Bahar, evrenin güneşi olmaya hazır mısın?
Bölüm 3. Kısım 4
Yalnızlardı… neredeyse karanlıkta, sadece nefes alışları, klimanın uğultusu ve dışarıdan gelen sesler.
— Acıyor mu? — Evren parmaklarını nazikçe tuttu ve yüzüne götürdü. — Neden böyle yaptın? Ellerin kutsal, onlara dikkat etmelisin. Beni tekmeleseydin keşke, ama bir daha ellerinle asla böyle fedakârlık yapma! Sen bir cerrahsın, ellerin her şeyin!
Dudakları avucuna dokundu. Bahar gözlerini kapattı, nefesi yavaş yavaş normale dönüyordu. O ise hâlâ parmaklarını öpüyordu, sanki bu, onun ağrısını dindirebilirmiş gibi.
— Alternatif tıp mı bu? — sonunda konuştu, gözlerini açtı. — Çok mu sertti? — Parmak uçları onun yanağına dokundu, Evren kıpırdamadan kaldı. — Gel, — dedi Bahar, onu sedyeye doğru çekerek.
Elini bırakmadan lambayı açtı, ışığı doğrudan onun yüzüne çevirdi, gözlerini kısmak zorunda kaldı. Onu sedyeye doğru itti ve oturttu, ama eller hâlâ ayrılmamıştı.
— Ya sen? — diye sordu Evren kısık bir sesle.
— Ne? — anlayamamıştı.
— Alternatif yöntem, — diye hatırlattı, gözlerinin içine bakarak.
Bahar onu yeniden yumruklamak ister gibi oldu, ama bu sefer daha yumuşaktı — omzuna hafifçe itti, yanağını inceledi.
— Ölümcül değil, — mırıldandı Evren, biraz utanarak ama onun ilgisinden memnun, burada sonsuza dek kalmaya hazırdı. — Ama etkileyici, — itiraf etti, — belki ben olsam, kendime atardım o tokadı.
Bahar gülümsedi ve o anda Evren kontrolü aldı. Parmaklarını bırakmak zorunda kalarak sedyeden indi, onu hafifçe kaldırıp sedyeye oturttu. Hızla çekmeceleri açtı, Bahar ise sadece onu izliyor, hiç konuşmuyordu. Parmaklarına bir şey sürdü, sonra dikkatlice sardı.
— Ameliyata kadar çıkartma, — dedi ve ona eğildi.
Alınları neredeyse değiyordu, ama Evren duraksadı. Bahar ise biraz eğilerek o mesafeyi kapattı.
— Neden bana inandın? — öyle kısık sesle sordu ki, Bahar sözlerini zor anladı. Parmakları saçlarına dokundu, sonra yanağına… çok hafifti dokunuşları, Evren gözlerini kapattı, o kısa yakınlıktan derin bir keyif alarak.
— İçimden öyle geldi, — diye fısıldadı Bahar.
— Bahar, — Evren hafifçe hareket etti, yavaş yavaş yanağını onun yanağına yaklaştırdı.
Bahar emin değildi… dudakları yanığını hafifçe mi öptü, yoksa sadece ona mı öyle geldi… Evren onun parmaklarını tekrar buldu, avuç içi onun sıcaklığına gömüldü.
— Ameliyatta ikimizin de kusursuz olması gerek, — diye fısıldadı Bahar.
— Biri tökezlerse, diğeri yakalayacak, — diye tamamladı Evren. Bahar ikinci elini de kaldırdı ve onu sarılarak daha da yakına sokuldu. — Bunu yapanı öldürürüm.
— Gerek yok… biz hallederiz, — dedi Bahar sessizce.
Bu “biz” kelimesi, Evren’in kalbini sıkıştırdı. Gözleri doldu… Bu hâlâ onu affettiği anlamına gelmiyordu, ama bir şey söylüyordu — o provokasyona inanmamıştı. Küçük bir adım… ama ne büyük anlam. Bahar ona böyle güvenerek sarıldığında, o sadece öpmek istemişti… ama cesaret edememişti. Çok erkendi, hâlâ her şey kırılgandı, belirsizdi.
— Dinlenmen lazım, — yine aynı anda söylediler.
— Zaman kalmadı, — dedi Bahar, — ameliyat saatler sürecek, Evren… uyuman lazım.
