Bahar, evrenin güneşi olmaya hazır mısın?
Bölüm 10. Kısım 1
Bir anlık sessizlik, sanki bir zar gibi yırtıldı.
Evren kapıda dondu kaldı, bakışlarını üçü üzerinde gezdirdi, sonra Bahar’da durdu. Kadının duruşundaki gerginliği, gözlerindeki endişeyi, yüzeysel nefes alışlarını hemen fark etti. Ona yaklaşmak üzereydi ki, pencereden gelen bir nefes sesi onu durdurdu. Sözlerin ve tebessümün yerini anında öfke aldı. Evren dişlerini sıktı — burada bile, kendi yatak odalarında bile — baş başa kalamıyorlardı.
— Ben… — dedi Evren, ama cümlesini tamamlamadan sustu.
Bahar yatakta oturuyordu, testin gösterdiklerine hâlâ inanamıyordu. Dünya sanki bir milimetre kaymıştı. Hayatla uçurum arasında bir milimetre. Cebinde sımsıkı tuttuğu test titriyordu. Rengin’in ne hissettiğini bilmiyordu ama istemsizce ona baktı. Kadın, elini yanağına bastırmış, pencerenin yanında duruyordu. Bahar’ı öyle bir korku sarmıştı ki, tek bir kelime bile edemiyor, yapabildiği tek şey nefes almaktı.
Çağla yatakta doğrulup Evren’e baktı. Elini Bahar’ın sırtına koydu, o anda Bahar kendine geldi. İrkilerek ayağa kalktı, kapıya doğru yürüdü. Onun yanından geçti, Evren de arkasından gitti.
Evin her yanından sesler geliyordu — konuşmalar, tabak çanak gürültüsü, çocuk kahkahaları. Ev sanki kendi kendine yaşıyor, onlara iki kişilik bir alan bile bırakmıyordu. Merdivenlerin yanında durdular. Bahar nefesini dengeleyip korkuluklara tutundu.
— Kızgın mısın? — dedi arkasını dönmeden, aniden bastıran mide bulantısı ve krampla boğuşarak.
— Kızmamak için bir sebep var mı? — sesi kısık ve ağırdı.
— Evren…, — diye fısıldadı Bahar, gözlerini kapatıp öksürdü, sabah bir şey yiyip yemediğini hatırlamaya çalıştı.
— Bahar, — o, ona yaklaşarak kulağına doğru eğildi, — artık kendi yatak odamıza bile giremiyorum, içerisi yabancı insan dolu!
— Rengin ve Çağla mı? — diye sordu Bahar. — Yabancı insanlar mı onlar?
— Bizim yatak odamızda, Bahar, — dedi Evren, — yoksa artık orası bizim yerimiz değil mi? Sanki senin yanında herkes var, bir ben yokum! — diye öfkelendi.
— Peki sen, gerektiğinde yanımda mıydın? — diye döndü Bahar ona.
— Yine Amerika’yı mı ima ediyorsun? — diye hırladı Evren.
Bahar bir basamak aşağı indi.
— Sessiz kaldığında, neden sustuğunu bilmek istiyorum, — dedi kısık sesle. — Aynı Meryem Özkan’da olduğu gibi.
— Anlaşılmayacak ne var ki? — dedi Evren, arkasından gelip neredeyse ona çarparak. — Meryem Özkan benim halam. Bizi ablamla terk etti. Annem öldüğünde geri dönmedi. Gerçekten onunla görüşmek istediğimi mi sanıyorsun? Beni hayatından silen biriyle?
Bahar derin bir nefes aldı, cevap vermedi. Evren bir adım daha attı, aralarındaki hava yine son günlerin söylenmemiş sözleriyle doldu.
— Bana tek kelime bile ettirmedin, — diye fısıldadı Evren, nefesi dudaklarına değerek. — Ne atamadan sonra, ne de Meryem Özkan’dan sonra.
— Çünkü her şeyi sen kendi başına kararlaştırdın, — dedi Bahar, elini onun eline kenetleyerek. — Ve sustun.
— Böyle öğrenmeni istemedim, — dedi Evren, onu tutarak. — Ama bu, seni dışladığım anlamına gelmez.
— Ben de bağırmak istemedim, — dedi Bahar, başını hafifçe onun omzuna yaslayarak, bakışlarını kaçırdı. — Sadece dayanamadım.
— Sürekli birbirimizi mi inciteceğiz yani? — diye sordu Evren, yavaşça aşağı inmeye başlarken.
— Bilmiyorum, belki de, — dedi Bahar nefes verir gibi, — biri ilk pes edene kadar.
— Meryem’i çağıracağını bilmiyordum, — dedi Evren, elini bırakmadan.
— Çünkü ben bir doktorum, — dedi Bahar, yutkunarak. — Ve o benim hastam, Evren.
— Ama o aynı zamanda benim halam, — dedi adam, sesi acıyla doluydu.
— İşte tam da bunu konuşmak istiyordum, — dedi Bahar, durup ona dönerek. — Evren, — diye fısıldadı, — Mert için… teşekkür ederim, — parmakları onun elini biraz daha sıktı.
— Bu… — Evren kaşlarını hafifçe çattı, neyi kastettiğini hemen anlayamadı, — teşekkür edecek bir şey yok. Herkes aynısını yapardı.
— Hayır, herkes yapmazdı, — dedi Bahar’ın sesi titreyerek. — Sen torunumu kurtardın.
— Şu an beni endişelendiren bu değil, — diye kesti sözü Evren.
— Peki ne endişelendiriyor seni? — Bahar, onun kendisini sarılmasını, sakinleştirmesini, korkusunu dindirmesini o kadar istiyordu ki… ama bunu söyleyemedi, önce emin olması gerekiyordu.
— Biz, — dedi sadece. — Biz — ve bana nasıl baktığın. Sanki yine yabancıyım.
Bahar cevap vermedi. Yalnızca başını eğdi, midesindeki yeni spazmı gizlemeye çalışarak dudağını ısırdı.
***
— Özür dilemene gerek yok, Nevra, — diye salondan İsmail’in yumuşak sesi geldi.
— Ama her şey mahvoldu, — diye nazlı bir sesle karşılık verdi o. — Bu gün, bu yemek...
— Bir gün felaket değildir, — dedi İsmail. — Ve sen bir hata değilsin.
Bahar onları, sanki yabancı bir müziği dinliyormuş gibi dinliyordu; sessiz, neredeyse fark edilmeden. Keşke onunla Evren’in de böyle bir fırsatı olsaydı — sadece konuşabilecekleri bir yer. Ama ev sanki çoktan başkalarının sesleriyle, başkalarının bahaneleriyle, başkalarının affedişleriyle dolmuş gibiydi. Evren yanındaydı ve ona bakıyordu.
— Biz hep böyle mi kalacağız? — diye sordu o.
— Bilmiyorum, — dedi Bahar. — Belki de aynı anda konuşmamayı öğrenene kadar.
— Özür dilemeye çalıştım, — dedi Evren, çekingen bir sesle.
— Ben de anlamaya, — diye fısıldadı Bahar, — ama ikimiz de başaramıyoruz.
Söylemek istediği başka bir şey vardı, ama kelimeler boğazında düğümlendi. Bahar aniden midesinin altında bir ağırlık hissetti, nefesi kesik kesik oldu.
— Bahar, — diye seslendi Evren, onun yüzünün solduğunu görünce kolunu sıkıca kavradı, — neyin var?
— Bir şeyim yok, — diye geri çekildi o, — sadece yoruldum, — dedi ve önden yürüdü.
Evren hemen arkasındaydı. Bahar devam etmek istedi ama kelimeler, abajurun yumuşak ışığında, birilerinin hafif gülüşünde ve yabancı hareketlerinde eriyip gitti.
Nevra, İsmail’in bir adım önünde duruyordu; ona dönüktü, omzuyla duvara yaslanmıştı, sanki küçük bir ada bulmuş gibiydi, perdeyle oynuyordu. İsmail yanında, neredeyse kıpırdamadan duruyordu. Duruşu sertti, dimdik — nefesi bile bir karar gibi.
— Dön bana, — dedi Nevra alçak sesle, parmakları gömleğinin yakasına kaydı.
— Gerek yok, — dedi İsmail, gözlerini kaçırmadan.
— Gerek var, — diye karşılık verdi Nevra, yakasını düzeltti, omzundan aşağı elini gezdirdi. — Hep aynı yürüyüş: sanki kurul toplantısına gidiyorsun — düzgün, titiz ama bir o kadar da umursamaz.
İsmail dudaklarının kenarıyla gülümsedi, ama bir şey demedi.
— Burada çok gürültü var, — diye devam etti Nevra, sanki laf arasında. — Bu aile..., — durakladı ama artık çok geçti, — hep bir şeyleri bozuyor, — cümleyi tamamlamak zorunda kaldı. — Yani... herkesi demiyorum. Sadece... burada düşünmek zor.
— Düşünmek gerekiyor mu? — diye sordu İsmail sakince, ona doğru yaklaşarak.
— Bazen gerekiyor, — Nevra bakışlarını indirdi, hafif bir tebessüm etti, sanki yanlışlıkla. — Sadece yanında olabilmek için, — dedi ve bir adım geri çekildi; aralarındaki mesafeyi açmak ister gibi, ama aslında onun adım atıp atmayacağını görmek için.
İsmail adım atmadı ama yüzünü de çevirmedi. Aralarındaki sessizlik gerilmiş bir tel gibi uzandı.
Bahar kapının girişinde durdu; arkasında Evren, elini dirseğinde tutuyordu. İkisi de onları izliyordu, farkında olmadan tanıklık ediyorlardı. Nevra ve İsmail salonun köşesinde, kalabalıktan ayrı, küçük bir ışık halkasında duruyorlardı.
— Şimdi bir insana benzedin, — diye fısıldadı Nevra dudaklarını yalayarak, — kuruldan kaçan birine değil.
— Kaçtım zaten, — dedi İsmail. — Kuruldan, konuşmadan, bu bağrışmalardan... — bir an sustu, bakışları onun dudaklarına kaydı. — Burada kendini kötü mü hissediyorsun? — diye sordu. — Seni götürebilirim.
— Bu kadar kolay mı? — diye kaşını kaldırdı Nevra. — Ne yüzük, ne düğün?
Bahar irkildi, Evren’in omuzları gerildi. Müdahale etmeye hazırlanmıştı ama Evren başını sallayıp onu durdurdu. İsmail’in gülümsemesi genişledi.
— Nereye götüreceğimi söylemedim ki, — dedi sakin bir sesle. — Belki de sadece daha az insanın olduğu bir yere.
— Ya orası fazla sessiz olursa, — dedi Nevra, — ve sen fark edersen ki kaossuz sıkıcı.
— Sensiz olursa, evet, — diye basitçe cevap verdi.
Nevra utandı, bakışlarını kaçırdı, sanki gömleğinin kolundaki bir kıvrıma bakıyormuş gibi yaptı; parmakları yine yakasına gitti, her şey yerinde mi diye kontrol eder gibi.
— İşte şimdi oldu, — diye fısıldadı. — Mükemmel. Şimdi yine bir adama benzedin, cerrahların kabusuna değil.
