzun sürdü, — diye fısıldadı Bahar. — Korktum, — dedi bir kez daha cesaretini toplayarak, — ne hamilelikten ne senden. Korktum ki kendimi kaybedeceğim, yeniden o ev hayatına döneceğim, bezlere, mamalara… — gözlerini onun gözlerinden ayırmadı, — planlı bir evliliğe, ulaştığım her şeyin yok olmasına.
— Sana hep söyledim, çocuk istemediğimi, — Evren daha da yaklaştı, onu kavurucu güneşten koruyarak, — sevgiden değil, — derin bir nefes aldı, — ben nasıl baba olunur bilmiyordum. Çünkü benim babam olmadı. Benim hiç ailem olmadı, sadece değişen soyadlar, yeni odalar. Ben bir çocuğa da aynısını yaşatmak istemedim.
Bahar gözlerini indirdi, sonra tekrar kaldırdı, ürkekçe baktı ona:
— Ama öğrendiğinde, — öyle temkinli konuşuyordu ki, bir kez daha yanlış anlaşılmaktan korkarak, — çok sevinmiştin.
Evren gözlerini bir an yana çevirdi, sonra tekrar ona, onun gözlerine baktı:
— Yapabileceğimi bilmiyordum, — diye fısıldadı. — Ama sonra aniden — istedim, — itiraf etti. — Öyle çok istedim ki, bu beni bile korkuttu. Seni kaybetmekten öyle korktum ki hiçbir şey göremez oldum, — elleri onun avuçlarını buldu, nazikçe sıktı, — seni görmez oldum. İçgüdülerime kapıldım, seni eşim yapmak istedim. O kadar acele ettim ki, bir aile kurmak, hiç sahip olmadığım şeyi elde etmek için… — sesi kısıldı, — ve sen gelinlikle çıkıp gittiğinde, ben yüzüklerle orada kaldığımda bile anlamadım. Sen haklıydın, hazır değildik. Bahar, — onu öyle nazikçe sardı ki, sanki en ufak bir hareketinde kırılabilecek kadar narindi. — Kalmalıydım, baskı yapmamalıydım, — fısıldadı. — Sadece yanında olmalıydım.
— Evren, — elleri onun omuzlarına indi, sarıldı, daha da sıkı sokuldu ona, — “yapmalıydım” dediğinde canım acıyor, — fısıldadı. — Kendimi o kadar suçlu hissediyorum ki, önceliklerimi belirleyemedim, seni hak ettiğin kadar sevemedim, — hafifçe geri çekildi, gözlerinin içine baktı, — ya seni bırakmam gerekirse? Belki Naz’la her şey yolunda gider. Onunla daha kolay olur, bunu sen de biliyorsun. O özgür, hiçbir sorumluluğu yok.
— Ben kolay istemiyorum, Bahar, — Evren başını salladı, — Naz’ı istemiyorum. Seni istiyorum!
Seninle aile istiyorum! Seni seviyorum, Bahar!
— Ama o sana çocuk verebilir, değil mi? — Bahar onun sözlerine inanmakta bile korkuyordu. — Sen şimdi istediğini söyledin.
— Ben senden çocuk istiyorum, Bahar, sadece bir çocuk değil. Farkı hissediyor musun? — Evren’in sesi çok ciddileşti. — Ben Naz’ı sevmiyorum. Onunla aile kurmak istemiyorum, sabahları ona kahve yapmak istemiyorum. Onu tişörtümle yatın güvertesinde görmek istemiyorum.
Bahar başını iki yana salladı. Onun söyledikleri umut doluydu, ama yine de inanmaktan, hâlâ bir şansları olduğuna inanmaktan korkuyordu.
— Ya yapamazsam? Ya cesaret edemezsem? Ya hiç başaramazsak? — sesine panik tonları karıştı, gözleri yana kaydı. — Seni baba olma hakkından mahrum bırakamam, Evren.
Bahar yine kendini köşeye sıkışmış hissetti. O kollarında tutsa da, o da onu sarılsa da, içinde büyük bir istek uyandı — kurtulup kaçmak.
