Наталья Лариони

Наталья Лариони 

Автор женских романов и фанфиков

13subscribers

228posts

Showcase

18

Bahar, evrenin güneşi olmaya hazır mısın?

Bölüm 12
Ilık İstanbul rüzgârı Bahar’ın saç tutamlarıyla oynuyor, denizin tuzlu havasını, kızarmış kestanelerin baharatlı kokusunu ve onun uzun zamandır aradığı o tarif edilemez özgürlük hissini beraberinde getiriyordu. Sahil, kendine özgü bir yaşamla nefes alıyordu — dalgaların düzenli uğultusu, birbirine karışan insan sesleri, martıların uzaktan gelen çığlıklarıyla.
Bahar korkuluğun yanında durdu; topuklarının altında ahşap tahtaların neredeyse fark edilmeyecek kadar titrediğini hissetti. Avucunu sıcak taşa sürdü, sanki tüm bunların bir rüya olmadığını kendine kanıtlamak ister gibi.
Evren koyu renkli takım elbisesiyle yanında yürüyordu; her adımını daha da belirgin kılıyordu bu elbise. Onun duruşunda büyüleyici bir şey vardı: sanki her an, doktor, yönetici, erkek rollerinden herhangi birinden çıkıp, tek bir bakışla, tek bir kaş hareketiyle onun hayatına girebilirmiş gibi görünüyordu.
— Burada her zaman müzik olur, — dedi alçak sesle, Bahar’ın sokak uğultusuna daldığı anı yakalayarak.
  Ve sanki onun sözlerine karşılık verircesine, sahilin biraz ilerisinden tanıdık bir melodi süzüldü. Küçük bir sokak grubu — gitarıyla saçları ağarmış bir adam, saksafon çalan genç bir delikanlı ve tahta bir tahtaya kaşıklarla ritim tutan bir kız — Bahar’ın gençliğinde duyduğu o melodiyi canlandırıyordu. Üniversitenin ilk yılı… Hayata, sanki bütünüyle ona ait olmak zorundaymış gibi, o kadar çaresizce âşık olabildiği zamanlar.
Evren durdu. Bakışı onun yüzünde asılı kaldı — uzun, dikkatli, her çizgiyi aklında tutmak ister gibi. Sonra elini uzattı; bu basit harekette söylenmemiş o kadar çok şey vardı ki, Bahar’ın nefesi kesildi.
— Dans edelim, — diye fısıldadı.
— Evren… — başını sallayarak güldü Bahar. — Biz ki…
— Profesyonel değiliz mi? — ona doğru eğildi; sesi daha da kısaldı, sıcak bir ipek gibi sarıp sarmaladı. — Sadece profesyoneller mi dans eder?
Bahar gülümsedi ve artık direnmeden, avucunu onun eline bıraktı. Evren onu kendine biraz fazla yakın çekti; sanki tek bir anı bile kaçırmaktan korkuyordu. Ve hemen, hızlı ve canlı melodinin ritmiyle onu hareketlendirdi.
Düzensiz, içgüdüsel biçimde hareket ediyorlardı; beden sanki sadece adımları değil, günlük hayatın katmanları altına gizlenmiş o duyguları da hatırlıyordu. Onu belinden tutup döndürüyordu, dönüşlerde yakalıyor; Bahar ise uzun zamandır kendine izin vermediği kadar yüksek ve açık bir kahkaha atıyordu.
Saksafon yükseldi, o da içini çekip parmaklarını Evren’in omuzlarına geçirdi. Onun nefesi danstan değil, ondan, yakınlıktan, akşam ışığında parlayan gözlerinden ağırlaşmıştı.
— Bahar… — diye fısıldadı Evren, yanağına doğru eğilerek. — Bana öyle bakıyorsun ki… yerin nerede olduğunu unutuyorum.
  O daha cevap veremeden müzik aniden derin ve yoğun bir caza dönüştü; sanki kadife tene dokunmuştu. Saksafonun sesi yavaşladı, sarıp sarmaladı. Bir an tökezlediler, durdular; birbirlerinin gözlerine baktılar, sanki sonunda yetişkin olmayı kendilerine izin vermişlerdi. Acele yoktu, şakalara ve bahanelere sığınmak yoktu.
Evren onu artık bambaşka bir şekilde yönlendiriyordu — daha sessiz, daha yavaş, neredeyse özenle. Yanak yanağa hareket ettiler. Nefesler uyumlu, adımlar belirsiz, neredeyse yok gibiydi. Eli sırtına öyle emin yerleşti ki, sanki uzun zamandır kaybettiği bir şeyi, hep tam da burada olması gereken bir şeyi yeniden buluyordu.