— Senin de, — dedi Evren, geri adım atmıyordu. Onu koklamak, teninin sıcaklığını hissetmek, kalp atışını duymak… sonsuza dek burada kalabilirdi.
— Annemi kontrol etmem gerekiyor, — fısıldadı Bahar, kollarında hafifçe kıpırdayarak.
— Fark etmez, seninle gelirim, — dedi Evren, biraz geriye çekilerek gözlerine baktı.
— Ah, Evren… — dedi Bahar, kaşlarını çatarak.
Evren’in yüzü de hemen karardı. Bahar kafası karışmıştı — yalnız değildi, hiçbir zaman olmamıştı. Bu cümle tekrar yankılandı zihninde… hiçbir zaman yalnız olmadı, şimdi de değil, asla da olmayacak… anladı bunu.
— Tamam, — dedi aniden, kabullenmiş gibi, — ama bu şimdilik… ben ailendeki herkesin güvenini yeniden kazanacağım.
— Evren, — Bahar elini onun ağzına kapatarak susturdu. — Lütfen, — dedi. — Şimdi her şey çok karışık.
— Bu bir son değil, — dedi Evren, onun eline doğru mırıldanarak. Bahar elini çekti.
Cebindeki telefon titredi, hemen çıkarıp baktı. Evren sessizce, sabırla bekledi.
— Profesör Reha’nın test sonuçları geldi, — dedi.
— Ne çıktı? — sedyeye onun yanına otururken telefona bakmadı bile.
— Potasyum dengesiz, EKG’de sapmalar var, — iç çekti. — INR çok yüksek, fibrinojen sınırda.
Evren onu yanına çekti, Bahar başını onun omzuna yasladı.
— Kardiyolog gördü mü? — diye sordu.
— Serhat ameliyatı erteledi, — fısıldadı Bahar. Evren’in adı duyulunca gerilmesini fark etti. — Şu an riske atamayız.
Evren başını salladı, saçlarını okşayarak. Parmakları örgüsüne değdi, Bahar inledi.
— Hayır, çözme… — dedi, — şimdi değil.
— Bir gün, — fısıldadı Evren. — Reha iyi olacak, Serhat’la birlikte ameliyata gireceğim. Şimdilik plazma başlıyoruz ve izliyoruz. Masada kanamaya izin vermeyeceğim, — dedi, — yanında olacağım, asist edeceğim.
Bahar başını salladı, kollarından yavaşça kurtulup yere indi. Evren hâlâ sedyede oturuyordu, ona bakıyordu. Bahar biraz uzaklaşınca, artık ona dokunmayınca bir anda içi üşüdü.
— Uyumalısın, — dedi Bahar. — Burada… — bir adım geri attı, gözlerini ondan ayırmadan.
— Gidiyor musun? — sesi çatallandı.
Sadece başını salladı. Başka hiçbir şey söylemedi, açıklamadı… kapıyı çok sessizce açtı ve dışarı kaydı. Evren sedyede, elleriyle ona yaslanmış, kapıya bakıyordu. Ayak seslerini dinliyordu… hâlâ inanıyordu, hâlâ umut ediyordu, geri dönecek… ama hayır… o gitmişti. Ailesiyle birlikte olmak için… onun da parçası olmak istediği o aileyle…
***
…herkese faydalı olmak istiyordu, ve olmuştu da. Yusuf, güvenlik görevlilerinin odasında oturmuş, onlarla birlikte kamera kayıtlarını izliyordu. Bahar’ın bu üniformalı adamlara onu içeri almaları için nasıl ikna ettiğini hâlâ anlamıyordu, ama bir şeyi biliyordu — onun izin alabilmek için inanılmaz bir çaba sarf ettiğini.
— Delikanlı, aradığımız kişiyi gerçekten tanıyor musun? — yaşça büyük olan görevli gömleğinin yakasını düzelterek sordu. — Kameralardan bir saati aşkın süredir görüntü izliyoruz.
— Evet, kesinlikle hastanede, — Yusuf gözünü monitörden ayırmadı. — Dışarı çıkmadı, hiçbir kamera onu yakalamadı, — gözlerini ovuşturdu, ama izlemeye devam etti.
— Bir şey mi yaptı bu adam? — daha genç görevli kuşkuyla sordu.
— Hayır, — dedi Yusuf, biraz fazla hızlı. — Sadece... ona bir sürpriz yapmamız gerekiyor.
