Bahar, evrenin güneşi olmaya hazır mısın?
Bölüm 10. Kısım 3
Bahar zar zor nefes alıyor, gözyaşlarını tutmakta zorlanıyordu. Doruk, yatağın başucunda hıçkırıyordu. Ferdi derin bir nefes alıp sırtını duvara yasladı. Hâlâ karar verememişti: gitmeli miydi, kalmalı mıydı? Evren yatağın kenarında oturmuş, Bahar’ın elini sıkı sıkı tutuyordu.
Yusuf dayanamadı, bir adım öne çıktı. Eli tereddütle ekrana uzandı; sanki orada herkesi rahatlatacak bir şey görebileceğini sanıyordu.
— Bekleyin, — sessizliği Yusuf bozdu. Monitöre yaklaştı, gri, zar zor fark edilen bir titremeyi işaret etti. — Şuna bakın… burada, sanırım bir hareket var… — parmağıyla gösterdi. — Bu bir nabız! — Bahar ve Evren’e döndü. — Görüyor musunuz?
— Ne? Nerede? — Evren yerinden fırlayıp yatağın öbür tarafına geçti.
— İşte, — Yusuf görüntüyü büyüttü. — İşte burada. Zayıf ama ritmik. Bu bir hata değil.
Evren, Yusuf’un işaret ettiği yere kilitlendi. Bahar gözlerini kısarak doğruldu. Saniyeler bir sonsuzluk gibi uzadı. Gri bir nokta titredi, belki de sadece öyle göründü, ama Bahar’ın nefesini dengelemesine yetti.
— Evet. Kalp atışı, — Yusuf’un gözleri dolmuştu, gülümsedi. — Çok erken ama var.
— Görüyor musun? — Bahar derin bir nefes alarak fısıldadı, gözlerini Evren’e çevirdi. — O kadar da kötü değil.
Evren ona baktı. Sanki içine düştüğü cehennemden yeni dönüyormuş gibiydi. Dudakları titredi, gözleri parladı.
— Ben… düşündüm ki… — dedi kısık, boğuk bir sesle.
— Ben de düşündüm, — diye araya girdi Bahar. — Ama her şey yolunda.
Evren başını salladı ama parmakları hâlâ titriyordu. Gözlerinde hem çocukça bir sevinç hem de geçmeyen bir korku vardı. Bahar dirseğine dayanarak biraz doğruldu.
— Evren, — dedi artık daha sakin bir sesle, kendini toparlayarak, — altıncı haftada kalp atışını duymak için transvajinal ultrason gerekir…, — yorgun bir gülümseme belirdi yüzünde. — Bunu yapmayacağız, değil mi? Bebek iyi. Ben de.
Evren elindeki probu farkında olmadan sıkmıştı, sonra yavaşça gevşetti. Başını salladı.
— Birkaç hafta sonra, — diye ekledi Bahar, sesi yine doktorun tonuna dönmüştü. — Tekrar bakarız. O zaman birlikte dinleriz.
— Özür dilerim, — dedi Yusuf alçak sesle, gözlerini kaçırarak. — Nasıl engel olacağımı bilemedim, — duraksadı, — siz uzun süre kendinize gelemediniz, korktum, — diye itiraf etti.
— Sen… engel olmaya mı çalıştın?! — Evren birden döndü. — Anlıyor musun, neredeyse… — Bu ses bir doktorun değil, korkuyla karışık bir erkeğin sesiydi.
— Evren, — Bahar araya girdi, ama o duymadı.
— Sen biliyor muydun? — Evren Yusuf’a bir adım attı. — Onun kendini kötü hissettiğini biliyordun da bana söylemedin mi?! Ne hakla sakladın?!
Yusuf başını kaldırdı. Gözlerinde acı ve çaresizlikten doğan bir öfke parladı.
— Peki senin ne hakkın vardı bensiz yaşamakta, eğer ben senin oğlunsam?! — sözler ağzından fırladı. — Şimdi kendi çocuğuna sevinmeye hakkın var mı, ben hiçbir… — devam edemedi.
Odaya ağır bir sessizlik çöktü. Doruk irkildi, Ferdi dondu, kulak kesildi. Bahar doğrulmaya çalıştı ama gözleri karardı.
— Yeter… — diye fısıldadı, sesi titredi. — Şimdi değil, lütfen… — güçsüzce yastıklara geri düştü.
Evren ve Yusuf aynı anda ona koştular. Ellerini onun omuzlarında buldular.
— Dikkatli ol, — dedi Evren.
— Dikkatli ol, — diye tekrarladı Yusuf.
Bahar gözlerini kapattı; iki yandan bastıran iki güç, iki korku, iki suçluluk… Doruk aniden ellerini havaya kaldırdı.
— Şükürler olsun Allah’ım! — diye bağırdı gözyaşları içinde. — O yaşıyor! Bebek de yaşıyor! — Elleriyle yüzünü kapadı, hıçkırdı. — Bir bebeğimiz olacak! — diye haykırdı.
Onun bu samimi patlaması havayı yumuşattı. Bahar, ona bakarken gülümsedi.
— Doruk, — dedi başını sallayarak fısıltıyla.
Evren yatağın kenarına oturdu. Hâlâ titriyordu ama panik geçmişti.
— Neden bana daha önce söylemedin? — diye sordu sessizce, gözlerini kaldırmadan.
— Çünkü bugün öğrendim, — dedi aynı sessizlikte. — Her şeyin yolunda olduğundan emin olmak istedim, geçen seferki gibi olmasın diye, — parmakları çarşafa kenetlendi. — Emin olmam gerekiyordu.
Evren gözlerini kapadı. Bu sözler kalbine saplandı.
— Eve gidiyoruz, — dedi sonunda gözlerini açarak. — Yeter artık hastane. Uyumak, yemek yemek, gülmek istiyorum.
— Ben bir doktorum, Evren, — diye hatırlattı Bahar, ama dudaklarında bir tebessüm vardı.
— Bugün sen bir hastasın, — dedi inatçı bir tonda, ayağa kalktı, ona yardım etti. — Ve itiraz etme.
— Yeter ki bir daha panik yapma, tamam mı? — Bahar elini onun avucuna koydu. — Az kalsın elimden bu anı alıyordun, — dedi alçak sesle, diğerlerinin duyduğunu bile bile duramadı.
— Ne?.. — Evren afalladı.
— Ben bebeği hissettim, — Bahar gözlerinin içine baktı. — Onun var olduğunu biliyordum. Ama sen… sen beni şüpheye düşürdün. Korkuya ittiğin anı hatırlıyor musun?
Evren irkildi, gözlerini ondan ayırmadı.
— Eğer böyle davranmaya devam edersen, ultrasona tek başıma giderim, — dedi kararlı bir sesle. — Kalp atışını da tek başıma dinlerim! Ve eğer bir kez daha kötüsünü düşünürsen, iyiliğe inanmak yerine…, — sustu.
— Bahar, — Evren’in yüzü soldu.
— Sen doktorsun, Evren. Ölümü gördün, — elini daha sıkı tuttu. — Ama ben anneyim, ve ben hayatı görüyorum.
— Ben de babayım! — dedi Evren, omuzları kasıldı, bakışları sertleşti. Bahar sadece başını eğdi; o anda Evren’in yüzü yumuşadı. — Özür dilerim, — diye fısıldadı. — Sadece… sizi kaybetmeye dayanamam.
— Kaybetmeyeceksin, — dedi Bahar gülümseyerek. — Sakin ol, — parmakları onun yanağına dokundu. — Evren, — gözlerinin içine baktı, — baba olacaksın, — dedi ve dudaklarını ona yaklaştırıp öptü. — Tebrikler, — fısıldadı, başını onun göğsüne yasladı.
Evren başını onun omzuna gömdü, gözlerini kapattı, gözyaşlarını sakladı. Başını salladı ama parmakları hâlâ titriyordu; korku geçmemişti. İçinde sevinçle dehşet birbirine dolanmıştı; bunun sadece başlangıç olduğunu biliyordu.
Yusuf sessizce kenara çekildi, onları izledi. Nefesi düzene girmişti. Bahar’ın iyi olduğunu, Evren’in yanında olduğunu, bebeğin yaşadığını gördü. Bahar yataktan kalktı, Evren onun dirseğinden tuttu.
— Teşekkür ederim, — dedi Bahar, Yusuf’a bakarak. — Bu mucizeyi unutmayan tek kişi sendin.
— Sadece doğru köşeye baktım, — diye omuz silkti Yusuf.
— İşte! — dedi Doruk, burnunu çekerek. — Şimdi mutluluktan ağlıyorum gerçekten!
Herkes ona baktı, sonra gülmeye başladı. Gerginlik yavaşça dağıldı, ama geride buruk bir tat bıraktı.
***
Ağızında bir acılık vardı. Kamil ne kadar süredir uyumadığını hatırlamıyordu. Oda dizüstü bilgisayarın ekranının mavimsi ışığına batıyordu. Masanın üstünde bir dosya, analiz yığınları, taburcu belgelerinin kopyaları duruyordu. Masanın tam ortasında — karısının fotoğrafı — Ayşe. O nazik gülüşüyle, şişkin karnını desteklerken ona gülümsüyordu. Onlardan geriye kalan her şey masanın üzerindeydi.