“Eğer beni dansta böyle tutuyorsa… ya hayatta tutmaya başladığında ne olacak?”
Düşünce birden, ürkütücü bir dürüstlükle çaktı ve Bahar farkında olmadan parmaklarını omzunda sıktı. Çenesine kayar bir hareketle dokundu. O kadar yakındılar ki, her nefes daha büyük bir şeyin parçası oluyordu.
— Biz hiç böyle dans etmedik, — diye fısıldadı, gözlerinin içine bakarak.
— Biz hiç bu kadar dürüst olmadık, — diye karşılık verdi, bakışını kaçırmadan.
Parmakları belinin hattı boyunca, biraz daha aşağıya indi; sadece onun dokunuşları için varmış gibi duran kıvrımı çizdi. Ritim artık sadece müzik değildi, nefeslerine dönüşmüştü.
Bahar ona biraz daha yaklaştı; takım elbisesinin kumaşının, bedeninin sıcaklığıyla ısındığını hissetti. Kalplerinin, farklı tempolara rağmen, aynı anda attığını duydu.
— Gidelim, — diye fısıldadı birden Evren, kendini zor tutarcasına; her kelime büyük bir çabayla çıkıyordu. — Yoksa ben… — tamamlamadı, sustu.
Bahar güldü, şakayla karışık omzuna itti ve yine de onun kendisini götürmesine izin verdi. Yürüdüler; rüzgâr saçlarıyla oynuyordu. İleri doğru yürüdüler; rüzgâr güçlendi, bu kez elbisesiyle oynadı, onu Evren’e daha da yaklaştırdı, ta ki onu görene kadar.
Onun beyaz, hafif yatı… yumuşak altın rengi bir ışıkla aydınlanmıştı; sanki denize düşmüş küçük bir yıldız gibi dalgalar üzerinde salınıyordu. Güvertede masa çoktan hazırlanmıştı: sürahide meyve suyu, örtü üzerinde titrek yansımalar bırakan mumlar, bu ışıkta neredeyse gerçek dışı görünen meyveler.
— Evren… — diye fısıldadı Bahar; kalbinin iki kat hızla attığını hissediyordu. — Hazırlanmıştın?
— Evet, — elini uzattı, güverteye adım atmasına yardım ederek, — gerçekten hazırlanmıştım, — diye itiraf etti.
  Bahar topuğuyla bir halata takıldı, hafifçe sendeledi; sandaletinin tokası açıldı. Evren hemen çömeldi, kayışı düzeltti, yavaşça kapattı. Başparmağını bileğine doğru gezdirdi; sanki yüksek sesle söylenmesine gerek olmayan bir söz veriyordu.
— Sana bakıyorum, — diye fısıldadı, başını kaldırarak; gözleri kelimelerden çok daha fazlasını söylüyordu. — Fark etmediğin yerlerde bile.
  Bahar donup kaldı. Bu şefkat bir öpücükten daha sert çarptı; kalbine saplandı, onu danstan bile hızlı attırdı.
  Evren ayağa kalktı, avucunu uyluğu boyunca, elbisenin yan çizgisi üzerinden kaydırdı ve dudaklarına doğru eğilmek üzereydi ki… Bahar’ın nefesi bozuldu — ani, acı verici, kesik kesik. Güneş sinirinin üzerine elini zorla bastırabildi; dünya bir anlığına netliğini yitirmişti.
— Bahar? — anında gerildi Evren; elleri hemen beline yerleşti, bedenini destekledi, sanki dağılabilirmiş gibi. — Nefes al… yavaş. Ufuk çizgisine bak.
  Tüm dikkati ona odaklandı; sanki başka hiçbir şey yoktu. Dudaklarının nasıl solduğunu, kısa kısa nefesler aldığını gördü; hatta kaburgalarının altında hafif bir spazm bile fark ettiğini sandı.
— Dalga… — diye fısıldadı Bahar, gözlerini kapatarak. — Ben… özür dilerim, sadece… başım… midem bulanıyor… — omuzlarına sıkı sıkı tutunuyordu.
Avuçları beline yerleşti; destekliyor, ısıtıyor, güven vaat ediyordu.
— Şimdi değil… — diye fısıldadı Evren, alnını onun alnına dayayarak. Sesi titredi ama hemen toparlandı. — Kaybolma. Seni şimdi çıkaracağım.
  Bahar daha cevap veremeden, telefon Evren’in cebinde titreşti. Evren küfrederek çıkardı, ekrana baktı ve yine alçak sesle sövdü.
— “Beni batırıyorlar,” — önce mesajı okudu, sonra aramayı açtı.