— Ve sen de burada yalnız bırakılmaması gereken bir kadına, — dedi İsmail sakince.
Nevra kısa bir kahkaha attı, parlak ama çabuk sustu.
— Gürültüsüz, kavgasız... korkarım iki gün sonra kaçarsın, — dedi gülümseyerek.
— Sensiz olursa, kaçarım, — dedi İsmail.
Onlar farkında değildi; merdivenlerin yanında Bahar ve Evren durmuştu. Bahar önce utandı — bir bakış, bir hafif gülümseme, bir dokunuş — her şey fazla canlı, fazla samimiydi. Gözlerini indirdi, sonra kaldırdı ve tam adım atacakken,
— Belki onlara söylemeliyiz, — diye fısıldadı.
Evren onun kolunu sıktı, durdurdu.
— Gerek yok, — dedi sessizce.
Bahar tam karşı çıkacaktı — burada çocuklar var, ev kalabalık, Nevra yine ölçüsüz — ama Evren onu yumuşakça mutfağa doğru yönlendirdi, birkaç saniye sonra kahve ve taze ekmek kokan koridora çıktılar.
— Mutfağa, — dedi alçak sesle.
Evren onu oraya, hâlâ konuşulabilecek, kimsenin bakmadığı o yere götürüyordu. Bahar’ın içinde her şey ritmini kaybetmişti: mide bulantısı, garip bir sıcaklık, soğuk eller. Evren’in sesi, kafasının içindeki uğultunun arasından zor duyuluyordu. Bir şeyler söylüyordu, ama Bahar odaklanamıyordu. Hamileydi. Hamileydi… ya yine dış gebelikse, ya bir şey ters giderse… ya Ayşe gibi vücudu dayanmazsa… bir de Nevra’yla İsmail… Rengin. Çağla? Çocuklar, torunlar. Evren, Yusuf. Bahar sanki ciğerlerindeki tüm havayı yitirmişti.
Evren ona pek bakmıyordu, ama parmakları Bahar’ın tenine değdiğinde, o ilk kez bu kadar derinden tepki verdi. Tutmaya çalıştığı bütün duygular birbirine karıştı: suçluluk, öfke, korku, kırgınlık ve kalbinin altında bir yerlerde tuhaf bir titreme.
— Evren, — bir şey söylemek istedi, sanki kendini savunmak ister gibi, ama aklında tek bir düşünce vardı: Yeter ki anlamasın… içimde yeni bir hayat başladığını.
***
— Bir de anneyle Reha… işte onlar hakkında hiç düşünmemişti.
Bahar ve Evren mutfağın eşiğinde durdular. Gülçiçek öyle bir aceleyle hareket ediyordu ki, sanki telaşıyla kendi düşüncelerini susturmaya çalışıyordu. Çaydanlığı ocağa koydu. Reha buzdolabının yanında duruyordu.
— Yine herkes için endişeleniyorsun, — dedi yumuşak bir sesle. — Bari bir dakikalığına otur, — diye ekledi.
— Kimse doğru düzgün yemek yemedi, — dedi Gülçiçek, gereksiz bir telaşla dolaptan çay bardaklarını çıkarırken. — Herkesin bir masa etrafında oturması lazım, aile gibi.
— Hepsi dağıldı, — diye güldü Reha, — onları tutuklayacak mısın yoksa?
Bahar tam içeri adım atacaktı ki, Reha’nın Gülçiçek’e uzandığını gördü, durdu. Evren onu hafifçe tuttu, müdahale etmesine izin vermedi. Bahar anlamadan ellerini iki yana açtı. Evren başını salladı. Reha onun bileğini tutmak istemişti ama Gülçiçek elini çekti.
— Sen sadece şaka yapmayı biliyorsun, — dedi Gülçiçek sinirli bir sesle. — Ciddiyim, Reha. Bu evde herkes kendi kabuğuna çekilmiş, ben ise… ben artık bu yarım tabaklardan, duvarın arkasından yapılan konuşmalardan bıktım, — boş bardağı masaya sertçe bıraktı. — Ve Mert’ten de.
Reha ona yaklaştı.
— O zaman bana bak, — dedi sakin bir sesle. — Ben senin ailendeyim, Gülçiçek.
— Tam zamanı buldun! — dedi o, yanından geçmek isterken; Reha belinden sardı, nazikçe, baskı yapmadan.
Bahar istemsizce geriye çekildi, Evren’in göğsüne yaslandı. Evren’in eli karnına değdi. Onu kendine doğru biraz daha çekti… Bahar’ın nefesi kesildi. Artık ne gördü ne duydu. Sadece onun eline bakıyordu; altında atan yeni bir hayat… sevgilerinin kanıtı, gerçeğe dönüşmüş hali. Mutfakta olan biteni anlamıyordu, tüm duyuları keskinleşmişti. Evren, kendisi, çocukları…
— Ben de senin çaydanlıkla tartışmayı bırakmanı bekliyordum, — diye fısıldadı Reha onun kulağına. — Gülçiçek, biz hâlâ yeni evliyiz, hatırlıyor musun?
Kadın geri çekilmek istedi ama istemeden ona yaslandı, sanki bu kaosun ortasında bir dakikalık nefes arıyordu.
— Yeni evliyiz ha… — diye tekrarladı alayla. — Tabaklarla, çocuklarla, torunlarla ve hastane raporlarıyla?
— Umurumda değil, — dedi Reha, alnına bir öpücük kondurarak, — sen kaosun en güzel sahibisin.
— Başlama yine, — dedi Gülçiçek’in gözleri kararıp, onu elleriyle itti. — Doğruyu söyle bari… Meryem Özkan’la ne vardı aranda?
Evren, Gülçiçek’in sözlerini duyunca gerildi, Bahar’ı neredeyse kapıdan çıkarmışken durdu. Elini kadının karnında daha sıkı tuttu, Bahar’ın nefesinin kesildiğini fark etmedi. Onun titrediğini, alnında ter biriktiğini bile görmedi. Soğuk ellerinin kendi elini sıktığını hissetmeden, Gülçiçek’le Reha’nın alçak sesli tartışmasını dinliyordu.
— Yine mi? — dedi Reha, doğrulup kaşlarını çatarak. — Birlikte çalışıyorduk sadece.
— Sen yalan söylemeyi beceremezsin, Reha, — dedi Gülçiçek, havluyu eline alarak.
— Artık kendimi savunmaktan yoruldum, — sesine sertlik karıştı. — Meryem benim iş arkadaşımdı.
Birbirlerine fazlasıyla yakındılar.
— Hepsi bu mu yani? — dedi Gülçiçek fısıldayarak. — Bu kadar mı — iş arkadaşı?
— Ne dememi istiyorsun inanman için? — dedi Reha yorgun bir sesle. — Aptal olduğumu mu? Sen bana kızarken bile nasıl baktığını fark etmediğimi mi? Sadece burada, seninle, bu mutfakta yaşadığımı mı? Ne duymak istiyorsun benden, Gülçiçek?
O gerçeği söylemek istiyordu ama Reha kollarını doladı, kadını kendine çekti, Gülçiçek gözlerini kapattı.
— Neden korktuğunu anlamıyorum, — dedi fısıltıyla.
— Belki de utandığım içindir, — diye döküldü Reha’nın dudaklarından.
Gülçiçek gözlerini açtı, başını kaldırdı, onun gözlerine baktı. Reha derin bir nefes aldı, eğildi, dudakları neredeyse birleşecekti ki…
— Hadi gidelim, — diye fısıldadı Evren, aniden kendine gelip, burada olmamaları gerektiğini anlayarak.
Reha ve Gülçiçek hemen geri çekildiler. İkisi de Bahar ve Evren’e baktılar. Gülçiçek’in yüzü alev gibi kızardı, Reha gömleğini düzeltti. Bahar göz kırpıştırdı, Evren elini karnından çekince derin bir nefes aldı. Bakışlarını Gülçiçek’e, sonra Reha’ya çevirdi. Onların neden böylesine utandıklarını anlamadan, kendi de utanıp kaldı. Gülçiçek havluyu sallıyordu, sanki Reha’yı kovar gibi.
— Affedersiniz, — dedi Bahar aceleyle ve Evren’i kolundan çekip koridora götürdü.
— Gördün mü, — dedi Gülçiçek, havluyu Reha’ya doğru sallayarak, — evren bile bizi ayıplıyor artık.
— Ayıplasın, — diye güldü Reha. — Biz hâlâ yaşıyoruz, Gülçiçek. Hâlâ hayattayız, — belli ki memnundu. — Şimdi herkes anladı, bu evde en tutkulu erkek kimmiş, — diye fısıldadı, gülmemeye çalışarak.
Gülçiçek bir an dondu, sonra havluyu omzuna tüm gücüyle indirdi.
— Utanmaz! — dedi dişlerinin arasından. — Rezil ettin beni! Ne düşünecekler şimdi hakkımızda?
— Yaşıyoruz işte, — dedi Reha çocuk gibi neşeyle, — hem ben hâlâ evliyim; ameliyat hassasiyetinde havlu sallayan bir kadınla, — diyerek omzunu numaradan ovuşturdu.
Gülçiçek arkasını döndü ama dudaklarının kenarı titredi. Elleriyle ateş gibi yanan yanaklarını bastırdı, sonra dönüp ona baktı.
— Yaşıyoruz ha? — dedi, yarı gülümseyerek. — Güzelmiş o zaman, — diye homurdandı, üstüne yürüyerek, — şimdi bütün ev düşünecek ki burada uygunsuzluk yaptık.
— Düşünsünler, — dedi Reha bir adım atarak. — En azından artık inanacaklar: ben hâlâ bir erkeğim, müze eseri değil.
— Sessiz ol biraz! — diye fısıldadı Gülçiçek, havluyla bir kez daha omzuna vurdu. — Yaşlı başlı hâlimizle rezil olduk, — masaya yöneldi ama gülümsememeye çalışsa da başaramadı. — Herkes sanacak ki senin yüzünden aklımı kaçırdım.
— Biz yaşlı değiliz! — dedi Reha öfkeyle yaklaşarak. — Belki aklını kaçırdın ama sevgiden… bana duyduğun sevgiden, ikimiz de kaçırdık, — başıyla onayladı. — Bari bir kere olsun, ne olacak ki?
Gülçiçek ciddi görünmeye çalıştı ama nefesi kesildi.
— Reha, çekil, — dedi kısık sesle, havluyu savurarak, sanki o koruyabilirmiş gibi. — Arsız. Bizi yakaladılar, sen hâlâ keyifleniyorsun.
Reha ellerini masaya koydu, eğilip ona yaklaştı.
— Çünkü artık biliyorlar ki ben hâlâ sevebiliyorum, — diye fısıldadı. — Seni!
— Benimle ne yapıyorsun sen, — dedi Gülçiçek, sonra yumuşakça güldü, bakışlarını kaçırdı, sanki teslim olmuştu.
Reha dikkatlice yanağını okşadı, o da uzaklaşmadı, sadece derin bir nefes aldı.
— Git otur artık, — diye homurdandı Gülçiçek, — yoksa sana söz verdiğim huzuru unuturum.