Evren onu yumuşakça kendine çekti, dudakları onun dudaklarına hafifçe değdi. Onu bir kez, bir kez daha ve bir kez daha öptü, ta ki Bahar artık kollarında titremeyene kadar.
— O zaman sadece yaşayacağız, — diye fısıldadı, — ve eğer cesaret edersek, eğer olursa ya da olmazsa, farklı seçenekler var, konuşulabilir. Sen her şeyi burada, şimdi çözmek istiyorsun, garanti almak ister gibi. Öyle bir şey yok, Bahar. Hayatta garanti var mı? — diye sordu. — Yarın ne olacağını bilmiyoruz. Bir şeyler isteyebiliriz, plan yapabiliriz ama kesin bilemeyiz. Eğer konuşursak, her şeyimiz yolunda olacak, — diye fısıldadı Evren.
Bahar derin bir nefes verdi, sanki bütün gücü tükenmiş gibi kollarında yumuşadı, başını onun boynuna yasladı. Uzun bir aradan sonra ilk defa onu böyle sakince sarabiliyordu, sanki eskisi gibi.
— Peki ya her şey yolunda gitseydi, — fısıldadı, sesi titriyordu, — dış gebelik olmasaydı?
Onun eli Bahar’ın başına indi, parmakları saçlarının arasından geçti:
— Sadece bir soru soracağım, — diye fısıldadı, — kürtaj yapar mıydın?
Bahar gözlerini açtı, önünde uzanan şehre baktı.
— Hayır, — fısıldadı, — o bizim çocuğumuzdu, Evren. Yapamazdım. Panik yapardım, evet. Çok korkardım, evet. Ama kürtaj — asla.
Evren gülümsedi, o da farkında olmadan karşılık verdi. Ne olursa olsun, Bahar hayatı seçerdi.
— Bahar, — Evren onun yüzünü ellerinin arasına aldı, hafifçe kendine doğru eğdi, gözlerinin içine bakarak konuştu, — ben her gün baba olmayı öğrenirdim. Onu kucağımda taşırdım, nasıl bezleneceğini bilmeden. Hiçbirini bilmiyorum, ama denerdim. Anlıyor musun, hayatımda ilk kez daha fazlasını istedim. Hem de seninle. Senden öğrenirdim, nasıl anne-baba olunur.
Bahar’ın gözleri doldu, omuzlarına sıkıca tutundu:
— Ama ben yine de korkardım, — diye fısıldadı, hıçkırdı ama ağlamadı. — Kusursuz olmaya çalışırdım. Kendimi protokollerin, yapılacaklar listelerinin, çizelgelerin arkasına saklardım, — aniden öyle sıkı sarıldı ki, sanki Evren onu iterse dayanamayacak gibiydi. — O gittiğinde, — neredeyse duyulmaz bir sesle itiraf etti, — korkmadım, hayır. Sanki boşluğa düşmüştüm. — Gözlerini onun omzunun üzerinden uzağa, yaşamın devam ettiği şehre dikti. — Çünkü o ihtimalle vedalaşma şansımız bile olmadı. Bunun hakkında hiç konuşmadım, ne seninle ne kendimle.
— Biz o şansı birlikte kaybettik, — Evren onu daha da sıkı sardı, gözlerini kapattı, — istemediğimizden değil, tutmayı bilmediğimizden.
İkisi de sustu, birbirlerini bırakmadan. Kaçmaya çalışan yoktu, gizleyecek hiçbir şeyleri kalmamıştı. Ama yine de bundan sonrasını bilmiyorlardı.
— Biliyor musun, tuhaf olan ne, — Bahar parmak uçlarıyla onun sırtında şekiller çizerken konuştu, — bugün Çağla bir şans buldu. Blastosisti tüpten aldık, çıkardık, kültüre ettik, rahmine yerleştirdik. Şimdi sadece beklemek kaldı. Eğer beta-HCG’si yükselirse, hamile olacak.
— Biliyorum kulağa inanılmaz geliyor, ama sen yaptıysan mümkündür, — Evren gülümsedi. — Peki biz kendimize bir şans versek? — çok temkinli sordu. — Biz… sen cesaret eder miydin?
