Bahar, evrenin güneşi olmaya hazır mısın?
Bölüm 7. Kısım 2
Anestezi uzmanı başını salladı. Asistanlar telaşla hareketlendi, biri tahlil alıyordu. Uraz ayrıntıları duymadı. Onun için tek bir şey yankılandı: bebek ölmüştü, öncelik anneydi. Sanki teşhisi Bahar’a koyuyorlardı. O “stabilize edeceğiz” sözünü beklemiyordu, “onu kurtardık” demelerini istiyordu.
— Hastayı yoğun bakıma alın, — Bahar masadan uzaklaştı. — Saat başı değerler kontrol edilsin. Transplant uzmanı gözlemde olacak!
Bahar eldivenlerini, bonesini çıkardı ve kullanılmış malzeme kutusuna attı. Oğluna bakmamaya özen gösteriyordu. Onun panik dolu korkusunu adeta teninde hissediyordu ve steril önlüğünü çıkararak ameliyathaneden çıktı.
Koridora adım atar atmaz hastanın kocası üzerine atıldı. Titreyen eliyle Bahar’ın dirseğini kavradı, onu geri çekilmek zorunda bıraktı.
— Karım nasıl? Söylesenize, nasıl? — diye üsteledi, neredeyse üzerine yürüyordu.
— Çocuk yok, — nefes alışları hızlanmış olmasına rağmen sesi sert ve sakindi, — onu kaybettik. Şu an tek önceliğimiz eşiniz.
— O yaşıyor mu? — adam haykırdı. — Karım yaşıyor mu?
Omuzlarını kavrayıp neredeyse duvara yapıştırdı.
— Dikkat edin, — ameliyathaneden çıkar çıkmaz Uraz araya atıldı, — bırakın! Eşiniz yaşıyor!
Adam ellerini çözdü, Bahar biraz geri çekildi, hafifçe yüzünü buruşturdu.
— Peki çocuk? — sanki anlamıyordu. — O yok değil mi? Siz onu çıkardınız, öyle mi?
— Hayır, — Bahar başını belli belirsiz salladı. — Önce eşinizi stabilize etmemiz gerek, şu an yapılamaz, kanama riski çok büyük.
— Onu çıkarın! Hemen! Siz… siz çocuğu almak zorundasınız! — adam bağırdı.
— Şu an yapamayız, — Bahar sakin kalmaya çalıştı.
Uraz yanında duruyor, adamın Bahar’a dokunmasına izin vermiyordu.
— Ama içeride! Onu çıkarmak lazım! Hemen! O onu öldürecek, — adam saçlarını kavradı. — Onu öldürecek… öldürecek. Nasıl…, — Bahar’a doğru bir adım attı, Bahar geri çekildi, — nasıl olabilir, — gözlerinin içine baktı, — nasıl olabilir ki, o içindeyken… ölü bir bebekle?
— Hep böyle yapılır, — Bahar ellerini göğsüne yaklaştırmış, dua ediyormuş gibi tutuyordu, adamı ikna etmeye çalıştı. — Önce onu stabilize etmeliyiz. Tansiyon, karaciğer değerleri, kan… — derin bir nefes aldı. — Güvenli olunca doğumu başlatacağız. Bugün değil, — başını salladı, — yarın. Yirmi dört saat. Şimdi onun hayatını riske atamayız.
— Yirmi dört saat… ölü bir çocukla… içinde… — adam duyduklarına inanamıyordu.
— Onun yaşaması için tek şans bu, — dedi Bahar, ardından dönüp uzaklaştı.
Adam yüzünü elleriyle kapattı, sırtını duvara yasladı, yavaşça çömeldi. Uraz nefes almakta zorlanarak Bahar’ın ardından baktı. Sanki kendisi o adamın yerindeydi… Sanki yoğun bakımda yatan Bahar’dı… sanki onun içinde ölü bir bebek vardı, sanki onu stabilize etmeye çalışıyorlardı… Her şey tekrarlanıyordu, ama bu kez daha da ağırdı…
***
Ölümü kabullenmek neden bu kadar zordu? Hayır, Bahar kendine “başaramadım” diyemezdi… tam tersine, elinden gelenin en iyisini yapmıştı. Alışkanlıkla elini yüzünden geçirdi, parmaklarının titrediğini fark etmeden. Koridorun beyaz ışığı gözlerini acıtıyordu. Kadın yaşıyordu, ama çocuğu… çocuk onun içinde kalmıştı, annenin karnında ölü bir yük.
Bahar bir anlığına duvara dokundu, adımlarını yavaşlattı, biraz öne eğildi. Sadece bir an… sonra derin bir nefes verip yavaşça doğruldu. İçinde fırtınalar kopsa da bakışları toparlanmış, yüzünde tek bir duygu bile görünmüyordu. Birkaç adım attıktan sonra onu fark etti.