  Dinledikten sonra kısa bir “geliyorum” dedi, kapattı ve tekrar ona baktı. Uzun bir randevu ile koşmak zorunda olduğu bir an arasında tereddütsüz seçimini yapmıştı; Bahar bunu gördü. Gözlerinde en ufak bir kararsızlık yoktu; sadece kararlılık ve bir dakika öncekiyle aynı şefkat vardı.
— Bana tutun, — dedi, bir koluyla onu sararken diğer eliyle korkuluğu yokladı. Sesi daha alçaktı ama sarsılmaz bir güven taşıyordu. — Sonra geri döneriz. Söz veriyorum.
— Evren… — nefesini dengelemeye çalıştı, onun koluna yaslanarak; kalbinin de en az kendisininki kadar düzensiz attığını hissediyordu. — Özür dilerim…
— Bahar, — sesi alçak, boğuk ama sakindi; şafaktan önceki deniz gibi. — Benim için en önemli olan sensin. Her zaman sen.
Evren onu yattan indirdi. Onun için duyduğu korkunun şefkatle karıştığını hissediyordu Bahar; yaşanan her şeyden daha güçlüydü bu.
Randevuları aniden kesilmişti ama bitmemişti; kesintiye uğramış olsa da, aslında daha yeni başlıyordu…
***
Neonatoloji koridorunda koku her zaman aynı olmasına rağmen — sterilite, nemli hava ve tanımlanması zor bir şey — yine de ciğerlerin içine çöken ağır bir önsezi vardı. Bu, henüz kendi başına yaşamayı bilmeyen bir hayat için duyulan korkunun kokusuydu; kırılgan bir nefesin, bir yenidoğanı dünyaya bağlayan o incecik ipliklerin kokusu.
Esra koltukta oturuyordu. Uzun bir aradan sonra ilk kez odasından çıkmıştı. Daha doğrusu, Doruk onu tekerlekli sandalyeyle çıkarmıştı ve şimdi neredeyse törensel bir dikkatle onu ileri doğru sürüyordu. Her hareketi ölçülüp biçilmiş gibiydi; çünkü sandalyenin tutamağına yapılacak en ufak bir dikkatsiz dokunuşun bile dünyanın o kırılgan dengesini bozabileceğini hissediyordu.
Serhat yanında yürüyordu; bir engel gibi değil, bir güvence gibi. Sanki sessizce şu sözü vermişti: “Buradayım. Düşmeyeceksin.” Gözlerini kızından ayırmıyordu; bir an için bile başını çevirirse onu kaybedecekmiş gibi. Gözlerinde, ameliyathanede çalışırken taşıdığı o yoğun odaklanma vardı — en ufak bir dalgınlık gölgesi bile yoktu, sadece onun her nefesine, kirpiklerinin her titreyişine kilitlenmiş bir dikkat.
Rengin biraz geriden geliyordu. Fazla yaklaşmıyor, araya girmiyor, Esra ile Doruk arasındaki kırılgan alanı bozmuyordu. Dikkatli bakışları her ayrıntıyı yakalıyordu: Esra’nın bazen gözlerini kapatıp güçsüzlüğünü gizlemesini; Doruk’un nefesinin gereğinden biraz daha hızlanmasını, sanki heyecanını bastırıyormuş gibi; Serhat’ın ise onun her nefesinde omuzlarının gerilmesini, her an acısını üstlenmeye hazırmışçasına.
Parla onları yoğun bakım bölümünün penceresinde bekliyordu. Camın ardında, kuvözün içinde, yeni doğmuş bir bebek yatıyordu — minicik, neredeyse saydam; kabloların ve cihazların yumuşak ışıklarının arasında.
— Biraz büyümüş… — diye fısıldadı Parla.
Bu sözler Serhat’ın kalbini garip bir şekilde sıktı. Kızının yanında durdu, elini yavaşça omzuna koydu. Hareketlerinde, ameliyathanede başka birinin kalbine dokunduğundakiyle aynı dikkat vardı. Nazik, neredeyse kutsal bir özenle; sonsuz derecede değerli bir şeye zarar vermekten korkar gibi.
Esra kızını ilk kez bu kadar yakından görüyordu. Bakışlarını kuvözden Doruk’a, sonra Serhat’a, Rengin’e, Parla’ya kaydırdı. Gözlerinde derin, tüketici bir yorgunluk belirdi; ardından hemen bir tereddüt gölgesi geçti, sanki mutlu olmaya hakkı olup olmadığını bilmiyordu. Sanki sevinç şansı ürkütebilirmiş gibi, sanki bu steril koridorda mutluluk yaşamak affedilmez bir lükstü.
— Daha yakına gelmek ister misin? — diye sordu Doruk sessizce, ona doğru eğilerek.