— Geç kaldın, — diye fısıldadı Reha, kulağının dibinde. — Huzur iptal edildi.
Gülçiçek başını iki yana salladı, hâlâ utanarak ama gülümseyerek, hafif bir öfkeyle havluyu onun sırtına indirdi.
***
— Bu evde doğru dürüst konuşamıyoruz bile, — diye öfkeyle çıkıştı Evren, gözlerini Bahar’ın sırtına dikip.
— Biz doktoruz, Evren, — diye yorgun bir sesle karşılık verdi Bahar, onu giriş kapısına doğru çekerken. — Bizim hayatımızda hiç sessizlik olmaz, — kapının yanında durdu, — dürüst olayım, — başını iki yana salladı, — artık pes etmeye hazırım, — diye fısıldadı Bahar; bu evde konuşacak bir yer bulabileceklerine artık inanamıyordu.
— Sakın pes etme, — dedi Evren, ona yaklaşırken; Bahar hemen geri çekildi, onunla temas etmekten korkarak, çünkü her dokunuşu onda bastırmaya çalıştığı duyguları yeniden uyandırıyordu. — Yoksa ben de bir havlu bulurum.
— Ne yani, senin elinde havlu görünce herkes korkacak mı? — diye fısıldadı Bahar.
— Ben sadece sana açıklamak istedim, — dedi Evren, aniden anlamış gibi. Bu evde başka türlü konuşulmazdı. — O görevlendirmeyi ben uydurmadım.
— Ama biliyordun! Sert Kaya kararı sana söyledi, — dedi Bahar’ın sesi titreyerek. — Ve sen sustun!
— Çünkü biliyordum ki tepki göstereceksin, — dedi Evren, yüksek bir fısıltıyla.
— Peki benim bilmeye hakkım olduğunu hiç düşündün mü? — diye karşılık verdi Bahar, geri adım atmadan.
— Düşündüm… ama inat edeceğini de biliyordum, — dedi Evren. — Ve yanılmadım.
Birden gözleri yandı, öfke ve kırgınlık içinde tutamadı kendini; yaşlar yanaklarına doldu.
— Evren, ben şu anda…, — dedi Bahar, dönüp gözyaşlarını saklamadan.
— Ne oldu sana? — Evren birden ciddileşti. — Bunun için mi ağlıyorsun? — diye şaşkınlıkla sordu. — Bahar?
— Sadece sorma, — dedi Bahar, onu kandırmak istemeyerek.
— Benden ne saklıyorsun? — dedi Evren, sesi sertleşerek.
— Sanki hep bir şey saklıyormuşum gibi konuşuyorsun! — dedi Bahar, öfkeyle.
Kapı koluna uzandı.
— Sadece konuşmak istemiştim, — dedi Evren, sesini yükselterek. — Ameliyathanesiz, insanların bakışları olmadan, o mutfaktaki havlular olmadan! — diye elini o yöne salladı.
İkisi de sustu; birbirlerine baktılar, nefesleri aynı ritimdeydi.
— Gerginsin, — dedi Evren.
— Ve sen şu anda sinirlerimi bozuyorsun, — dedi Bahar açıkça.
Evren bir şey söylemek istedi ama dudaklarını sıktı, gözlerinde çaresizlik belirdi.
— Seninle düzgün bir konuşma bile yapamıyorum, — diye iç çekti. — Her yerde insanlar var. Her yerde…
— Çünkü hep yanlış zamanda geliyorsun, — dedi Bahar.
Sonra kapı koluna bastı ve kapıyı itti.
***
— Hafif bir kahkaha yankılandı onlara doğru. Bahar ve Evren birbirlerine baktılar. Yusuf elinde bir sürahiyle bir bardak tutuyordu, Umay ise gülerek uzanıyor, sanki elinden kapmak ister gibiydi.
— Ben kendim dolduracağım! — diye çıkıştı Umay.
— Zaten birini döktün, — diye güldü Yusuf, bardağı yukarı kaldırarak.
— Çünkü dirseğini uzattın! — dedi o, bardağa uzanırken.
— Sen de tam bir kasırgasın, — diye karşılık verdi Yusuf; Umay gülerek omzuna itti.
Yusuf bir adım geriledi, neredeyse sendeledi ama Umay elinden tuttu; bir anlığına fazlasıyla yakın durdular. Kahkaha sustu. Nefesleri birbirine karıştı, göz göze kaldılar.
Bahar’ın nefesi kesildi, eli göğsüne gitti. Başını hafifçe eğdi, Evren’e baktı.
— Umay, — dedi; bu kez Evren onu durduramadı.
Bahar’ın sesini duyunca, Umay ve Yusuf suçüstü yakalanmış gibi iki yana sıçradılar.
— Biz sadece… — diye mırıldandı Umay, bakışlarını kaçırarak.
— Meyve suyu, — dedi Yusuf, bardağı gösterip, — sadece vitamin, yemekten önce.
Bahar sessizce ikisine de baktı, sonra Evren’e döndü. Evren sadece kaşlarını kaldırdı. Kadın ona hiçbir şey söylemeden baktı ama bakışları haykırıyordu: Ciddi misin? Önce Cem, şimdi bu mu?
— Tabii ya, — dedi Evren öfkeyle, onun sessiz isyanını görmezden gelerek. — Kime çarpabiliriz başka? — dedi anlamlı bir bakışla. — Kaldı Siren’le Uraz; tamam, tam kadro aile konsili!
Bahar derin bir nefes aldı, gözlerini kapattı. Artık hiçbir şeyin anlamı kalmamış gibiydi. Sessizdi, midesi kasılıyordu, ama belli etmemeye çalıştı; ayakta zor duruyordu. Umay mahcup bir kahkaha attı, Yusuf sürahiyi ve bardağı masaya bıraktı.
— Görüyor musun? — diye fısıldadı Evren. — Her şey bize karşı. Evren’in evreni bile bizim yalnız kalmamıza izin vermiyor.
Bahar hemen gözlerini açtı.
— Evren seni zaten hiç sevmiyor, — diye patladı, öfkesini tamamen ona yönelterek.
Çünkü bütün bu hâlinin, mide bulantısının, baş dönmesinin, sancısının tek nedeni oydu. Ve belki Yusuf gerçekten onun oğluydu. Bahar susarak onu her şeyin suçlusu ilan etti: annesiyle Reha’nın mutfağı ele geçirmesinden, Nevra’yla İsmail’in salonda saklanmasına kadar. Evren bir şey demek üzereydi ki, onun yüzünün solduğunu fark etti, hemen elini uzatıp tuttu.
— Bahar? — dedi kaşlarını çatıp.
— İyiyim, — diye elini savurdu kadın, dengesini toplayarak. — Sadece sinir. Bugün tamamen sakin bir gün ya, değil mi Evren? Hafta sonu, tam senlik!
— Evet, o kadar sakin ki konuşacak yer bulamıyoruz! — dedi Evren öfkeyle.
Bahar ona baktı ama bu kez öfkeyle değil… bir an için tüm siniri kayboldu. Onu kucaklamak istedi. Sonra gözleri Yusuf’a takıldı… Ya o gerçekten Evren’in oğluyduysa? Kalbi sıkıştı.
— Hadi konuş o zaman, — diye fısıldadı Bahar, onu Yusuf’a doğru yönlendirerek. — Aile istiyordun ya, işte karşında, en doğal haliyle, — omzuna hafifçe vurdu. — Ve lütfen, şu eti de kontrol et; belki en azından akşam yemeğine kadar dayanmıştır.
— Biri gerçekten masaya oturacak mı, ondan emin misin? — dedi Evren, onun ruh hâline yetişemeyerek. — Hem o et, — mangala bakıp, — çoktan kurumuş.
— Sen doktorsun, — diye sakin bir sesle karşılık verdi Bahar. — Canlandır.
— Şu anda bana haksızlık ediyorsun, — diye fısıldadı Evren, gözleri Yusuf’a kayarken.
— Haksızım, Evren, — dedi Bahar sessizce. — Çünkü ben sadece bir kadınım… ve bugün sabrım tükendi, — bir adım geri çekildi, mide spazmını bastırdı, yüzünü bile değiştirmeden. — Şimdi git, bari onunla konuş, — diye ekledi. — Umay, — diye seslendi kızına ve içeri yöneldi.
***
— Bahar hole çıkar çıkmaz durdu. Elleri titriyordu. Hava o kadar yoğundu ki nefes almak bile zor geldi; önce bir nefes, sonra bir tane daha. Duvardan destek alarak birkaç adım attı, yutkundu, gözlerini kapattı, mide bulantısıyla savaşmaya başladı. Neden şimdi? Neden dün ya da önceki gün değil? Neden bugün, her şeyin üst üste geldiği bir anda?
— Anne, neyin var? — Umay endişeyle ona baktı.
— Bir şeyim yok, — dedi Bahar, gözlerini açmadan; sesi sakin çıkmaya çalışıyordu, ama normalden daha kısıktı. — Sadece… biraz yorgunum. Şimdi geçer, — dedi ve salondaki tuvalete yöneldi.
Kapıyı kapatır kapatmaz, parlak ışık gözlerini yaktı. Bir adım attı, tezgâha tutundu. Kendini toparlamaya çalıştı, lavabonun üstüne eğildi, musluğu açtı. Soğuk su avuçlarına vurdu, sonra yüzüne çarptı.
— Bebek, — diye fısıldadı ve aynada kendi bakışlarıyla karşılaştı.
Nefesi kesildi. Artık saklamasına gerek yoktu — yanında kimse yoktu. Askıdaki havluyu aldı, yüzünü sildi, sonra havluyu tezgâha bıraktı ve cebinden bir test çıkardı — iki belirgin çizgi. Hamileydi!
Testi havlunun yanına koydu, yaklaşıp dikkatle baktı, sanki o çizgiler bir anda yok olabilirmiş gibi.
— Hayır, lütfen bu olmasın, — dedi kısık sesle, boğazına düğümlenen korkuyla.
Kalbi kulaklarında atıyordu. Ya yine dış gebelikse? Ya karaciğeri dayanmazsa? Ya her şey Ayşe’deki gibi olursa? Ya bebekte bir şey varsa…
Düşünceler birbiriyle yarıştı. Her “ya” bir öncekini bastırdı. Gözleri karardı, tezgâhın kenarına tutundu. Her şey sallanıyordu; soğuk su hâlâ akıyordu. O ses — suyun sesi — onu geri getirdi. Avuçlarını suya uzattı, yüzüne bir kez daha su çarptı. Nefes alışı kesikti, sanki ağzıyla hava yakalamaya çalışıyordu.
— Nefes al, — dedi kendi kendine fısıldayarak. — Sakin ol… nefes al, ver…
Kalbi göğsünde gürültüyle atıyordu, şakaklarında çınlama. Aynaya baktı ama görüntü bulanıktı, sanki suyun altındaydı. Eğildi, alnını soğuk fayansa dayadı.
— Yeter ki her şey yolunda olsun… yeter ki bir şey olmasın… — diye mırıldandı, bir kez daha derin nefes aldı.
Suyun sesi lavaboda yankılandı, o tek ses onu bayılmaktan alıkoydu. Nefesi yavaş yavaş düzeldi. Suyu kapattı ama yerinden kıpırdamadı. Havlunun yanında duran teste baktı.