Sert Kaya, duvarın yanında duruyordu, sanki birini bekliyormuş ya da sadece geçiyormuş gibi. Elleri yanlarında, bakışı sakindi, hatta ilgisiz gibiydi, ama fazla dikkatliydi, fazla keskin… tesadüf olamayacak kadar.
Bahar gözlerini hızlıca, neredeyse kayıtsızca onun üzerinde gezdirdi, tıpkı herhangi bir meslektaşına bakar gibi. Ellerini önlüğünün ceplerine soktu ve yanından geçti. Onun ne gördüğünü düşünmek bile istemiyordu: titremesini mi, telaşını mı, acısını ya da yorgunluğunu mu… Sadece yanından geçti, o ise hâlâ duvarın yanında, hiç kıpırdamadan kalmıştı; sanki o koridorun… o hastanenin görünmez, ayrılmaz bir parçasıydı.
***
Evren, Mert’in nefes alışlarının düzene girdiğinden emin olduktan sonra çocuk odasında Siren’i bırakıp koridora çıktı. Yüzünde hafif bir tebessüm vardı, saçlarını geriye attı, sanki içinde biriken tatlı bir huzuru üzerinden silkeliyordu. Siren ve Uraz’ın çocukları, Bahar’ın torunları, onda garip bir etki yaratıyordu. Böylesi küçücüklerle birlikte olmanın ne kadar tatlı bir şey olabileceğini hiç tahmin etmemişti. Mert’in kendini pek iyi hissetmemesine rağmen…
Evren, Bahar’ın yatak odasının önünden geçti ama içeri girmedi; o olmadan orada bulunmak istemiyordu. Derin bir nefes aldı, gecenin anıları bir anda zihnini sardı. Kapalı kapılar ardında yaşananlar hâlâ içinde kıpır kıpırdı, bilincini kışkırtıyor, onu aynı anı tekrar yaşamak için sabırsızlandırıyordu. Ama şimdilik bu sadece bir arzuydu — Bahar hâlâ işteydi… ve o kendini çoktan özlerken buldu. Onu kucaklamayı, öpmeyi istiyordu, omuzlarını gerip bu büyüyü üzerinden atmaya çalıştı.
Hızlı adımlarla aşağı indi ve salonda Umay’ı gördü. Umay, kucağında Leyla’yı tutuyordu. Küçük kız onu görünce hemen ellerini ona uzattı. Evren’in yüzü aydınlandı, yanına yaklaştı, ama tam kucağına alacakken cebindeki telefonun titreşimi onu durdurdu.
Telefonu çıkardı. Ekrana baktı, birkaç saniye düşündü, sonra açtı.
— Cem? — dedi kısık sesle. Umay irkildi, bakışlarını ona çevirdi.
Evren hemen başını çevirdi, hata yaptığını biliyordu, ama artık çok geçti. Umay duymuştu, kimin aradığını anlamıştı.
— Artık onunla mı yaşıyorsun? Onlarla mı? — diye patladı Cem, selam bile vermeden. — Artık yeni bir ailen mi var, ha? Bana seninle olacağını söyledin ama gittin, dönmedin. Bavul için başkasını gönderdin! Beni terk ettin, Evren! Beni yapayalnız bıraktın! Bana yardım edeceğine söz vermiştin!
Evren döndü, Umay’ın bakışlarıyla karşılaştı, dişlerini sıktı. Nasıl böyle düşünmeden davranmıştı?
— Yanında olacağımı söyledim, — dedi sessizce, birkaç adım geri çekilerek. Ama Umay istemsizce arkasından geliyordu, hâlâ Leyla’yı kucağında tutuyordu.
— Yanımda mı?! — Cem bağırdı telefonda. — Neredesin şimdi? Onunlayım, onlarla! Benimle değil! Beni durdurmalıydın! Sen benim ağabeyimsin! Dur demeliydin!
— Ben senin baban değilim, Cem, — dedi Evren sert bir sesle. — Sistemi sen kırdın, kendi başına karar verdin. Kimse seni zorlamadı, — hatırlattı, kendini zor tutarak. Sesi sakindi, ama arkasında Umay’ın durduğunu hissediyordu. — Bunlar senin yaptıkların, ve bunun hesabını da sen vereceksin.
Cem sustu, sadece ağır nefesi duyuluyordu.
— Yani beni terk ettin! — diye patladı.
— Hayır, — dedi Evren alçak sesle. — Eğer benim hâlâ yanında olmamı istiyorsan, başkalarını suçlamayı bırak! Düşünmeye başla!
Cem telefonu kapattı, Evren sinirle kısa sinyalleri dinledi. Derin bir nefes verdi, telefonu cebine koydu ve döndü. Leyla uykulu uykulu göz kırpıyordu ama hâlâ ona ilgi gösteriyordu.
— Alabilir miyim? — diye sordu kısık sesle.