Sesi, yeni bir şeyin doğduğu bu kırılgan sessizliği bozmaktan korkar gibiydi. Esra başını salladı; Doruk sandalyeyi yumuşak bir hareketle cama doğru çevirdi, biraz daha yaklaştırdı.
Rengin adımlarını biraz hızlandırdı ve neredeyse fark edilmeden Serhat’ın eline dokundu. Serhat bu temasa irkildi ama elini çekmedi. Bu anlık dokunuşta, onun sessiz “birlikteyiz” deyişi vardı.
Esra elini kaldırdı, parmak uçlarıyla cama dokundu. Nefesi bozuldu; düzensiz, kesik kesik oldu. Kızına bakıyordu ve o bakışta korku, hayranlık ve inanamama iç içe geçmişti.
— O çok… — sesi kısıldı, gözlerinde yaşlar belirdi. — Bu kadar küçük olacağını düşünmemiştim, — diye itiraf etti, Doruk’a bakarak.
  Hayatında ilk kez, önce Doruk’a baktı, sonra Serhat’a.
— O güçlü, — diye fısıldadı Serhat. Sesinde, hiçbir hastasının yanında asla izin vermeyeceği titreşimler vardı. Bu bir cerrahın profesyonel özgüveni değil, çok daha kişisel bir şeydi — titrek bir gurur, korku, sevgi. — Senin kadar inatçı.
Doruk hafifçe gülümsedi. Dikkatle, sanki önemli bir şeyi bozacakmış gibi; camın ardındaki o küçücük hayatın kaderini her hareketiyle etkileyebilirmiş gibi.
— Onun ışık olmasını istemiştin. Hatırlıyor musun? — Esra’ya baktı, sesi alçaldı, yumuşadı. Soğuk bir akşamda sıcak bir battaniye gibi sarıyordu. — Hayatına ışık getirdi!
Esra ona şaşkınlıkla, neredeyse temkinle baktı. Gözlerinde bir soru vardı: “Bunu gerçekten hatırlıyor musun? Gerçekten dinlemiş miydin?”
— Evet… — diye fısıldadı. — Ben söylemiştim… — diye itiraf etti.
  Doruk yutkundu, cesaretini topladı. Önermekten korkuyordu, ismi söylemekten korkuyordu. Esra mutluluğun mümkün olduğuna inanmaya korkarken, gülünç, yersiz görünmekten korkuyordu.
— O zaman… — derin bir nefes alıp kendini toparladı, — belki… Aylin? — diye önerdi. — Bu isim “gece ışığı” ya da “parlayan” demek, — diye ekledi.
Esra donup kaldı. Zaman durmuş gibiydi. Her saniyenin cihazların değerleriyle ölçüldüğü, her nefesin sayıldığı bu koridorda, mutlak bir sessizlik anı doğdu.
Parla bunu duydu ve merakla umut arasında bir bakışla onlara baktı. Rengin sessizce nefes aldı, sanki bu anı hafızasına kazımak ister gibi. Serhat öyle bir gerildi ki, parmakları beyazladı. Bunun onu bu kadar sarsacağını beklemiyordu — kelimelerle değil, onların taşıdığı anlamla: bir seçimle, bir kabulle, yeni bir hayatın başlangıcıyla.
  Esra uzun süre Doruk’a baktı; sanki onun gerçek hâlini görüp görmediğini sınar gibiydi — yorgun, kırılgan, zayıf hâlini. Onu böyle görmüş müydü? Bakıyordu ve Doruk gözlerini kaçırmıyordu.
— Aylin… — ismi yavaşça tekrarladı, sanki yeni bir dünyanın tadına bakar gibi. — Işık… Evet.
Tek bir kelimeydi — “evet” — ama sanki Esra bu kelimeyle yalnızca ismi değil, onu da kabul etmişti. Doruk’u. Onun katılımını. Yanındaki varlığını. Bu kısa “evet”in içine, uzun zamandır eksikliğini hissettiği her şey sığmış gibiydi: yalnız olmadığına dair güven, çocuğunun artık sadece onun sorumluluğu değil, ortak bir sevinç olduğuna dair his.
Serhat bakışlarını kaçırdı. İlk kez aynı anda rahatlama, minnettarlık, korku ve gurur hissetti. Bir an için avucuyla gözlerini kapattı; sanki kendini toparlamaya çalışıyordu, dışa vuramayacağı duygu fırtınasını içinde tutmak ister gibi. Rengin yine neredeyse fark edilmeden, tek bir parmağıyla eline dokundu. Bu jest çok küçük ama anlamı büyüktü: anlayış, destek ve sessiz bir “yalnız değilsin”.
— İsmi seçti, Serhat, — diye fısıldadı Rengin. — Bu, yaşamayı seçtiği anlamına gelir. Kızın yaşayacak!
