Bahar, evrenin güneşi olmaya hazır mısın?
Bölüm 7. Kısım 3
Bahar’ın evindeki mutfak birden onun ameliyathanesine dönüştü: bıçaklar kusursuz bir şekilde dizilmişti, malzemeler ayrılmış, hareketler kesin ve cerrahi bir titizlikle yapılıyordu. Ekmeği bile aynı incelikte dilimliyordu; sanki akşam yemeği hazırlamıyor, kalbe dikiş atıyordu. Ama bütün bu düzenin ardında onu bir an bile bırakmayan bir huzursuzluk gizleniyordu.
Evren, ameliyathanede ekibini nasıl yöneteceğini biliyordu ama evin ritmine nasıl uyum sağlayacağını bilmiyordu. Burada her şey hareketliydi, gürültülüydü, sürekli değişiyordu. Protokoller, çizelgeler yoktu. Burada hayatın kendisi vardı ve o da işte tam burada kaybolmamaya çalışıyordu.
— Profesör Evren, viziti bitirdim, — Yusuf’un sesi telefondan geldi; Evren aramayı hoparlöre almıştı.
— Alya’nın verileri, — diye sordu hemen Evren, ekmeği tahtaya bastırarak.
— Hasta Alya: ateş normal, solunumu düzenli, değerler normal aralıkta, — sayfaların hışırtısı duyuldu, — size göndereceğim.
— Daha net, — Evren fazla sert bir tonla konuştu ve doğruldu. — Drenajlar? Sıvı dengesi nasıl? — tüm bilgileri istedi.
Bir süre sadece Yusuf’un nefesi duyuldu, sonra devam etti:
— Günlük eksi iki yüz…, — belli ki notlarını karıştırırken tökezledi.
— “Eksi iki yüz” cevap değil, — Evren’in sesi sertleşti. — Bana nereden kaynaklandığını söyle: infüzyon, diürez, drenaj kayıpları. Resmi bütün görmen gerekiyor.
Mutfak bıçağı elinde dondu, bakışları sertleşti, sesi sakinleşti; sabır gösteriyor, gencin toparlanmasını bekliyordu.
— İnfüzyon 1500, diürez 1700, drenaj 0,5, — dedi Yusuf kısa bir duraksamadan sonra.
Evren dinledi ve başını salladı:
— İşte, şimdi bu cevap, — sesi biraz yumuşadı. — Asla yarım bilgiyle ameliyat yapma, Yusuf. Cerrahide “neredeyse” demek, “hastayı kaybettik” demektir, — bıçağı tahtaya bıraktı, ellerini sildi.
— Anladım, — dedi Yusuf kısaca.
— Hayır, anlamadın, — Evren geri adım atmadı. — Tekrar et, — emretti.
— Cerrahide neredeyse demek, hastayı kaybettik demektir, — Yusuf net bir şekilde tekrarladı.
Evren’in dudakları hafifçe kıvrıldı, bakışları yumuşadı:
— Aferin, — omuzlarını gevşetti.
— Siz ya övüyorsunuz ya azarlıyorsunuz, — mırıldandı Yusuf.
— Öyle olmalı, — dedi hemen Evren. — Sertim çünkü seni kırmak istemiyorum, biliyorum ki tek bir hatan birine hayatına mal olabilir.
Telefonu eline aldı, hoparlörü kapattı ve mutfakta Bahar’ın köşedeki sevdiği koltuğa, akvaryumun yanına oturdu. Saatine baktı:
— Bitirince Bahar’ı al ve eve gel, — dedi ve sustu.
Sesinde vizittekiyle aynı sertlik vardı: Yusuf’a soruları hızlı hızlı soruyor, hata payı bırakmıyordu. Ama konu Bahar’a gelince sesi takıldı, durakladı; sanki cevabı duymaktan korkuyordu.
— Seninle tartışacak ama ısrar etmelisin! — diye uyardı, sesi biraz yumuşadı, göğsünün en derininden geliyormuş gibiydi.
O sırada oradan geçen Umay, “Bitirince Bahar’ı al ve eve gel” sözlerini işitti. Evren’in sesi sert, hatta haşindi. Umay durdu, göğsünde bir an için bir sızı hissetti — onun annesine ne kadar sıkı tutunduğunu anladı. Ama Parla onu o anda çağırdı, Umay konuşmayı sonuna kadar dinlemeden uzaklaştı.
Yusuf derin bir nefes verdi… Evren’in dediğini yapmak istiyordu ama Bahar istemezse onu nasıl ikna edeceğini bilmiyordu.
— Ama o…, — söylemeye çalıştı.
— Tartışacak, — diye kesti Evren, — işim var, diyecek, daha yapacak çok şey var, diyecek. Sen yine de onu eve getirmek zorundasın, anladın mı?
Siren kapının eşiğinde durdu, uyuyan Mert’i kucağında tutuyordu. Evren’in telefonu elinde, Yusuf’a emir verdiğini gördü. O an yüzünde profesörün o güveni yoktu. Bu sadece bir adamdı; sevdiği kadın için titreyen bir adam. Siren sessizce başını çevirdi, hiçbir şey fark etmemiş gibi davrandı ama içi daraldı: ikisi de herkese gösterdiklerinden çok daha kırılgandı.
Yusuf tekrar iç çekti. Baskı karşısında şaşkındı, ne diyeceğini bilmiyordu. Evren için Bahar’la ilgili her şey hayat memat meselesiydi. Bu defa profesör ona gücünü aşan bir görev vermişti.
— Anladım, — dedi yine de, Evren’in beklediği cevabı vermek zorunda kalarak.
— Sen nasılsın? — diye sordu aniden Evren, konuyu değiştirerek.
— İyiyim, — şaşırdı Yusuf, — sizden öğreniyorum.
— Benden mi? — Evren istemsizce gülümsedi, dolaba yöneldi. — Ben sadece kontrol ediyorum. Asıl gören ve duyan sensin. Öğrencinin hocasına güvenebilmesi için gözleri olmalı.
— Siz de bana güveniyorsunuz, — Yusuf’un sesi bu kez kararsızdı.
— Belki, — dedi Evren, — ama senin söylediğinden fazlasını görüyorum.
— Profesör, bugün bir hastam vardı, — dedi ama o anda biri Yusuf’u çağırdı. — Size anlatamıyorum, — aceleyle söyledi.
— Hangi hasta? — Evren hemen tedirgin oldu.
— Sonra, profesör, — dedi Yusuf telaşla. — Beni çağırıyorlar.
— Peki, — Evren bir tabak alıp masaya koydu. — Unutma, bana anlatacaksın. Ve unutma — Bahar!
Yusuf’un derin bir nefes verdiğini duydu ve Evren gülümsedi. Ona imkânsız bir görev verdiğinin farkındaydı.
— Bahar’ı getireceğim, şey…, — mahcup oldu, — Doktor Bahar’ı, — hatasını düzeltti Yusuf.
— Mutlaka, — dedi Evren sert bir sesle. — Onun eve dönmesini istiyorum!
Evren aramayı kapattı. Mutfakta yeniden sessizlik hâkim oldu. Sadece salondan gelen çocuk kahkahaları duyuluyordu.
Gözlerini kapattı. Avuçları titriyordu, onları havlunun altında birbirine kenetledi. Ev. Aile. Sorumluluk. Bütün bunlar onun eski ritmine yabancıydı ve şimdi yeniden öğreniyordu — sadece cerrah değil, evin erkeği olmayı.
Profesör gibi dik duruyordu ama kendi içinde biliyordu: o da hata yapabilirdi. Yetişkin ilişkilerini, ilk ameliyatlarını öğrendiği gibi öğreniyordu: korkuyla, titreyen ellerle… ve kimse bu titremeyi görmemeliydi.
Umay ile Parla’nın gülüşleri, sonra Leyla’nın şen kahkahası duyuldu. Evren gözlerini kapattı, dudakları hafifçe kıpırdadı. Elleri hâlâ havlunun altında titriyordu ama göğsü ısınmıştı. O kahkahalar, o sesler için yeniden öğreniyordu: sadece cerrah değil, eve güven veren bir adam olmayı.