Umay başını salladı, Leyla’yı ona uzattı. Evren bebeği göğsüne bastırdı, küçük kızın sıcak nefesi boynuna değdi. İçinde bir şey altüst oldu — kendi çocuğunu hiç böyle kucağına almamıştı… acaba hiç olacak mıydı? Gözleri kızardı, Umay’a baktı. Onun gözleri de yaşla dolmuştu. Bütün konuşmayı dinlediğini çok iyi biliyordu.
— Sana bağırdı, — diye fısıldadı Umay, boğazını temizleyerek.
Evren başını salladı, Leyla’yı daha sıkı sarıldı.
— Seni çağırdı, — diye devam etti Umay, yanağındaki yaşı silerek.
Evren onun sözleriyle sarsıldı. İlk kez Bahar’ın kızının nasıl büyüdüğünü görüyordu. Daha dün çocuktu, şimdi ise karşısında bir genç kız duruyordu. Bakışlarında kıskançlık, acı, hayal kırıklığı ve hâlâ Cem’e karşı hissettiği bir parça sevgi, ama hepsinden öte artık geride kaldığını bilen bir kabulleniş vardı.
— Garip değil mi, — birden gülümsedi Umay, — o seni çağırıyor, ama sen buradasın, kucağında başkasının kızını tutuyorsun, sanki o seninmiş gibi.
Evren bir şey söylemek istedi, ama kelime bulamadı, sadece Leyla’yı daha sıkı göğsüne bastırdı. Umay başını çevirdi, hıçkırdı; ilk kez acısını göstermesine izin vermişti. Evren yanına gidip onu sarmak istedi, ama geç kaldı. Umay çoktan salona dönüp kaybolmuştu…
***
Herkesten saklanmak istiyordu. Bahar odasına girdi, kapıyı arkasından kapatıp sırtını yasladı, gözlerini kapadı. Birkaç dakika öylece kaldı, sonra koltuğa yöneldi ve sanki artık ayakta duracak gücü kalmamış gibi oturdu. Yüzünü elleriyle kapattı, omuzları titriyordu, nefesi düzensizleşmişti.
İki çocuk… bir günde iki çocuk. Üstelik Mert de hastaydı. Bahar avuçlarını indirdi, bakışları bir noktaya kilitlendi. Kendi sözleri hâlâ kulaklarında yankılanıyordu — öncelik anne, sanki vazgeçmiş, sanki hayatın kendisi için savaşmayı bırakmış gibiydi. Vücudu ürperdi, göğsü öyle sıkıştı ki nefes alamadı.
Bebek… ya o kendisi orada olsaydı… ya şimdi yoğun bakımda yatsa… ve onların bebekleri çoktan ölmüş olsaydı. Ve Evren sabırla onu stabilize etmeyi bekleseydi, sonra yapay doğumu başlatmak için. Bahar gözlerini kapadı, başını yana eğip elini ağzına bastırdı, sanki sessiz bir çığlığı durduruyordu. Hayal etmek istemiyordu… ama olmuyordu, gözlerinin önünde birbiri ardına görüntüler akıp geçiyor, bu dehşet sevdiklerinin üzerine çöküyordu.
Ben anneyim. Ben anneannenin kendisiyim. İki yetişkin çocuğum var, onları düşünmeliyim… ama neden başka bir çocuğu düşünüyorum? Ben hâlâ doğurabilir miyim? Hayır.
Bahar koltuktan kalktı, lavaboya doğru yürüdü. Suyu açtı, ama kıpırdamadı. Suyun spiral çizerek gidip kayboluşunu izliyordu, sadece duruyor ve nefes alıyordu. Sonra yavaşça başını kaldırıp aynaya baktı. Kızarmış gözler, gergin omuzlar, gözaltındaki gölgeler.
Uraz soracak… mutlaka soracak, ben de cevap vermek zorunda kalacağım. Peki ne diyeceğim? Onun kabul etmediği bir adamdan çocuk istediğimi mi? Yeniden anne olmayı düşündüğümü mü… ama hangi sorumluluktan bahsedebilirim ki, nasıl bir örnek olabilirim… eğer ben bile sorumsuzluk ediyorsam?
Bahar iki avuç su alıp yüzüne çarptı, sonra bir daha, bir daha. Su onu biraz kendine getirdi, ama solgunluğu geçmedi, nefesi düzelmedi; yine de ayakta durabiliyordu, hâlâ lavaboya tutunarak. Yine kendi bakışlarıyla göz göze geldi aynada. Eli titredi, şakağına doğru kalktı, düşen bir tutam saçı kulağının arkasına yerleştirdi. Parmağını yanağı boyunca gezdirdi, derisine hafifçe dokundu, sanki delirmediğinden emin olmak istiyordu.
Bu benim, Evren’in, çocuklarımın, hepimizin sonu mu olacak?
Kendi yansımasına baktı, kulaklarındaki uğultuyu sadece akan suyun sesi bastırıyordu. Kalbi sıkışıyor, göğsü daralıyordu, ama gözlerini ayıramıyordu; sanki yansıması tüm sorularına cevap verebilirmiş gibi. Bahar gözlerini kapadı, o bağı kopardı. Kendi gözlerinde zaman zaman beliren o deliliğe bakmayı reddetti.