Bahar yavaşça doğruldu, aynadaki yansımasına baktı — solgun yüz, ıslak saçlar ama canlı bir bakış.
— Başaracaksın, — dedi kendi yansımasına. — Daha önce başardın, yine başaracaksın.
Salonun banyosu, evdeki tek sessiz yer olmuştu. Bahar farkında olmadan gülümsedi. Bulantı geçmişti. Elleriyle yanaklarını tuttu; artık tek düşündüğü şey, önce her şeyin yolunda olduğundan emin olmaktı — Evren’e söylemeden önce.
Kapı hafifçe aralandı, Bahar irkildi.
— Anne? — dedi Umay, sesi titreyerek. — Girebilir miyim?
— Gir, — dedi Bahar, testi hızla havlunun altına gizleyerek.
Umay içeri fırladı.
— Anne! — Bahar hemen toparlandı, kızına baktı. — Ne oldu?
— Büyükannem…, — dedi Umay, eliyle salonu işaret ederek, — bay İsmail’le perdelerin arkasında… onlar… — sustu, devam edemedi.
— Salonda, — diye tekrarladı Bahar, fazla ayrıntı istemeyerek.
— İnanmazsın, mutfakta da… — Umay ellerini savurarak, kelime aradı. — Sanırım dans ediyorlar, anne! Büyükannemle Reha! — Daha fazla tarif edecek kelime bulamadı.
— Dans mı? — dedi Bahar sessizce, derin bir nefes alarak. — En azından birileri mutlu bu evde, — diye tamamladı.
— Anne, bu sadece dans değil! — diye neredeyse bağırdı Umay.
— Aman Tanrım, — Bahar gülmemek için dudaklarını ısırdı.
— Mutfakta, anne! Yemek yediğimiz yerde! — dedi, dramatik bir duraklamayla.
— Devam etme, — dedi Bahar, onu durdurmaya çalışarak. — Tahmin ediyorum.
— Havluyla! — diye ekledi Umay dehşetle. — Bu artık fazla! Biri perdelerin arkasında, ötekiler mutfakta havluyla! Neler oluyor? Onlar bizim büyükannelerimiz!
Havlu mu? Bahar hatırladı, Evren de havludan söz etmişti. Ne yapıyorlardı o havluyla? Sadece annesinin elinde gördüğünü anımsıyordu. Derin bir nefes aldı, kızının omuzlarından tutup kendine çevirdi.
— Umay, beni dinle. Derin nefes al, — dedi sakin bir tonla, ama gülmemek için kendini zor tutuyordu. — Her şey kontrol altında.
— Kontrol altında mı?! — dedi Umay, gözleri kocaman açılmış. — Biri perdelerin arkasında öpüşüyor, diğeri mutfakta neredeyse striptiz yapıyor — buna mı “kontrol altında” diyorsun? Anne?!
Bahar’ın gözleri her cümlede biraz daha açıldı.
— Tam da bu yüzden çıkmam gerekiyor, — dedi ciddi bir sesle. — Sen burada kal, yüzünü yıka, derin nefes al. Hiçbir şey görmemişsin gibi davran, tamam mı?
— Görmemiş miyim?! — dedi Umay öfkeyle. — Peki sen ne yapacaksın?
— Kalan sağduyuyu kurtaracağım, — dedi Bahar, artık gülümsemeyi saklayamayarak.
— Ya durmazlarsa? — dedi Umay kuşkuyla.
— O zaman müziği açarız, komşular duymasın diye, — dedi Bahar ve banyodan çıktı.
Umay kapıya baktı, çıkmak istemedi. Bu banyonun sessizliği bile artık aldatıcıydı…
***
— Kendimizi kandırmamıza gerek yoktu — et artık kurtarılamazdı. Hava hızla soğuyordu, kızarmış et kokusu neredeyse tamamen dağılmıştı. Evren ve Yusuf mangalın yanında duruyorlardı. Alev çoktan sönmüş, yalnızca közlerin kızıllığı hafifçe parlıyordu. Sessizlik uzadı; sonunda ilk konuşan Evren oldu.
— Biliyor musun, — dedi alçak bir sesle, — senin annen en iyisiydi, — gözlerini közlerden kaldırmadan konuştu.
— En iyisi mi? — diye sordu Yusuf. — O beni babasız bıraktı, — ellerini sıktı, başını eğdi.
— Sana hayat verdi, — dedi Evren, közleri karıştırarak. — Ve sana bir şans bıraktı, — sustu, sonra ekledi: — Seni kendi başına büyüttü, — dikkatle ona baktı. — Bak kim olmuşsun.
— Ben kimse değilim, — dedi Yusuf, dudaklarında acı bir gülümsemeyle. — Eğer Bahar olmasaydı, burada bile olmazdım.
— Bahar… evet, — dedi Evren, hafifçe gülümseyerek. — Kendini kaybedenleri bir araya getirmekte üstüne yoktur, — diye onayladı, — ama senin payın da az değil, — diye ekledi.
— Lütfen başlama, — dedi Yusuf, başını kaldırarak. — Şu anda sahip olduğum tek şey onlar, — gözlerini onun gözlerine dikti. — Ve sen şimdi diyorsun ki, “artık biz varız.” Kim bu “biz”? Sen ve Profesör Serhat mı? — başını iki yana salladı, anlamaz bir ifadeyle. — Ne fark edecek ki? Serhat’ın Esra’sı var. Senin Bahar’ın, kendi hayatın… herkesin bir geleceği var, — sesi biraz kısıldı. — Ben ise sadece aranıza düşmüş bir tesadüfüm.
Evren uzun süre sustu, sonra mangalın etrafından dolanıp yanına geldi.
— Hayır, — dedi sesi hafif kısık. — Sen her hayatın içine sığarsın. Benimkine, Serhat’inkine fark etmez, — boğazını temizledi. — Hepimiz bir yerlerde kırıldık, Yusuf. Ama sen bir hata değilsin, — omzuna elini koydu. — Sen bir mucizesin.
Yusuf başını çevirdi, gözleri dolmuştu; Evren’in görmesini istemedi.
— Bana “mucize” deme, — dedi fısıltıyla. — Ben sadece artık olmayan birinin hatırasıyım.
— Belki de tam tersidir, — diye aynı tonda yanıtladı Evren, — hâlâ var olanın hatırlatıcısısın, — bir adım daha yaklaştı, Yusuf’u dikkatle izleyerek. — Nasıl yapılır bilmiyorum, — dedi sessizce. — Baba olmayı bilmiyorum. — Gülümsemeye çalıştı ama dudakları titredi. — Ama denemek istiyorum, izin verirsen. Geçmişi geri getiremeyiz, ama elimizde bugün var… ve yarın.
Yusuf uzun süre sessiz kaldı, uzaklara baktı.
— Özür dilerim…, — dedi sonunda, gözlerini kaçırarak. — O gün odada Bahar hakkında söylediklerim için. Haksızdım.
Evren derin bir nefes aldı, sanki bu söz göğsüne çarpmış gibiydi. Yavaşça bir adım attı, ürkütmemek istercesine… sonra onu kucakladı. Ne bir kelimeyle, ne bir savunmayla, ne bir şartla — sadece sustu ve sarıldı.
Yusuf önce donakaldı, kolları gergindi, sonra tereddütle, beceriksizce karşılık verdi… o anda sessizlik mutlak oldu. Sadece nefesleri duyuluyordu; uzaktan gelen kalp atışları gibi — ikisininki, bir tek ritimle.
— Kimin oğlu olduğun önemli değil, Yusuf, — diye fısıldadı Evren. — Önemli olan, senin var olman.
Yusuf başını kaldırmadan, kollarını biraz daha sıkılaştırdı.
— Yine de korkuyorum, — dedi neredeyse duyulmayacak kadar sessiz.
— Ben de, — diye kabul etti Evren. — Belki de her şey böyle başlıyordur… korkuyla. Ama yine de kalıyoruz.
Sönmüş mangalın başında öylece durdular, kolları çözülmeden — ilk kez farkına vararak ki babalık bir seçimdir… ve her zaman kan bağıyla başlamaz.
***
— Ah, şu kan bağları, şu akrabalıklar… Bahar istemsizce durdu, derin bir nefes aldı ve sonunda salona girdi. İlk başta onları fark etmedi, ancak perdeleri hatırlayınca gözleri oraya takıldı. İsmail ve Nevra, kalın perdenin arkasında, pencerenin yanında duruyorlardı; ama Bahar kapıdan bile onların el ele olduğunu görebiliyordu.
— Bizi görürler, — diye fısıldadı Nevra.
— Görsünler, kıskansınlar, — diye güldü İsmail.
Bahar’ın kaşları kalktı, kollarını göğsünde kavuşturdu.
— Affedersiniz, — dedi yüksek sesle, en ufak bir alay tonu olmadan. — Size engel olmuyor muyuz? — kısa bir duraksamadan sonra devam etti: — Eğer oluyorsak, söyleyin, herkesi dışarı çıkarayım, evi size bırakayım, anahtarı da teslim ederim.
Nevra bir anda doğruldu. İsmail elini çekti, sanki vazonun desenlerini inceliyormuş gibi yaptı.
— Bahar, sandığın gibi değil…, — dedi Nevra telaşla, perdenin arkasından çıkarak.
— Hiçbir şey sanmıyorum, — dedi Bahar, gözlerinin içine bakarak. — Sadece görüyorum, — dinledi, sonra ekledi: — Hatta üç duvar ötedeki müziği bile duyuyorum, — dedi ve mutfağa yöneldi.
Gülüşmeler ve tanıdık bir melodi oradan geliyordu. Mutfak eşiğinde durdu, manzarayı görünce gülmeden edemedi.
Reha ve Gülçiçek, mutfağın ortasında dans ediyorlardı.
— İşte bizim adamız, — diyordu Reha, yerdeki havluyu işaret ederek; gömleği yarıya kadar açıktı, Gülçiçek dans ederken düğmeleri iliklemeye çalışıyordu. — Ve bu lamba bizim güneşimiz, — elini havaya kaldırdı, sanki ışığa uzanmak ister gibi. — Duyuyor musun sevgilim, deniz bizi çağırıyor!
— O deniz değil, — dedi Gülçiçek, omzuna hafifçe vurarak, — o çaydanlık kaynıyor.
— Olsun, dalgalar bunlar, kaptanım! — dedi Reha, onu belinden sımsıkı tutarak çevirdi.
— Karada tango mu bu? — diye kıkırdadı Bahar. — Yoksa ça-ça-ça mı?
Reha bir çocuk gibi zıpladı, sonra kolunu eşinin omzuna koydu, ondan uzaklaşmasına izin vermedi.
— Bodrum’a prova, — dedi gülümseyerek.
— Anlıyorum, — dedi Bahar, kaşlarını kaldırarak. — Ama şunu unutmayın, Bodrum’a giderseniz yanınızda bir doktor olmalı. Biri tansiyonunuzu kontrol etsin, — diye ikisini de gösterdi.
Gülçiçek utangaç bir kahkaha attı ama Bahar zaten arkasını dönmüştü; göz göze geldiği Nevra ve İsmail oradaydı.