Serhat başını salladı. Bir şey söylemek istiyordu ama kelimeler boğazında düğümlenmişti.
Parla, kablolar içindeki o minicik bebeğe, fısıltıyla konuşan Esra’ya, elini tutan Doruk’a… ve fırtınadan çıkmış iki ağaç gibi yan yana duran Serhat ile Rengin’e baktı. Birden kendini büyük bir şeyin parçası gibi hissetti. Sıcak. Canlı. Gerçek.
Ve o anda — daha önce neyin eksik olduğunu anladı. Dayanak. Sessiz bir güç. Burada ve şimdi gördüğü şey. Gösterişli bir özgüven değil, yüksek sözler değil; bu sessiz varlık, korku varken bile yanında olmaya hazır olma hâli. Bir adım yaklaştı, neredeyse omzuyla cama dokundu.
— Aylin, — dedi sessizce. — Güzel bir isim. Ona yakışıyor.
  Esra yorgun bir gülümseme ile karşılık verdi. Bu gülümsemede yeni bir şey vardı: sadece minnettarlık değil, bir kabulleniş. Artık yalnız olmadığını kabullenişi. Doruk onun elini biraz daha sıkı sıktı. Parmakları onun parmaklarına kenetlendi.
Serhat ilk kez huzurla nefes aldı. Aylin’e bakıyor ve hepsini değiştirecek yeni bir şeyin başlangıcını görüyordu.
Rengin, kuvözdeki bu küçük kıza bakarken şunu düşündü: işte aile buydu — kusursuz değil, ama gerçek.
Ve bu koridordaki dört yetişkin için bu an, yeni bir başlangıç oldu. Gürültülü, görkemli değil; sessiz, neredeyse fark edilmez ama bir o kadar da önemli.
Korkunun yavaş yavaş umuda, yalnızlığın ise aidiyet duygusuna yer bıraktığı bir başlangıç.
Her birinin kendine ait bir şey bulduğu bir başlangıç: Esra için güven, Doruk için amaç, Serhat için anlam, Rengin için huzur, Parla için dayanak.
Ve tüm bunlar, henüz farkında bile olmadan hayatlarını çoktan değiştirmiş olan minicik Aylin sayesinde mümkün oldu…
***
Arama ve onun mide bulantısı planlarını değiştirmişti. Bahar’la Evren neredeyse koşarak apartmanın girişine daldılar. Merdiven boşluklarının loşluğunda iki siluet, iki düzensiz kalp ritmi.
Evren’in gözünün önünden hâlâ aynı sahne gitmiyordu: yatta kurulmuş masa, rüzgârda titreyen mumlar. Göğsüne elini bastırmış, yüzü bembeyaz kesilmiş Bahar… ve romantizmi bir anda kaosa çeviren o telefon. Basamaklar, ıslak izler, duvarın arkasından gelen su sesi — hepsi, onların alanına yapılmış yabancı, davetsiz bir müdahalenin yankısı gibi geliyordu.
— Eğer yine… — Evren cümleyi bitirmedi, anahtarları bir hamlede kaptı.
Parmakları titredi. Soğukkanlılığını nadiren kaybederdi; ama şimdi sinirleri sonuna kadar gerilmişti. Daire onları nemli, ağır bir kokuyla karşıladı — buharın, köpüğün ve kaygı uyandıran, tuhaf bir yabancılığın karışımı. Koridor boyunca ince bir su şeridi akıyor, yerde koyu izler bırakıyordu.
Bahar duvara yaslandı, nefesini düzene sokmaya çalıştı. Salınımdan gelen bulantı daha geçmemişti; rutubet kokusu midesine bir yumruk gibi vurdu, dişlerini sıkmak zorunda kaldı.
Evren hızla banyoyu kontrol etti ve koridora fırladı. Bahar iç çekti; kendini, yorgunluğun ve hafif bir sinirin içinden geçerek, adım adım onun peşinden merdivenlere vurmak zorunda bıraktı.
Evren’in dairesinin üstündeki dairenin kapısı aralıktı; içeri girdiler. Bahar, Evren’i durdurmaya bile yetişemedi. Evren sanki buraya defalarca gelmiş gibi evin içinde ilerliyordu. Bahar, kaşlarını hafifçe çatarak onun peşine takıldı.
Banyonun kapısının altından soluk bir ışık sızıyor, içeriden müzik geliyordu — kırık dökük bir melodram; yarım kalan randevularına alay eder gibi. Evren adımını yavaşlattı.
— Arkamda dur, — diye fısıldadı, dönmeden.