Kamil parmağını onun yüzünde gezdirdi, ama parlak fotoğraf teninin dokusunu veremiyordu. Telefon yeniden titreşti, fakat o artık tüm bildirimleri okumuyordu, tüm yorumları takip etmiyordu. İçinde bir şeyler yapılması gerektiğinin farkı olgunlaşmıştı. Yabancıların desteği ona güç vermişti. Hepsi neredeyse aynı tavsiyelere indirgeniyordu.
Bana doktorlara güventi ve öldü. Kim hesap verecek? Kurula gidin. Onları cezasız bırakmayın! Şikâyet edin!
Kamil dosyayı açtı, ultrason görüntülerini, tıbbi raporları, ilaç faturalarını çıkardı… ve üzerinde doktor Bahar Özden yazan bir çıktıyı gördü. Daha önce akışta yüzlerce kez adı geçmiş olan o isim şimdi beyaz kağıdın ortasındaydı.
— Evet, — diye fısıldadı Kamil, dizüstü bilgisayarı yana iterek; sanki kendisine mesaj atan herkese cevap veriyordu. — Bırakmayacağım!
Kamil yazmaya başladı.
— 18 ay önce karaciğer nakli yapıldı…, — durdu, burun köprüsünü sıktı. — Neden? Neden riskleri bildirmediler? Neden daha dikkatli izlemediler?
Dosyayı yana doğru itip belgeleri karıştırırken fotoğraflara takıldı ve dondu. Her fotoğraf sanki mutlu anları hatırlatıyordu.
— Bu çocuğu çok istedin, — dedi Ayşe’yi koltukta otururken izleyerek. — Çok hayal etmiştin.
Bildirim sesi yeniden yankılandı, ama Kamil tepki vermedi, çalışmaya devam etti.
— Tüm delilleri toplamak lazım. Her an. Her hata kayıt altına alınmalı, — diye fısıldadı.
Yine de sosyal medyayı açtı, yorumları okudu, ekran görüntüleri aldı.
— Bu işi örtbas edeceklerini mi sandılar? — yüzünde kararlılık belirdi. — Hayır. Artık hikâye internetteyken sessiz kalamayacaklar.
Kamil şikâyeti yazdı, yazdırdı, tekrar okudu ve hemen kırmızı kalemle üstünü çizdi.
— Çok yumuşak, — mırıldandı ve daha sert bir tonla yeniden başladı.
— Doktor Bahar Özden tarafından yürütülen karım Ayşe’nin ölümünün soruşturulmasını talep ediyorum. Gebelik 24 hafta. Karaciğer nakli sonrası. Doktorların gerekli önlemleri almaması.
Durdu, derin bir nefes aldı.
— Birisi cezasını çekmeli, — şimdi daha yüksek sesle söyledi.
Masada soğumuş bir çay bardağı vardı. Kamil onu aldı, bir yudum içti; hafifçe yüzünü buruşturdu. Boğazındaki acılık şimdi uygunmuş gibi geldi. Tekrar cep telefonunun ekranına baktı. Akış dinmiyordu. Aktivistler, blog yazarları yazıyordu. Bahar Özden’in adı her başlıkta çıkıyordu. Kamil gözlerini kapadı, ama ekran ışığı göz kapaklarının arasından bile yakıyordu. Ayşe karşısındaydı, fotoğraftaki gibi — beyaz elbisesiyle, elleri karnında.
— Özür dilerim, — diye fısıldadı. — Seni koruyamadım… ama şimdi — koruyacağım.
Tüm belgeleri dosyaya koydu. Dosyanın en üstüne Ayşe’nin fotoğrafını yerleştirip sandalyeye yaslandı.
Telefon yeniden titredi.
— Avukat konusunda yardımcı olacağız, lütfen susmayın, — yazıyordu mesajda.
— Susmayacağım, — uzun zaman sonra ilk kez kararlı bir ifadeyle başını salladı. — Bir daha asla susmayacağım.
Kamil ayağa kalktı.
— Pazartesi biri bedel ödeyecek, — sessizce söyledi, sanki yemîn ediyordu. — Ayşe’nin yardıma ihtiyaç duyduğu her saat için, her dakika için hesap verecekler.
Saatine bakıp pencereye ilerledi. Önünde karanlık şehir uzanıyordu.
— Birisi ceza almalı, — diye tekrarladı, bir tür büyü gibi. — Sadece para değil. Sorumluluk. Hakikat.
Masaya döndü, karısının fotoğrafını aldı ve öptü.
— Bunu senin ve bebeğimiz için yapıyorum. Adalet için.
Lambayı kapattı. Oda karanlığa gömüldü, yalnızca dizüstü bilgisayarın ekranı duvarlara kararlılığının yansımalarını vuruyordu.
— Hesap verecekler. Hepsi hesap verecek! — monitör ışığı, yaptığı işe dair kendinden emin yüzünü aydınlattı.
Artık bir hedefi vardı ve ulaşana kadar durmayacaktı...
***
Kapıya vardıklarında, soğuk akşam havası yüzlerine çarptı. Bahar, ikisinin arasında yürüyordu. Bir yanında Yusuf, diğer yanında Evren; her ikisi de onu kollarının altından tutuyordu. Girişin hemen yanında parlak siyah bir motosiklet duruyordu. Evren kaşlarını çatarak ona baktı.
— Bir sorun mu var? — diye sordu Yusuf, arabasının anahtarlarını cebinden çıkarırken.
Evren Bahar’ın solgun yüzüne baktı.
— Hayır. Bu şekilde olmaz, — diye mırıldandı. — Arabayla gideceksin, — sanki kararını vermiş gibiydi.
Bahar yorgunca başını salladı.
— Yer değiştiriyoruz, — dedi Evren derin bir nefes alarak, motosikletin anahtarlarını çıkarırken.
— Yer değiştiriyoruz da ne demek? — diye sordu Yusuf.
— Yani anahtarları bana vereceksin, — dedi Evren sakin ama tartışmaya kapalı bir sesle. — Bahar’ı ben götüreceğim, arabayla daha güvenli.
— Ciddi misin? — Yusuf alaycı bir tebessümle sordu. — Ne zamandan beri neye bineceğime ya da kimi götüreceğime sen karar veriyorsun?
— Bahar’ın hamile olduğunu öğrendiğimden beri, — diye kesti Evren. — Benim çocuğum!
— Yani sen diyorsun ki ben başa çıkamam, öyle mi? — Yusuf gözlerinin içine baktı. — Bahar’ı buraya ben getirdim, geri de ben götürürüm, — diye homurdandı.
— Neden sen götürüyormuşsun? — Evren’in sesi buz gibiydi.
— Çünkü Bahar karnında benim kardeşimi ya da kardeşimi taşıyorsa, — Yusuf hafif bir gülümsemeyle söyledi, — ona ben de bakmak zorundayım!
Bahar araya giremeden sözleri hedefine ulaştı. Evren’in gözleri kısıldı.
— Büyük ağabey rolüne mi büründün şimdi? — dedi kuru bir sesle.
— Hayır, — dedi Yusuf çenesini kaldırarak, — sadece sorumluluk hissediyorum.
— Şu an ikiniz de çocuk gibisiniz, — diye fısıldadı Bahar, arabaya yönelerek.
— Bahar, söyle ona benimle geleceğini, — dedi Evren, — arabayla, yer değiştiriyoruz, — motosikletin anahtarlarını uzattı.
— Arabayla gideceğim, — dedi Bahar, Yusuf hemen kapıyı açtı. — Tartışmayın, — diye rica etti sessizce. — Sadece arabaya bineceğim. Böylece herkes rahat eder.
Yusuf onun emniyet kemerini taktı, kapıyı kapattı. Döndüğünde Evren’le burun buruna geldi.
— Anahtarlar, — dedi Evren sertçe.
— Her şey kontrol altında, profesör, — diye inatla cevap verdi Yusuf. — Sen motosikletle geldin, senin için en uygun araç bu. Ama muhtemelen kardeşimi taşıyan bir kadın için motosiklet çok tehlikeli bir ulaşım aracı, özellikle bu haldeyken. Ayrıca hava da soğuk!
— Kelimelerine dikkat et, — dedi Evren, öfkelenerek, elini hâlâ uzatmış halde.
Yanlarında duran motosiklet, sanki soğuk parıltısıyla onunla alay ediyordu.
— Sen de komutan edasına dikkat et, — diye karşılık verdi Yusuf. — Burası ameliyathane değil, profesör, — ona yaklaşarak söyledi. — Yıllardır motosiklet kullanıyorsun, şimdi birden tehlikeli mi oldu?
— Artık farklı düşünmem için sebeplerim var, — dedi Evren kısa bir sesle.
— Ya da sadece biri için korkuyorsun, — dedi Yusuf, gözlerini ondan ayırmadan.
— Ben doktorum ve erkeğim, — dedi Evren, bakışını koruyarak, — riskleri düşünmek zorundayım.