— Harika, — dedi Bahar, kollarını yine göğsünde kavuşturarak. — Tam kadroyuz artık.
Herkes dondu, sanki kararını bekliyormuş gibi.
— Pekâlâ, — dedi Bahar, derin bir nefes alarak. — Lafı dolandırmadan: Profesör Reha, siz benim ekibimdesiniz, pazartesi detayları konuşacağız, — dedi, sonra İsmail’e döndü. — Bay İsmail, başvuru onayını sizden alıyorum, değil mi?
İsmail Reha’ya baktı.
— Bahar, belki şimdi zamanı değildir, — dedi, ellerini iki yana açarak.
— Şu an tam zamanı, — dedi Bahar kararlılıkla. — Herkes sağ, herkes keyifli — nadir bir durum, — alnını ovuşturdu. — Gerçekten nadir: kadının kocasının spermlerine alerjik reaksiyonu var. Bağışıklık uyuşmazlığı. Erken düşükler.
Tıp lafı geçince Gülçiçek hemen bir adım geri attı. Nevra ise İsmail’in koluna girdi.
— Bağışıklık yöntemini mi denemek istiyorsun? — dedi Reha, yutkunarak, gömleğinin bütün düğmelerini kapattı.
— Evet. Karmaşık protokoller, — dedi Bahar iç çekerek. — Bu yüzden Meryem Özkan’ı çağırıyorum.
— Amerika’daki Meryem Özkan mı? — diye sordu İsmail. — Evren’in halası?
— Aynen, — dedi Bahar, gülümsemeye çalışarak. — Ve bunun için kurul onayı gerekiyor, Bay İsmail.
— Akrabalığımı mı kullanıyorsun yani? — dedi İsmail, omuzlarını gererek.
— Sadece bağlantılarımı, — diye sakince yanıtladı Bahar. — Sonuçta artık siz de aileden sayılırsınız, öyle değil mi?
— “Sayılır” ne demek? — diye hemen kaşlarını çattı İsmail.
— Yani şu anda Nevra’ya evlenme teklifinde bulunmayı düşünmüyorsunuzdur herhalde? — Bahar istemeden de olsa onların konuşmasını duyduğunu belli etti.
— Bahar! — dedi Nevra, utanarak; yüzü kızardı.
— Neden olmasın? — dedi İsmail, onun elini kolunda sıkarak.
— Düğün mü var yani?! — diye atıldı Gülçiçek, gülerek.
— Senin vardı, — dedi Nevra ona, — ben de istiyorum!
— Tebrikler İsmail, — dedi Reha neşeyle.
— Şahit olur musun? — diye sordu İsmail hemen.
— Bir dakika, bir dakika! — diye ellerini salladı Nevra. — Daha teklif etmedi bile!
— Aman Tanrım, — dedi Bahar, burnunun kökünü sıkıp gözlerini kapatarak. — Hepiniz beni sinir testine sokuyorsunuz, — başını salladı. — Ama yine de dönelim başvuruya.
— Emin misin doğru karar olduğuna? — dedi Reha, birden ciddileşerek. — Sonuçta o, Evren’in halası.
— Ayrıca, — diye ekledi İsmail, — Evren onun gelmesini istemiyor.
— Neden korkuyorsun Reha? — diye atıldı Gülçiçek. — Amerika’dan gelen bir kadın ilgini çalar diye mi?
— Ben de endişelenmeli miyim acaba? — dedi Nevra, yarı şaka, yarı ciddi.
— Bence, — dedi Bahar derin bir nefes alarak, — hepiniz bana sadece işimi yapma izni verin, yeter, — sonra İsmail’e döndü. — Yani, onaylıyor musunuz araştırma başvurumu?
— Onaylardım, — dedi İsmail gergin bir sesle, — eğer duygularınla hareket etmediğine emin olsaydım.
— Tam olarak, — dedi Reha. — Evren’e karşı gitmeyeceksin, değil mi?
— Ben Evren’e karşı gitmiyorum, — dedi Bahar başını hızla kaldırarak. — Ben bir hastadan bahsediyorum! Ben bir doktorum! Ben Doktor Bahar Özden’im! — diye hatırlattı.
Mutfakta sessizlik oldu. Tam o anda kapıdan Evren girdi. Bir an durdu, herkese baktı ve doğrudan Bahar’a yöneldi. Onun üzerinde duran iki adamı görünce hoşnutsuzluğu belli oldu.
— Burada neler oluyor? — dedi, Bahar’ın yanında durarak, omuz omuza.
— Hiçbir şey, — dedi Bahar, gülümsemeye çalışarak. — Sadece başvurumdan bahsediyorduk.
İsmail kaşlarını kaldırdı.
— O hâlde söyleyin, Profesör Evren Yalçın, — dedi kollarını kavuşturarak; bir eli hâlâ Nevra’nın kolundaydı. — Başhekim olarak, bu başvuruyu imzalar mıydınız?
— İsmail, lütfen, — diye fısıldadı Nevra; yeni bir tartışmanın çıkacağından korkuyordu.
Tam o sırada kapıda Siren belirdi. Gerilmiş duruşları görünce geri çekildi.
— Affedersiniz… galiba kötü bir zamandayım, — deyip koridora karıştı.
Kimse onun geldiğini ve gittiğini fark etmedi; herkes Evren’e bakıyordu. Bahar onun yanında duruyordu, kıpırdamadan. Sessizlik uzadı, saniyeler ağırlaştı.
— Evet, — dedi sonunda Evren. — İmzalarım.
Bahar derin bir nefes verdi; fark etmeden, o an boyunca nefesini tutmuştu.
— Bu kadın insan değil, — dedi İsmail alçak sesle, — yürüyen bir deprem.
Bahar Evren’in elini tuttu, ona sokuldu.
— Elbette, sarılmaya ve dans etmeye devam edebilirsiniz ama burada çocuklar, torunlar var, — demek zorunda kaldı.
Nevra ve Gülçiçek’in yüzleri kızardı. Reha karısının yanına geçti. İsmail, Nevra’ya baktı.
— Biz bir şey yapmadık ki, — dedi şakayla.
— Sadece dans ettik, — diye ekledi Reha.
— Herkesin içinde soyunarak mı? — dedi Bahar, gülmemek için Evren’in omzuna yaslanarak.
Evren gözlerini kırpıştırdı, sırayla Reha’ya, İsmail’e, sonra Bahar’a baktı — yüz ifadesi açıkça diyordu ki: Ben neleri kaçırdım böyle?
***
— Umay, salondaki banyoda ne kadar uzun kaldığını fark etmişti ama dışarı çıkmaya cesaret edemiyordu. Ayağı sinirle yere vuruyordu. Siren banyoya girer girmez üzerine atladı.
— Hepsi mi? — diye neredeyse bağırdı. — Annem herkesi dağıttı, değil mi?!
— Kimi herkesi? — diye şaşkınlıkla baktı Siren.
— Herkesi, Siren, herkesi! — dedi Umay, küçük banyoda bir ileri bir geri yürüyerek. — Büyükannem İsmail’le o perdelerin arkasında, öbür büyükannem Reha’yla havlunun peşinde! — Başını salladı, sinirle anlatıyordu. — Annem hepsini kesin yerlerine oturttu, okul çocuğu gibi… sonra da gitti! Sanki her şey kontrolündeymiş gibi davrandı!
— Ne? — Siren hâlâ tam anlayamıyordu.
— Ne demek ne? — diye parladı Umay. — Bu evde kim yetişkin, kim çocuk belli değil artık! Hepsi ergen gibi davranıyor!
— Peki sen neden bu kadar sinirlisin? — Siren elini onun koluna koydu. — Ne oldu sana?
— Hiçbir şey anlamıyorsun! — dedi Umay elini savurarak. — Her şey… her şey saçma! — diye bağırdı, havluyu yere fırlattı. — Artık dayanamıyorum! — Gözlerinde yaşlar parladı, sonra banyodan dışarı fırladı.
Siren şaşkınlıkla göz kırptı, eğilip havluyu aldı. O anda yerdeki testi gördü — iki belirgin çizgi. Gözleri büyüdü.
— Aman Allah’ım, — dedi kısık bir sesle. — Umay hamile mi? —
— Siren, — kapı hızla açıldı, içeri Uraz girdi. — Yanlış anladın, — dedi kapıdan girer girmez.
Siren hemen testi havlunun arasına sakladı, sıkıca kavradı. Kalbi hızla atıyor, biraz önce öğrendiği şeyi anlamlandırmaya çalışıyordu.
— Ne yani, neyi yanlış anladım? — dedi, gözlerini ondan kaçırarak.
— Ben taşınmak istemediğimi söylemedim, — dedi Uraz. — Sadece… biraz beklememiz gerektiğini söyledim.
— Beklemek mi?! — Siren’in sesi yükseldi, nefesi hızlandı, gözleri onu görmüyor gibiydi. — Artık beklemek için geç, Uraz! Çok geç!
— Geç mi? — dedi Uraz şaşkınlıkla. — Neden geç?
— Çünkü ertelemenin anlamı yok artık, Uraz. Yok! — dedi, parmakları gevşedi, havlu elinden düştü.
— Siren… ne istiyorsun benden? — dedi Uraz, neye uğradığını şaşırmış halde.
— Ben de bilmiyorum, — dedi kadın, onu itip dışarı çıktı.
Uraz arkasından döndü ama Siren çoktan gitmişti. Kapı çarparak kapandı. O banyoda yalnız kaldı. Eğilip havluyu kaldırdı; içinde sert bir şey hissetti, açtı ve yüzü bembeyaz kesildi.
— Tanrım… Siren? — dedi neredeyse fısıldayarak, sonra dizlerinin üstüne çöktü, sırtını duvara yasladı. — Biz Mert ve Leyla’yla zar zor baş ediyoruz… şimdi bir de bu mu… — Elindeki pozitif teste baktı. — Hayır, hayır, hayır, hayır… — dedi kısık bir sesle, inanmayı reddederek.
Bir eliyle testi sıkıca tuttu, öbür eliyle başını kavradı. Tüm bedeni titriyordu; banyonun beyaz duvarına yaslanmış, sessizce çökmüştü…
***
— Umay mutfağa fırladı, ama içeride bütün yetişkinleri görünce durdu. Oysa annesinin meseleyi çoktan çözdüğüne inanmıştı. Yumruklarını sıktı.
— Yeter artık, dayanamıyorum! — diye çıkıştı ve mutfaktan dışarı fırlamak üzereydi.
— Ne oldu? — Bahar hemen onun kolunu yakaladı.
— Hiçbir şey! Sadece… her zamanki gibi! — dedi Umay, kolunu çekip kurtararak. — Herkes bağırıyor, herkes bir şeyler hallediyor — ama kimsenin umurunda değilim!
— Umay, — Siren koşarak yanlarına geldi.
— Ne oluyor? — diye sordu Bahar, sesi yumuşak ama endişeliydi. — Kavga mı ettiniz?
— Hayır, — dediler ikisi birden.
Bahar kızını kucaklamak üzereydi ki, İsmail’in sesi araya girdi.