— Tabii, — diye aynı alçaklıkta cevap verdi Bahar; sesinde eski ironinin gölgesi kaydı, — ama içeride pembe pelüş bir canavar görürsen, seni ben korumam, — diye uyardı.
Evren ona kısa bir bakış attı. Şu hâlinde bile tek cümleyle gerilimi düşürmeyi başarmıştı. Evren kapıyı itti; ikisi birden donakaldı.
Jakuzinin içinde, sıcak su ve köpükle dolu küvetin içinde, genç bir kadın oturuyordu. Saçları dolaşmış, gözleri kıpkırmızıydı; elleri titriyordu. Yerde, içinde şarap kalmış yarı boş bir kadeh duruyordu. Müzik, küvetin kenarında duran telefondan akıyordu — yavaş, yırtıcı bir melodi; sanki çaresizliğinin fon müziği. Kadın gözlerini araladı ve onu gördü.
— Aa… Profesör Yalkın? — sesi titredi. — Ben… ben… sizin… döneceğinizi düşünmemiştim. Beni kurtaracağınızı.
Bahar’ın kaşları havaya kalktı. Başını çok az yana eğdi. Evren keskin bir nefes verdi. O seste öfke, şaşkınlık ve sinir birbirine karışmıştı. Yumruklarını sıktı, sonra kendini hemen gevşemeye zorladı. Uzandı, musluğu çevirdi ve akan su durdu.
Kadın dönüp doğruldu. Bahar ellerini kaldırıp sanki onu durdurmaya çalıştı; ama kadın çıplak değildi. Köpük kollarından akıyordu, sabahlığının kuşağı çözülmüş, omzunu açmıştı. Evren’e doğru uzandı; sanki tutunabileceği bir kurtuluşmuş gibi.
— Siz anlamıyorsunuz… — sesi titriyordu. — Gitti. Kalktı ve gitti! Ve ben… ben düşündüm ki… siz bir tek… yapabilseydiniz…
Kadın titreyen parmaklarla Evren’e doğru uzanıyordu; bakışı, başka bir insanda kaybettiği dayanağı onda arıyordu. Bahar, donup kalmışlığını başından silkeler gibi başını salladı, öne çıktı.
— Tamam, — dedi; tek bir el hareketiyle yabancıyı durdurarak. — O kesinlikle yapamaz!
Sesini yükseltmedi ama geri kalan her şey oradaydı: sertlik, soğukluk ve saklanmayan yakıcı bir kıskançlık. Kadın durdu, bakışını Bahar’a çevirdi; sanki onu ancak şimdi fark etmişti.
— Aa… siz… — yutkundu, tekrar küvete doğru çökerken. — Affedersiniz… sizin… birlikte olduğunuzu bilmiyordum.
Bahar Evren’in önünden geçti; sanki onu arkasına itip sakladı ve genç kadına doğru eğildi. Bakışı bir anda değişti — kıskançlıktan profesyonel bir keskinliğe, değerlendirici bir soğukkanlılığa. Kadına bakmıyordu artık; belirtileri görüyordu: dudaklar mavimsi; mukozalar kurumuş; solunum hızlanmış; deride vazodilatasyon belirtileriyle lekelenmeler.
— Evren, — sesi hekim sesine döndü. — Sıcak su ve şarapla birlikte vazodilatasyon var. Tansiyonu düşmüş.
Kadın sendeledi, jakuzinin kenarına tutundu; parmakları ıslak porselende kaydı ve bir anlığına başıyla birlikte kaynar köpüklü suya gömüldü.
Evren üzerine atıldı. Bir saniye sonra, köpüklerin içinden Bahar’ın tanımadığı bu kadını çekip çıkarmıştı.
— Suyun sıcaklığı, Bahar, — Evren’in sesi sertleşti; ameliyathanede emir verdiği tonda.
— Fazla sıcak, — dedi Bahar, elini sudan çekerek.
Kadın nefes almaya çalıştı ama hava boğazına takılmış gibiydi. Gözleri korkuyla büyüdü.
— Ben… — diye fısıldadı, — ben… yapamıyorum…
— Laringospazm, — dedi Bahar, soğukkanlılığını kaybetmeden. — Başını kaldırmamız gerek.
Evren onu dikkatle koltuk altlarından kavradı, sudan çıkardı. Parmakları titriyordu; bunu kendisi de hissetti ve bu, onu daha çok sinirlendirdi. Kontrolü kaybetmekten nefret ederdi; şimdi ise yarım kalan randevunun öfkesiyle kontrol elinden kayıyordu. Kadının gövdesini öne doğru eğdi; ceketinin ve gömleğinin anında sırılsıklam olmasını umursamadı.
— Benimle nefes al, — dedi, gözlerinin içine bakarak. — Yavaşça nefes al, — diye emretti üst kattaki komşusuna.