— Bazen risk araçta değil, — dedi Yusuf sakinlikle, — bazen her şeyi kontrol etmeye çalışmanda.
Arabalarının yanında durmuş, Bahar duymasın diye seslerini alçaltarak tartışıyorlardı.
— O benimle gideceğini söyledi! — dedi Yusuf kesin bir tonla.
— Arabayı seçti, seni değil, — diye karşılık verdi Evren.
— Bahar beni seçti, profesör, ilk ultrasonuna beni götürmemi istediğinde, — Yusuf’un darbesi yerini buldu, Evren’in yüzü soldu. — Ve onun hamile olduğunu ilk ben öğrendim. Bunu benden alamazsın! Evde görüşürüz, profesör!
Yusuf dişlerini sıkarak etrafından dolaştı, direksiyonun başına geçti. Evren, arabanın park yerinden yavaşça çıkışını izledi. Farlar yanından geçerken göz göze geldiler, araba dönene kadar bakışlarını ayırmadılar. Işıklar köşeyi dönünce kayboldu. Evren motosikletinin yanında tek başına kaldı. Elini soğuk metale sürdü, sanki Bahar’ın Yusuf’u seçmesinin suçunu ona yüklüyordu.
Evren sadece onun yanında olmak istemişti. Onun yaşadığını, içlerinde büyüyen mucizeyi birlikte hissetmek… Ama yine bir şey, biri aralarına girmişti. Hep biri… ya da bir şey. Evren yavaşça elini motosikletin gidonunda gezdirdi, sanki bir hainin yüzüne dokunur gibi, ve derin bir nefes verdi.
Dişlerinin arasından küfretti. Kaskı elinde çatırdadı, taktı. Motorun gürültüsü hastane duvarlarına çarpıp yankılandı, ama ses kısa sürede soğuk sessizliğe karıştı. Motosiklet aniden fırladı, sanki Evren kendi düşüncelerinden kaçıyordu.
Bahar, arabanın camından dışarı bakarken farların karanlığı yaran iki ateş çizgisine dönüştüğünü, sonra kaybolduğunu gördü.
— Bizi yakalayacak, — dedi Yusuf dikiz aynasından bakarak.
— Biliyorum, — dedi Bahar sessizce. — Ama önce… — cümlesini tamamlamadı, elini karnına bastırdı.
— O sadece çok seviyor, — dedi Yusuf, ilk kez içten bir gülümsemeyle; Bahar’ın böyle sevilmesinden memnun gibiydi.
— Çok seviyor, — dedi Bahar da aynı yumuşaklıkla. — Yusuf, Rengin’i unuttuk, — diye birden seslendi.
— Her şey yolunda, — dedi Yusuf, elini uzatıp onun avucunu sıktı. — Eve gitti bile, — bana mesaj attı.
— Eve mi? — Bahar kaşlarını çattı. — Serhat’la konuştu mu? — sesinde bir tedirginlik vardı. — Ne konuştular, neye karar verdiler?
— Off, — Yusuf derin bir nefes verdi. — Orada da belki kardeşim ya da kardeşim var ve ben… — ona kısa bir bakış attı, — ben onunla ilgilenemedim, — şimdi o da kaşlarını çatmıştı.
— Ne yazdı sana? Ve neden sana yazdı? — Bahar anlam veremedi, telefonunu çıkarıp kontrol etti ama yeni bir mesaj yoktu.
— Sen baygınken, — dedi Yusuf suçlulukla, Bahar için endişelenirken Rengin’i tamamen unuttuğunu fark ederek. — Bahar, — ona baktı, — Rengin için endişeleniyorum, — itiraf etti. — Onlar beni deli edecek, — dedi öfkeyle, Bahar gülmemek için dudaklarını ısırdı.
Bahar kimin hakkında konuştuğunu çok iyi biliyordu. Onun iki olası babası gerçekten de insanı delirtiyordu. Bahar Rengin’in numarasını çevirdi.
Sinyaller uzun uzun çaldı. Bahar tam kapatacakken, zayıf, neredeyse uykulu bir ses duyuldu:
— Alo…, — Rengin telefona cevap verdi.
— Rengin? — dedi Bahar endişeyle. — Her şey yolunda mı?
— Her zamanki gibi, — dedi Rengin yavaş, kısık bir sesle. — Sadece yorgunum.
— Eve vardın mı? — diye sordu Bahar, Yusuf’la göz göze geldi; Yusuf sessizce “nereye gidiyoruz?” der gibi bakıyordu.
— Evet…, — Rengin derin bir nefes aldı.
Bahar onun boğazını temizlediğini duydu; sanki toparlanmaya çalışıyordu.
— Serhat? Konuştunuz mu? — diye sordu dikkatlice Bahar.
— Hayır, — kısa bir sessizlikten sonra yanıtladı Rengin. — Olmadı. O… Esra’yla kaldı, — sesi titredi, boğazındaki düğümü yutmuş gibiydi.
— Rengin, yalnız mısın? — Bahar gözlerini kapadı, onu eve çağırırsa nereye yerleştirebileceğini düşündü.
— Yalnızım, — fısıldadı Rengin. — Serhat… hastanede kaldı.
— O zaman biz geliyoruz, — dedi Bahar kararlı bir sesle. — Seni alacağız.
— Gerek yok, — diye araya girdi Rengin. — Bahar, senin de kendine dikkat etmen lazım.
— Birlikte dikkat ederiz, — Bahar ısrar etti. — Seni yalnız bırakmam.
— Gerek yok, — tekrarladı Rengin. — Sadece ulaşabileceğim bir yerde ol, — diye rica etti.
Bahar, onun sesinin daha kısık, sanki oturur ya da uzanır halde geldiğini fark etti.
— Gerçekten iyi misin? — diye sordu kuşkuyla.
— Tabii… sadece başım biraz dönüyor, — dedi Rengin dürüstçe.
— Bir dakika, — Bahar hemen irkildi. — Bayıldın mı sen?
Rengin hemen cevap vermedi.
— Hayır… yani, neredeyse. — hafifçe gülmeye çalıştı. — Sadece… yerde biraz kestirdim.
— Rengin! — Bahar kapı kolunu kavradı.
— Tamam, iyiyim, endişelenme, — dedi Rengin sessizce. — Sadece her şey üst üste geldi. Bebek. Sert. Moralim bozuldu.
— Benim de, — dedi Bahar derin bir nefesle. — Sert…, — cümlesi yarım kaldı.
— Evet, — dedi Rengin hemen. — Sert Kaya mı? — diye dikkatlice sordu.
— Sorma bile, — diye içini çekti Bahar.
— Demek ki işler baya kötü, — dedi Rengin neredeyse fısıltıyla.
Bahar gözlerini kapattı, yorgunluk üstüne çökmüştü.
— Pazartesi her şey çözülecek, — dedi kendinden emin bir sesle, sanki kendi kendini ikna eder gibi.
— Ya çözülmezse? — Rengin kaşlarını çattı belki, ama Bahar bunu göremedi.
— O zaman yeniden başlarız, — dedi Bahar omuz silkerek.
Bir süre sessizlik oldu; sadece nefes alışverişleri duyuluyordu — hızlı ve düzensiz.
— Bahar, — fısıldadı Rengin. — Aradığın için teşekkür ederim.
— Sadece aramadım, — dedi Bahar kararlı bir sesle. — Parla’yla konuşacağım, yalnız kalmayacaksın, duydun mu? İstersen kızları sana yollarım, ikisi birden sana nefes aldırmaz.
— Gerek yok kimseye… — diye itiraz etmeye çalıştı Rengin.
— Gerek var, — diye kesti Bahar. — Bazen insanın kendisi için birilerinin ilgilenmesine izin vermesi gerekir, — diye fısıldadı ve tam o anda Yusuf’un bakışlarıyla karşılaştı.
Yusuf ona hafifçe kaşlarını kaldırarak baktı, Bahar elini salladı, “öyle bakma” der gibi.
— Belki de haklısın, — dedi sonunda Rengin.
— O halde anlaştık, — dedi Bahar ve telefonu kapattı.
Telefon hâlâ elindeydi; arabanın penceresinden karanlığa baktı. İçinde huzursuz bir his yükseliyordu — Rengin’de bir tuhaflık vardı.
— Her şey yolunda mı? — diye sordu Yusuf, ona bakarak.
— Hayır, — dedi Bahar sessizce, — ama olacak. Olmalı!
— Kızların yerine ben gidebilirim, — dedi Yusuf teklif eder gibi.
Bahar ona baktı, hafifçe başını salladı. Henüz karar vermemişti ama bir şeyi biliyordu — Rengin’i yalnız bırakmayacaktı…
***
O, onu yalnız bırakmadı. Kapı arkalarından donuk bir tıklamayla kapandı. Gülçiçek önce odaya girdi, atkısını çıkardı ve koltuğun üstüne fırlattı.
— İşte geldik, — dedi soğuk bir sesle. — Artık beni bırakabilirsin, ben kendim hallederim.