— Yeter, — diye fısıldadı, derin bir nefes alıp gözlerini açtı, elini göğsüne bastırarak içindeki o acıyan hissi bastırmaya çalıştı. Suyu kapattı, masasına döndü, koltuğa oturdu. — Yeter, — diye tekrar fısıldadı, sanki kendine emir veriyordu, artık düşünmemek için.
Oda sessizliğe gömüldü. Düşünceler yeniden zihninde bir arı kovanı gibi uğulduyordu, yüzüne bir şaşkınlık gölgesi vurdu… ve ancak kapıya gelen tıkırtı onu bir anda toparladı. Sırtını dikleştirdi, önlüğünü düzeltti, yüzünden tüm ifadeyi sildi, sadece sakin bir bakış kaldı. Kapıya döndü.
— Girin, — dedi. Sesinde içinde kopan fırtınalardan tek bir iz yoktu…
***
Odanın içi yumuşak bir ışıkla doluydu. Komodinin üzerinde bir bardak su ve bir dergi duruyordu. Reha, yastıklara hafifçe yaslanarak yatakta oturuyordu. Defterine ve kalemine uzanmak üzereydi ki, Gülçiçek elini yakaladı.
— Şimdi değil, — dedi usulca, — önce doktoru dinle.
Serhat nabzını kontrol etti, ardından eğilip stetoskopu profesörün göğsüne koydu, kalbini dinledi. Birkaç saniye sessiz kaldı, ritmi dinledi, sonra doğrulup başını salladı.
— Tansiyon stabil, ritim düzenli, — dedi derin bir nefes vererek. — Dikişler temiz, iltihap belirtisi yok. Ödem de yok.
Reha hafifçe gözlerini kıstı, Gülçiçek elindeki gazeteyle onu dürtmek üzereydi.
— Bu, asıl işin tamamlandığı anlamına geliyor, — başını salladı Serhat, — kalbiniz gayet iyi çalışıyor, — tablette değerleri kontrol etti. — Birkaç gün içinde sizi taburcu edebileceğiz.
— Birkaç gün mü? — Reha kaşlarını çatarak tekrar sordu. — İsterseniz yarın da olur, — elini salladı. — Kendimi sınavdan çıkan asistanlardan daha iyi hissediyorum.
— Kalp ameliyatı geçirdin, Reha, — Gülçiçek onun elini sıktı, — lütfen doktoru dinle.
— Dinliyorum ya, — kaşlarını kaldırıp gülümsedi. — O “birkaç gün” dedi, ben de daha aşağıya yuvarlamayı teklif ediyorum.
— Ben de klasiğe sadık kalmayı teklif ediyorum, — Serhat kendini gülmemek için zorladı. — Vücut uyum sağlıyor, kalbe binen yük dengeleniyor, dikişler sakin sakin iyileşiyor. Tüm bunların dayanıklılığını evde denemek istemeyiz, değil mi profesör?
— Aynen öyle, — diye araya girdi Gülçiçek, kocasına eğilerek. — Sana “birkaç gün” dedilerse, demek ki birkaç gün.
— Evlenmişim ha… — Reha teatral bir nefes verdi, — şimdi iki profesörüm var — biri tıpta, diğeri aile hayatında.
— Ve ikisi de senin sağlıklı yaşamanı istiyor, — diye kesti Gülçiçek, ama sesinde tatlı bir şefkat vardı.
— O zaman teslim oluyorum, — gülümsedi Reha, elini sıkarak. — Peki profesör, doktoru dinleyeceğim.
— İşte bu çok güzel, — başını salladı Serhat. — Taburcu olmanın en önemli kuralı yalnızca stabil değerler değil, hastanın iş birliğine hazır olmasıdır.
— İki kişi bir kişiye karşı, — diye homurdandı Reha, Gülçiçek ise eline hafifçe vurup onu susturdu.
— O zaman dinle, — dedi, Serhat’a gülümseyerek. Serhat kahkahasını tutamayarak başını salladı. Bahar’ın bazı huylarını kimden aldığını artık kesin olarak biliyordu.
Gülçiçek memnun bir şekilde gülümsedi; son sözün kendisinde kalmasına sevinmişti. Reha ise gösterişli bir homurdanmayla karşılık verdi, ama gözlerinde sıcacık bir bakış vardı…
***
— Nereye sürüklüyorsun beni? — Umay burnunu çekti, gözlerini sildi.
— Sessiz ol biraz, — fısıldadı Parla ve onu peşinden çekti. — Hadi, yoksa her şeyi kaçıracağız.
— Ne kaçıracağız ki? — Umay vazgeçmedi ama yine de ablasının ardından yürüdü.
— Bak, — Parla köşeden başını uzattı ve hemen geri çekildi, — ama dikkatli ol, — diye uyardı.