Bahar uzun süre sustu, onun sırtında çizgiler çizmeye devam etti. Evren nefesini tutarcasına bekliyordu, ancak sonunda cevap duyunca rahatladı.
— Sadece sen bez değiştirirsen, beslenmeye yardım edersen, — dedi Bahar, — ve ben korksam bile kaçmayacağım.
Evren döndü, dudakları onun yanağına değdi.
— Seni seviyorum, — diye fısıldadı.
— Ben de seni seviyorum, — Bahar nefes verdi, sonra ürperdi.
— Ne oldu? — Evren hemen onun gerginliğini fark etti.
— Cem nasıl? Onunla konuştun mu? — Bahar biraz geri çekildi, ama sadece gözlerinin içine bakmak için. — Bundan sonrası ne olacak?
— Her şey yolunda, — dudakları onun alnına dokundu, — merak etme, bu benim meselem, hallederim.
Bahar’ın kaşları hafifçe kalktı, düşünceli bir ifade belirdi yüzünde. Sonra usulca kollarından sıyrıldı, Evren bırakmasına izin verdi.
— Bunu yapma, — dedi Bahar, — benim hatalarımı tekrar etme. Ben seni o kadar çok kez sorunlarımdan uzak tuttum ki sonunda birbirimizden uzaklaştık, — elini sıkarak iç çekti.
Evren’in kaşları hafifçe çatıldı, sözlerini düşündü:
— Sadece seni bulaştırmak istemiyorum, — sesinde kararsızlık vardı.
— Ya beraberiz ya değiliz, Evren. Başka yolu yok, — dedi Bahar, elini bıraktı, döndü ve uzaklaştı.
Bahar artık baskı yapmıyordu, bir şey talep etmiyordu. Ona karar vermesi için alan bıraktı. İlk defa ikisi de birbirinden bir şey istemiyordu, sadece ne istediklerini, nelerden korktuklarını söylüyorlardı.
Evren derin bir nefes aldı ve onun arkasından yürüdü. Acele etmeden, ona gitme fırsatı vererek, ama uzaklaşmasına izin vermeden. Bahar terasa çıkmış, koridorda ilerliyordu. Bir an durdu, arkasına baktı. Göz göze geldiler, onda ne sitem ne istek vardı — sadece bekleyiş. Evren belli belirsiz başını salladı. Bahar hafifçe gülümsedi ve yoluna devam etti…
***
…artık ilerlemeye devam edebilirlerdi, rapor hazırdı.
Ahu neredeyse uçarcasına odaya girdi, dosyayı göğsüne bastırıyordu, sanki bir zafer kupası gibi:
— Yani… — nefes nefese konuştu, dosyayı masanın üzerine bıraktı, — resmi olarak operasyon tatmin edici mi sayıldı? — sesinde hem titreme hem umut vardı. — Başardık mı?
Rengin hemen ona bakmadı. Belgeleri karıştırıyordu, ikisi arasındaki sessizlik neredeyse elle tutulur hâle gelmişti.
— “Tatmin edici”… — sonunda başını kaldırmadan söyledi. — Genellikle yaklaşan bir başarısızlığı örtmek için kullanılan bir kelime, — dedi çok ölçülü bir sesle ve dosyayı kapattı.
Ahu’nun gözlerindeki umut titredi. Rengin’in yüzünde hiçbir tepki görememek onu daha da huzursuz ediyordu. Zaten anlamadığı her şey onun ayaklarının altındaki zemini kaydırıyordu.
Parmak uçları sinirle masaya vurdu, sonra kalktı ve pencereye yürüdü. Sevinmeli miydi, üzülmeli miydi, bilmiyordu. Rengin pencereyi açtı, ciğerlerine derin bir nefes çekti.
Ahu onu dikkatle izledi, sustu, cevap vermesini bekledi.
— Başardık, ama nasıl bir bedelle, — dedi sonunda Rengin.
— Bölüm çalışmaya devam edecek mi? — diye sordu Ahu. — Profesör Evren’e ameliyat izni verilecek mi? Hastanemizde Profesör Jennifer var, — diye hatırlattı Ahu, — onu Amerika’ya dönmeye ikna edebilir.