Reha cevap vermedi. Ceketini çıkardı, bir sandalyenin arkasına astı ve ona baktı.
— Sonuçta birlikte geldik, — dedi sessizce. — Kendi evimizdeyiz.
— Eee, ne olmuş yani? — döndü ona. — Bu barıştığımız anlamına gelmiyor.
O, birkaç adım atıp yanağının yakınında durdu.
— Bahar hakkında konuşmak istiyordum, — diye başladı.
— Tabii ki, — diye sözünü kesti Gülçiçek. — Zaten benim kızım hakkında konuşmak için evlendin benimle.
— Gülçiçek… — omzuna dokunmak istedi ama o hemen geri çekildi.
— Hayır, Reha. Önce kendi geçmişinle yüzleş, ondan sonra kızımın hayatına karış, — dedi yorgun bir sesle ama içinde öfke titriyordu.
— Evren ailenin reisi, — diye karşılık verdi Reha alçak bir sesle. — Ne olup bittiğini bilmesi gerek.
— Ailenin reisi mi? — kaşını kaldırdı. — Belki önce sen bir kere olsun o olmayı denemelisin.
— Her şeyi kavgaya çeviriyorsun, — dedi Reha derin bir nefes alarak, başını iki yana salladı.
— Sen de her şeyi bahane ediyorsun, — Gülçiçek çantasını atkısının yanına bıraktı.
Yanından geçip abajuru yaktı. Sıcak ışık, yüzündeki inatçı ifadeyi aydınlattı.
— Hâlâ nispeten genciz, — dedi kuru bir sesle. — Pazartesi sen hastaneye dönüyorsun, ben de işe başlayacağım. Artık hayatımıza devam etmeliyiz.
Reha yavaşça yaklaştı, hemen yanında durdu.
— İş konuşmayı bırak artık, — dedi birden. — Biz yeni evliyiz, unuttun mu?
— Hayır, — döndü ona, — unutan sensin, ben değil.
Reha gülümsedi, düğmeye bastı, ışık söndü. Oda yumuşak bir loşluğa gömüldü.
— Ne yapıyorsun? — diye sordu Gülçiçek, temkinli bir sesle.
— Gecemizi doğaçlama yapıyorum, — Reha uzaktan bir kumanda aldı, bastı ama müzik çalmadı.
— Demek ki müzik bile senden kaçıyor, — dedi alayla Gülçiçek.
— O zaman dans müziksiz olacak, — dedi Reha kendinden emin adımlarla ona yaklaşarak.
— Yaklaşma, — dedi Gülçiçek elini kaldırıp, ama geri çekilmedi.
O, yine de yaklaştı. Elleriyle onun ellerini tuttu, hafifçe kaldırdı, birini kendi omzuna koydu.
— Hadi Gülçiçek, — diye fısıldadı Reha. — Bir dans. Sadece vurma, — diye şaka yaptı, sanki ondan bir tokat bekliyormuş gibi.
— Hâlâ sana kızgınım, — dedi gözlerinin içine bakarak.
— Kızgınsan sorun değil, — dedi Reha, elini onun beline koyarak, diğer eliyle elini sıktı. — Bu demek oluyor ki hâlâ hissediyorsun.
— Kelime oyunlarına girme, Reha, — diye uyardı onu.
— Oyun değil, — dedi alçak bir sesle. — Seni dinliyorum.
Ritimsiz ama şaşırtıcı bir uyumla hareket etmeye başladılar. Pencereden süzülen ışık yüzlerine vuruyordu. Onun parmakları önce soğuktu, sonra Reha’nın elinde titredi.
— Seni affetmedim, — diye hatırlattı.
— Zaten anlattım, — dedi Reha sakince.
— Ama her şeyi anlatmadın, — dedi Gülçiçek, gözlerinin içine bakarak.
— Neredeyse hepsini, — diye iç çekti Reha.
— A… — diye söze başladı ama Reha izin vermedi.
Reha eğilip onu öptü; bu bir özür gibi değil, sanki tartışmalarına nokta koyar gibiydi. Gülçiçek önce geri çekildi, sonra derin bir nefes alarak yine de ona yaslandı. Onun elleri Gülçiçek’in sırtına kaydı, Gülçiçek’in parmakları omuzlarına.
— Sen tamir olmazsın, — dedi Gülçiçek alçak bir sesle.
— Belki, — dedi Reha, — ama yine de beraberiz, ben senin kocanım.
Elini onun saçlarına götürdü, alnına bir öpücük kondurdu.
— Hadi, — dedi yumuşak bir sesle. — Dans bitti.
— Bu seni affettiğim anlamına gelmiyor, — dedi Gülçiçek, ama artık öfke yoktu sesinde, yalnızca inatçı bir şefkat.
— Biliyorum, — dedi Reha gülümseyerek. — Ama şu anda benimlesin. Bu yeterli.
Onu ellerinden tutarak yatak odasına doğru götürdü. Kapının ardındaki son ışık da sönünce bile aralarındaki gerilim kaybolmadı, sadece sessizleşti, derinleşti.
— Müzik senin kafanda çalıyor, — dedi Gülçiçek alayla. — Benimkinde ise sinirlerimin üstünde. — Ellerini tekrar onun omzuna koydu. — Hadi, hareket et profesör.
Reha şaşkınlıkla göz kırptı ama dinledi, notsuz bu dansa ayak uydurdu. Sessizliğe neredeyse ritim kazandırarak yavaşça hareket ettiler. Reha dikkatle ona bakıyordu.
— Geçmiş hakkında konuşmayı bırakalım, Gülçiçek, — dedi sonunda. — Suçluluk, Meryem, hepsiyle ilgili laflardan yoruldum.
Gülçiçek onun omzundaki görünmez bir tozu sildi. Başını biraz yana eğdi, düşünür gibi.
— O zaman konuşalım, — dedi fısıltıyla, yanağını ona yaslayarak. — Ama başka bir şey hakkında.
— Ne hakkında? — dedi Reha, tetikte.
— Mesela beyaz önlüklü adamlar hakkında, — diye önerdi o.
— Ne? — Reha az kalsın onun ayağına basıyordu, ritmi kaybediyordu.
— Evet, — dedi Gülçiçek, kelimeleri oyun gibi süzülüyordu. — Evimin yakınında bir veteriner kliniği var ya, hatırlıyor musun? Oraya her gün bir doktor gelirdi… uzun boylu, gamzeleri vardı, nane ve kahve kokardı. O zaman anladım sanırım, doktorları seviyorum.
— Ciddi misin sen? — Reha kaşlarını çattı.
— Elbette, — dedi o gülümseyerek, ondan uzaklaşmadan. — Bir keresinde bana “bu mahallede en düzgün ellere sen sahipsin” demişti. O günden beri ellerin önemli olduğuna karar verdim, — Reha’nın adımları karıştı, o ritmi yeniden toparladı, sonra ekledi: — Erkeklerde, yani.
Reha onu kollarında biraz daha sıkıca tuttu.
— Devam et, — dedi boğuk bir fısıltıyla.
— Neyini devam edeyim? — dedi Gülçiçek, bir adım geri çekilerek ama hâlâ gözlerinin içine bakarak. — Biz onunla hiç öpüşmedik bile. Sadece bir kere bileğimi tutmuştu, nabzımı ölçmek için. O an düşündüm ki, eğer bir gün biri kalbimi durduracaksa, o ancak bir doktor olabilir.
— Şimdi benim nabzımı mı ölçüyorsun? — Reha gözlerini ondan ayırmadan sordu.
— Belki, — diye gülümsedi Gülçiçek. — Sonuçta senin de dolabında bir beyaz önlük var, değil mi?
— Bunu beni kıskandırmak için mi söylüyorsun? — diyerek ona doğru eğildi.
— Kıskandın mı peki? — Gülçiçek’in gözleri parladı.
— Delirene kadar, — dedi Reha, nefesi ağırlaşarak.
— O hâlde amacına ulaştım, — diye fısıldadı Gülçiçek, elini onun beline koyarak.
Yine yavaş, neredeyse hareketsiz bir dans başladı. Reha onu kendine biraz daha yaklaştırdı; nefesi düzensizleşmişti.
— Gülçiçek, — dedi kısık sesle. — Bu bir şaka mıydı?
— Sence? — dudakları onun yanağına dokundu.
— Artık hangi sözün oyun, hangisi gerçek, anlayamıyorum, — dedi Reha fısıltıyla.
— Ne güzel, — dedi gülümseyerek Gülçiçek. — Bir kadın biraz gizemli kalmalı. Erkek, kadından azıcık korkmalı.
Reha hafifçe güldü ama kahkahası bir öpücüğün içinde kayboldu.
— Beni affettiğini düşünme, — dedi Gülçiçek, biraz uzaklaşarak.
— Biliyorum, — dedi Reha. — Ama eğer böyle kızgınsan, birlikte kızarız.
Reha onu çevirdi, yatağa doğru yönlendirdi.
— Ne yapıyorsun, Reha? — dedi Gülçiçek, nefesi hızlanmış.