Yine de içten içe korkuyordu. Her şeyin başarısız olmasından, yeniden dağılmalarından… Bu korkuyu en derinlere gömüyordu. Evde bile, tencere tabak arasında, onu kusursuz ekmek dilimleriyle, muntazam masa düzeniyle gizliyordu…
***
Rengin masasında oturuyordu. Kapısı hiç tıklatılmadan açıldı ve Sert Kaya içeri girdi. Oturmak için acele etmedi; masasının yanına geldi ve tüm odanın havasını doldurarak ayakta durdu.
— Genelde kapıyı çalmak adettir, — dedi Rengin sakin bir tonla.
— Söz disipline gelince, formaliteler gereksizdir, — diye yanıtladı o, soğukkanlı bir sesle.
Sert masanın üzerine bir dosya bıraktı.
— Yarın itibariyle tüm standart dışı kararlar kuruldan onay almak zorunda! Hiçbir istisna yok! — dedi, sesine katı bir kesinlik vererek.
— Acil durumlarda bu bir hastaya hayatına mal olabilir, — Rengin ayağa kalktı, gözlerinin içine baktı.
— Siz protokollerden sorumlusunuz. Kişisel otoritenizin burada hiçbir önemi yok! — Sert biraz daha yaklaştı. Gözleri alevlendi ama kendini tutmayı bildi.
— Siz istiyorsunuz ki bizler burada artık doktor olmayalım mı? — dedi Rengin, bakışlarını ondan ayırmadan. — Benim de bir parçası olmamı istediğiniz şey, hastaları bir kâğıt uğruna öldüren bir sistem mi?
— Ben istiyorum ki siz bir yönetici olun, duygularına kapılan bir kadın değil! Sistem kurallarla ayakta durur, sizin hislerinizle değil. Kurtarıcı rolüne soyunan herkesin sonu trajedi olmuştur! — Gücünden belli ki memnundu, bundan besleniyordu. — Kadınlar her zaman sadece kendilerini düşünür! — sesi alçaldı, bakışı keskinleşti, adeta onu delip geçiyordu. — Aileleri kendi hevesleri için yıkarlar, — sesi daha da düşerek devam etti. — Siz bunu herkesten iyi biliyorsunuz, Profesör Rengin! On altı yıl — çok ağır bir bedel!
Sustu. Rengin’in yüzü bembeyaz kesildi, sonra yanakları kızardı. Bir an yumruklarını sıktı, dudakları titredi ama tek kelime etmedi. Yüzünden aynı anda utanç, acı, öfke geçti; ama Sert aynı zamanda orada bir kararlılık da gördü.
— Kurul tektir, bu tartışmaya kapalıdır, — dosyayı parmaklarıyla tıklattı, ardından dönüp çıktı.
Rengin yalnız kaldı. Elleriyle masaya yaslandı, sonra neredeyse sandalyeye yığıldı, gözlerini kapattı. Nefesi hızlanmıştı. İstese de istemese de gözlerinden yaşlar aktı; uzun zamandır böyle bir aşağılanma yaşamamıştı.
Masada onun bıraktığı dosya duruyordu. Rengin onu öyle bir hızla kapattı ki kalemi yere düştü. Kalemi aldı, yavaşça masaya koydu, kâğıtları düzeltti. Sonra elinin tersiyle gözyaşlarını sildi, başını kaldırdı. Yüzü yeniden ifadesizdi. Kimse — ne o, ne de başka biri — onun kırıldığını görmeyecekti, kimse…
***
Masası kâğıtlarla doluydu. Bahar protokollerin üzerine eğilmişti. Odasında yarı karanlıkta oturuyordu; sadece masa lambası masanın bir kısmını ve kâğıt yığınını aydınlatıyordu. Dirseği zonkluyordu, beline vuran donuk bir ağrı acile yaşadığı anı hatırlatıyordu; sonra bir de ikinci hastanın eşi aynı dirseğini sıkıca kavramıştı. Boynunu esnetti, dirsek kıvrımına elini bastırdı, sanki böylece ağrı dinecekmiş gibi.
Bahar yeniden kâğıtlara eğildi ama harfler birbirine karışmaya, satırlar yerinden oynamaya başlamıştı. Gözlerini bir an kapadı, omzunu ovuşturdu. Bir saat içinde nöbeti bitecekti ama eve gitmeye hiç acele etmiyordu; hatta Sert Kaya’nın ona bu görevi vermesi hoşuna bile gitmişti.
Biliyordu ki çalışmanın arkasına saklanıyordu. Henüz yetişkin çocuklarının yanında evde nasıl davranacağını bilmiyordu. Onların gözlerinin içine nasıl bakacağını da. Timur’la durum farklıydı. Yirmi beş yıllık evlilik ama ayrı odalarda yaşıyorlardı; şimdi ise herkesin ona ve Evren’e bakıp tek bir şey düşündüğünü hissediyordu: yatak odasının kapalı kapıları ardında olan biteni.
Evren’e sevgisini nasıl açıkça göstereceğini, bunu yaparken arkasına bakmadan, suçluluk duymadan, çocuklarının gözlerinde yargı görmeden nasıl yaşayacağını bilmiyordu.
Bahar iç çekti, başını iki eliyle tuttu, sanki böylece bir çözüm bulabilecekmiş gibi… Aslında yine kaçıyordu; kendinden, ve garip şekilde ondan da. Evren evdeydi, oysa o hastanedeydi… Ama özlüyordu. Daha dün barışmışlardı, birlikte yaşamaya başlamışlardı, sadece bir gece geçmişti; ama onun kollarına, sesine, öpücüklerine, hatta ona yeniden güven veren o bakışına tarifsiz bir şekilde ihtiyaç duyuyordu.
Telefon melodisiyle gözlerini açtı, ekrana bakar bakmaz gülümsedi — Evren’di. Dondu kaldı, sadece baktı. Evren yine arıyordu; onca sessizlikten sonra. Umay olayı sayılmazsa, kavga ettiklerinden beri ilk kişisel aramasıydı. İçinden ürpererek telefonu aldı ve gülümsedi.
— Efendim? — dedi yumuşak, akıcı bir sesle; henüz ondan tek kelime duymamıştı ama bedeni titremişti bile.
Telefonu kulağına bastırdı ama Evren susuyordu. Sadece onun nefesini duyuyordu; derin, ağır nefeslerini.
— Onu öpüyorum, — dediğini duydu, hiç beklemediği bir söz; kalbi sıkıştı, üstelik bir öpücük sesi de duyuldu. — Onu kucaklıyorum, — diye fısıldadı Evren; Bahar koltuğun kenarına sıkıca tutundu, parmak kemikleri bembeyaz kesildi, — onunla nefes alıyorum.
Bahar fırladı, masasından kâğıtları yere saçtı; hepsi ayaklarının dibine dağıldı. Yüzündeki bütün renk çekildi.
— Ne? — diye fısıldadı neredeyse nefessiz; devamını getiremedi, kalbi şakaklarında atıyordu. Kapıya doğru hızlı adımlarla yürüdü, kapı kolunu tuttu, sonra durdu. Geri döndü. Odada bir aşağı bir yukarı dolaştı; ne yapacağını bilemiyordu. Kıskançlık boğazını çelik gibi sıktı, kalbi öyle bir daraldı ki hiçbir şey hissedemedi.
Pencereye yaklaştı, gözlerini uzaklara dikti; hayat akıp gidiyordu ama onunki o anda durmuştu sanki. Bir an için Evren’i başka bir kadınla hayal etti. Onun dudaklarını, başka birini öperken; kollarını, yabancı birini sararken… Elini ağzına bastırdı, dudaklarından fırlayan sessiz çığlığı bastırmaya çalıştı. Pencereye bakıyordu, sanki aradaki mesafeyi aşabilirmiş gibi. Neye?
— Çok sıcak, — Evren devam ediyordu, onun yaşadıklarını hissetmiyormuş gibi. — Kucağımda uyuyor, uykusunda gülümsüyor, — sesi onun damarlarındaki kıskançlığı daha da körükledi.
Artık bu bir kıvılcım değil, tam anlamıyla bir yangındı.
— Süt kokuyor, — dediğinde Bahar önce anlamadı; sonra sözlerin anlamı zihnine işleyince gözlerini kapadı, alnını cama dayadı.
Bu kıskançlık öylesine yakıcı ve keskin bir şekilde geldi ki dizlerinin bağı çözüldü, içini boşalttı. Onlar sanki iki ayrı dünyadaydı: Evren huzur içindeydi, Bahar ise barikatlarda savaş veriyor gibiydi.