Ama kadın yapamıyordu. Göğsü kasılarak seğiriyor, boğazı spazmla sıkılıyordu. Bahar yaklaştı, diğer tarafına diz çöktü. Sabahlığını göğüs kısmında düzelterek kadının elini sıkıca tuttu.
— Beni dinle, — dedi; sesi daha da alçaldı ama bu onu daha da buyurgan kılıyordu. — O gitti, ama bu senin gitmen için bir sebep değil. Dünyaya lazımsın. Kendine lazımsın. Nefes al.
Bu sözler hedefi buldu. Genç kadın hıçkırdı; nefesi kopup geldi. Ve bu onu kurtardı: diyafram sıçradı, gırtlak açıldı, hava akciğerlerine doldu. Öksürdü, Evren’in ceket koluna tutunarak.
— Sakin, — dedi Evren. — Her şey yolunda. Boğulmuyorsun. Güvendesin.
Bahar, Evren’in onu desteklerken parmaklarının hâlâ titrediğini gördü. Çok sıkı tutuyordu; çünkü korkuyordu. Kendisi için değil — bir başkası için; sınırın ucuna gelmiş yabancı bir hayat için.
Ama bir şey her şeyden önemliydi: Kadın çaresizlikle yeniden ona uzandığında, onda kurtuluş aradığında, Evren bir anlığına onun elini bıraktı… ve hemen Bahar’ın bileğini sıktı. Bilinçsizce. İçgüdüyle. Sanki bedeni, kimi tutacağını, kimi koruyacağını, kimi “kendi” sayacağını kendi seçmişti. Ve bu, kıskançlıktan bile daha yakıcı bir iz bıraktı — sessiz, gerçek, kelimeyle ispat gerektirmeyen bir şey.
Birkaç dakika sonra kadını sandalyeye oturttular. Evren ona havlu sardı, tansiyonunu ölçtü, küçük yudumlarla su içmesini söyledi. Hareketleri net ve ölçülüydü. İnsanları hayata döndürmeyi bilen bir hekimin hareketleri.
— Uzansanız iyi olur, — dedi sert bir sesle. — Ve yarın muayeneye gelin. Hayatınızı sıcak su ve alkolle ayarlayamazsınız. Bu bir çıkış değil.
— Özür dilerim… — kız hıçkırdı, yüzünü elleriyle kapatarak. — Ben sadece… nereye gideceğimi bilmiyordum.
Evren cevap vermek için ağzını açtı ama Bahar ondan önce konuştu.
— Yanlış yere geldiniz, — dedi sakince, — ama doğru bir seçim yaptınız: hayatta kalmayı seçtiniz. Bu bile çok şey demek.
Kadın başını salladı, yüzünü elleriyle kapatmayı sürdürdü. Sessizliğinde sadece pişmanlık değil, geri dönülmez bir şeyin eşiğinden döndüğüne dair bir anlayış kıvılcımı da vardı.
Daireden çıktılar. Evren kapıyı kapattı ve yorgun bir şekilde kapı kasasına yaslandı. Omuzları düştü, nefesi kesik kesik oldu. Nihayet kendine, bir nefes vermeye izin verdi.
— Ben… — bir şey söylemeye çalıştı ama yapamadı.
— Titriyordun, — dedi Bahar.
Bu bir suçlama gibi değil, bir gözlem gibiydi — sakin, neredeyse şefkatli. Evren gözlerini onun gözlerine kaldırdı.
— Ben düşündüm ki… o… — cümleyi bitiremedi, yumruklarını sıktı. — Sonra düşündüm ki sen… sen ne düşünürsün…
Bahar ona yaklaştı.
— Evren, — diye fısıldadı. — Ben buradayım. Biz buradayız. Ve hiçbir yabancı küvet bunu değiştiremez.
— Senin için daha çok korktum, ondan bile, — diye fısıldadı. — Olması gerekenden fazla. Bizden… bizden çok korktum, — diye itiraf etti.
— Tam da o kadar olmalı, — dedi, parmaklarını saçlarında gezdirerek. — Ne kadar seviyorsan. Hadi, — diye çağırdı onu.
Evren’in dairesine indiler; ikisi de sırılsıklam, köpük içinde.
— İşte bu randevuydu, — dedi Bahar kendini tutamayıp, onun yanağındaki köpüğü silerken.
— Daha bitmedi, — dedi Evren, ona yakışan o inatla.
Bahar ona baktı — ve ilk kez profesörü değil, onu kurtaran adamı değil, bağıran, tartışan o kişiyi değil… sadece Evren’i gördü. Sıcak. Islak. Gerçek… ve aynı zamanda dairede onları bekleyen o karmaşayı.