— Nabzını ölçeceğim, — dedi Reha, onu dikkatle yatağa doğru itip yavaşça oturmasına yardım ederek. — Beyaz önlüğümü giysem mi, Bayan Gülçiçek?
— Giyip de sonunda çıkaracaksan, ne anlamı var? — dedi o alayla.
Reha güldü.
— Bir daha seni o eve tek başına göndermem, — dedi gömleğinin düğmelerini çözerken. — Eller, önlükler… hepsi senin bahanen.
— Hmm, — dedi Gülçiçek, dudak kenarıyla gülümseyerek, — bakalım tutabilecek misin, Bay Reha? Gerçi eczanede gözlüklü bir eczacı vardı…
— Yeter! — Reha bu kez gerçekten sinirlenmişti.
— Ben de içten konuşmayı seven bir profesör sanıyordum, — dedi Gülçiçek, dirseklerine dayanarak. — Ne istiyorsun, Reha? Bana reçete mi yazacaksın? “İki doz şefkat, üç doz sessizlik” gibi mi?
— Yeter dedim, — dedi Reha; sesinde hem kıskançlık hem gülüş vardı. — Ne eczacı, ne doktor… benden başka kimse yok.
Ona yaklaştı, yatağın önünde diz çöktü, ellerini kendi ellerinin arasına aldı. Gülçiçek birkaç saniye inatla göz göze kaldı, sonra parmaklarını onun bileğine götürdü.
— Nabız hızlı, — dedi fısıltıyla. — Kıskançlık fazla dozda, Bay Reha.
— Düzeltiriz şimdi, — dedi Reha, hafifçe doğrulup ona yaklaşarak. — Klinik yöntemlerle.
— O zaman lafı uzatma, — dedi Gülçiçek alayla, parmaklarını onun gömlek yakasına takarak. — Sonuçta nöbetçi sensin.
Reha cevap vermedi, kısa bir öpücükle susturdu onu. Gömleği yere düştü. Odanın havası, dışarıdaki gece kadar yoğunlaştı.
— Unutma, — dedi Reha, onu kendine çekerek, — ne veteriner, ne nane, ne kahve.
— Hiçbiri yok, — dedi Gülçiçek gülümseyerek. — Bugün aile hekimimle randevum var, yarını sonra konuşuruz.
Eli onun sırtında, parmakları Reha’nın omzunda kaldı. Müziksiz dansları devam etti. Kavgaları kaybolmadı, sadece sessizleşti, derinleşti… geriye sadece avuçlarında kalan o sıcaklık kaldı — başka hiçbir beyaz önlüğün veremeyeceği bir sıcaklık.
***
O gün sanki hiç bitmeyecek gibiydi. Bahar kapıdan içeri adımını atar atmaz evin duvarlarından bile uğultu yükseliyormuş gibi geldi ona — sanki duvarlar bile olan biteni tartışıyordu. Siren ve Uraz mutfakta hararetle tartışıyorlardı, Bahar hemen oraya yöneldi.
— İki çocuk bize yeter! — diye bağırdı Uraz, elini masaya vurdu. — Zaten geceleri uyuyamıyoruz!
— Hamile falan değilim! — diye patladı Siren. — Uraz, beni hiç dinliyor musun sen?!
Bahar son cümleyi duyunca kapının eşiğinde dondu kaldı.
— Ne demek hamile değilsin? — dedi, kapı pervazına tutunarak.
Siren döndü, ellerini iki yana açtı.
— Bahar! Tam zamanında geldin! — diye içini çekti. — Ben değilim, Umay hamile! — sonunda dayanamayıp itiraf etti.
— Ne?! — Bahar’ın yüzü soldu, sendeledi, Yusuf hemen yetişip onu tuttu.
— Siren, biraz dikkat et bari, — dedi Yusuf.
— Umay mı? — zar zor konuştu Bahar. — Umay hamile mi?! — Tüm bedeni titriyordu.
Merdivenden ayak sesleri geldi, Bahar döndü.
— Kim hamileymiş?! — Umay aşağı iniyordu, başında havlu, elinde bir fincanla. — Ben mi?
— Sen! — diye aynı anda bağırdı Siren ve Çağla.
— Ne?! — fincan Umay’ın elinden kaydı ama Yusuf yakaladı. — Hepiniz delirdiniz mi?! — diye haykırdı. — Ne oluyor size böyle?
— Bu senin testin! — dedi Siren, Uraz’ın elinden hamilelik testini kaparak. Elindeki küçük nesneyi kanıt gibi havaya kaldırdı. — Banyoda buldum!
— Banyoda mı?! — Umay şaşkınlıkla bakakaldı. — O test benim değil!
— Peki kimin? — dedi Çağla, sonra birden Yusuf’a dönüp şüpheyle baktı. — Sakın bana “benimle ilgisi yok” deme!
— Ne?! — Yusuf’un sesi boğuldu. — Benim mi? Hayır! Asla! — başını sertçe iki yana salladı.
— O zaman kiminki? — dedi Siren, gözlerini sırayla herkese çevirerek. — Cem mi?
— Ne Cem’i? — kapıdan bir ses duyuldu.
Herkes döndü. Elinde kaskıyla Evren girmişti. Zaten sinirliydi, ama bu kaosun ortasına düşünce, her an patlamaya hazırdı.
— Ne Cem’i?! — dedi tekrar, herkese bakarak. Ama gözleri hemen Bahar’a takıldı — yüzü bembeyazdı.
— Cem baba olacak, — dedi Siren bir anda.
— Ne babası?! — Evren’in yüzü soldu. — Ne oluyor burada?!
— Umay hamile, — diye fısıldadı Bahar.
Evren dondu kaldı. Kask elinden düştü.
— Ne… — dedi kısık sesle, duvara tutunarak. — Nasıl yani hamile? Bu imkânsız.
— Hamile falan değilim! — diye bağırdı Umay. — Kaç kere söylemem lazım?!
— Ama test… — Siren onu hâlâ elinde tutuyordu. — Gözümle gördüm! Senin ardından banyoda buldum. Sinirlisin, normal. Hallederiz, değil mi Bahar?
— Ney normal? — Umay öfkeyle Siren’in üstüne yürüdü. — Hamile değilim diyorum!
— Neyle baş edeceğiz biz? — diye sordu Evren, hâlâ aklı almıyordu.
— Nerede buldun onu? — diye sordu Bahar sessizce, duvara yaslanarak. Evren’in neredeyse bayılmak üzere olduğunu görünce Yusuf’a işaret etti, o hemen yanına gitti.
— Aşağıdaki tuvalette, — dedi Siren.
— Şükürler olsun, — diye fısıldadı Bahar ve bir koltuğa yöneldi, ayakları onu taşımıyordu.
Umay kollarını iki yana açmış, herkese şaşkınlıkla bakıyordu. Gözler şimdi Bahar’a çevrilmişti. Bahar gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı, sonra yavaşça oturdu.
— Onunki değil… — dedi sessizce. Dirseklerini masaya dayadı. — Benim! — Başını ellerinin arasına gömdü.
Oda bir anda sessizleşti.
— Ne dedin sen? — dedi Uraz şaşkınlıkla, gözleri annesiyle Evren arasında gidip geliyordu. — Yani annem… bebek mi bekliyor? Gerçekten hamile mi? Sen yaptın yani?!
— Bu seni ilgilendirmez! — dedi Evren, öne atılarak.
— Uraz! — Siren hemen kolundan tuttu. — Yeter! Gerçekten istiyorsan ben hamile kalayım, hemen olur!
Uraz dişlerini sıktı, gözlerini kapattı. O günün kabusu — Siren’in hamile olduğunu sanması — bitmişti, ama yerine yeni bir kabus gelmişti: Bahar hamileydi. Ve bu düşünce ona kendi eşinin hamileliğinden bile daha ağır gelmişti.
— Ne kadar harika! — dedi Çağla, ellerini çırparak Bahar’ın yanına çöktü. — Tebrikler, tatlım! — Onu omzundan sardı, sonra gülümseyerek Evren’e baktı.
Umay hâlâ yerinden kıpırdamamıştı.
— Anne, — dedi kısık bir sesle. — Bu doğru mu?
— Doğru, — dedi Bahar, başını kaldırıp kızına baktı.
Derin bir nefes aldı, gülümsedi.
— Ne hissedeceğimi bilmiyorum… seviniyor muyum, korkuyor muyum… — dedi Umay, bir adım geri çekilerek.
— Korkma, — dedi Evren yumuşak bir sesle, yanına gelip. — Anneni senden almam, — Artık biraz toparlanmıştı, nefesi düzene girmişti.
Umay onun gözlerine baktı.
— Mutlu olmanızı istiyorum, — dedi fısıltıyla. — Ama bunu nasıl başaracaksınız, bilmiyorum, — dedi ve cevap beklemeden yukarı koştu.
Evren arkasından gitmek istedi ama Bahar onun elini tuttu.
— Ben giderim, — dedi, kısa bir an ona yaslanarak. O da kollarını açıp sarıldı.
İkisi de aynı anda derin bir nefes verdi — Umay’ın hamile olmadığını öğrenmek ikisine de hafiflik getirmişti.