Bahar’ın görevi netti — Cem’i bul, ve hemen ona haber ver… “başka bir şeye kalkışmadan” — bu kısmı Bahar kendi kendine mırıldanmıştı giderken, Yusuf duymamış gibi görünse de o cümleyi açıkça duymuştu. Ve işte bu onu huzursuz ediyordu. Umay ve Parla’nın Cem hakkında konuştuklarını hâlâ unutmamıştı. Nasıl olmuştu da bu adam herkesin başına bu kadar bela ve dert olmuştu?
— Şurada o değil mi? — genç güvenlikçi videoyu biraz geri sardı. — Aradığın kişi o mu? — diye sordu, Yusuf ise, elinde dizüstü bilgisayar olan, şapkasını gözlerine indirmiş, kapı aralığından bakan ve hemen merdivenlere kaçan birini gördü.
— Bu ne zaman? — Yusuf durdurulan görüntüye bakıyordu.
— Yarım saat önce, — yaşlı görevli esnedi ve gerindi.
Cem’de bir tehdit görmüyordu, gayet rahat bir pozisyonda oturuyordu.
— Demek ki merdivenler... — Yusuf sandalyeden kalktı. — Bu kanada nasıl geçebilirim? — diye sordu, kaşlarını çatarak.
— Bak, burada da o var, — ikinci görevli başka bir görüntüyü durdurdu. — Bu sağ kanat, koridorun diğer ucundaki asansör tarafına geçmen lazım, — eliyle yön gösterdi. — Orada internet de daha iyi, — neden söylediğini bilmeden ekledi.
— Teşekkür ederim, — Yusuf kapıyı açıp çıktı.
Arkasına dönüp baktı, sonra koridorda yürümeye başladı; adımlarını hızlandırarak. Cem’in hastanenin gözetim altında olduğunu nasıl fark etmediğine şaşıyordu. Yusuf ilk kez fark etti — görünmezlik ne kadar çelişkili olabiliyormuş. Cem binada saklanıyordu, herkesin gözü önündeydi ama kimse onu görmüyordu.
Aklında tek bir düşünce dönüp duruyordu: “Evren’den önce onu bulmalıyım.” Bahar’ın tam olarak ne demek istediğini bilmiyordu, ama içgüdüsel olarak hissediyordu — şu an ondan daha fazlası bekleniyordu… düşündüğünden bile fazlası.
***
— Her şeyi anlıyorum, — diye fısıldadı Çağla. — Artık o ailesiyle, yalnız değil ve bu doğru… hiç kimse yalnız kalmamalı. Benim de gitme vaktim geldi.
— Ama sen bizimlesin, — Bahar ona sarıldı. — Sen bizim ailemizsin, biz senin aileniziz.
Çağla içini çekti, yüzünde neredeyse hiçbir ifade yoktu:
— Kendi ailemi istiyorum, — dedi neredeyse duyulmaz bir sesle. — Bir çocuk, bir adam… eve dönmek için bir sebep, biri uğruna koşturmak… anlıyor musun Bahar? Bunun bir adım ötesindeydim… sonra o uçak Tolga’yı benden aldı, çocuklarından da babalarını… — kızlara baktı. — Ve Parla şimdi sizinle. Sen hiç yalnız kalmıyorsun. Ama ben… yalnız olmaktan yoruldum, — itiraf etti. — Bildim bileli hep yalnızım.
— Artık yalnız olmayacaksın, — Bahar sertçe karşı çıktı. — Bu gece kızlarla ve Nevra’yla birlikte bizim eve geliyorsun. Benim yatak odamda kalacaksın, — teklif etti. — Yarın… — derin bir nefes aldı, — ameliyat biter bitmez gelmeye çalışacağım, ah, — bir nefes daha, — koroner baypas sonrası artık… ama yalnız kalmayacaksın. Umay, Parla, Nevra, Mert ve Leyla, — torunlarını hatırlayınca gülümsedi.
— Hayır, — dedi Çağla aniden. — Artık senin aileni kullanamam, onun arkasına saklanarak korkularımı, hatalarımı, eksikliklerimi gizleyemem. Hayır, güzel kuşum, artık senin ailene sığınamam. Yeter.
— Çağla, canım… seni eve tek başına gönderemem, — Bahar sarılmaya devam ediyordu.