Umay usulca, parmak uçlarında Parla’nın önüne geçti ve köşeden baktı. Nevra yavaş adımlarla, kapıya doğru sinsice ilerliyordu. Ara sıra arkasına dönüyor, bazen ellerini savuruyor, sanki bir şey unutmuş gibi, bazen de yüzüne dokunuyor, kendine gelmeye çalışıyordu. Ama dudaklarındaki gülümseme hiç kaybolmuyordu.
— Gördün mü? — Parla onun arkasından bakmaya çalıştı, — nereye gidiyor böyle gizli gizli, hem de süslenip püslenip? — diye fısıldadı.
— Sus biraz, — bu sefer Umay ona “şşşt” diye çıkıştı, dirseğiyle dürttü.
Cem hakkındaki düşünceler bir anda uçup gitmişti, Parla onu bu küçük maceraya sürüklediği anda. İkisi birlikte köşeden baktılar. Nevra etrafa göz gezdirdi, onları fark etmedi, avludan çıktı. Kızlar hemen kapıya koşup orada durdular. Nefeslerini toparladıktan sonra temkinle baktılar.
Nevra, evlerinin biraz ilerisinde park etmiş arabaya yöneldi. Siyah, büyük, camları koyu renkliydi. Kapı içeriden açıldı, o da öne oturdu. Kızlar birbirlerine baktılar ve birlikte, hafifçe eğilerek arabaya doğru ilerlediler.
Direksiyonda İsmail vardı. Nevra ellerini havaya kaldırıp göğsünde birleştirdi.
— Sana aslında getirmek istemiştim… — sustu, sonra ona doğru biraz daha döndü, — dondurma, — diye ekledi. — Fıstıklı. Sevdiğini söylemiştin ama hava çok sıcak, erir diye getiremedim, — sanki kendini savunuyordu. — Sadece düşündüm ki… belki tatlı yemek istersin.
Nevra sözlerine öyle bir sevindi ki gözleri hemen onun kucağındaki kutuya kaydı, sonra tekrar ona baktı.
— Sen çocuk gibisin, — diye fısıldadı, istemsizce eve doğru göz attı.
— Sen de evden kaçmış bir kız gibisin, — karşılık verdi İsmail.
Nevra utandı, bakışlarını kaçırdı.
— Doğru mu, bilmiyorum, — başını eğdi, ellerini dizlerinde kenetledi. — Böyle bir zamanda… hem de Mert hastayken.
İsmail hemen elini uzattı, avucunu onun üzerine koydu.
— Seni zar zor ikna edip getirdim, — dedi sessizce. — Yine de korkuyorum, bir dahaki sefere gelmeyeceksin diye.
Nevra sustu, onun elini sıktı.
— Hastanede…, — diye hatırladı, — yenilikler olacak. Konsey protokolleri değiştirmek istiyor, — dedi. — Bunu bilmen gerek, diye düşündüm…
Onun bakışlarıyla karşılaşınca sözleri karıştı.
— Affet, — diye ekledi, — sen yanımdayken her şeyi unutuyorum.
Nevra başını eğerek gülümsedi.
— Bazen… bu hiç de kötü değil, — diye fısıldadı, sonra gözlerini kaldırıp onunkilere baktı, bakışlarını kaçırmadı. — Sadece bilmiyorum, buluşmamız doğru mu?
— Doğru olan şey, buraya gelmen, — hemen yanıtladı, sesi biraz daha gür çıkmıştı. — Seni gördüm ya, içim hafifledi, — itiraf etti.
— Ama ben tatlı istiyorum, — diye fısıldadı Nevra, ona anlamlı bir bakış atarak.
İsmail’in gözleri titredi, biraz büyüdü, nefesi ağırlaştı. Sonra kendine geldi, kutuyu alıp ona uzattı.
— Bugün — güllü, — dedi, sesi kısılmıştı.
Nevra kutuyu aldı, açtı: pudra şekerine bulanmış lokum. Bir parça alıp dudaklarına götürdü. Gözlerini kapattı, tadını çıkardı, dudaklarını, sonra parmak uçlarını yaladı. Bakışları buluştu, birlikte güldüler, ama ardından birden sustular, birbirlerine baktılar.
— Daha ne kadar birbirimizden korkacağız? — ağzından kaçtı İsmail’in.
— Ya bütün bunlar yanlışsa? — yine başını eğdi, sanki utanıyordu.
— Belki de tam doğru olan budur, — dedi sessizce, — çünkü “uygun zamanı” beklersen, o asla gelmez.
Nevra ona baktı, gözlerinde kaygı parlıyordu.
— İsmail… — diye fısıldadı, — biz çocuk değiliz.
— Aynen öyle, — dedi o, — çocuklardan daha az vaktimiz var.
Yeniden sustular, gül suyunun ve şekerin kokusunu içine çektiler.
— Kimle acaba? — diye fısıldadı Umay, arabanın içindeki siluetleri seçmeye çalışarak.
— Bir erkek mi? — Parla onun omzuna yaslandı.