— Bahar, konuşmayı bitirmemiz gerek, — diye hatırlattı.
— Sonra konuşuruz, olur mu? — dedi Bahar sessizce. — Yukarı çık, biraz bekle sadece, — diye rica etti.
Siren korkuyla Bahar’a baktı, başını hafifçe sallayarak el işaretleri yaptı ama Bahar onu fark etmedi.
— Beklerim tabii, — dedi Umay pat diye. — En fazla on yıl kadar!
Siren’in gözleri dehşetle büyüdü. Umay döndü ve mutfaktan fırladı.
— Umay! — Siren arkasından koştu.
Merdivenlerden inen Rengin’le Çağla’ya çarpmaları an meselesiydi.
— Siren! — diye bağırdı Uraz, o da Rengin ve Çağla’nın yanından hızla geçip karısının peşine düştü.
— Yine de Bahar, bu araştırma fazla riskli, — dedi İsmail, ciddi bir ifadeyle. — Durdurulmasında ısrar ediyorum.
Evren bir bardak su içti, sonra Bahar’ın yanına geldi.
— Bu çalışma başka seçeneği olmayan bir hastaya şans veriyor, — dedi Bahar, onun koluna yaslanarak.
Bu kez Bahar onun yakınlığından etkilenmedi; duygularını bastırmayı başarmıştı.
— Meryem Özkan, Evren’in akrabası, — dedi İsmail dik durarak. — Bu bir çıkar çatışması yaratıyor.
— Akrabalarımı ben seçmedim, — diye karşılık verdi Bahar kararlılıkla. — Ama hastamı seçtim.
— Ben seçimden değil, hastanenin itibarından bahsediyorum, — dedi İsmail.
— İtibar hayat kurtarmaz, Bay İsmail, — dedi Bahar derin bir nefes alarak; sesi titremeye başlamıştı.
Evren onun iç gerilimini hissetti, kolunu omzuna koydu.
— Onu destekliyorum, — dedi kararlı bir tonda.
— Profesör, kurulun kararına mı karşısınız? — diye sordu İsmail şaşkınlıkla.
— Ben bir doktorun profesyonel kararının yanındayım, — dedi Evren, yüzü gergin ama net. — Bahar haklı.
— Bu senin çıkarına değil, Evren, — diye fısıldadı Reha; karısı hemen dirseğiyle dürttü.
— Belki değil, — dedi Evren, — ama hastanın yararına.
— İşte bu yüzden Bahar bu projeyi yönetmeli, — dedi Gülçiçek. — O değilse kim?
— İsmail sadece kurallara uyulmasını istiyor, — dedi Nevra sert bir sesle. — O hastaneden sorumlu!
— Bahar da hastalardan sorumlu! — diye karşılık verdi Gülçiçek meydan okurcasına. — Bu ikisi aynı şey değil!
— Yeter! — dedi İsmail, ilk kez sesini yükselterek, elini havaya kaldırdı. — Burada aile dizisi çekmiyoruz; tıbbi bir konuyu tartışıyoruz! Rica ederim, biraz ciddiyet — kurulun önünde, basının önünde, hatta komşuların önünde bile!
Sözleri, onun için “doğrudan” çok “düzen”in önemli olduğunu açıkça gösteriyordu. Bahar dikkatle Evren’e baktı. Evren de biliyordu: bundan sonra onu sistemin içine çekmeye çalışacaklardı — o sistemi, içinde canlı hiçbir şeye yer bırakmayan o düzeni.
— “Yüzümüzü korumak”, öyle mi? — dedi Bahar sessizce. — Güzel. Ama unutmayın, herkes yüzünü koruyamaz… kimisi ruhunu kaybeder.
— Bahar, — dedi İsmail, gömleğinin kollarını düzeltip daha yumuşak bir sesle, — başvuru kararını pazartesiye erteleyelim. Konu hassas… ve aileyi de ilgilendiriyor.
— Hastayı ilgilendiriyor, — diye düzeltti Bahar.
— Elbette, — dedi o, başını hafifçe eğerek. — Ama sonuçta bu, Evren’in halası… yeni başhekimle de akrabalık bağınız var. Yanlış anlaşılmalar, dedikodular… Ben sadece önünü almak isterim.
Evren gerildi, ama Bahar ondan önce konuştu.
— O hâlde profesyonel bir karar verin, — dedi net bir sesle. — Kişisel değil.
— Yine de, — dedi İsmail, — ben konuyu pazartesi görüşmeyi tercih ederim. Evren’i zor durumda bırakmak istemem.
— Evren’i arada bırakmayın artık! — dedi Bahar sertçe. — Zaten hastanenin yarısı akraba burada!
— Cerrah için mükemmel bir rol bu, — dedi İsmail soğukkanlılıkla. — Kesik atmadan iltihabı almak.
Herkes hafifçe güldü, gerilim azaldı.
— Nevra, — dedi İsmail, ona dönerek, — o sahildeki restorandan söz etmiştin. Belki bu akşam gideriz?
— Şimdi mi? — dedi Nevra şaşkınlıkla. — Böyle bir geceden sonra mı?
— Tam da böyle bir geceden sonra, — dedi İsmail, elini sıkıca tutarak. — Duygular denizin manzarasında soğusun.
— O hâlde hep beraber gidelim, — dedi Reha, Gülçiçek’e bakarak. — Bu cerrahi konsültasyondan sonra hepimiz tatlıyı hak ettik.
Gülçiçek kaşını kaldırdı ama bir şey demedi.
— Anlaştık, — dedi İsmail, Bahar ve Evren’e kısa bir selam verip dışarı çıktı.
Reha ve Gülçiçek birbirlerine bakıp onlar da kapıya yöneldiler. Bahar, Evren’in yanında kaldı. Gülçiçek geri dönüp Bahar’a sarıldı.
— İyi misiniz? — diye sordu Bahar.
— İyiyim, — diye gülümsedi Gülçiçek. — Her şeyi üstlenme, — diye fısıldadı. — Güneş bile bazen batıp dinleniyor.
Bahar gülümsedi. Biliyordu ki İsmail aslında geri adım atmamıştı — sadece kararı ertelemişti.
***
— Rengin ve Çağla mutfağa girmemeye karar verdiler, ama İsmail, Nevra, Gülçiçek ve Reha evi terk eder etmez oraya yöneldiler. Tam o sırada Evren’le Bahar’la karşılaştılar. Evren, bir anlığına telefonuna baktı, sonra Çağla’yla konuşmaya başladı. Bu fırsatı kaçırmayan Rengin hemen Bahar’ın koluna girdi.
— Bahar, — diye fısıldadı. — Konuşmamız lazım. Hemen.
Bahar başını salladı; ikisi, dikkat çekmeden mutfağa geçtiler. İçeride yalnızca saat tik takları duyuluyordu. Rengin duvara yaslanmış, ellerini birbirine kenetlemişti.
— Ne yapacağımı bilmiyorum, — dedi kısık sesle. — Bahar, bunu bir daha kaldıramam. İçimden taşan bir korku bu… Gerçek. Bir çocuğa daha hazır değilim.
Bahar onun solgun yüzüne baktı.
— Rengin, bu korku değil, — dedi, gözleri kapıya kayarak. — Sadece… şu anda kendine güvenmiyorsun.
— Peki sen güveniyor musun? — diye sordu Rengin, sert bir tonda. — Sen hazır mısın?
— Korkuyorum, — diye fısıldadı Bahar. — Yanlış gidebilir diye. Tekrar yaşanabilir diye. — Sesi titredi. — Ya yine dış gebelik olursa…
— Bahar… — dedi Rengin, ona yaklaşarak.
— Önce bebeğin iyi olduğundan emin olmalıyım, — dedi Bahar, elini tutup sıkarak. — Sonra Evren’e söylerim.
— Ya iyi değilse? — dedi Rengin temkinle.
Bahar’ın yüzü değişti.
— O zaman da söylerim, — dedi alçak bir sesle, — ama sonra… nefes alabilirsem.
İkisi de sustu; odada yalnızca ağır nefesleri duyuluyordu.
— Peki ben ne yapayım? — diye sordu Rengin sonunda.
— Serhat’a söyle, — dedi Bahar, gözünü salona açılan kapıdan ayırmadan.
— Yapamam, — dedi Rengin başını iki yana sallayarak. — O kızından haber bekliyor.
— Biz hep erteliyoruz, — dedi Bahar iç çekerek. — “Sonra, sonra…” Ama hayat beklemiyor.
Bahar, salona açılan kapıya odaklanmıştı, bu yüzden bahçeye açılan kapıyı fark etmedi. Yusuf sessizce mutfağa girmiş, kapıyı arkasından kapatmıştı.
— Bahar, ona nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum, — dedi Rengin çaresizlikle. — O kızının yaşayacağına inanmak istiyor, ama şimdi bir de bu… — Sözleri yarım kaldı.
— Benim de emin olmam lazım, — dedi Bahar derin bir nefesle. — Dayanamam, eğer yine kötü bir şey olursa.
Yusuf, duydukları karşısında dondu kaldı. Gözleri iki kadın arasında gidip geliyordu. Bahar solgundu, parmakları titriyordu; Rengin bluzunun eteğini sıkıyordu. Burnunun ucu kaşındı ve dayanamayıp hapşırdı. İkisi birden ona döndü.
— Yusuf, ne olur, — dedi Bahar hızla yanına giderek. — Kimseye tek kelime yok, tamam mı?
— Ben… bir şey demeyecektim, sadece… duydum, — dedi omuz silkip. — Yani, benim… kardeşim mi olacak?
Rengin başını eğdi.
— Önce… babanın kim olduğuna karar vermek lazım, — dedi Bahar.
Yusuf göz kırptı, sinirlenip mi gülüp mü tepki vereceğini bilemedi.
— Siz ikiniz şu anda… sadece panikliyorsunuz, — dedi sonunda.
— Ben paniklemiyorum, sadece… — dedi Bahar, nefes alarak. — Hemen ultrason istiyorum. Şimdi.
— Harika, — dedi Yusuf, kaşlarını kaldırarak. — Başlıyoruz.
— Ben de emin olmak istiyorum, — dedi Rengin hemen. — Belki test hatalıdır, değil mi? Olabilir, hata olur bazen! — Yusuf’a umutla baktı.
— Pekâlâ, — dedi Yusuf sessizce. — Bir nefes alalım. Pazartesi olur, o zaman…
— Ne?! Hayır! Şimdi! — dediler aynı anda Bahar ve Rengin, Yusuf’a dik dik bakarak.
— Tamam, — diye iç çekti Yusuf, gözlerini kapatıp. — Şimdi olsun.
— Bekleyemem, — dedi Bahar, onun elini tutarak. — Her şeyin yolunda olduğunu bilmem gerek.
— Benim de bilmem gerek, — dedi Rengin, onun diğer elini tutarak. — Yolunda olmadığını, çünkü hazır değilim.
İki kadın da ona bakıyordu. Güçlüydüler ama o anda korkudan tir tir titriyorlardı.
— Peki. Gidelim, — dedi Yusuf sonunda. Onları yalnız bırakamazdı, ama aklında tek soru vardı: Üçümüz bu evden nasıl kaçacağız? Özellikle de Evren’den?