— Onu kucağımda sallarken seni hayal ediyorum, — Evren gülümsüyordu, Bahar bunu mesafe ötesinden bile hissetti.
— Sen delirdin, Evren, — sonunda bir şeyler söyleyebildi.
— Sen beni delirttin, — dedi Evren, yeniden Leyla’ya bir öpücük kondururken. Bahar bunu duydu, istemsizce gülümsedi; artık şehir ışıklarını, arabaları, ağaçları, evleri görüyordu… ama aynı zamanda Evren’i görür gibi oldu, onların evine geldiği ve Alya’yı anlattığı gün, havuzun kenarında dururken. — Onu tutuyorum ama seni düşünüyorum, — sözleri Bahar’ın zihnini kavurdu, — bizi.
Bahar alnını soğuk cama bastı. Boynunda onun nefesini hissetti, sonra sanki gerçekten onu öpmüş gibiydi. Yüzü alev alev yandı.
— Mert daha iyi, uyudu. Siren yanında. Ben de Leyla’yı aldım, — sesi öylesine samimi, öylesine doğal çıkıyordu ki; sanki her gün böyleydi, sanki onun için alışıldık bir şeydi. — Yemek hazır. Sen yine hiçbir şey yemedin, değil mi?
Neden onun için her şey bu kadar kolaydı da, kendisi hep zorluk yaşıyordu? Evet, yemek yememişti, açtı; ama onun evde olup kendisini beklemesi bile, çocuklarının gözlerinin içine bakma korkusunu bastıramıyordu.
— Sen yemek yedin mi? — diye fısıldadı. — Yoruldun mu?
— Onu kucağımda tutuyorum ama yorgunluk hissetmiyorum, — yine gülümsediğini hissetti. — Biliyor musun neden?
Bahar sustu, camdan uzaklara baktı.
— Çünkü seni bekliyorum, — dedi Evren, sonra tekrar durdu, sadece Leyla’ya bir öpücük kondurmak için.
Bahar istemsiz bir kıskançlık hissetti; sanki tüm öpücükleri yalnızca kendisine ait olmalıydı, başkasına değil.
— Seni evde bekliyorum, — diye tamamladı cümlesini Evren.
— Evren, — dedi Bahar şaşkınlıkla; bu sözler “seni seviyorum” demekten daha yüksekti.
— Bahar, — sesi derinleşti, — eğer şu an evde olsaydın, seni şuradan öperdim, — sözleri bir anda içinde arzu uyandırdı ama tam olarak neresini kastettiğini bilemedi: yanağını mı, boynunu mu?
— Evren, — birden kızardı, — sakalınla dikkat et, çizme, — sesinde bir heyecan vardı. — Çok hassas bir cildim var.
Evren güldü, o da gülümsemekten kendini alamadı.
— Seninki gibi, — diye mırıldandı, Leyla’nın yanağına bir öpücük kondururken. — Merak etme, — sonunda yanıtladı, — az önce tekrar tıraş oldum.
Bahar elini göğsüne bastırdı, pencereden uzaklaştı, masaya yaslandı, ayakta kalmaya çalıştı. Hem gülmek, hem gözlerini kapatıp saklanmak istiyordu. O nasıl bu kadar tatlı olabiliyordu da, o hâlâ kendi duygularından korkuyor, özellikle de kendi evinde onları açıkça göstermekten çekiniyordu?
Neredeyse çantasını kapıp odadan fırlamak, koşup onun yanına, evine gitmek istedi. Ama sonraki sorusu bu isteğini söndürdü.
— Günün nasıl geçti? Herkesi kurtardın mı? — diye şakalaştı Evren, her zamanki tarzında.
— Evren, — Bahar kollarıyla kendini sardı, — işten konuşmayalım, — diye rica etti.
— Zor bir gün müydü? — sesi hemen ciddileşti.
— Bazı günler oluyor ki…, — sesi titredi, sustu.
— Biliyorsun ki ben dinleyebilirim, — sesi değişti, yumuşaklık gitti, yerine sertlik geldi; sanki dünyayı kenara itip sadece onu kucaklamak ister gibiydi.
Bahar yarı oturur, yarı ayakta, masaya dayanmış, gözlerini yere indirmişti. Başını salladı.
— Ama ben şu an konuşamıyorum, — diye fısıldadı. Avucunu dudaklarına bastırdı, yine kendini kapatıyordu; onu hissetmemeye, kendini saklamaya alışmıştı, onsuz geçen uzun aylarda buna alışmıştı.
— Bahar, beni korkutuyorsun, — bu kez onun sesinde kaygı vardı.
İkisi de sustu, aralarındaki sessizlik ağırdı, ama boğucu değildi.
— İki çocuk, Evren, — dedi sonunda. — Bugün ikisini birden kaybettim, kurtaramadım, Evren, olmadı… — gözlerini kapattı, titremesini zor bastırıyordu, parmakları telefonu öyle sıkıyordu ki neredeyse hissizleşmişti. — Bana bugün “kurtarmak” kelimesini söyleme, ne olur, — diye rica etti. — Galiba artık güçlüymüşüm gibi yapamıyorum, canım yanmıyormuş gibi davranamıyorum.
— Sevgilim, biz doktoruz, herkesi kurtaramayız, — belli ki ayağa kalktı; Bahar sanki onu gözünün önünde görüyordu. — Biz sadece deniyoruz. Bazen mucize yaratıyoruz belki, onlara inanıyoruz, ama her şey bizim elimizde değil, biz Tanrı değiliz. Kendini suçlamamalısın, suçlayamazsın da.
— Evren, — onu yarıda kesti Bahar, — sen Leyla’yı kucağında tutuyorsun, — aniden konuyu değiştirdi. — Sen benden çocuk istiyorsun, ve ben…
— Ben baskı yapmıyorum, — Evren de sözünü kesti. — Öyle bir şey ima etmedim, — sanki kendini savunmaya yetişemiyordu.
— Biliyorum, — sesinde yorgunluk vardı, — ama ben şimdi bunu düşünemem, bugün değil, anla beni, — dedi.
— Bahar, baskı yapmıyorum, — sesi çatladı.
— Yapıyorsun, — diye fısıldadı, — susarken bile… — eli masaya düştü, sanki ayakta kalmak için bir desteğe daha ihtiyaç duyuyordu. — Sakaldan bahset, gül, ama işten ya da çocuklardan konuşma, — diye yalvardı.
— Demek sakal, — dedi kısa bir sessizlikten sonra. Neredeyse gülüyordu ama içinde acı bir tat vardı, onun da, Bahar’ın da gülmek istemediği belliydi. — Oysa az önce tekrar tıraş olduğumu söylemiştim.
Göz kenarlarını parmak uçlarıyla sildi, gözyaşlarını sildi, hatta gülümsedi. Evren telefonda bir şeyler söylüyordu, o da başıyla onaylıyor, dudaklarını ısırıyordu.
Şimdi değil, bugün değil… ama bu konuya geri döneceklerdi. Bunu o da biliyordu, Bahar da. Evde onu bekliyordu Evren — onun için bu, sıcaklık ve huzurdu, daha önce hiç tatmadığı, sadece onunla bulduğu bir şey. Ama Bahar için yeniden çamaşır, temizlik, ütü… bitmeyen döngü. O çocuk istiyordu. Söylediği her söz Bahar için bir hüküm gibi geliyordu, ve o boş sözler vermek istemiyordu. Uraz’ı, Umay’ı, Evren’i, hiç kimseyi, bugün kayıp yaşayan o aile gibi bırakmak istemiyordu. İçinden inlemek geldi, ama kendini tuttu, doğruldu.
— Çok özledim, — sesi onun hararetli bilincine ulaştı. — Sarılmana ihtiyacım var.
— Öyle diyorsun ki, — Bahar pencereye yaklaştı, — inanayım diye, ama sen Leyla’yı, torunumu kucaklıyorsun.
— Kıskanıyorsun ve yanılıyorsun, — Evren’in sesi gülümsedi, sanki istediğini elde etmiş gibiydi. — Ben hep senden bahsediyorum, sadece seni düşünüyorum, sadece seni hayal ediyorum, çabuk gel, — diye yalvardı.
— Evrreeen, — Bahar istemsizce gülümsedi, — çalışmam lazım, — ayağının dibindeki kâğıtlara baktı.