— Evet, — dedi Umay. — Bu kesin gizli bir buluşma, — fısıldadı, gözleri parladı.
— O yetişkin, — diye karşılık verdi Parla. — Sence onun artık randevularla işi olmaz mı? — sesinde şüphe vardı.
— Olmaz olur mu, işte bak, — diye hırladı Umay. — İzle!
Yine dikkatlice camlardan bakmaya çalıştılar. Sözleri duymuyorlardı, sadece ellerini birbirine uzatıp hemen geri çektiklerini görüyorlardı…
***
Koridor bembeyaz, uzun bir şerit gibi uzanıyordu. Bahar yavaş yürüyordu, sanki ayakları onu dinlemiyordu.
— Hadi, — dedi Rengin, hafifçe onun dirseğine dokunarak, nazikçe ileri doğru itti.
— Daha protokollerim var… — Bahar otomatik bir şekilde başladı.
— Protokoller bekler, — yumuşakça kesti onu Rengin. — Şu an daha önemli bir şey var, — hatırlattı.
Bahar derin bir nefes aldı, haklı olduğunu çok iyi biliyordu. Az kalsın en önemli şeyi unutuyordu… ve bu, kendi duygularından bile önemliydi. Ama onu asıl kaygılandıran başka bir şey vardı — bütün gün Çağla’nın sorularından kaçmaya çalışmıştı ve şimdi sanki darağacına götürülüyormuş gibi onun odasına yönlendiriliyordu. Daha içeri girer girmez Çağla doğrulup yastıklara yaslandı, oturdu. Üstelik Rengin kapıyı kapatınca bütün kaçış yolları kapanmış oldu.
— Tam zamanında, — dedi Çağla, kitabını komodinin üzerine koyarak. — Sonuçlar birazdan gelecek.
Bahar tamamen otomatik bir şekilde dosyayı aldı, tabletini açtı, Rengin’le Çağla’nın bakıştıklarını fark etmeden. Çağla ona sessizce sorar gibi hafifçe başını eğdi, ama Rengin başını salladı. Bahar onların hiçbirini görmüyordu, gözlerini verilere dikmişti.
— Bahar, — dedi Rengin, omzuna dokunarak, — Çağla’nın şimdi burada olmasını, umudu olmasını sen sağladın, — diyerek onu gerçeğe döndürdü.
Bahar tableti kapattı ve başını salladı. Çağla’ya bakmamaya çalışıyordu. Çağla da başını salladı, sonra yatağa vurdu.
— Gel buraya kuşum, hadi gel, — dedi gözlerini ondan ayırmadan, kurnazca kısarak.
— Ne olur, — yalvardı Bahar, — rica ediyorum, — ellerini savurdu, sanki öyle olunca konuşma bitecekmiş gibi. — Hadi sadece sonuçları bekleyelim, — ellerini önlüğünün ceplerine soktu, yatağa oturmadı.
— Peki, — dedi Çağla, — ayakta istiyorsan, öyle olsun.
Bahar’ın yüzü kızardı, ellerini tekrar salladı.
— Hadi anlat, nasıl oldu her şey? — Çağla gülümseyerek baktı.
— Ne nasıl oldu? — Bahar sanki ne istediklerini anlamıyordu.
— Numara yapma, — dedi Rengin, onu omzuyla dürterek, — yüzüğün parmağına kendiliğinden takılmadı ya.
Bahar hemen elini cebine sakladı:
— Aman Tanrım, çocuk gibisiniz, — diye homurdandı, sonra sustu. — Ne oldu, ne oldu, — diye daha alçak sesle tekrarladı.
— İşte bu! — güldü Çağla. — Artık yine nişanlısın. Hadi anlat, nasıl döndünüz en başa, evlenme teklifine? Her şeyi bilmek istiyorum, — ellerini göğsünde kavuşturdu. — Evren yine diz çöktü mü?
— Çağla! — Bahar’ın yüzü kıpkırmızı kesildi.
— İyi tamam, — eliyle geçiştirdi Çağla, — ama daha resmi nikâh yok, değil mi? Öyle imza atıp yüzüğü takma falan olmadı?
Rengin güldü. Bahar donup kaldı, dili tutulmuş gibi önce birine, sonra diğerine baktı.
— Hiç şaşırmam, — devam etti Çağla, — tam Evren’in tarzı bu.
— Bunu tartışmayacağım! — Bahar’ın sesi titriyordu.
— Peki, — diye uzattı Çağla, — o zaman söyle, sonrası ne olacak? Nerede yaşayacaksınız?
— Senin evin var, onun evi var, — diye ekledi Rengin, yine omzuyla Bahar’ı dürterek.
— Siz nereden çıkardınız birlikte yaşadığımızı? — diye öfkelendi Bahar.
— Demek ki sende, — gülümsedi Çağla, gözlerini ondan ayırmadan.
— Bunun hiçbir şey ifade ettiği yok! — Bahar’ın yanakları kıpkırmızı oldu.