— Ne zamana kadar, Bahar? Kucağına torununu aldığında, sen ve Evren’in de bir çocuğu olabileceğini düşünmeden durabileceksin? — parmağıyla burnuna hafifçe dokundu. — Bunu hiç konuşmadınız. Evren de sessiz. O çocuğu kaybettiniz ama birbirinizle hiç konuşmadınız, yaşamadınız… — başını salladı. — Sonra o an belki hiç gelmeyecek. Hiç ama hiç. Anlıyor musun? — gözleri kızarmıştı. — Geriye sadece kendi kendine sorular kalıyor: neden, nasıl, niye? Ve bu sorulara kimse hiçbir zaman cevap vermiyor. Sadece boşluk kalıyor, sessizlikte yankılanan ama içini parçalayan, ruhunu lime lime eden sorular… onarılmaz, toplanamaz…
— Çağla… — diyebildi sadece Bahar.
Sıkıca sarıldı o sadık dostuna.
— Konuşun… — dedi Çağla, aniden. — Ne olur konuşun birbirinizle… kendiniz için değilse, birbiriniz için değilse… benim için, Tolga için, bizim artık vaktimiz kalmadı. Ama sizin var, Bahar. Bu şansı kaçırmayın. En azından biri yaşasın bizden geriye kalan ne varsa… Ve Evren…
— Sus, — Bahar elini onun dudaklarına koydu. — Lütfen, şimdi değil, — dedi, bir yandan Uraz’a göz atarak.
— Ne? — diye döndü Çağla.
Uraz neredeyse uyuyordu, başı Siren’in omzuna yaslanmıştı. Siren onun saçlarını okşuyordu, gözlerini sık sık kırpıyor, uykuyla savaşıyordu.
— Onları dinlenmeye göndermem lazım, — iç çekti Bahar ve ellerini bıraktı, telefonunu kontrol edip cebine koydu. — Yakında ameliyat var, neredeyse yıkılıyorlar. Herkese ihtiyaç olacak. Herkes ayakta olmalı. Bir de bu gözlemci… kuruldan gelen… neden burada, hâlâ anlamıyorum. — Omuz silkti. — Rengin, — hatırladı. — Rengin’le konuşmam gerek, ama önce sizi eve göndermeliyim.
— Bahar, ben kızları ve Nevra’yı bırakırım, — dedi Çağla, elini tutarak dikkatini çekti.
— Teşekkür ederim, — Bahar rahat bir nefes aldı. — Yusuf meşgul, gelemiyor. Sağ olasın.
— Bahar, senden istediğimi unutma, — Çağla gözlerinin içine bakıyordu.
Bahar bir an başını eğdi, sonra başını salladı. Ne zaman ve nasıl olurdu, bilmiyordu. Ama belki… bir gün… Evren’le bu konuşmanın vakti gelirdi. Ama bugün değil. Şu an her şey çok karmaşıktı… ve neden şimdi?
Bahar Umay’ı ve Parla’yı öptü. Nevra onu sarıldı, eline bir karton bardak tutuşturdu.
— Hiçbir şey yemedin… bari çay iç, — fısıldadı, söylediklerinden utandığını belli ederek.
Bahar başını salladı, bu tür ilgi ifadelerinin Nevra için ne kadar yabancı olduğunu anlıyordu. Ama çabalıyordu. Nevra hayatında ilk kez, elinden geldiğince şefkat göstermeye çalışıyordu… ve başarılıydı. Nevra’da bir şeyler değişiyordu, ama Bahar şimdilik onu soru yağmuruna tutmuyordu. Timur’un ölümünü kabullenmesi için ona zaman tanıyordu. Herkes acısıyla farklı baş ediyordu.
Bahar, Uraz’ı nazikçe uyandırdı, Siren onu zor da olsa kaldırdı. Beraber dinlenme odasına gittiler.
— Bahar, sen de biraz uyu, — dedi Siren, arkasına dönerek. Esniyordu, başını iki yana sallıyor, uykuyla savaşıyordu.
— Tamam, merak etme, — dedi Bahar, çocukları uğurlayıp odaya göz attı.
Reha ve annesi uyuyorlardı. Reha yatakta, annesi yanında kanepede. Bahar Reha’nın üzerini örttü, monitörleri kontrol etti. Eğildi, annesinin yanağına bir öpücük kondurdu. Ancak o zaman çıktı odadan.