— Ama ben seni evde bekliyorum, — ısrar etti. — Dakikaları sayıyorum. Çabuk gel, yoksa seni bu protokollere kıskanmaya başlayacağım, — ve hiç şaka yapmıyordu.
— Sen delisin, — dedi Bahar ve kahkaha attı, kısa, berrak bir kahkaha; hemen ağzını kapattı, arkasına baktı, biri duyar diye korktu.
— Senin için deliriyorum, — Evren hiç inkâr etmedi.
Bahar eğildi, kâğıtları yerden topladı, masaya koydu. Doğrulunca yüzünü buruşturdu, belindeki ve dirseğindeki ağrı kendini hatırlattı. Birden evine gitmeyi, onun beklediği yere gitmeyi, yanına gitmeyi çok istedi. Sandalyesine oturdu, derin bir nefes verdi.
— Sonra, Evren, — diye fısıldadı.
— Yine de seni bekleyeceğim, — dedi Evren sevecen bir sesle, neredeyse mırıldanarak.
O an onun yüzünde o kedi gülümsemesini hayal etti; içini ısıtan, kanını hızlandıran gülümsemesini.
— Seni seviyorum, öpüyorum, — dedi gülümseyerek.
— Gel ve öp, — sesinde inatçı bir ton vardı. — Hem de hassas cildini çizmeden, — diye hatırlattı. — Yatak odasında yemek yiyebiliriz, ikimiz. Birlikte duş alabiliriz. Sırası fark etmez, — sesi derinleşti.
— Evren! — gözleri parladı; korku boğazını tırmalıyordu, çünkü nasıl olurdu ki, herkes evdeyken birlikte odaya çekilip yemek yesinler?
— Seni seviyorum, seni bekliyorum, — dedi derin bir nefes alarak, kendini sakinleştirmeye çalışıyordu. — Öpmek için gerçek seni istiyorum, sadece seni, — sesinde her zamanki kesinliği vardı.
Onu yine güldürmeyi başardı, Bahar kahkaha attı, başını salladı, vedalaştı ve telefonu kapattı. Avuçlarını yanaklarına bastı, evde olmaktan korkusu mu yoksa onun yanında olma isteği mi ağır basıyordu, anlamaya çalıştı…
***
Evlerin siluetine bakıyordu. Sert Kaya pencerenin önünde durmuş, telefonu kulağına dayamıştı.
— Evet. Hastanedeler, — sesi derindi.
— Evet, her şey beklendiği gibi, — neredeyse tekdüze konuşuyordu.
— Evet, kontrol altında.
Sustu, dikkatle dinledi, uzaklara baktı.
— Hayır… artık bebek yok, — parmakları pencere pervazını kavradı.
Bakışlarını indirmedi, sanki yüksek sesle değil de boşluğa konuşuyordu.
***
Bahar monitörden gözlerini ayırdı. Düşüncelerini toparlaması uzun sürdü ama artık erteleyemezdi. Ayağa kalktı, odasından çıktı. Bütün günü neredeyse Gülçiçek ve Reha’dan kaçarak geçirmişti. Evet, sabah vizitte uğramıştı ama öylesine kısa bir ziyaret olmuştu ki, onlar soru soramadan çıkmış, o da hiçbir şey anlatmamıştı.
Sessizce kapıyı tıklattı, birkaç saniye bekledikten sonra açıp içeri girdi. Reha yarı oturur halde yatakta dergi okuyordu. Yanında Gülçiçek telaşla dolanıyordu. Bahar bu manzaraya gülümseyerek baktı, durdu, onları izledi. Annesi sanki hiç yerinde oturmuyordu; bir yandan eşinin yastığını düzeltiyor, bir yandan serum setine göz atıyordu. Hatta güneş ışıkları rahatsız etmesin diye hemşireden jaluzileri indirmesini bile rica etmişti.
— Bahar, — onu ilk fark eden Reha oldu. Dergiyi kenara bıraktı, gülümsedi. — Gel, otur, bütün gün seni görmedik, — dikkatle baktı kızına.
Bahar başını salladı, yaklaştı. Gözlerini bir annesine, bir Reha’ya çeviriyordu; ne söyleyeceğini bilemiyordu.
— Yine hiçbir şey yemedin, değil mi? — diye ellerini salladı Gülçiçek, yanına geldi.
Biraz kısılarak kızının gözlerine baktı.
— Görüyorum işte, solgunsun, yorgunsun. Hiç uyuyor musun bari? — sorular ardı ardına geldi.
— Anneciğim, lütfen, — Bahar onun ellerini tuttu, gülümsedi.
— Bırak onu, Gülçiçek, — araya girdi Reha. — Otursun, — yatağın yanındaki sandalyeyi işaret etti.
— Aman ha, — hemen tepki gösterdi Gülçiçek, — yok yok, biliyorum ben seni. Şimdi tıbbi sorgular başlayacak.
Gülümsemesi yüzünden kayboldu.
— Bugün bir bebeği kaybettik, — dedi Bahar aniden, pencereye bakarken. — Anne hayatta kaldı, — sustu. Gülçiçek ciddileşti, bir adım geri çekildi, istemsizce kocasına baktı ama Reha bütün dikkatini Bahar’a çevirmişti.
— Hep kendi sesimi duyuyorum, Profesör Reha, — dedi itiraf edercesine. — Öncelik — anne.
— Bahar, — Reha elini uzattı. Bahar yanına yaklaştı, o da kızının elini sıktı. — Tıp budur işte, — sesi sakindi, bakışları net. — Bu sözlerle yaşamayı öğreniyoruz. Kulağa korkunç geliyor, biliyorum; ama işte bu soğuk kararlar hayat kurtarıyor.
— Ama kalpte iz bırakıyorlar, — Bahar diğer elini göğsüne bastırdı.
— Bahar, — Gülçiçek ellerini salladı, — o heyecanlanmamalı. Niye bunları anlatıyorsun ki ona?
— Bırak onu, Gülçiçek, — Reha ciddi bir sesle karşılık verdi. — O ameliyathanedeydi, onun da yaraları var. Otur, — yine teklif etti.
Bahar yine reddetti.
— Onun by-pass’ı var, Bahar, — Gülçiçek’in sesi titredi. — Dinlenmesi lazım! — sonra birden kızına sarıldı. — Senin de dinlenmen lazım, — yetişkin kızını göğsüne bastırdı. — Hadi, ben sana yemek yedireyim, — diye önerdi.
Bahar derin bir nefes aldı, mahcup bir şekilde gülümsedi, annesinin omzuna yaslandı, sustu. Reha başını salladı, sanki karısının tam da en uygun olmayan anda aşırı şefkatle araya girmesine hayıflanıyordu.
— Biz tam bir takımız, — gülümsedi Reha, dizlerinin üstündeki battaniyeyi düzelterek. — Biri kızıyor, diğeri susuyor, ben de denge tutuyorum, — şakalaşmaya çalışıyordu.
— Anne, — Bahar başını kaldırmadan konuştu, — Evren… biz birlikte yaşıyoruz, — dedi kısık sesle.
Gülçiçek kızını daha da sıkı sardı.
— İyi etmişsin, — dedi gözyaşlarıyla. — Yeter artık köşe bucak saklandığın.
— Bu yaşta saklanmak komik olur, — diye onayladı Reha. — Dürüst yaşamak gerek.
Gülçiçek biraz uzaklaştı, gözyaşlarını sildi.
— Sonra yine uğrarım, — dedi Bahar mahcup bir şekilde; çünkü sohbet artık dönüp dolaşıp aynı yere gelecekti… fırsatı kaçırmıştı, asıl söylemek istediğini söyleyememişti.
Reha ona çok dikkatle baktı, sanki söyleyemediğini anlamış gibiydi. Bahar annesini yanağından öptü, onun elini kısa bir an sıktı, sonra neredeyse koşar adım odadan çıktı.
***
Kapıyı kapattı ve derin bir nefes verdi. En zoru geride kalmıştı, her şeyi söylememiş olsa da. Henüz bir adım bile atmamıştı ki, cebindeki telefon titredi.
— Siren? — Bahar sırtını duvara yasladı. — Mert’le ilgili bir şey mi oldu? — nefesi yeniden hızlandı, eli göğsüne indi.
— Daha iyi, — dedi Siren’in sesi. Bahar gözlerini kapattı. — Evren… o yardım etti. Hem yumuşak olmayı hem de aynı anda doktor olmayı biliyor, — sözleri Bahar’ın dudaklarına bir gülümseme getirdi.