Rengin yavaşça ona döndü, nedense Jennifer şu an en az umursadığı konuydu.
— Profesör Evren, — diye mırıldandı Rengin düşünceli bir şekilde, kaşlarını hafifçe çatarak, — onun bir bölümü var, hastaları var, sanmıyorum.
Ahu’ya, Evren Bahar’la, Bahar da onunla meşgul oldukça kimsenin onu etkileyemeyeceğini söylemek isterdi, ama bunu sesli dile getiremezdi.
— Ohh, — diye derin bir nefes verdi Ahu ve kendine ilk kez koltuğa oturmayı izin verdi, ayakları artık taşımıyordu, sanki eşitsiz bir savaşı geride bırakmış gibiydi. — Daha kötü olur sanmıştım, — diye itiraf etti.
Rengin sadece ona baktı, bu bakış Ahu’yu germeye yetti. Hemen ayağa kalktı.
— Ne? — dudakları kıpırdayarak sordu.
— Az önce bir sonraki kapıyı açtık, — dedi Rengin, kollarını göğsünde kavuşturarak.
Ahu hemen tabletini açtı. Herhangi bir talimatı yerine getirmeye hazırdı, yeter ki bir şey söylensin. Ama hâlâ ondan tam olarak ne beklendiğini anlamıyordu.
— Ne demek? — sabırsızca sordu Ahu. — Yine gözlemci mi? Denetim mi? Raporlar mı? Ne?
— Kuratör, — dedi Rengin.
Ahu tableti kapattı, ellerini indirdi:
— Doğru mu anladım, — gözlerini dikti, — ne gözlemci, ne danışman, tam anlamıyla… — kelimede takıldı, sanki söylemekten çekinir gibi, — yöneten? — daha kısık sesle ekledi.
— Evet, geçici olarak, — Rengin gözlerinin içine baktı, — geçici, — diye tekrar etti, — ama biliyorsun ki bu “geçici” bazen çok uzun sürebilir.
Ahu’nun parmakları hafifçe titredi, aklından türlü ihtimaller geçti ve kaçınılmaz olana razı olarak sordu:
— Kim?
Rengin bir an sustu, sanki zihninde ismi tartıyordu.
— Sert… Kaya, — adını ağır ağır söyledi, sanki ismin kendisi bile ağırlık taşıyordu.
Ahu kaşlarını çattı, gözlerini kırpıştırdı, hatırlamaya çalıştı:
— Duymadım, — itiraf etti.
Rengin omuz silkti:
— Belki de böylesi daha iyi, — gözlerini biraz kaçırdı, ama parmakları kolçağa istemsizce kenetlendi. — Ama genelde böyle insanları dengeleri bozmak için getirirler.
— Dayanıklılık testi? — diye hızla atıldı Ahu.
Dikleşti, gözlerini karşıya dikti.
— “Doktorların aşırı duygusallığı” gerekçesiyle geçici bir kuratör atadılar, — Rengin pencereye döndü. — Resmî olarak “tedavi sürecinin geçici yöneticisi.” Gerçekte ise… — derin bir nefes aldı, — her kararımıza müdahale edecek biri.
— Sizce o, — dedi Ahu ama cümlesini bitiremedi.
— Bugünden sonra hiçbir şeyden emin değilim, — diye itiraf etti Rengin, pencereye yaklaşarak. — İçimde bir his var, bu adam buraya sadece çalışmaya gelmeyecek.
Ahu onun tonunda başka bir şey sezinledi — sanki bu ismin ardında bilmedikleri daha fazlası vardı. Ahu başını sessizce eğdi. İçinde odadan çıkıp araştırma isteği kabarıyordu ama izinsiz ayrılamazdı, Rengin’i yalnız bırakamazdı…
***
…ameliyattan sonra onu hiç yalnız bırakmamıştı. Gülçiçek, kocasının başucunda oturuyor, uykusunu koruyordu… ama yüzünde hafif bir yarım gülümseme donup kalmıştı. Yanındaki koltukta otururken başını salladı ve tebessüm etti. Belli ki rüyasında bir şey görüyordu.