— Fırtına dindi mi? — dedi Evren alçak sesle.
Bahar başını salladı, hâlâ elini bırakmadan.
— Henüz değil, — dedi yorgun bir nefesle. — Bence bu sadece başlangıç.
Evren onu daha sıkı sardı.
— O zaman sıkı tutun, Doktor Bahar Özden, — dedi, öfkesinin yavaşça dağıldığını hissederek. — En ilginç kısım daha yeni başlıyor, — dudakları onun şakağına dokundu.
— Yeter ki yeni iki çizgi olmasın, — dedi Bahar, omzunun üzerinden Uraz’a bakarak.
Siren gülümsedi, Uraz ise hâlâ gergindi. Dikkati artık karısından çok Bahar’a yönelmişti. Siren yanlarına geldi.
— Şimdi gerçekten tebrik edebiliriz sizi, — dedi gülümseyerek, ikisini birden kucakladı.
— Teşekkürler, Siren, — dedi Bahar yorgun bir tebessümle. — Ama lütfen, dokuz ay boyunca yeni panikler olmasın.
Siren güldü, sonra Uraz’ın kolundan çekti.
— Hadi, — diye fısıldadı, — yoksa birazdan yine ahlak dersi vermeye başlarsın.
— Dinleyen kim olacak ki, — diye homurdandı Uraz ama onunla birlikte merdivenlere yöneldi.
— Bir daha “yeter” kelimesini duyarsam, kaç çocuk sahibi olacağımıza kimin karar verdiğini sana hatırlatırım, — diyerek söyleniyordu Siren, hâlâ elini bırakmadan.
Alt katta sessizlik çöktü. Çağla Bahar ile Evren’e yaklaşıp ikisini birden kucakladı.
— Artık resmen tam kadroyuz, — dedi gülerek. — Bebek, anne-baba ve bir sürü mutluluk semptomu.
Bahar ve Evren birlikte gülümsediler.
— Teşekkürler, Çağla, — dedi Evren. — Bunu mutluluk tanısı koymak ancak senin işin olabilir.
— Ne yapayım, doktorum sonuçta, — dedi Çağla göz kırparak. — Meslek deformasyonu.
Yusuf onları sessizce izliyordu. Tebrik etmeyen tek kişi oydu. Yavaşça geri çekilip salona geçti. Kanepeye oturdu, günü zihninde toparlamaya çalıştı.
Bahar Evren’e döndü. O hâlâ onun elini tutuyordu — ne bir doktor gibi ne bir erkek gibi, sadece bir insan gibi; onu bir an bile bırakmaktan korkarcasına. Bahar gülümsedi, gözlerinin içine baktı.
— Umay’la konuşmam lazım, — dedi sessizce.
Evren başını salladı. Bakışları yumuşamıştı, ama içinde hâlâ o günün şokundan kalan titreşim, biraz şaşkınlık, biraz da o çocuksu sevinç vardı — bebeğin haberini ilk duyduğunda hissettiği gibi. Parmak uçları onun yanağını okşadı, dudakları alnına değdi. Bahar’ın ne kadar yorgun olduğunu hissediyordu ama onun hâlâ güçlü durduğunu da.
— Git, — dedi nazikçe.
— Sonra aşağı inip sofraya otururuz, — dedi Bahar, derin bir nefes alarak. — Çok acıktım, — eli karnına gitti, — senin çocuğun da öyle, — gülümsedi.
Evren’in eli titredi, karnına dokundu.
— Bir kelime daha edersen, — dedi kısık sesle, — hiçbir yere gitmene izin vermem, burada kalıp önce yiyeceksin.
— Sen de açsın, Evren, — dedi Bahar alçak bir sesle.
— Sadece ben doyurdum kendimi, — dedi Çağla gülerek.
— Ben… — dedi Bahar, ama cümlesini yarım bıraktı. Umay’la konuşmanın ne kadar zor olacağını biliyordu, bu yüzden söz vermedi.
Bahar başını salladı, elini Evren’in avucuna bastırıp bıraktı. Sonra merdivenlere yöneldi. Evren onun arkasından bakarken, o gün ilk kez korku değil, tuhaf bir huzur hissetti.
***
Aşağıdan sesler, kapıların kapanma açılma gürültüsü geliyordu, ama buna rağmen Bahar’ı bir huzur sardı. Merdivenin tepesinde durdu. Parla pencerenin yanında, elinde telefonla bir şey okuyordu.
— Parla, girebilir miyim? — dedi Bahar yumuşak bir sesle, ona yaklaşırken.
— Tabii, — Parla hemen telefonu arkasına sakladı, sanki suçüstü yakalanmış gibi. — Ben sadece… öyle duruyordum.
Bahar yanına gelip onunla birlikte pencereye baktı. Birkaç saniye sessizlik oldu; ikisi de dış avludaki masaya, sönmüş mangala baktılar. Açık pencereden akşamın serinliği giriyordu.
— Bugün çok sessizdin, — dedi sonunda Bahar. — Neredeyse hiç görünmedin.
— Herkes zaten yeterince konuştu, — dedi Parla omuz silkerek. — Bu kadar haberin olduğu bir evde, benim sözlerime gerek yok, — iç çekti.
— Bazen sessizlik daha değerlidir, — dedi Bahar, elini duvara dayayarak. — Başkalarının kendi sesini duymasına izin verir.
— Hep böyle mi söylüyorsunuz? — diye sordu Parla gözlerini kısarak. — Yoksa sadece teselli etmek için mi?
— Sadece biri yorgun olduğunda, — dedi Bahar yumuşakça. — Annen de yorgundur şimdi, — sözlerini dikkatle seçti, gözlerini ondan ayırmadan.
— Nerede o bu arada? — dedi Parla, bakışlarını kaçırarak. Sesinde bir gerilim vardı.
— Eve gitti, — dedi Bahar, ona bakarak.
— Eve mi? — Parla şaşkınlıkla göz kırptı. — Ve hepsi bu mu? Veda bile etmeden mi?
— Hastanedeydik, — dedi Bahar, parmaklarıyla onun yüzündeki bir tutam saçı geriye itti. — Geri dönmemeye karar verdi. Zaten artık sen bizimlesin.
Parla başını eğdi, telefonunu elinde çeviriyordu.
— Sessiz gitmeyi iyi bilir o, — dedi buruk bir gülümsemeyle. — Hayatı boyunca hep akşamları öyle giderdi.
Bahar hafifçe eğilip gözlerinin içine baktı.
— Ama bazen kızlar da annelerinin peşinden gider, — dedi alçak bir sesle. — Mecbur oldukları için değil, ilgilenmeyi bildikleri için.
— Ben zaten hep onunla ilgilendim, — dedi Parla dudaklarını bastırarak. — O, Timur’un — babamın — peşinde koşarken… — sustu.
Bahar onu bölmedi. Sadece yargılamadan, anaç bir sıcaklıkla baktı.
— Belki de tam bu yüzden gitmelisin, — dedi sessizce. — Bu kez alışkanlıktan değil, içinden geldiği için. Onu özledin, değil mi?
Parla uzun süre sustu. Sonra başını çok hafifçe salladı.
— Ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilmiyorum, — dedi derin bir nefes alarak, telefonu cebine koyarken.
— Sadece yanında otur, — dedi Bahar. — Bazen gereken tek şey budur.
— Anneme bir şey mi oldu? — dedi Parla, hemen tedirginleşerek.
Bahar onun elini tuttu.
— Annen görevden alındı, — dedi hatırlatarak. — Bu yeterince zor değil mi sence?
Parla başını salladı.
— Peki nasıl gideceğim? Taksiyle mi? — diye sordu.
— Yusuf seni götürecek, — dedi Bahar. — Salonda bekliyor.
Parla merdivene yöneldi ama birden döndü.
— Siz hep böyle misiniz? — diye sordu.
— Nasıl? — dedi Bahar, hâlâ pencere kenarında dururken.
— İnsan farkına varmadan onu ikna etmeyi nasıl başarıyorsunuz? — dedi Parla, hafif bir tebessümle.
— Bu bir beceri değil, — dedi Bahar. — Annelik içgüdüsü.
— Anneme, eğer ararsa, — dedi Parla merdivenlerden inmeye başlarken, — sadece onu görmek istediğimi söyleyin.
— Söylerim, — dedi Bahar gülümseyerek. — Ve de ona her şeyin iyi olacağını.
Parla bir an durdu, başını çevirip baktı, sonra başıyla onayladı ve aşağı indi. Bahar pencere kenarında biraz daha bekledi. Yusuf’un arabasının kapısını Parla için açtığını gördü. Araba avludan çıkana kadar bekledi, sonra ağır adımlarla yukarı, Umay’ın odasına yöneldi.
***
— Yine de… Umay değilmiş, — diye mırıldandı Evren. — Buna da şükür.
— Yine de, — dedi Çağla, — artık tam bir ailen var.
Evren başını kaldırdı, derin bir nefes aldı.
— “Tam” deme, — dedi sessizce. — Ben hâlâ onun bir parçası olmayı öğreniyorum.