— Bal gibi ifade ediyor, — dedi Çağla. — Yüzük öyle söylüyor, — diye karşılık verdi. — Ve yatak odanız artık ortak mı, yoksa profesörümüz hâlâ sana kırgın ve kanepede mi yatıyor?
— Sizinle mümkün değil! — Bahar yüzünü elleriyle kapattı.
— Hayır, sadece merak ediyoruz, — dedi Rengin omuz silkerek, — mutlu musun artık?
— Mutlu mu? — Bahar’ın sesi titredi, tonu yükseldi. — Mutlu muyum? — odada dolaşmaya başladı. — Mutlu, çünkü çocuklar bana suçluymuşum gibi bakıyor?
Çağla’yla Rengin göz göze geldiler ama sessiz kaldılar. Amaçlarına ulaşmışlardı — Bahar nihayet konuşmaya başlamıştı.
— Uraz gök gürültüsünden beter, Umay şimdilik susuyor, Siren iç çekiyor, Nevra… — Bahar ne diyeceğini bilemedi, ellerini yana açtı. — Torunlar bile, — eliyle kapıyı işaret etti, — daha konuşamıyorlar ama sanki her şeyi anlıyorlar gibi bakıyorlar. Hepsi! Evren herkesin gözünün önünde beni odaya götürdüğünde, sonra da sessiz olmayı bilmediğinde ben nasıl eve dönebilirim ki? — yanağını kapatarak kızardı, pencerenin yanına gidip sustu, şehrin siluetine baktı. — Ve daha anneme bile uğramadım, — diye bitirdi.
— Ama Gülçiçek teyze seni asla yargılamaz, — diye söze girdi Çağla.
Bahar irkildi, onlara döndü.
— Aşka hakkın var, Bahar, — dedi Çağla yumuşak, sakin bir sesle. Bahar’ın nefesi yavaş yavaş düzene girmeye başladı.
— Biliyorum! — Bahar’ın dudaklarından döküldü. — Ama kendimi alnımda kocaman yazıyormuş gibi hissediyorum: “Yine Evren’i seçti.”
— Ama sen gerçekten onu seçtin, — Rengin omzuna dokundu.
— Ben… — Bahar’ın sesi titredi. — Tanrım… — bir sandalyeye çöktü. — Ne istediğimi bilmiyorum ve Evren çocuk meselesini açtı. O istiyor, ama ben eve nasıl döneceğimi bile bilmiyorum, — itiraf etti.
— Sadece korkuyorsun, — dedi Çağla, yerinden kalkmak ister gibi oldu ama Rengin elini kaldırıp onu durdurdu.
— Korku da bir seçimin parçasıdır, — dedi Rengin.
Bahar parmak uçlarıyla göz kenarlarını sildi, yaşlarını sildi ama dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.
— Sizinle gerçekten… imkânsız, — fısıldadı, sesinde hem kahkaha hem gözyaşı vardı. Derin bir nefes aldı.
— Sen inanılmazsın, benim kuşum, — Çağla elini uzattı. Bahar kalkıp yanına gitti. — Sen bana umut verdin, bu senin mucizen, Bahar, — dedi ve Bahar’ın elini kendi karnına koydu.
Kapı aralandı, asistan sonuçları getirdi. Rengin kağıdı aldı, Bahar’a uzattı. Çağla bekleyişle dondu kaldı. Bahar baktı, gözlerini kapattı.
— İki katına çıkmış, — dedi nefesini salarak, gözlerini açtı.
Çağla’nın gözlerinde yaşlar belirdi. Rengin gülümsedi. Bahar eğildi, yüzünü Çağla’nın karnına yasladı, fazla bastırmamaya çalışarak.
— Ama Bahar, detayları bana borçlusun, — sessizliği bozdu Çağla. — Resmen hamileyim artık, bana bunu reddedemezsin.
Bahar kıpırdamadı bile, sadece o anın huzurunu yaşadı, arkadaşının nefesini dinledi.
— Biz yetişkin insanlarız, kes şunu, — dedi Bahar.
— Yetişkinler de öpüşür, — diye takıldı Çağla. — İki ayaklı protokol olma!
— Ne söyleyeceğimi bilmiyorum! — Bahar doğruldu. — Ne olacağını anlamıyorum!
— Hastamız: Evren, — Çağla parmağını kaldırdı, tek tek saymaya başladı, — şikayetler: kıskanç, inatçı, sürekli yanında olmanı istiyor.
— Yeter! — Bahar ayağa fırladı.
— İşte bu gerçek Bahar’a benziyor! — dedi Rengin.
— Siz anlaşmışsınız! — Bahar’ın sesi yükseldi.
— Tabii ki, — dedi Rengin, ona doğru yaklaşarak, Çağla’nın kalkmasına izin vermedi. — Hadi dürüst ol, onunla olmak istiyorsun, değil mi?