Rüyasında üniformalıydı — düzgün bir ceket, beyaz gömlek, kemer, rozet. “Müfettiş Reha” iskelede dikilmiş Gülçiçek’e bakıyordu. Kadının elinde kocaman bir şapka vardı, görmezden geliyormuş gibi yapıyordu.
— Tutuklusunuz hanımefendi, — dedi Reha, sesi derin ve hafif kısık.
O nazlı bir tavırla ona döndü, ellerini kaldırarak şapkayı savurdu, şaşırmış gibi inledi:
— Ne hakla? — sahte bir öfkeyle çıkıştı, ama gözleri ışıl ışıldı.
— Hem kocanıza hem de doktora karşı geldiniz, — diye yanına yaklaştı. — Sizi izole etmemiz gerekecek.
— Peki… nereye izole edeceksiniz beni? — kaşları kalktı.
— Issız bir adaya, — diye sırıttı Reha. — Şahitsiz. Sadece siz, ben… ve kelepçeler.
— Bu artık yetki aşımı, — gülümsememek için zorlandı, büyük şapkasıyla yelpazeleniyordu.
— Bu aile terapisi, — diye karşılık verdi, şapkayı kaptı, bir kenara fırlattı, sonra kelepçeleri şıklattı, bileklerinde nazikçe kapadı.
Belli ki ilginç bir şey görüyordu rüyasında. Gülçiçek onu izlerken kısık sesle güldü. Reha uykusunda omuzlarını hafifçe oynattı, sanki dans edecekti, bir şeyler mırıldandı.
— Neydi bu, profesör? — diye fısıldadı Gülçiçek, elini okşayarak ona eğildi.
— Müfettiş… sizin için ben Müfettiş Reha’yım, hanımefendi, — dedi Reha, gözlerini kırpıştırarak açtı.
Bakışlarını ona odakladı ve öyle bir gülümsedi ki, Gülçiçek’in gözleri doldu.
— Rüya, — mırıldandı. — Ama, — göz kırptı, — tekrarını yapabiliriz… mesela.
— Reha! — gülerek başını iki yana salladı Gülçiçek, ama gözleri parladı. Eğildi, ona fısıldadı: — İstiyor musun, kırmızı gömleği giyeyim?
Tam o sırada odanın kapısı aralandı, Bahar göründü. İkisini böldüğünü fark edip durakladı.
— Ben… şey… girebilir miyim? — diye temkinle sordu, içeri adım atmaya çekinerek.
Gülçiçek hemen doğruldu, saçlarını düzeltmeye başladı. Reha öksürdü, ciddi bir tavır takındı.
— Tabii, gir, — dedi, ama karısına hızlı bir bakış attı, sanki biraz önce gördüğü rüyanın hepsini gerçekleştireceğine söz veriyordu.
Bahar yaklaştı.
— Bugün çok iyi görünüyorsunuz, profesör, — gülümsedi, yüzünün kızardığını fark etmeden.
— Formu koruyoruz, — diye masum bir ifadeyle yanıtladı.
Gülçiçek kendini tutamayıp elini ağzına götürerek kıkırdadı. Bahar, onun neyi kastettiğini bilmesinin iyi olmayacağını hissedip soru sormamayı tercih etti. İçini bir sıcaklık kapladı, öyle ki, cihazların sesi bile biraz daha neşeli geliyordu. Onlara engel olmamak için çabucak geri çekilmeye karar verdi. Kapıdan çıkarken düşündü: işte, öğrenmesi gereken hafiflik buydu…
***
Ve yine de o hafiflik Bahar’a da bulaşmıştı. Koridorda yürürken gülümsüyordu. Köşeyi döndüğünde Jennifer’ı gördü. Kendi odasının yanında, duvara yaslanmış, tek bir noktaya dalıp bakıyordu, gözlerini kırpmadan.
Bahar’ın adımları sendeledi. Onlar aylarca konuşmamışlardı, Evren’le düğünleri yarıda kaldığından beri, sonra da Evren Amerika’ya gitmişti. Ayrılıklarının adı Jennifer’dı.