— O zaman, aileye hoş geldin, — dedi Çağla sıcak bir gülümsemeyle. — Bakalım aile reisi olarak bu durumu nasıl yöneteceksin, — diye şakayla omzuna hafifçe dokundu.
Evren gülümsedi, başını salladı ve mutfaktaki kahve makinesine yöneldi. Çağla anahtarlarını eline alınca çıkan şıngırtıya döndü.
— Şimdiden gidiyor musun? — diye sordu.
— Evet, — dedi Çağla gülerek. — Burada bir sonraki “aile konseyiniz” başlamadan önce kaçayım.
— Biz onu memnuniyetle yapardık, — dedi Evren alayla.
— Zaten yapıyorsunuz, — dedi Çağla iğneleyici bir sesle. — Üstelik gündemsiz!
Evren kahve makinesinin düğmesine bastı; cihaz uğuldayarak suyu ısıtmaya başladı.
— Tam paketini aldın, değil mi? — dedi Çağla. — Çocuklar, torunlar, sinirler, panik, mucize...
— Baba bile olamadan az kalsın dede yapacaklardı beni, — dedi Evren gülümseyerek. — Biliyor musun, — dönüp ona baktı, — ben önce gerçekten baba olmak istiyorum, — sesi kısılmıştı. — Sonra dede olurum.
— O zaman ol, — dedi Çağla sade bir ifadeyle, sonra sordu: — Peki ister misin?
— Neyi? — anlamadı Evren.
— “Dede Evren” diye çağrılmayı, — dedi gülümseyerek.
— Ben sadece baba olmak istiyorum, — dedi Evren sessizce. — Bir kere olsun, gerçekten. Beyaz önlüksüz, ameliyatsız, koşuşturmadan… sadece yanında olarak.
— O zaman ol, — dedi Çağla, neredeyse onu kucaklar gibi. — Kimse engel olmuyor ki.
— Her şey engel oluyor, — dedi Evren, hemen. — Öncelikle ben. Bunun için önce gerçekten baba olduğumu kanıtlamam lazım. — İç çekti. — O aptal DNA testi… Sonuç ancak pazartesi çıkacak.
— Test cevap değil, Evren, — diye kesti Çağla. — Her şey testlerle çözülecek olsaydı, kimsenin ailesi kalmazdı. Gerçekten inanıyor musun, sonucu kim olduğuna karar verecek?
— Bilmiyorum, — dedi omuz silkerek. — Ama kim olmadığımı gösterecek belki.
— Biliyorsun, — dedi Çağla yavaşça, — Bahar güçlüdür ama şu an ona bir cerrah değil, bir adam lazım.
— Yanındayım, — dedi Evren.
— Bedenen, evet. Peki ruhen? — diye baktı Çağla gözlerinin içine.
— Sen Bahar’a benzemeye başladın, — dedi Evren gülümseyerek.
— Belki yaştır, — diye güldü Çağla. — Yaş aldıkça onun cümlelerini kurar oluyorum.
— Kal biraz, — dedi Evren. — Hep birlikte yemek yeriz. — Kapıya baktı, sonra alçak sesle ekledi: — Sanırım kafasını kaybetmeyen tek kişi sensin.
Çağla güldü.
— Bir saat önce beni görseydin, Siren’le birlikte Umay’a nasıl yaklaşacağımızı, sonra Bahar’a nasıl anlatacağımızı bilemiyorduk, — dedi, ona yaklaşarak omzuna hafifçe dokundu. — Artık burası senin evin, Evren.
— Bu cevap değil, — dedi Evren, kahvesini eline alırken.
— Cevap değil, meydan okuma, — dedi Çağla gülümseyerek. — Aileye hoş geldin, profesör.
— Ne anlama geliyor bu? — diye sordu Evren. — Şimdi ne yapmam gerekiyor?
— Bir aile reisinin yapması gerekeni, — dedi Çağla kapıya yönelerek. — Herkesi kurtarmak değil… sadece yanında olmak.
Evren elinde kahveyle onunla birlikte dışarı çıktı.
— Evren, — dedi Çağla, arabasının yanında durarak.
— Efendim? — dedi, bir yudum aldı.
— Artık kaçma, olur mu? — dedi gülümseyip el sallayarak ve taksiye bindi.
Evren evin kapısında kaldı. Kahvesinden bir yudum daha aldı, sonra elindeki motosiklet anahtarlarına baktı. Kapıdan içeri mi girmeli, yoksa dışarı mı çıkmalı, bir türlü karar veremedi.
***
Bahar kapıyı hafifçe tıklattı ve kızının odasına girdi.
— Girebilir miyim? — dedi, eşiğin üzerinde durarak, içeri adım atmadan.
Umay yatağın kenarında oturuyordu. Başındaki havluyu çoktan çıkarmış, saçları dağılmış, uçuşuyordu.
— Anne, — dedi Umay, zorlanarak ama içten bir sesle, — sana kızgın değilim demek istedim.
— Teşekkür ederim, — diye fısıldadı Bahar; gözlerinde bir parıltı belirdi.
— Sadece… artık onu seçeceksin, — dedi Umay, başını öne eğerek.
— Ne? — Bahar şaşkınlıkla yaklaştı.
— Evren’i, — dedi Umay sessizce. — Onu seçeceksin. Hep öyle olur zaten.
Sesinde öfke yoktu, sadece onu endişelendiren bir gerçeği söylüyordu.
— Umay… ben kimseyi seçmiyorum, — dedi Bahar, yatağın kenarına oturarak. — Ben sadece hayatı seçiyorum.
— Bizsiz bir hayatı mı? — dedi Umay. — Bensiz bir hayatı?
— Sizin bensiz bir hayatım olamaz, — dedi Bahar, omzuna dokunarak. — Hep yanınızdayım, sadece bazen… elimden geldiğince.
— Ya hiç gelemezse elinden? — Umay’ın sesi çatladı. — Sen hep her şeyi içinde tutarsın.
— Umay, lütfen bağırmadan konuşalım, — dedi Bahar, sesinde hafif bir gerilimle. — Hepimiz yorgunuz.
— Hep böyle söylersin! — diye patladı Umay. — “Yorgunuz, her şey kontrol altında” der, sonra bayılırsın! — Bahar bir an dondu. Umay’ın bunu nasıl bildiğini anlamadı ama sonra bunun sadece bir söz olduğunu fark etti.
— İyiyim, — dedi kısık sesle.
— İyi misin?! — neredeyse haykırdı Umay. — Hamilesin anne! Hamilesin! Kırkını geçtin! Nakil yapılmış bir karaciğerin var! — Yatağından fırlayıp odada bir aşağı bir yukarı yürümeye başladı. — İnsanları ameliyat ediyorsun ama kendine gelince yeniden başlayabileceğini mi sanıyorsun? Anlamıyorum, nasıl düşünebiliyorsun böyle bir şeyi? Şimdi bir de Evren! Ve bebek!
— Umay… — dedi Bahar, ayağa kalkarak.
— Hayır, bekle! — dedi Umay, geri çekilerek. — Sen bize öğretmedin mi, anne? Şimdi ise… ergen bir kız gibi davranıyorsun!
— Ben hâlâ hayattayım, — dedi Bahar sakince. — Ve kırk yaşında da olsam âşık olmaya hakkım var.
— Peki ben ne yapayım? — dedi Umay, kollarını iki yana açarak.
— Ne demek istiyorsun? — Bahar yaklaştı.
— Artık sana gerek yok bana! Her şey o! Evren, Evren, Evren! — Gözyaşları yanaklarından aktı. — Yeni hayat, yeni çocuk, her şey yeni… peki biz? Ben?
Bahar bir adım daha attı ama Umay geri çekildi.
— Bana dokunma! — dedi titrek bir sesle. — Yeni hayatına dayanabilir miyiz, onu bile düşünmedin.
— Yeter, — dedi Bahar, sesi sertleşerek.
— Ne yeter?! — dedi Umay, başını kaldırarak.
— Panik. Şüphe. Korku. — Bahar kelimeleri neredeyse bir nefeste söyledi. Bir adım daha yaklaştı. — Evren bugün bana ultrason yaptı. Karaciğerim gayet iyi durumda, Umay. Ben ölmüyorum, yok olmuyorum ve kaybolmayacağım!
Umay bir an sustu, annesinin gözlerine baktı, yalan söylüyor mu diye anlamaya çalıştı.
— Gerçekten mi? — dedi kısık sesle.
— Gerçekten mi anne? — Kapının yanında Uraz duruyordu. — Evren sana gerçekten ultrason yaptı mı?
— Evet, — dedi Bahar sessizce.
— Ama bu senin için tehlikeli olabilir demişti, — dedi Umay, kardeşine dönerek. — Söylesene, Uraz!
— Tehlikeli, eğer ne yaptığını bilmiyorsan, — dedi Bahar, oğlunun yerine cevap verip. — Ben biliyorum. Doktorum. Ve… hayattayım.
— Ben sadece… bu aşkı anlamıyorum anne, — dedi Umay, başını eğerek.