Sanki bu birkaç cümle ona güç vermişti, omuzları gevşedi.
— Ben de böyle davranabileceğini hiç beklemiyordum, — diye itiraf etti Siren, — çocuklarla…
Bahar zorla yutkundu… yine çocuklar… neden bugün hep çocuklar?
— Teşekkür ederim, Siren, — telefonu daha sıkı kavradı, nefesi düzensizleşti. — Ona iyi bak, — diye fısıldadı ve aramayı sonlandırdı.
Koridorda birkaç saniye daha durdu, beyaz duvarlara baktı. Derin bir nefes aldı, gözlerinin kenarını sildi, toparlanmaya çalıştı.
Sessizliği ayak sesleri bozdu. Sert Kaya adeta birden ortaya çıktı. Önünde durdu ve hareketsiz kaldı.
— Doktor Bahar, — sesi onu istemsizce irkiltti. Sesinde ne sıcaklık vardı ne öfke — sadece kuru bir tespit. — Bugünkü ameliyatınızı izledim. Duygularınıza kapıldınız!
— Kadın yaşıyor, — diye karşılık verdi Bahar.
— Şimdilik, — dedi sakin bir şekilde. — Ya da diyelim ki henüz… — başını hafifçe yana eğdi, gözlerinin içine baktı. — Ama çocuk yok artık!
Bahar doğruldu, çenesi titredi ama bakışlarını kaçırmadı.
— Kararları kalbinizle vermeye hakkınız yok, — sözleri bir emir gibiydi.
Bahar’ın boğazı düğümlendi, öksürmek istedi. Karşılık vermedi, sadece titremesini saklamak için ellerini önlüğünün ceplerine gizledi.
Sert Kaya hafifçe başını salladı, sanki hükmünü vermişti. Döndü ve gitti. Onu koridorda tek başına bıraktı.
Ama o yalnız değildi; köşede, az önceki hastanın kocası Kamil durmuştu. Yüzündeki tüm renk çekilmişti. İstemsiz bir şekilde bu garip konuşmaya tanık olmuştu.
Bahar şaşkınca arkasına baktı, kapalı kapıya göz attı ve sadece koridorda yürümeye devam etti. Duvara dokunmak, bir destek aramak istedi sanki, ama yapmadı; sadece ilerledi.
***
— Gitti, — Gülçiçek kapıya baktı, sonra kocasına döndü. — Anlıyorsun, değil mi? — kapıyı işaret etti.
— Her şeyi söylemedi, — diye onayladı Reha. — Şimdi ancak söyleyebildiği kadarını söyledi, — gözlüğünü düzeltti, yastığa yaslandı.
— Korkuyor, — Gülçiçek ellerini ovuşturuyordu, yatağının yanında ayakta durmuş, kızına nasıl destek olacağını bilmiyordu. Kocasını bırakamazdı, peşinden gidemezdi. — Ben de onun için korkuyorum.
Reha tabletine baktı ama açmadı; yanında Gülçiçek varken hasta dosyalarına göz atmadı, çünkü o ne zaman tıbbi şeyler düşünmeye kalksa, karısı hep onu azarlardı. Ama yine de Bahar’ın dile getirmediği şeyleri oradan öğrenebileceğine inanıyordu.
— Herkesin kendi sorumluluğu var, sevgilim, — elini uzattı. Gülçiçek yanına geldi, yatağın yanındaki sandalyeye oturdu. — Onun da artık güvendiği biri var. Onlar halleder. Biz onlara güvenmeliyiz.
— Sence başardı mı? — Gülçiçek derin bir nefes alıp elini sıktı.
— Eğer bize ilk kez Evren’den bahsettiyse… demek ki evet, — gülümsedi Reha. — Yavaş yavaş oluyor. Bu sabah hiç konuşmamıştı, hatırlasana.
— Yeter ki Evren onu yarı yolda bırakmasın, — diye fısıldadı Gülçiçek, gözleri kızardı.
— O artık onun sorumluluğu, — Reha diğer elini de onun üzerine koydu, eşinin ellerini kendi elleri arasında tuttu.
Sessizce birbirlerine baktılar.
— Ama yine de, — birden toparlandı Gülçiçek, — sen daha taburcu olmadın. Hastaneden kimseyle konuşmanı istemiyorum! — sesinde sertlik vardı. — Heyecanlanmamalısın!
— Biz doktorlar, — diye gülümsedi Reha, omuz silkti, — her zaman hastaları ve hastaneyi düşüneceğiz.
— Düşünmek başka, — neredeyse kabul etti Gülçiçek. — Ama geceleri ameliyata girmek, saatlerce ayakta kalmak artık senin yaşına uygun değil, Reha. Artık başkalarına güvenmeyi öğrenmelisin.
Reha onun elini okşadı, başını salladı.
— Demek ki bana da bırakmayı öğrenmek düşüyor, — sesi biraz alçaldı. — Belki gerçekten emeklilik zamanı geldi, — derin bir nefes aldı. — Bu son değil, — gözleri kızardı, — bu da bir çeşit güven, — eşine bakarak yumuşak bir sesle konuştu. — Arkandan devam edenlere güvenmek.
Odaya sessizlik çöktü, huzurlu bir sessizlik. Gülçiçek battaniyeyi düzeltti, Reha gözlerini kapadı. İlk kez elini tablete uzatmadı, ilk kez yeni bir tıp dergisine bakmadı… ilk kez kendine sadece dinlenmeyi izin verdi.
***
Kendi başına kalmaktan yorulmuştu. Sessizlik onu boğuyordu. Telefonu çalınca Cem irkildi. Biri onu hatırlamış olamazdı, buna inanmakta zorlandı. Ekrana baktı, yüzünü buruşturdu — “gizli numara”. Yine de isteksizce açtı.
— Siber polis konuşuyor, — telefondaki ses kuru, erkek bir sesti. — Bir sızma vakasıyla ilgili soruşturma yürütülüyor. İfade vermeniz gerekecek. Size celp göndereceğiz.
— Ne soruşturması? — Cem’in yüzü bembeyaz oldu. — Bu bir hata!
Ama karşı taraf çoktan vedalaşmıştı. Hat kesildi. Cem telefonu kanepeye fırlattı, evin içinde telaşla dolaşmaya başladı, raflardan eşyaları yere savurdu.
— Tabii ki! Tabii ki onun yüzünden! — bağırıyordu. — Bahar yüzünden! Hepsi beni oyuna getirdi. Günah keçisi yaptılar beni! Ama o bana söz vermişti, — Cem salonun ortasında durdu, nefes nefese, saçlarını kavradı.
Sonra telefonu tekrar aldı, onun numarasını çevirdi, sanki tek kurtuluşu oradaydı. Uzun uzun çalmasına rağmen Evren açmadı.
— Alo, — kardeşinin sesi soğuktu, uzak.
— Bana biraz önce aradıklarını biliyor musun? — diye haykırdı Cem, öfkeyle koltuğun arkalığına vuruyordu. — Soruşturma başladı! Siber polis! Bunun nasıl sonuçlanacağını anlıyor musun?
— Anlıyorum, — dedi Evren. Telefonda çocuk kahkahaları, tabak çanak sesleri geliyordu.
Sanki üzerine buz dökülmüştü. Evren oradaydı, Bahar’ın yanındaydı. Cem’in dudakları titredi.
— Sana bunun kötü biteceğini söylemiştim, — dedi Evren, ama sesi uzak, ilgisizdi. — Sonuçları olacağını da söylemiştim.
— Sen her şeyi biliyordun! — Cem öfkeyle bağırdı, sandalyeye çöktü.
— Böyle olacağını biliyordum, — diye sakince karşılık verdi Evren. — Uyarılmıştın.
— Yani bir de seviniyor musun? — Cem ayağa fırladı, yüzü öfkeyle gerildi. — Onun yüzünden, o hastane yüzünden, artık ömür boyu damgalandım!
— Cem, yanında olacağım ama yaptıklarının hesabını vereceksin, — dedi Evren tekrar. Telefonda yine kahkahalar yükseldi.
— Orada seni daha iyi mi besliyorlar? — diye öfkeyle haykırdı Cem. — Sen onun yanındasın, Bahar’ın yanında, ama benim hayatım yıkılıyor! Yanımda olman lazım! Burada!