— İstiyorum, — dedi Bahar sonunda, omuzları düştü. — Ama ona istediğini verememekten korkuyorum, — sustu, sonra ekledi: — O çocuk istiyor.
— Korkmak birlikte de mümkün, — dedi Çağla, yastığını düzelterek. — Yeter ki Evren’le bu konuda konuş.
Bahar irkildi, Çağla’ya döndü. Uzun süre baktı, ancak sonra cevap verdi:
— Tek yaptığım şey konuşmak zaten, konuşmak, konuşmak… — itiraf etti. — Belki de yeter artık, sorguya çekmeyi bırakın, — ellerini göğsünde kavuşturdu, sessiz bir yalvarışla. — Konsültasyon yapar gibi hayatımı didik didik ettiniz, yeter artık. — Elini kaldırdı, parmağındaki yüzüğü gösterdi. — Bu bütün sorunların çözümü değil, sadece bir adım.
— Elbette değil, — gülümsedi Çağla, — ama bu demektir ki, Evren yine sana bağlı bir şekilde peşinde dolanacak.
Bahar durdu, Çağla’nın sözleri ona değerli bir şeyi hatırlattı. Ama Rengin’in sözleri de onu düşündürdü.
— Sabah kahvaltılarını tepside sana yatakta getirecek, — diye ekledi Rengin.
Bahar ellerini iki yana açtı, onlara baktı. Rengin’le Çağla birbirlerine göz kırptılar.
— Yeter artık, ne olur, — dedi Bahar.
— Sen de saklanmayı bırak, — dedi Rengin yumuşak bir tonla.
Bahar ona baktı, yine de gülümsemeye cesaret edemedi.
— Hem de, — Çağla kaşlarını kaldırdı, — kendimi gayet iyi hissediyorum, HCG yükseliyor, neden yüzleriniz böyle karamsar? İçimde bir mucize var, — karnına ellerini koydu, Bahar’a baktı, — senin parmağında da ikinci mucize. Harika istatistik, Dr. Bahar.
— Seviniyoruz canım, — Bahar gülümsemeye çalıştı, — sadece biraz yorgunuz.
— Merak ediyorum, — dedi Çağla, karnını okşayarak, — istatistiğime başka kim eklenecek?
Bahar hemen gerildi, Rengin’in rengi soldu.
— Ama Bahar, haksızsın, beni bütün detaylardan mahrum bıraktın. Evren’in ne kadar romantik olduğunu biliyorum, sen ise hiçbir şey anlatmıyorsun! — sesinde hafif bir sitem vardı.
Bahar gözlerini devirdi, yine ve yeniden sohbet Evren’e dönmüştü.
— İki ergen gibisiniz, — diye fısıldadı.
— Sen de kadın değilmişsin gibi davranıyorsun, — Rengin dudaklarını büktü. — Bize de umut ver, kırktan sonra da yeniden yüzük takılabileceğine dair.
Üçü birden güldü, Bahar da onlarla birlikte kahkaha attı. Gün boyu ilk kez kahkahası bu kadar hafif, bu kadar gerçekti. Kaybettiklerini unutur gibi oldu, hayat tüm zorluklara rağmen akmaya devam ediyordu.
— Ben biraz endişeleniyorum aslında, — dedi Çağla. Bahar rahatladı, bu sefer konu kendisi değildi. — Tek başıma altından kalkabilecek miyim?
— Ben Parla’yı tek başıma büyüttüm, — dedi Rengin, sandalyeye oturarak. — Olur, kolay değil, ama olur.
— Bahar’ın her şey düzenli: evi, ailesi, çocukları, torunları, şimdi de yanında profesör, — Çağla sevgiyle ona baktı.
— Çağla, yeter artık, lütfen. Benim hiçbir şeyim düzgün değil, ben her şeyden deli gibi korkuyorum, yeter, — bu sefer şaka yapmıyordu.
— Biliyor musunuz, ben ne isterdim? — dedi Çağla. — Üçümüzün de karnı şiş olsun. — Sesi yumuşadı. — Birlikte doğurup, çocuklarımızı birlikte büyütsek.
Rengin yeniden soldu. Bahar ciddileşti, içine kapandı, bakışları söndü.
— Üç hamile… — dedi yavaşça. — Ama herkesin kaderinde doğurmak yok, — diye bitirdi.
Odada sessizlik hâkim oldu. Çağla, Bahar’ın elini tuttu, sıktı. Rengin yanına gelip ona sarıldı. Uzunca bir süre sessiz kaldılar. Her birinin kendi hikâyesi, kendi korkuları vardı. O anda hiçbirinin maske takmasına gerek yoktu. Sadece yan yanaydılar, birbirlerini kelimesiz anlayan üç kadın…
***
Ev kadınlarla doluydu ama mutfağı işgal eden Evren’di. Ekmeği fazla düzgün, neredeyse cerrahi hareketlerle kesiyordu. Masanın üzerindeki örtü kaymıştı, onu da otomatik olarak düzeltti, sanki burası da bir ameliyat masasıymış gibi.