— Ben de anlamıyorum, — dedi Uraz, yaklaşarak.
— Anlamanız gerekmiyor, — dedi Bahar, ikisini birden kucaklayarak. — Aşk, öğrenilecek bir şey değil.
— Ya seni tekrar incitirse? — dedi Umay. — Onun yüzüne baktığında görüyorum, her şeyi affediyorsun.
— Belki artık savaşmak istemiyorumdur, — dedi Bahar, çocuklarının kokusunu içine çekerek.
— Ama bugün bütün gün sanki cephedeydik, — dedi Uraz.
— Ya Cem? — dedi birden Umay. — O da anlaşılmak istemişti! Şimdi Parla onunla yazışıyor! Delirdi mi o kız?!
— Karıştırma, — dedi Bahar sakin bir sesle. — Bu bambaşka bir şey.
— Benim için aynı, — dedi Umay. — Hepsi aynı. Önce söz veriyorlar, sonra gidiyorlar.
— Hepsi değil, Umay, — dedi Bahar, yanağını okşayarak. — Kalanlar da var.
— Gerçekten mi? — dedi Umay acıyla. — Ne kadar sürecek bu? O, işin, biz… — acı bir tebessümle gülümsedi. — Sen demirden değilsin anne.
— Ama aşk paslanmaz, — dedi Bahar, onların gözlerine bakarak.
Umay dayanamayıp ilk o sarıldı, alnını annesinin omzuna yasladı. Ardından Uraz da kucakladı onları.
— Sadece seni kaybetmekten korkuyorum, — dedi Umay fısıltıyla.
— Senin başına bir şey gelse biz dayanamayız, — dedi Uraz.
— Kaybetmeyeceksiniz, — dedi Bahar, ikisini de sırayla öperek, saçlarını karıştırdı. — Ben buradayım. Hepinizle. Daima.
Bir süre öyle kaldılar, sessizce birbirlerine sarılmış.
— Yine de anlamıyorum, — dedi Umay sonunda. — Bunca şeyi nasıl taşıyorsun?
— Bazen taşıyamıyorum, — dedi Bahar dürüstçe, — ama sizi düşünüyorum, o yeter.
Umay başını kaldırdı, hafif bir gülümseme belirdi.
— Bir de bebek var, değil mi? — dedi.
— Evet, — dedi Bahar gülümseyerek.
— Tamam… o zaman seni sinirlendirmemeye çalışırım, — dedi Uraz mırıldanarak. — Ama söz veremem.
— Söz vereceksin, — dedi Umay hemen. — Anne ve bebek için. O bizim kardeşimiz!
— Bu aslında güzel, — dedi Bahar. — Siz tartıştıkça bu evin hâlâ yaşadığını hissediyorum.
Umay ile Uraz birbirlerine baktılar.
— Sen delisin, anne, — dedi Umay, onu daha sıkı sararak.
— Bu genetik, — dedi Uraz gülümseyerek.
Üçü birden güldüler. Bahar elini karnına koydu.
İlk kez o gün, içinden gerçek bir sessizlik geçti — içinde korkunun değil, yaşamın yankısı olan bir sessizlik.
***
Ev sessizliğin nefesiyle doluydu. Bahar yatak odasına girdi ve kapıyı arkasından kapattı.
Odada onun kolonyasının kokusu vardı — hafif, keskin. Koltuğun üzerinde gömleği duruyordu,
komodinin üstünde telefonu, ama Evren ortada yoktu.
— Evren? — diye seslendi sessizce, ama cevap gelmedi.
Bahar elini çarşafa sürdü — soğuktu. Göğsünde bir sızı hissetti. Gardırobun kapısını itti — boştu. Banyoya baktı — orada da yoktu. Havlu kuru, ayna sadece kendi nefesinden buğulanmıştı. Sırtından bir soğukluk geçti; komodinin üzerindeki telefon olmasa, onun yukarı hiç çıkmadığını düşünebilirdi.
Bahar pencereye yaklaştı, perdeyi araladı. Bahçeyi yarı karanlık sarmıştı. Kapının üzerindeki lamba solgun bir şekilde yanıp sönüyordu. Kapının yanında onun siluetini gördü. Evren orada duruyordu, sanki bir şey düşünüyor, ileri gitmeye cesaret edemiyordu. Sonra birden döndü ve çıktı gitti. Bahar dondu kaldı, gözlerine inanamadı.
— Evren? — dudaklarından döküldü, ama o çoktan kapının ardında kaybolmuştu.
Koşmak, peşinden gitmek istedi, ama sadece orada öylece durdu, baktı. Tam olarak farkında olmadan, o gitmişti. Gitmişti, onu ve çocuklarını bırakıp. Eli istemsizce karnına indi. Bir dürtüyle kapıya yöneldi… düşünceler bir girdap gibi dönüyordu, sonra geri dönüp yatak odasına girdi. Bahar neredeyse hiçbir şey duymuyordu, kulakları uğulduyordu, kalbi boğazında çarpıyordu.
— Evren… — diye fısıldadı ve telefona baktı.
Nefes almasını, düşünmesini engelleyen panik yavaş yavaş azalmaya başladı. Sadece dışarı çıkmıştı, dönecekti. Evren gidemezdi, şimdi değil — çocuk haberini yeni almışlardı. Bahar telefonunu eline aldı, bir süre tuttu, sonra tekrar komodinin üzerine bıraktı. Gitmeye karar verseydi, telefonunu, birkaç eşyasını alırdı mutlaka.
Kendini toparlayıp gardıroba geçti. Dolabı açtı, onun eşyalarına baktı, sonra kendi sabahlığını aldı, çekmeceyi açtı. Ne yaptığını tam görmüyor, tam anlamıyordu — tamamen otomatik hareket ediyordu.
Duş aldı, kalp atışlarının arasına nefes sığdırmaya çalışarak. Havluya sarındı, saçlarını kuruttu. Evin o gürültülü gününden sonra aniden çöken sessizliği dinledi. Onun adımlarını duymayı umdu… ama Evren dönmedi.
Bahar tişörtünü giydi, sabahlığını üstüne aldı ama bağlamadı, gardıroba geçti. Titreyen elleriyle çekmeceyi açtı, uzun süre baktı, sonra kutuyu aldı. Onun varlığını hissetmeye öyle çok ihtiyacı vardı ki… metalin soğukluğu, duştan sonra hâlâ sıcak olan tenine değdi. Aynada kendi bakışını yakaladı. Saçları hafifçe kabarmış, iri yeşil gözleri endişe ve heyecanla doluydu, üzerinde onun siyah tişörtü, boynunda onun kolyesi — göğsünün ortasında duruyordu. Bahar sabahlığını kapattı, kuşağını sıkıca bağladı.
— Evren… — diye fısıldadı, boş yatak odalarına.
Sessizlik dayanılmaz hale geldi. Sanki ev onun korkusunu soluyordu. Derin bir yutkundu ve artık tek başına duramayarak dışarı çıktı, merdivenlerden indi, bahçeye çıktı. Bahar motosikletin yanında durdu — hâlâ benzin kokuyordu. Kask selede duruyordu. Gitmek isteseydi, motosikletini bırakmazdı… evet, onun Yusuf’la gitmesini beğenmemişti ama Bahar o motosiklete binemezdi, çocuklarını riske atamazdı… ya kötüleşirse, bayılırsa, düşerse? Bunu nasıl anlayamıyordu?
Bahar şaşkın bir şekilde etrafa baktı. Gözleriyle bahçeyi, hâlâ toplanmamış masayı taradı… kimse oturmamıştı. İsmail’in getirdiği sepet hâlâ orada, peçeteyle örtülmüş, içinden kimse bir şey almamıştı.
Nevra? Bahar ancak o anda fark etti — Nevra evde değildi, dönmemişti. Bahar telefonu aldı, aramayı düşündü ama durdu… rahatsız mı ederdi? Ya annesi? Gülçiçek de aramamıştı. Bahar kimseyi rahatsız etmemeye karar verip telefonu cebine koydu, sabahlığı ve terlikleriyle kapıdan çıktı.
Derin bir nefes aldı, etrafa baktı. Evren ortalıkta yoktu. Geri dönmeye karar verdiği anda bir siluet gördü. Bir kadın ağacın yanında duruyordu, gövdesine sarılmış, sanki fenalaşmış gibi ona yaslanmıştı. Bahar düşünmeden ona doğru yürüdü.
— İyi misiniz? — diye sordu.
— Ne? — dedi yabancı, hafif bir aksanla, ona bakarak.
Bahar’ın gözleri bir anda büyüdü, ağzı şaşkınlıkla aralandı.
— Meryem? — diye fısıldadı, göz kırpıp.
— Bahar, — Meryem yavaşça ağacı bıraktı ve doğruldu…
Bahar’ın kalbi şakaklarında atıyor, diğer tüm sesleri bastırıyordu. Ne hareket edebiliyor, ne nefes alabiliyordu. Her şey durmuş gibiydi.
Sadece sokak lambasının ışığı yüzlerinden kayıp geçti — iki kadın, iki hayat, ve aralarındaki tek adam…