— Cem, — sözünü kesti Evren, — yanındayım, — bir kez daha tekrarladı.
— Yanımda mı? Nerede yanımdasın? Onun evindesin! — Cem inanmıyordu. — Sen beni sattın. Bahar’ı ve hastaneyi seçtin. Benim için kimim ben? Hiçim! Naz da beni kovdu, sadece birkaç fotoğraf yolladım diye! Fotoğraf! — bağırdı. — Bunun için köpek gibi sokağa attı beni. Ben senin kardeşinim! — yumruğunu göğsüne vurdu. — Tek akraban benim! Onlar değil!
— Tam da bu yüzden, — Evren’in sesi sertleşti, — sen benim kardeşim olduğun için artık benim arkamın arkasına saklanmana izin vermeyeceğim. Yaptıklarının bedelini sen ödeyeceksin.
— Ben hiçbir şey yapmadım! — Cem çığlık attı. — Hepsi onlar! O yaptı!
— Hayır, — Evren’in sesi buz gibi kararlıydı. — Sen! Sen yaptın!
— Hayır… — dedi Cem korkuyla, telefonu elinden düştü.
Evren görüşmeyi sonlandırdı. Cem kanepenin kenarına çöktü, başını elleriyle kavradı. Gözlerinde korku, öfke, dehşet… ve artık kardeşinin onu korumayacağını anlama acısı vardı.
***
Bahar bir anlığına gözlerini kapattı, sonra yeniden yanıp sönen imleciyle ekrana baktı. Çalışma günü bitmişti ama o hâlâ eve gitmeye acele etmiyordu. Evren onu bekliyordu, protokollerin çoğunu da bitirmişti, ama Bahar hâlâ koltuğunda oturuyor, ekrana bakıyordu. Ne Evren’le olan konuşmayı, ne de iki vakayı, iki kaybı düşünmek istemiyordu. Önceliğin ne olması gerektiğini, mümkün ile kabul edilebilir arasındaki sınırın nerede olduğunu bilmiyordu.
— Girebilir miyim? — Kapıda Uraz duruyordu.
Bahar başını kaldırdı, oğlunun bakışlarıyla karşılaştı. O artık beyaz önlüğünü çıkarmıştı; sanki önlüğü çıkarır çıkarmaz doktorlukları da bitmiş gibiydi. Bahar başını salladı. Bu konuşmayı ne kadar ertelese de bundan kaçış yoktu. En azından burada, evde değil, diye düşündü.
Uraz kapıyı kapattı, masaya yaklaştı. Aynı şeyleri tekrar yaşıyor gibiydi. Sabah Evren’den azar işitmişti, şimdi ise annesinden açıklama bekliyordu. Sadece açıklama değil, garanti istiyordu. Böyle bir şeyin bir daha asla olmayacağına emin olmak istiyordu. Sandalyeyi çekip karşısına oturdu. Bahar sessizce ona baktı.
— Bugün olanları anlıyor musun? — Kendini tutmaya çalışıyordu.
Bahar sustu, o devam etti.
— Karaciğer nakli yapılmış bir kadın. Yirmi dördüncü hafta ve senin de karaciğerin var, anne, — diye hatırlattı. — Ama sen 29 yaşında değilsin.
Bahar başını salladı ama yine sustu, oğlunun içini dökmesine izin verdi.
— Ona, bir yıl sonra hamile kalabileceğini söylemişler. — Yumruğunu masaya vuracak gibiydi. — O da inanmış! — Eliyle bir yeri işaret etti. — Ve sonra biz orada kimi kurtaracağımıza karar verdik, anne?! Sen bütün riskleri fark ediyor musun? Sen gerçekten çocuk düşünüyorsun?
— Uraz, — Bahar elini uzattı, dokunmak istedi ama o geri çekildi. — Peki, — dedi Bahar, anne ile oğul gibi konuşamayacaklarını anlayarak. — O zaman doktor gibi konuşalım, — tabletini açtı, dosyayı buldu. — Bağırmadan, — dedi, kaşlarını hafifçe çatarak, gerekli bölümü açtı. — Elimizde ne var? — tableti ona çevirdi.
Bahar derin bir nefes aldı, oğlunun tablete bakmasına izin verdi.
— Şikâyetler: sağ üst kadranda ağrı, bulantı, baş ağrısı, tansiyon 170/110. Laboratuvar: AST 320, ALT 280, bilirubin yükseliyor. LDH 900’ün üstünde, trombosit 85 bin, idrarda protein 3+, INR 1,8, — bunları ezberden söylüyordu adeta.
— Fetus: kalp atımı düzensiz, kısa süreli deselerasyonlar, — diye devam etti Uraz, göz ucuyla annesine baktı.
— Ultrason? — dedi Bahar, dikkatini tekrar tablete çekerek.
Uraz başını eğdi:
— Hepatik arterde akım korunmuş, tromboz yok, ama staz bulguları, ödem var. Greft ağırlaşmış, — dedi sonuçları okuyarak.
— Güzel, — diye onayladı Bahar. — Ayırıcı tanı?
— İmmünsüpresyon toksisitesi? — ona baktı. — Pek uymuyor. Daha çok karma bir tablo: ağır preeklampsi ve HELLP sendromu, nakil sonrası. Ayrıca subakut reddetme ihtimali — takrolimus seviyelerini bilmiyoruz.
— Aynen, — diye onayladı Bahar. — Yirmi ikinci ile yirmi altıncı haftalar ağır gestozların “penceresi”. Gebelik plazma hacmini artırıyor, ilaç metabolizmasını değiştiriyor — takrolimus düşüyor, organ darbe alıyor. Aynı zamanda preeklampsi endoteli vuruyor — karaciğer çöküyor, trombositler azalıyor, INR yükseliyor. Bu kimsenin “suçu” değil. Bu fizyoloji, nakille üst üste binen, — dedi sakin bir sesle.
— Ama ona söylediler, olur diye, — Uraz’ın sesi kısıldı, yine de bağırmadı.
— Olur, — diye kabul etti Bahar. — Ama bu herkes için ve her zaman güvenli demek değil. Genel öneri 12 aydan önce değil, evet. Ama sonrası kişiye göre değişir: stabil enzimler, immünsüpresör seviyeleri, şüphe varsa biyopsi. Kimi sorunsuz geçirir, kimi geçirmez.
Uraz ona baktı, sustu. Bahar da sustu, onun düşünmesine izin verdi.
— Bunu profesörle konuştunuz mu? — diye sordu doğrudan. — Seninle şimdi konuştuğumuz her şeyi. Testlerini yaptın mı? Analiz verdin mi?
Bahar zorla yutkundu. Ona “bu senin işin değil” diyemezdi… çünkü bu aynı zamanda onun da işi sayılırdı. Kararı sadece Bahar verecekti ama bunun bütün aileye dokunacağını biliyordu.
— Profesör böyle bir riski almaya hazır mı? — sesi titriyordu. — Senin hayatını riske atmaya hazır mı? Sen farkında mısın, dokuz ay boyunca korkuyla yaşayacağız!
Bahar gözlerini kapattı.
— Şimdi diyeceksin ki, öncelik anne, — dedi Uraz. — Ama biz ikisi için de savaşıyoruz.
Onun sözleri alay gibi geldi. Bahar’ın içi acıyla sıkıştı.
— Çocuğu kaybettik, — dedi sessizce. — Artık çocuk yok.
— Peki bundan sonra ne olacak, anne? — Uraz duymamış gibiydi. — Stabilizasyon, laboratuvar takibi. Eğer reddetme varsa steroid pulse tedavisi, transplantasyon ekibi. Hepsi saatlik dinamiklerle. Günlerle değil. Saatlerle, — göz göze geldiler. — Bugün seni orada gördüm, ameliyathanede, sedyede… Senin olduğunu hissettim, anlıyor musun?
Bahar kalktı, masayı dolandı, oğlunun yanına gitti. Onu kollarına aldı, başını göğsüne bastırdı, saçlarını okşadı.
— Her şeyi anlıyorum, — diye fısıldadı.
— Ve sen hâlâ onunla çocuk konuşmasına izin vereceksin? — kafasında bir türlü oturmuyordu.
Bahar gözlerini kapadı.
— Ben kendime hayatı konuşma izni vereceğim, — dedi alçak sesle. — Riskleri de konuşacağım. Ama bu benim seçimim olacak, senin değil Uraz, Evren’in değil. Benim.