Kapının yanında durdu… sonra elini cebine atınca hatırladı ne yapması gerektiğini. Hemen döndü ve koridorda yürümeye başladı…
***
…bu koridor ve bu oda kapısı ona çok tanıdıktı. O kadar çok kez bu kapının önünden geçmişti ki, Bahar’ı beklemişti… özellikle de video olayından sonra. Ama şimdi Evren onu aramıyordu. Burada başka bir amaçla bulunuyordu.
Bahar pansuman odasından çıkmıştı. Onu orada bırakmıştı. Ama aynı zamanda ona ikinci bir nefes vermişti. Sadece o böyle mucizeler yaratabiliyordu… Bahar’la her karşılaşmasından sonra Evren’in önünde yeni ufuklar açılırdı, yapmayı hiç düşünmediği şeyleri bile göze alırdı. Hatta aklına gelse bile, asla cesaret edemeyeceği şeyleri…
Evren biliyordu, böyle bir şeyi başka doktorlar yapmazdı. O bir hasta peşinde değildi, hayır. Sadece ameliyathanede başladığı şeyi sürdürmek istiyordu. Onun kalbinin atmasını istiyordu. Kızının büyüdüğünü görmesini, ilk adımlarına tanık olmasını. İşte bu düşünceyle kapıyı çaldı ve içeri girdi.
Esra yataktaydı. Uyuyor değildi. Doruk, verileri kontrol ediyor ve tablete not alıyordu. Bahar’ın sadık yardımcısı. Evren neredeyse gülümsedi. Doruk farkında bile değildi; artık bir doktordu ama hâlâ asistan gibi çalışıyordu. Ona yan yan baktı, dudaklarını ince bir çizgiye büzdü. Doruk tableti masaya bıraktı.
Evren yaklaştı, Doruk önüne çıkar gibi oldu, sanki onu durdurabileceğini sanıyordu. Gerçekten durdurabilir miydi? Odada cihazların uğultusu, bir de gerginlik ve yorgunluk hissi vardı. Esra gözlerini hemen açtı, o yaklaşınca. Dikkatle ona bakıyordu.
— Merhaba, ben Profesör Evren Yalkın, — sesi sakindi, erkek, ama huzurluydu.
— Ne? — sesi hafifçe titredi, elleri hemen karnına gitti.
— Her şey yolunda, — Evren elini kaldırdı. — Endişelenmeyin. Beni tanımıyorsunuz ama ameliyatınızda bulunmuştum.
— Profesör, — dedi Doruk, onun önüne geçmeye çalıştı ama Evren yatağa daha da yaklaştı.
— Size nakil hakkında bir şey söylendi mi, bilmiyorum, — sesi alçaldı, etrafa baktı.
Bir koltuk gördü, eliyle gösterdi:
— Oturabilir miyim? — diye sordu.
Esra başıyla onayladı, elleri hâlâ karnındaydı. Evren oturdu. Artık göz hizasındaydılar. Hastalarıyla böyle iletişim kurmaya alışkındı. Kızın da onu duyması kolay olacaktı.
— Kalbiniz tükenmiş durumda, — dedi sakince, gözünü ondan ayırmadan. Sözleri hemen karşılık buldu — monitörler hemen ses verdi, heyecanı belli ediyordu ama dışarıdan sakin görünüyordu.
Evren monitöre baktı — nabız eğrisi biraz değişmişti ama kritik değildi.
— Bu benim için yeni bir bilgi değil, doktor, — sesi sakin ama gözleri doluydu. — Doğduğumdan beri bunu duyuyorum. Ama görüyorsunuz hâlâ buradayım. Beni şaşırtmadınız. Kalbimin durduğunu söylediler, Bahar doktor… — kısa bir duraksama, elleri hâlâ karnındaydı, — ama ben yine de kızımı doğuracağım. Ona bir hayat bırakacağım. O sağlıklı, Bahar doktor öyle dedi. Oğlum yapamadı, — sesi çatladı, — ama kızım yapacak. Kalbim de dayanacak. Bebeğimi taşıyacak kadar güçlü.
Doruk ellerini yatağın kenarına koymuştu, o kadar sıkı tutuyordu ki, parmak kemikleri bembeyazdı. Artık Evren’i durdurmaya çalışmıyordu. Bir anda onun tarafına geçmişti. Kendi elleriyle bu kızı nakle ikna etmeye hazırdı. Bahar’ın başlattığı mucize devam etmeliydi.