— Ben süremem, — dedi Rengin, — ellerim titriyor.
— Benim de gözüm kararıyor, — itiraf etti Bahar.
— Güzel, — dedi Yusuf sakinleşmeye çalışarak. — O zaman ben götürürüm.
— Ama nasıl kaçacağız? — dedi Bahar sonunda onun aklındakini dile getirerek.
— Sessiz ol, — dedi Yusuf, bahçeye açılan kapıyı işaret ederek. — Şu anda mükemmel bir fırsatımız var. — İkisinin de kollarına girdi. — Nefes verin. Ameliyathanede değiliz, sadece yürüyormuşuz gibi yapın.
— Ya biri görürse? — dedi Rengin arkalarına bakarak.
— Bir bahane buluruz, — dedi Yusuf kapıyı itip dışarı çıkarken.
— Ne bahanesi? — diye sordu Bahar.
Yusuf omuz silkti, henüz bir planı yoktu. Evin duvarı boyunca yürürken sık sık arkasına baktı.
— Kimse görmedi, — dedi sessizce, biraz rahatlamış halde.
— Gençliğimizdeki gibi, — dedi Bahar gülümseyerek. — O zaman nöbetten kaçardık, şimdi evden kaçıyoruz.
— Böyle deme, kalbim zaten küt küt atıyor, — diye fısıldadı Rengin.
Arabaya yaklaştılar.
— Başım dönüyor, — dedi Bahar, duvara tutunarak, öbür eli Yusuf’un kolundaydı.
— Ellerim titriyor, — dedi Rengin, onun diğer kolunu bırakmadan. — Bir çocuğa hazır değilim.
— Ben de kaybetmeye hazır değilim, — dedi Bahar, gözlerindeki karanlığı silmeye çalışarak.
— Hiç kimseye söylemesek? — dedi Rengin bir umutla.
— Ya geç kalırsak? — diye karşılık verdi Bahar.
— Ne kadar neşeli bir aile macerası, — dedi Yusuf alçak sesle.
Arabaya binmek üzereydiler ki, Evren evden çıktı. Elinde telefon, mesaj okurken ses duymuştu.
— Nereye gidiyorsunuz siz? — dedi hızlı adımlarla yaklaşarak.
Rengin, Bahar ve Yusuf dondu kaldılar.
— Limona! — diye bağırdı Yusuf aniden, öne çıkarak, kadınlara gizlice el işareti yaptı.
— Ne? — dedi Evren, bir anda durup sendeleyerek.
— Bahar dedi ki limon lazım, — diye onayladı Yusuf. — Acil.
Evren onlara kuşkuyla baktı. Elindeki telefon titriyordu.
— Limon mu? Şimdi mi? — dedi iğneleyici bir sesle.
— Aynen, — dedi Yusuf, ikisini arabaya doğru yönlendirirken. — Çok… ekşi olanlardan.
— Üçünüz birden mi? — Evren yaklaşmadı bile; “limon” kelimesi bile içini büzmüştü.
— Evet, çok önemli, — dedi Bahar hemen toparlanarak. — Öyle ekşiler ki, dişleri kamaştırıyor.
Evren istemsizce bir adım geri attı. Bahar yavaşça arabaya yöneldi. Telefon tekrar çaldı — Doruk’tu. Evren bir an tereddüt etti, sonra yanıtladı.
— Peki, — dedi iç çekerek. — Dinliyorum.
Yusuf direksiyona geçti; inanılmazdı, Evren gerçekten onları durdurmamıştı.
— Oh, — dedi Bahar derin bir nefesle, — eğer telefon olmasaydı… — Başını çevirdi. — Neden limon, Yusuf?
— Aklıma gelen ilk şeydi, — dedi Yusuf motoru çalıştırırken. — Hem nefret ederim limondan.
Bahar kaşlarını kaldırdı, gülümseyerek baktı.
— O zaman doğru şeyi söylemişsin, — dedi alçak sesle.
Yusuf başını salladı ve arabayı evden uzaklaştırdı.
***
— Evren avluda duruyordu; gözleri sofraya takılıydı ama aslında hiçbir şeyi görmüyordu. Bütün dikkati telefondaki sese geçmişti.
— Doruk, bu kadar acil olan ne? — dedi sabırsızca, arabalarının evden uzaklaştığını fark ederek.
— Bir hasta geldi, — Doruk hızlı konuşuyordu. — Kırk beş yaşlarında bir erkek, akut karaciğer yetmezliği.
— Evet? — Evren bir anda toparlandı, sesi ciddi bir tona büründü.
— İlk taramayı yaptık, yüksek uyumlu bir donör bulduk ama emin değilim, listeye dahil edeyim mi? Durumu dengesiz, risk çok yüksek.
— Donör hazır mı? — diye sordu Evren, yürümeye başlarken.
— Hazır, ama konsey onayı gerekiyor, — dedi Doruk. Arka planda hastane sesleri duyuluyordu; monitör bipleri, ayak sesleri, hemşirelerin fısıltıları… Evren bir an burnuna dolan antiseptik kokusunu bile hissetti — hastaneyi, o temposunu özlediğini fark etti.
— Başcerrah imzası olmadan protokolü başlatamıyoruz.
— Hasta şu anda nerede? — Evren evin içine doğru ilerliyordu.
— Acilde. Monitörize ettik ama zaman çok az, — dedi Doruk.
— Listeye ekle. Hemen geliyorum, — dedi Evren, kararlı bir sesle.
— Ama profesör… komisyon kararı olmadan… — Doruk’un sesi tereddütlüydü.
— Komisyon benim, — dedi Evren sert bir tonda, masadan motosiklet anahtarlarını alarak. — Eğer yetişemezsek, kararın da anlamı kalmaz.
Aramayı sonlandırdı, başını kaldırdığında Çağla’yla göz göze geldi.
— Herkes nerede? — diye sordu Çağla, mutfaktan çıkarken.
— Bahar limon almaya gitti, — dedi Evren, kelimeyi söylerken bile yüzü kasıldı.
— Belki sonunda sofraya oturabiliriz, — dedi Çağla, içinde bir umut kıvılcımıyla.
— Sofra hâlâ kurulu, — dedi Evren, eliyle masayı işaret ederek. — İstersen otur, — sesinde yorgun bir öfke vardı. — Bu evde kimsenin yemeğe niyeti yok zaten!
— Evren, inan bana, ben açlıktan ölüyorum, — dedi Çağla, masadan bir parça peynir alıp ağzına atarak. Bir an gözlerini kapattı, yemeğin basit keyfini hissederek çiğnedi.
Evren boğazında bir düğüm hissetti; sabah kahvesinden başka hiçbir şey yememişti — hem de o kahveyi Bahar getirmişti. Derin bir nefes aldı, eline kaskını aldı.
Farlar parladı. Motorun sesi avluda yankılandı. Evren hızla uzaklaştı — karanlığa, hastaneye, bir hayatın ağırlığına doğru. Yalnızdı, ama kararını çoktan vermişti.
***
O tek başına kalmıştı… tamamen yalnız. Telefonun solgun ışığı Kamil’in gözlerinde yansıyordu. Masanın üstünde soğumuş bir çay bardağı duruyordu… karşısındaki sandalye ise boştu. Ekrandaki fotoğrafa baktı — Ayşe, gülümsüyordu; eli yuvarlaklaşan karnındaydı. Kamil uzun süre ekrana baktı, sonra titreyen parmaklarıyla yazmaya başladı.
Benim Ayşe’m. 24. hafta. Hastaneye geldik, çünkü doktorlar “Her şey yolunda olacak,” dediler. “Başaracağız,” dediler. “Yardım edeceğiz,” dediler. Bunu söylediler… ta ki karaciğeri iflas edene kadar. Bunu söylediler… ta ki bebek ölene kadar. Bunu söylediler ama hiçbir şey yapmadılar, ölü bebeği bile almadılar. Konuştular, ta ki onun kalbi durana kadar.
Kamil durdu. Mesajı birkaç kez okudu… sonra sildi ve yeniden yazmaya başladı.
Doktor Bahar Özden. En iyi uzmanlardan biri dediler, ama karım onun ellerinde öldü. Hamileydi. 24. haftasında. 18 ay önce Ayşe karaciğer nakli olmuştu ve biz kurtulacağımıza inanmıştık. Doktorlara güvenmiştik. Şimdi bana diyorlar ki, “Böyle şeyler olur.” Olur mu? Hamile bir kadın hastanede ölüyor, kimse nedenini bile açıklamıyor — bu “olur” mu? Gördüm onları, beklediler. Hiç kimse koşmadı. Hiç kimse onu kurtarmadı. Sadece izlediler.
Gözlerini kapattı, derin derin nefes aldı. Parmakları ekranda dengesizce hareket ediyordu.
Bana dediler ki: “Şikâyet et.” Dediler ki, “Bir avukat bul.” Ama bütün avukatlar “Bu tıbbi bir durum,” diyorlar. Durum mu? Benim karımı kaybettim. Benim Ayşe’mi.
Kamil fotoğraf ekledi — deniz kenarında çekilmişti, karnı belirgin, yüzünde huzurlu bir tebessüm. Altına yazdı:
“Onların kimi kaybettiklerini unutmasınlar diye.”
Metni bir kez daha kontrol etti, okudu… sonra “Gönder”e bastı.
Ekran bir süre daha parladı, sonra karardı. Kamil telefonu masaya koydu, sandalyesine yaslandı. Gözleri yine karşısındaki boş sandalyede takılı kaldı. Karanlıkta, tam bir sessizlik içinde oturdu… derken telefon titredi. Bildirim sesi. Sonra bir tane daha. Ve bir tane daha. Beğeniler, yorumlar, paylaşımlar.
Kamil, Ayşe’yi hiç tanımayan insanların yazdıklarını okuyordu:
“Vicdan nerede?”
“Nasıl yapabildiler?”
Ve sonunda, korktuğu kelimeyi gördü — “Katil.”
Telefonu elinden düşürdü, yüzünü avuçlarıyla kapattı. Ama bildirimler yağmur gibi yağmaya devam ediyordu.
— Sadece… biri cevap versin istiyorum. Birisi, bir tek kişi… — dedi kendi kendine. Yeni her bildirimle, her beğeniyle, paylaşımı daha da yayılıyordu.
Şehrin öbür ucunda, hastanede, Sert Kaya ekranı kaydırıyordu. Dudaklarında sinsi bir gülümseme belirdi — Doktor Bahar Özden ismi ekranlarda belirmeye başlamıştı…
***
Sinekler gözlerinin önünde uçuşuyordu. Çağla elini sallayarak onları kovmaya çalıştı, ama akşam olmuştu ve sinekler gittikçe artıyordu. Çağla peyniri ve yeşilliği lavaşın içine sardı, bir bardak su aldı ve eve girdi.
Salonda, köşedeki kanepede Parla oturmuş, yüzü telefona gömülmüştü. Çağla daha oturmadan yukarıdan ayak sesleri duyuldu. Umay merdivenleri hızla indi; Çağla’yı görünce hemen yanına geldi.
— Annem nerede? Nerede annem?! — diye sordu, neredeyse bağırarak.