Uraz’ın omuzları titredi, kolları kalktı ve annesine sarıldı. Yüzünü gömleğine yasladı.
— Hadi yeniden doktor gibi konuşalım, — dedi Bahar. — Benim değerlerim stabil. Takipteyim. Nerede kırmızı bayraklar olduğunu biliyorum. Artık hasta değilim. Eğer karar verirsem, bu duygularla değil, acil servisin koridorunda değil, verilmiş bir karar olacak.
— Ama bugün, — onu daha sıkı sardı, — onu çağırdın.
— Bir anlığına doktor olmayı bıraktım, — itiraf etti. — Evet, benim de başıma geliyor. Ama sonra geri döndüm, işime.
— Peki bundan sonra ne olacak, anne? — sesi kısık çıktı.
— Uraz, her naklin ayrı bir hikâyesi vardır, — başını eğdi, saçlarını düzeltti, onu alnından öptü. — İmmünsüpresörler, yük, komplikasyonlar. Gebelik risk demektir, özellikle 22–26. haftalarda. Kimi karaciğer dayanır, kimi dayanmaz. Her şeyi önceden seçemeyiz.
— Ve sen hâlâ çocuk düşünüyorsun? — biraz geri çekilip gözlerine baktı. — Evren’e izin vereceksin?!
— Ben yaşamak istiyorum, — gözlerinin içine bakarak dedi Bahar. — Kendim için, senin için, Umay için, Evren için, hepiniz için. — Ona gülümseyerek baktı. — Ama sen şu an sessizce bağırıyorsun. Bana değil, — başını salladı. — Korkudan bağırıyorsun.
Uraz cevap veremeden kapı çaldı, içeri Yusuf girdi.
— Özür dilerim, — Bahar’ın Uraz’a sarıldığını görünce hemen gözlerini kaçırdı. — Profesör Evren beni gönderdi, sizi eve götürmemi söyledi. Nöbetiniz bittiğini söyledi.
Bahar başını salladı, oğlunun saçlarını bir kez daha okşadı ve geri çekildi.
— Siz gidin, — masasına dönüp koltuğa oturdu. — Ben biraz daha çalışacağım.
— Anne… — Uraz kaşlarını çattı.
Bahar sadece başını salladı. Ne tartışacak, ne kanıtlayacak gücü kalmıştı. Evren’in onu evde beklediğini biliyordu, herkesin beklediğini de… ama o gidemiyordu. Korku içini kemiriyordu. Çocuklarının önünde çekingenliği yetmezmiş gibi şimdi bir de bu sorun eklenmişti — ve cevabı yoktu.
Yusuf bir şey demek istedi ama Bahar çoktan kalemini almış, başını eğmiş, protokollere gömülmüştü. Evren’in evdeki katı talimatını hatırlıyor, ama ona ne diyeceğini bilemiyordu. Uraz annesine baktı — her şey tekrarlanıyordu. Annesi yine hastanede kalıyordu.
Uraz ve Yusuf çıktılar. Bahar masaya iyice eğildi, sonra alnını protokollerin üzerine koydu… güçlü olmaktan çok yorulmuştu. Sessizce, boğuk bir inilti çıkmasına izin verdi…
***
Sessizlik vardı. Parla oturma odasında pencerenin yanında oturmuş, kulaklıkları elinde tutuyordu. Umay kanepede uzanmış, yüzünü yastığa gömmüştü. Bir süre ikisi de konuşmadı. Sonra Parla aniden gülümsedi.
— Aslında komik, — dedi yüksek sesle.
— Neymiş komik olan? — Umay başını kaldırdı, ablasına baktı.
— Senin annenle amcan Evren sabahın köründe gizlice kaçıyor, anneannem de gizliden gizliye randevuya gidiyor, — bakışları dalgınlaştı.
— Hiç olmazsa eğleniyorlar, — Umay tekrar yüzünü yastığa gömdü. — Gerçi hepsi aynı şey!
— Teyzem Bahar’la amcam Evren’in ki herkesinki gibi değil, — diye devam etti Parla. — Onların daha randevusu bile olmadı, — başını salladı.
— Sen her şeyi randevuya bağlıyorsun, — Umay doğrulup oturdu. — Bunun benim annemle ne ilgisi var? — sinirlendi. — Benim annem hayatını kurmaya çalışıyor. Seninkine bak? Hep işte!
— İşte olması, skandallardan iyi, — Parla hemen karşılık verdi.
— Sanıyor musun ki benim annem sadece skandal yapar? — Umay fırlayıp kanepeden kalktı.
— Ben sadece şunu düşünüyorum, — dedi Parla sakinlikle, — her biri kendi bedelini ödüyor.
— Ama bedel farklı, — Umay acı bir tebessümle güldü. — Benim annemin en azından kalbi var!
— Benim annemin de gücü var, — diye patladı Parla. — O olmasaydı biz de ayakta kalamazdık. Benim annem de bir gün gerçek bir randevuya gidecek, — sesi bir an umutsuz çıkmıştı.
— Sen randevu uzmanı mı oldun yani? — Umay karşısına dikildi, ellerini beline koydu. — Sen kendin hiç gittin mi?
Parla çenesini kaldırdı, geri adım atmadı.
— En azından bakmayı ve sonuç çıkarmayı biliyorum, — sesi hâlâ sakindi.
— Ben de biliyorum! — parladı Umay. — Nasıl bittiğini biliyorum. Hep acıyla!
— Bu senin Cem’le öyle bittiği içindi, — Parla karşılık verdi, hâlâ sakinlikle. — Herkesinki öyle değil.
Umay bir darbe almış gibi irkildi.
— Ama annemin ki de öyle bitti! — gözlerini Parla’dan ayırmadı. — Onunla neler yaşandığını bilmiyor musun sanıyorsun? Hep aynı bitiyor, — dedi yeniden.
— Nereden biliyorsun? — Parla yumuşakça sordu.
— Çünkü ben artık biliyorum, — dedi Umay, pencereye dönerek. — Önce aşk sanıyorsun. Sonra geriye sadece acı kalıyor.
— Belki haklısın, — dedi Parla pencereye bakarak. — Ama yine de ben istiyorum ki teyzem Bahar’la amcam Evren’in her şey yolunda gitsin. Ve annem de sonunda gerçek bir randevuya çıksın, saklanmasın. — Birden sustu. — Bizim ailede herkes bir şey saklıyor sanki. Anneannem bile aynı dalgaya kapıldı. Ama araba iyiydi, — diye devam etti. — Anneannem çok memnundu, elinde lokumlarla döndü. Yüzünü gördün mü? — vazgeçmedi.
Umay kanepeye geri yığıldı, tekrar yüzünü yastığa gömdü.
— Gördüm, — dedi sessizce. — Sadece… bizde başka türlü olacağına inanmıyorum.
Ve sustular. Odaya yine sessizlik çöktü. Sadece pencereden gelen ışık yüzlerine vuruyordu — hâlâ gençtiler, ama gördükleri şeyler onları erken büyütmüştü…
***
Rengin artık hiçbir şey görmüyordu, masasında kapalı dosyanın önünde oturuyordu. Bakışları fazlasıyla donuktu, elleri kalemi çok sıkı kavramıştı. Kapı hafifçe tıklandı, içeri Serhat girdi.
— Biliyordum geceye kadar burada olacağını, — diyerek yaklaştı.
Rengin sadece ona baktı. Aralarında rahatsız edici bir sessizlik oluştu. Serhat’ın kaşları hafifçe kalktı, karşısına oturdu.
— Kendine fazla sert davranıyorsun, — sessizliği bozdu. — Başkalarına da… ama nedenini anlıyorum.
— Bizim işimizde hata lüksümüz yok, — dedi Rengin fazla sert bir sesle.
— Peki hayatta? Hayatta da hata yapılamaz mı? — diye sordu.
Sözleri onu incitti. Rengin bakışlarını kaçırdı, sanki canı yanmıştı.
— Her şeyi içinde tuttuğunu görüyorum, — sanki ruhuna dokunmaya çalışıyordu. — Zorunda değilsin.
Rengin ayağa kalktı, pencereye yürüdü. Önünde uzanan şehre bakıyordu.
— Sakın, — dedi fazla sert bir şekilde.
Serhat arkasına geldi.