Evren monitöre baktı, sonra elini uzattı, Esra bileğini uzattı. Nabzını yokladı, sanki monitöre güvenmiyor gibiydi. Ancak o zaman konuşmaya devam etti:
— Durdurmadan sonra kalp kasılması kritik seviyeye düştü. İlaçlarla destekliyoruz ama bizim ne istediğimiz önemli, — sustu, eli hâlâ onun bileğindeydi, gözlerini ayırmadan. — Eğer sadece doğuma ulaşmanı değil, doğumdan sonra kızının yanında olmanı istiyorsak… nakle hazırlanmamız gerekiyor.
Sözcükleri netti, sesi sakindi, baskı yoktu. Doruk arkasında başını sallıyordu, sessizce onaylıyordu.
— İlerleme görüyoruz, — devam etti Evren, — ama vücut artık sınırda. Kızınız sizin hissettiklerinizi hissediyor.
Esra’nın dudakları titredi, Evren nazikçe elini sıktı. Diğer eli yatağa düştü, çarşafı kavradı. Ama ağlamadı. Kendini tuttu. Onun söylediklerine sessizce katılıyordu — çünkü biliyordu, bebeği her şeyi hissediyordu.
— Bu çok acıtıyor, — sonunda fısıldadı, — korkuyorum, — bir an başını çevirdi, pencereye baktı. Şehri değil, gece gökyüzündeki silik yıldızlara bakıyordu. — Onu görmek istiyorum… “anne” dediğini duymak istiyorum. İlk adımını attığında yanında olmak, — sesi boğuldu.
— O zaman kendine bir şans ver, — elini bırakmadı, nazikçe sıktı. — Kızına bir şans verdin. Kendine?
Doruk hafifçe öksürdü, sanki boğazı düğümlendi ama Evren dönmedi bile, devam etti:
— Bu bir mecburiyet değil, bu bir ihtimal. Seni bekleme listesine alabilirim, — sustu. Esra ona döndü, o zaman devam etti. — Eğer bu yolu seçersen yanında olacağım. Organ hemen bulunur diyemem. Ama listeye girmezsen… seni kurtarmak için bile şansımız olmayacak.
Esra sessizdi, gözünü ondan ayırmıyordu. Kafasında çok şey dönüyordu, tüm riskler, tüm sonuçlar… Sessizliği kimse bozmadı. Bu karar sadece ona aitti — bu yolu seçip seçmeyeceği…
Kapının gıcırtısı sessizliği bozdu. Ardından ayak sesleri duyuldu, yatağın başında Serhat belirdi.
— Esra? — sesi gergindi. — Neler oluyor?
Evren yavaşça elini çekti ve koltuktan kalktı.
— Sadece konuşuyorduk, profesör, — dedi Evren, göz göze geldiler.
Serhat irkildi, ama hemen kendini toparladı, ellerini arkasında kenetledi, dik durdu. Bakışı soğuktu, mesafeliydi, ama gözlerinde bir anlığına kişisel bir şey parladı. Esra’nın önünde söylenemeyecek bir şey. Hemen sakladı o duyguyu, yüzü ifadesizleşti.
— Sizinle konuşabilir miyiz? — sesi zorla kontrol altındaydı.
— Elbette, — başını salladı Evren. — Karar sizin, — dedi, Esra’ya bakarak.
— Baba, — Esra yatakta doğrulmaya çalıştı, Doruk hemen yanına koştu. — Baba, ya yaşayabilirsem? Sadece yaşamak değil, onunla… onun için? Denemem gerekmez mi? — sorusu havada kaldı…
***
…merdiven boşluğundaki hava havasızdı. Yusuf kapıyı kapatır kapatmaz burnuna dezenfektan kokusu çarptı. Belli ki burada kısa süre önce temizlik ve dezenfeksiyon yapılmıştı; kapıdaki uyarı levhası da bunu doğruluyordu. Yüzünü buruşturdu; bu kokunun içinde nasıl bu kadar uzun süre kalınabildiğini hayal bile edemiyordu.
Yusuf sessizce ilerliyordu, her hışıltıya kulak veriyor, sık sık duruyordu. Korkuluğa yavaşça yaklaştı, aşağı baktı, sonra başını kaldırınca şapkanın altından Cem’in bakışlarıyla karşılaştı.