Çağla, daha lokma alamadan cevap vermek için ağzını açtı, ama o sırada yukarıdan Siren koşarak indi.
— Umay! — dedi telaşla.
— Siren! — diye arkasından bağırdı Uraz.
— Yeter artık, — dedi Siren sinirle, parmağıyla Uraz’ın göğsüne dokunarak, — çocuklara git! — diye rica etti. — Artık uyanmış olmaları lazım.
— Benimle gel, — dedi Uraz, yerinden kıpırdamadan.
— Sen onların babasısın, halledersin, — dedi Siren, ardından Umay’a döndü.
Çağla sakin sakin peynirli lavaşından bir ısırık aldı. Parla hiç tepki vermedi, mesaj yazmaya devam ediyordu. Siren Umay’ın elini tutmak üzereydi ki, yukarıdan Mert’in ağlaması duyuldu. Ardından Leyla’nın sesi geldi. Siren gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı, sonra Uraz’la birlikte yukarı çıktılar.
Umay ikisini gözleriyle uğurladı. Çağla kanepeye oturdu. Ev sessizliğe bürünmüştü; sadece çocukların ağlaması duyuluyordu. Umay birden patladı.
— Önce Evren, — diye başladı, — sonra Yusuf, şimdi de onun halası! Sırada kim var? — sesi yükselmişti. — Yeğeni mi? Köpeği mi? Evren Yalkın geometrik biçimde çoğalıyor!
— Keşke matematikte de bu kadar hızlı olsaydın, — dedi Parla alayla, — akrabalıkları hesapladığın gibi.
— Komik mi bu sence?! — dedi Umay öfkeyle. — Bence Yusuf’un babası Serhat olsun, bari Evren’in akrabası daha az olur!
— Sana ne fark eder, kimin oğlu olduğu? — Parla’nın sesi ilk kez yorgun çıkmıştı.
— Nasıl fark etmez! — dedi Umay sinirle. — Çünkü eğer Evren babasıysa… o zaman annem… yani… — kaşlarını çattı.
— Üvey anne? — dedi Çağla, bardağından bir yudum alarak.
— Evet! Aynen! — diye bağırdı Umay. — O zaman ben kim oluyorum? Dünyanın en karışık aile ağacının kızı!
— Umay, sen de artık kıskanıyorsun, — dedi Çağla, sırtını kanepeye yaslayıp ellerini karnına koyarak. — Yetmedi mi Uraz’la olanlar? Ne bu halin?
— Kıskanmıyorum! — dedi Umay, sesi yükselerek. — Sadece… — sustu. — Eskiden her şey belliydi: Annem sadece benimdi. Şimdi odasına bile giremiyorum, çünkü orada Evren var. Bir de Yusuf. Üstüne iki babaanne, her biri kendi nişanlısıyla! — Umay kanepeye çöktü. — Eğer annem bir de hamile kalırsa, artık hiç zamanı kalmaz!
— Umay, annen kimseyi yarı yolda bırakmaz, — dedi Çağla, onun omzuna sarılarak. — Kötü olsa bile herkesi yanında tutar.
— Ama sen söyle, Çağla… annem için hamilelik tehlikeli değil mi? — dedi Umay, sesi kısılmıştı. — Artık yirmisinde değil, hem o olay hastanede… yine bir komplikasyon olursa?
— Daha az dinle, daha çok güven ona, — dedi Çağla, yavaşça sallanarak. — Güçlü bir kadın seninki.
— Güçlü, güçlü… — dedi Parla aniden, kanepeden fırlayarak. — Ama güçlüler her şeyi kendi başına halledince, geriye kalan biz ne yapıyoruz?
— Sana ne oldu şimdi? — diye sordu Çağla.
— Hiçbir şey, — dedi Parla, gözünü telefondan ayırmadan.
— Kim yazıyor sana? — dedi Umay, şüpheyle.
— Kimse, — dedi Parla, telefonu cebine koyarken.
— Cem mi?! — diye bağırdı Umay, yerinden fırlayarak. — Yine mi o?! Aklını mı kaçırdın? Onun yaptıklarından sonra?!
— Başlama yine! — dedi Parla sert bir sesle. — Sandığın gibi değil!
— Kızlar! — dedi Çağla, yerinden kalkmadan. — Yeter artık. Hepimizin korkuları var. Ben korkuyorum mesela — düşük yapmaktan, — elleri karnında, sesi titriyordu. — İsterseniz bağırmaya devam edin, ama beni ve bebeğimi kim kurtaracak? Evde kimse yok!
Umay dudaklarını sıktı. Parla’ya yine çıkışmak istiyordu ama Çağla’nın sözleri onu durdurdu. Yanına oturdu.
— Bu yetişkinlerin hayatı fazla gürültülü, değil mi? — dedi Çağla, hafifçe Umay’ın omzuna dokunarak. — Yanlarında nefes almaya bile vakit kalmıyor.
Umay gözlerini kapadı, kollarını göğsünde kavuşturdu. Ayağı sinirle halıya vuruyordu. Çağla elini onun dizine koydu, derin bir nefes aldı…
***
Yusuf kapının yanında derin bir nefes aldı. İçeriden gelen sesleri dinliyordu. Ultrason odasındaki ışık hafif kısıktı; sadece cihazların düzenli bip sesleri duyuluyordu. Bahar muayene masasında uzanmış, gözlerini tavana dikmişti. Ekrana bakmak istedikçe Rengin onu durduruyor, probu dikkatle karnında gezdiriyordu.
— Endometrium gayet iyi, gebelik haftasına uygun…, — dedi Rengin, kaşları hafif çatıldı, — gebelik kesesi görünüyor ama kalp atışı henüz izlenmiyor.
— Henüz… — diye tekrarladı Bahar kısık sesle. — Yani, hâlâ olabilir.
— Olmalı da, — dedi Rengin yumuşak bir sesle. — Her şey yolunda. Tebrikler Bahar, hamilesin.
— Her şey yolunda mı? — Bahar anlamaz bir halde sordu; gözlerinden yaşlar süzülüyordu. — Emin misin?
— Evet. 5–6 haftalık. Kalp atışı için biraz erken, — Rengin elini sıktı. — Gerçekten iyi görünüyor.
Bahar elini yüzüne kapattı, nefesi kesilmişti.
— Altı, — dedi Yusuf birden, sesi netti.
— Ne? — Bahar aniden doğruldu, gözlerini ona dikti.
Yusuf’un yüzü kızardı; geri çekilip sırtını kapıya dayadı.
— Ne dedin sen? — dedi Bahar, sesi titreyerek.
— Gördüm, — mırıldandı Yusuf.
— Ne gördün?! — Bahar’ın yüz ifadesi değişti, zihninde hızla olasılıklar dolaştı.
Yusuf kaçacak yer arıyordu; kollarını savurdu, sesi çatallandı.
— Ne, Yusuf?! — Bahar’ın sesi yükseldi.
— Evren’i… o gece merdivenden inerken gördüm, — dedi utançla. — Siz henüz birlikte yaşamıyordunuz. Altı hafta önceydi.
Bahar gözlerini kapatıp derin bir nefes verdi.
— Şimdi ne yapacağız? — diye sordu Rengin’e dönerek.
— Bir sonraki ultrasondan sonucu bekleyeceğiz ve inanacağız, — dedi Rengin sessizce.
— Evren’e söylemeden önce her şeyin yolunda olduğundan emin olmalıyım, — dedi Bahar, yatağın kenarına otururken.
— Bahar… senin için tehlikeli olabilir, — dedi Rengin kısık sesle.
— Biliyorum, — dedi Bahar, daha fazla açıklamadan.
— Hadi, şimdi sıra bende, — dedi Rengin aceleyle.
Yer değiştirdiler. Yusuf kapının yanında neredeyse yığılıyordu; Bahar’ın öfkesinden kurtulmanın kolay olmayacağını anlamıştı. Evren’in öfkesinden bile korkmamıştı ama Bahar bambaşkaydı.
— Hazır mısın? — dedi Bahar, probu eline alırken; elleri hafifçe titriyordu.
— Hayır, — dedi Rengin başını sallayarak.
— Mecburuz, — dedi Bahar, derin bir nefes alarak.
Ekran yeniden ışıkla doldu. Bahar eğilip dikkatle baktı.
— Gebelik kesesi net görülüyor, — dedi alçak sesle. — Rengin, hamilesin.
— Hayır… — Rengin yüzünü elleriyle kapattı.
— Evet, — dedi Bahar kararlılıkla.
— Yani hata payı yok mu? — dedi Rengin, hâlâ bir umutla.
— Hiç yok, — dedi Bahar, sonra başını çevirip Yusuf’a baktı. — Kaç haftalık? — diye sordu, onu köşeye sıkıştırarak.
— Ne? — dedi Yusuf şaşkınlıkla.
— Madem her şeyi biliyorsun, gördün… kaç haftalık? — diye üsteledi Bahar.
— Bahar, — dedi Rengin, elini tutarak, — bırak, gerek yok.
— Hayır, söylesin bakalım, — dedi Bahar, ayağa kalkıp eldivenlerini çıkardı.
— Belki kan tahlili alsam daha iyi olur, — dedi Yusuf birden, eline eldiven geçirirken.
— Ne?! — diye bağırdılar aynı anda Bahar ve Rengin.
— Onaylamak için, — dedi Yusuf, omuz silkerek.
Bahar ona yaklaştı.
— Yani ultrason yetmedi, bir de kan mı alacaksın? — dedi sertçe. — Mantığını anlamıyorum Yusuf. Doktorsun sen, sırayı karıştırdın; önce kan alınır, sonra ultrason yapılır!
— Test, — diye pat diye söyledi Yusuf.
— Test, — dedi Bahar, rengi soldu. — Test… — elini cebine attı. — Test mi?! — Gözlerinde hem korku hem panik vardı.
Yusuf bu şaşkınlıktan faydalanıp tüpleri aldı, ama dönmeye fırsat kalmadan kapı açıldı. İçeri Evren, Serhat ve Doruk girdi; konuşarak ilerliyorlardı.
— Kalbini, karaciğerini ve… — Evren durdu, olduğu yere mıhlanmış gibi. Karşısında Bahar, Rengin ve Yusuf’u görünce sesi kesildi. — Siz burada ne yapıyorsunuz? Neler oluyor Bahar? — bir adım attı. — Limonlar mı?!
— Biri bana açıklasın, — dedi Serhat, hasta dosyasını koltuğunun altına sıkıştırarak.
Doruk, Evren’in arkasından eğilip Bahar’a bakıyordu. Rengin fırsatı yakalayıp monitörü kapattı. Yusuf iki elinde tüplerle aralarına girdi.
— Onlar… — sesi titredi, — onlar benden DNA testi istediler, — dedi, Evren’e baktı, sonra Serhat’a çevirdi bakışlarını. — Hazır mısınız? Kim babam, öğrenmeye? — dedi, sesi kısık ama kararlıydı.
Arkasından Bahar’ın derin bir nefes alıp rahatladığını duydu. Kadının eli omzuna kondu.
— DNA testine hazır mısınız? — dedi Yusuf bu kez daha güçlü bir sesle. — Ya şimdi, ya asla!