— Seni incitmek istemiyorum, — sesi biraz yumuşadı.
— Hiçbir şey bilmiyorsun! — sesi çatladı. — Gölgede yaşamanın ne demek olduğunu mu sanıyorsun? Attığın her adımın sana hatırlattığını… — sustu, — on altı yıl… — devam etmedi.
— Bu seni tanımlamıyor, — dedi usulca. Elleri onun omuzlarına dokundu.
— Onun için tanımlıyor, — diye fısıldadı gözlerini kapatarak, bu dokunuşa izin vererek.
Yalnızca bir an zayıflığını sergiledi, sonra kendini toparladı, gözlerini açtı.
— Git, Serhat. Yarın yeni bir günümüz var, — dedi pencere önünde.
O ellerini indirdi. Yalnızca arkasında durdu, nefesini duydu.
— Hadi, — aniden onun elini kavradı, çekti. — Burada nefes alamıyorsun.
Rengin ona döndü, gözlerinde hem öfke hem yorgunluk vardı ama itiraz etmedi. Elini bırakmadan koridora çıktılar. Serhat emin adımlarla yürüyordu, sanki onun geri dönmeyeceğini biliyordu. Merdivenlere çıktılar, dış kapı aralıktı. İçeriye sıcak hava doldu. Rengin derin bir nefes aldı.
Parmaklarını açtı, ondan uzaklaştı. Ellerini korkuluklara koydu, öne eğildi, gözlerini kapayarak iştahla nefes aldı. Hafif esinti yüzünü okşuyor, saçlarını dalgalandırıyordu.
— Neden hep buradasın? — sessizliği bozdu. — Ev mi tuttun? Daire?
— Nasıl gidebilirim? — soruyla karşılık verdi. — Artık alıştım, — omuz silkti. — Eğer gidersem, o uyur da uyanmazsa ve ben yanında olmazsam… bunu kendime asla affetmem, — itiraf etti.
Rengin gözlerini açtı, başını salladı.
— Ben eve geliyorum, orada sadece boşluk var. Evde kimse yok, sadece duvarlar, — dedi alçak sesle, ona dönerek.
Serhat uzun süre ona baktı, sonra bir adım attı, eli neredeyse omzuna dokundu.
— Rengin, — ismini yumuşakça söyledi.
O uzaklaşmadı. Onun gözlerine baktı. Serhat eğildi, dudakları ona dokundu. Rengin karşılık verdi ama sonra birden geri itti, geriye çekildi.
— Hayır. Böyle değil, — dedi sesi titreyerek.
Serhat sadece ona baktı.
— Ben sevmekten korkmuyorum, — dedi itiraf edercesine. — Ben kısıtlamalardan korkuyorum. Çok uzun süre gölgede, hata gibi yaşadım, — sesi öfkeye kaydı. — Aynısını istemiyorum.
Arkasını döndü, elleri tekrar korkuluklara kenetlendi. Kendine bu zayıflığı tanıdığı için, yeniden umut etmeye başladığı için kızgındı.
— Rengin, — Serhat tekrar yaklaştı.
— Şimdi düşünüyorum da, eğer Bahar doğurmaya kalkarsa, — birden fazla yüksek sesle konuştu, konuyu değiştirdi.
— Ne? — anlamadı Serhat.
Rengin ona döndü, kollarını göğsünde kavuşturdu, kendini korur gibi. Gözlerinin içine baktı.
— Ya ona bir şey olursa? Ya Uraz’la Umay tamamen yalnız kalırsa?
— Öyle düşünme, — Serhat kaşlarını çattı. — O güçlü.
— İki nakil, Serhat. İki kez nakil oldu. Üstelik bizim bugün bebeğini kaybeden hastamız gibi 29 yaşında değil. Bundan sonra bedeninin nasıl tepki vereceğini bilmiyoruz. Ben doktorum, biliyorum, her an her şey yıkılabilir, — yeniden arkasını döndü, derin nefes aldı. — Onun çocuklarının yanında kim olacak? Uraz’la Umay babalarını kaybetti, — sustu, — Parla da öyle.
Serhat sessiz kaldı. Rengin’in dudaklarında acı bir gülümseme belirdi.
— Hiç kimse anneyi yerine koyamaz, — diye fısıldadı, ellerini korkuluklara bastırarak.
Serhat yanına geldi, elini karnına koydu, onu arkasından kendine çekti, bırakmadı. Vücudu titremeyi bırakana, kollarında gevşeyene, ona yaslanıp gözlerini kapatana kadar onu tuttu…
***
Evren, Leyla’yı kucağında tutuyordu. Onu bir dakika bile bırakmak istemiyordu. Bahar ne kadar rica etse de üstüne gitmemesini, Evren ondan ayrılamıyordu. Onun yanaklarındaki gamzelere hayran kalıyordu, gülünce yüzünde açılan çukurlara, bir de mis gibi kokuyordu. Umay artık denemekten vazgeçmişti; kaç kez almaya çalıştıysa Evren hep bahane buluyor, elinden savıyordu.
Yemek hazırlanır hazırlanmaz Leyla yine onun kucağında olmuştu. Siren ona bakarken gülümsemesini gizliyordu. Nevre elinde telefonu çeviriyor, pencereye bakıyordu. Parla ile Umay göz göze gelip gülümsediler. Evren salonun içinde dolaşıyor, ara sıra Leyla’yı havaya atıyor, küçük kız kahkahalara boğuluyor, o kahkahalar oradaki herkesin yüzüne gülümseme konduruyordu.
Evren’e öyle geliyordu ki, kucağında Bahar’ın küçüklüğü vardı; güldürdüğü, havaya fırlatıp sonra yakaladığı, nefesini kesmesine sebep olduğu hep oydu.
— Ne zaman gelecekler artık? — diye sordu yine Umay.
— Evren, — Siren yanına yaklaştı, — sana onu bu gece gerçekten veririm, — sözleri tehdit gibi çıkmıştı ama Evren’in gözleri parladı, sanki bu fikir ona cazip gelmişti. — Onu böyle hoplatmayı bırak, uyumayacak yoksa, — diye rica etti.
Siren onu durdurdu, bakışlarını kendisine çevirdi. Evren öyle coşkulu, öyle mutlu, öyle sevinçli görünüyordu ki, sanki bir çocuktu. Sanki hayatında hiç bu kadar mutlu olmamıştı.
— Onu bana verecek misin? — Siren ona doğru yürüdü.
Evren küçük kızı daha da sıkı sardı, Siren’den yüzünü çevirdi. Onun her parmağını öpmeye, boynuna gömülüp sadece koklamaya hazırdı; o kadar tatlı, narin, kırılgandı ki.
Dışarıdan motor sesi duyuldu, salondakiler kıpırdandı.
— Sonunda, — dedi Umay, kanepeden fırladı.
Siren gülümseyerek başını salladı. Bahar’ın eve dönmüş olması onu rahatlatmıştı. Demek ki Evren’in enerjisinin bir kısmı ona yönelecek, onlar da biraz nefes alabileceklerdi. O kadar fazlaydı ki Evren, her şeye yetişiyor, herkesten önce davranıyordu; onlar daha buna alışamamıştı. Bahar’ın böyle davranması ayrı bir şeydi ama Evren’i bu rolde görmek bambaşkaydı.
Herkes kapıya döndü. Eşiğin önünde Uraz duruyordu, arkasından Yusuf geliyordu… Bahar yoktu. Evren kaşlarını çattı, sessizce Yusuf’a baktı. Gözleriyle sordu: Bahar nerede?
Uraz, Leyla’yı kucağında tutan Evren’i karşısında görünce donup kaldı. O an zihninde her şey altüst oldu… Sanki Bahar artık yoktu. Geriye sadece Evren kalmıştı, bir de onların çocuğu… ama annesi yoktu… ve bir daha da dönmeyecekti… asla. Uraz farkında bile değildi, Evren’in kucağında aslında kendi kızı olduğunu; o an sadece annesini ölmüş gibi hissetti.
— Ne yapıyorsun sen?! — dedi ona doğru bir adım atarak.
Evren hafifçe döndü, sanki Leyla’yı korumak ister gibi; Uraz’ın bakışları öyle şok içindeydi ki.
— Yetmedi mi size anneniz?! — diye bağırdı Uraz, kendini kaybederek. — Onu da mı öldürmek istiyorsunuz?!