Göz göze gelmeleri sadece birkaç saniye sürdü, ardından Cem yukarı doğru koşmaya başladı. Yusuf hemen peşinden fırladı. Cem, biri tarafından yakalanmak üzere olduğunu çok iyi biliyordu… ama artık çok geçti. Çok uzun süre onu kimse aramamış, kimse umursamamıştı. Ne göndermek istediyse, çoktan göndermişti. Nereye istediyse, oraya… Dudaklarında tekrar o uğursuz gülümseme belirdi.
İki basamak birden çıkarak koşuyordu, nefesini ağzından açgözlülükle alıyordu. Şakaklarında çekiç gibi atışlar vardı, göğsünde ani bir sancı hissetti, nefesi kesildi. Neredeyse elindeki dizüstü bilgisayarı düşürüyordu ki… Yusuf onu yakaladı. Kolundan tuttu ve sert bir hareketle kendisine doğru çevirdi.
— Konuşmamız lazım, — sesi sertti.
— Nedenmiş o? — Cem öfkeyle parladı, sonra öksürüğe boğuldu.
Yusuf’un burnu yanıyordu, gözleri yaşarmıştı.
— Bahar böyle söyledi, — Yusuf çıkışı arıyordu gözleriyle. — Benimle geliyorsun.
— Hadi oradan, — Cem yakasını sıkarak tişörtünün kumaşını büzdü.
— Zehirlenmişsin, — Yusuf saptadı ve onun koluna girerek yürümeye başladı. — Aptallık yaparsan, ciğerlerini yakarsın… belki de çoktan yaktın.
Cem sendeledi, Yusuf dizüstü bilgisayarı elinden aldı. Cem’in bacakları titriyordu ama Yusuf onu kararlılıkla götürüyordu.
— Nereye götürüyorsun beni?! — Cem hâlâ direnmeye çalışıyordu, zayıf düşmüş ve zor nefes alıyordu. — Umurumda bile değiller! — diye bağırdı hiddetle.
Yusuf bir kapının önünde durdu ve kapıyı itti.
— Ama onların umurunda, anlaşılan. Gir içeri, — Bahar’ın odasına soktu, onu sandalyeye oturttu, sonra kapıyı kapattı. Parmaklarının ucuna yükselerek dizüstü bilgisayarı dolabın üzerine koydu.
— Hepsi bana ayak silmeye alıştı, — Cem yerinden kalkmaya çalıştı. — Bilgisayarımı ver! Ver onu! — sesi zayıftı ama hâlâ direniyordu. — Sence bu kolay mı sanıyorsun? Görünmez biri olmak nasıl bir şey, biliyor musun? Ne yedek, ne bir kenarda duran… sadece gölge olmak!
Yusuf sürahiye uzandı, bir bardak su doldurdu ve Cem’e uzattı:
— İç, — dedi kısa bir şekilde, pencereyi açtı, gece havasını içeri aldı. — Ve nefes al!
Cem su bardağına sarıldı, bir dikişte içti. Göğsü inip kalkıyor, gözleri kıpkırmızı, alnı ter içindeydi, yüzü bembeyaz olmuştu.
— Ne? — kalkmaya çalıştı, ama dizleri titredi, tekrar oturdu.
Yusuf bardağa bir kez daha su doldurdu, sürahiyi yerine koydu, kapıya yöneldi.
— Şimdi onunlasın, değil mi? — şapkasını çıkardı, yere attı. — O benimdi! — acı acı güldü.
Yusuf sırtını kapıya yasladı. Şu kendini beğenmiş herifi bir güzel yumruklamayı ne çok isterdi… ama Cem ne yaptığının farkında bile değildi. Yapmıştı bir şey… kesin. Bu hastanedeydi çünkü yaptığı şeyin işe yaradığından emin olmak istiyordu.
— Onu kovdular mı? Evet mi? Kovdular mı?! — ağır nefes alıyordu.
Yusuf’un yüzü değişti — demek ki Bahar’a bir şey yapmıştı. Ona zarar vermişti? Aklında binbir şey dönüyordu ama dışarı sadece tek bir cümle çıktı:
— Ne aptalsın sen!
— Ama pişman değilim, — Cem’in gözleri öfkeyle yanıyordu. — O bunu hak etti. Hepsini hak etti. Özellikle de kardeşim Evren’i terk ettiğinde. Nikâh masasında bıraktı. Düğünden kaçtı! Şimdi de bu hastaneden gidecek! — artık kendini kontrol edemiyordu, sesi çatallaşmıştı, neredeyse bağırıyordu ama hâli yoktu… öksürdü, iki büklüm oldu. — Acı çekmesini istedim… en azından benim kadar.
— Üzüldüm sana, Cem. Gerçekten. Fark edilmek istedin, işte oldu — herkes seni fark etti.
Yusuf bir an gözlerini kapattı. Artık bazı şeyler anlam kazanmaya başlamıştı — evlenmek istiyorlardı demek. Bu yüzden mi onda kalmıştı? Yoksa başka bir şey mi? Hayır… yine hiçbir şey anlamıyordu. Evlilik gerçekleşmemişti, ama hâlâ birlikte gibiydiler… ama aslında değil… yok, hiçbir şey anlamak istemiyordu. Sadece Bahar’ın gelmesini bekleyecekti.
Bahar. Onu hatırlayınca hemen telefonunu çıkardı, kısa bir mesaj yazdı ve gönderdi. Sonra tekrar Cem’e baktı. Bu çocuk sadece tiksinti uyandırıyordu… onun yüzünden insan kendini yıkamak istiyordu…
***
— Merdiven sterilize edildi mi? Erişim kapatıldı mı? — geç saat olmasına rağmen hâlâ görevde olan Ahu’ya Rengin sordu.
— Evet, plana uygun yapıldı, giriş bantla kapatıldı, uyarı ilanları asıldı — kişisel yardımcısı Ahu bildirdi. — Kim olduğunu buldum, güvenliği aşan kişi, — sesi alçaldı.
Rengin masaya doğru yönelmişti; durdu ve Ahu’ya baktı:
— Kim? — dudaklarıyla sordu.
Tam o sırada Bahar ofise girdi.
— Cem operasyondan videoyu dışarı sızdırdı, hepimizi tuzağa düşürdü, — dedi Ahu, kapıya yönelerek.
— Hangi video? — Bahar kapıyı kapattı. — Yeni bir mi?
— Daha mı var? — Rengin gerginleşti. — Ne oluyor burada?
— Açıklama yapacağız, — Ahu devam etti, Bahar’a bakarak. — Güvenliğimiz neden bu kadar zayıf?
Bahar sessizce ofise yaklaştı.
— Bahar, hangi videodan bahsediyorsun? — Rengin sordu. — Ahu, ben neyi bilmiyorum? — diye ekledi.
— Operasyondan çıkan video sosyal medyaya düştü, kurul gözlemci gönderdi, — Ahu açıkladı, — ve grup sohbetinden bir video daha var. Bu gözlemci yazılı rapor hazırlayabilir; bu da nakil bölümünü açmamızı engelleyebilir.
Bahar içinden bir kez daha inledi ve divanın koluna ilişti. Avucunu alnına bastırarak elindeki bilgileri zihninde toplamaya çalıştı.
— Adem Yurdakul çok rahatsız edici bir kişi, — dedi Bahar. — Cem sanırım bana zarar vermek istedi ama vuruş doğrudan Evren’e oldu.
— Sen gerçekten onun sana bu şekilde saldırdığını mı düşünüyorsun? — Rengin anlayamadan sordu.
Ahu hafifçe eğildi, ikiliyi dikkatle dinliyordu.
— Sanırım Cem ne yaptığını bilmiyor; ve korkuyorum, her şey çok geç olur diye, — sesine yorgunluk sinmişti.
— Çoktan geç oldu. Ahu, git biraz dinlen, — Rengin yanında bir koltukta oturarak söyledi. — Şimdi tamam.
Ahu doğruldu. Yavaşça kapıya yöneldi. Kapı kapandığında, ne Rengin ne de Bahar bir daha tek kelime etmedi.
— Beni ve Evren’i işten atacaklar, — Rengin itiraf etti. — Cem’in bu oyunu Evren’in kariyerini bitirebilir.
Bahar sessizdi. Naz’la öpüştükleri video Cem tarafından çekilmişti; ama şimdi o olay çocuk oyuncağı gibi kalmıştı.
— Hâlâ hastanede… onu bulması için Yusuf’a söyledim, — söyledi Bahar, ayağa kalkacak gücü olmadığını hissederek.
Cem’in oyunları sinsice, sırda vurmuştu. Dış düşmanlarla savaşabilirdi, sistemle mücadele edebilirdi; ama yakınlarının arkadan vurması onu tamamen sersemletiyordu.
— Peki bundan sonra ne olacak? — gözlerini Bahar’a çevirdi Rengin.
bahar
evbah
evren
dizi