— Eğer buna randevu diyorsan, — dedi, dairenin içine doğru yürüyerek, — önce üstümüzü değiştirmemiz lazım, — hatta gülebildi ve biraz daha kısık sesle ekledi, — sonra… belki yeniden deneriz? Jakuzisiz ve laringospazmsız…
***
Onu, tam da bu akşam denemeye ikna etmişti. Taksi, Bahar’ın evine yakın bir yerde durdu. Gülçiçek’le Reha arabadan indiler.
Artık içinde sadece oğlunun ve torununun yaşadığı eve baktılar. Gülçiçek öne geçti. Reha’nın geri adım atmasına izin vermeden yürüdü; onun geçmişinden yüz çevirmesine izin vermeden. Arkasına bakmadan eve girdi; Reha’nın peşinden geldiğini biliyordu.
Reha kapı eşiğinde dondu kaldı. Erkek evi… mobilyalar, temiz çizgiler, raflarda kitaplar, sert çerçevelerde fotoğraflar. Her şey zevkli, bilinçli ve şimdilik hâlâ yabancıydı. Kalbi acıyla sıkıştı. Kaçırdığı şeylerin acısıyla, artık düzeltilemeyecek olanı fark edişiyle.
Carter mutfaktan çıktı, ellerini havluya silerek. Gülçiçek gülümsedi; yemek hazırladığını anladı… ve bu hâliyle bile Reha’ya bir yerinden benziyordu Carter, Reha henüz bunu göremese de. Gülçiçek, tanıdık, iç acıtan çizgileri, hareketleri çoktan yakalamıştı bile.
— İyi akşamlar, — dedi Carter sakince ve havluyu omzuna attı.
Gülçiçek’in gözleri doldu; bu basit, masum hareket bile onu bir anda kocasına götürmüştü.
— Carter… — Reha’nın sesi hafifçe titredi.
Gülçiçek fark ettirmeden, sırtına hafifçe dokundu.
— Buyurun, — dedi Carter ve biraz kenara çekilerek onları salona geçirdi.
Ekrem üst kattan indi. Uzun, ince yapılı bir delikanlı; elinde eskizler vardı. Gözleri misafirleri dikkatle inceledi. Aydınlık, açık bir bakış… sanki onları uzun zamandır bekliyormuş gibi. Çekinmeden, ürkmeden bakıyordu. Yetişkin biri gibi; eşitlerine bakar gibi ve yine de içinde belli bir ilgi, bir merak taşıyarak.
— Merhaba, — dedi ve öne çıktı. — Ben Ekrem, — diye kendini tanıttı; elini Reha’ya uzattı.
Reha bir an afalladı, sonra torununun elini sıktı. Sıcak, güçlü bir el.
— Ben… Reha, — dedi, biraz beceriksizce.
— Biliyorum, — diye gülümsedi Ekrem. — Sizi sonunda görmek güzel.
Bu cümle, hepsine rahat bir nefes aldırdı. Kanepelere oturdular. Ekrem eskizlerini sehpanın üzerine bıraktı.
— Ne okuyorsun? — diye sordu Gülçiçek.
— Mimarlık, — Ekrem ona döndü, — hem de çalışıyorum artık.
— Okul onun için sadece formalite, — diye araya girdi Carter; yetişkin oğluyla gururunu saklamadan. — Projeleri, finallerini vermesinden hızlı alıyor.
— Peki sen, — Ekrem Reha’ya döndü, — ben nasıl biriymişim diye hiç düşündün mü? — diye sordu; gözlerinin içine bakarak.
Reha bu kadar yetişkin bir açıklıkla irkildi. Her şeyi beklerdi ama böyle açık bir konuşmayı değil.
— Düşündüm… — dedi dürüstçe, — sadece düşünmeye hakkım var sandım; sormaya hakkım yok.
Ekrem başını hafifçe eğdi, onu süzdü; sanki bir yapının detayını inceliyormuş gibi — mesleki bir merakla, yargısız.
— Isırmam, — diye gülümsedi. — Ahlak dersi de vermem. O babamın alanı, — dedi ve başıyla Carter’ı işaret etti.
Gülçiçek bir anda ayağa kalktı; Carter da kalktı. Birbirlerine doğru adım attılar; Gülçiçek onun önünü kesip elini omzuna koydu, onu yeniden kanepeye oturttu.
— Eğer sakıncası yoksa, — dedi sakince, — herkese çay hazırlayayım, — teklif etti Gülçiçek.
Carter şaşkınlıkla ona baktı; yetişkin bir kadının böyle bir ilgisine uzun zamandır yabancıydı. Meryem yıllarca hastaydı ve son yılı çok zordu. Onlar bakmıştı… ama kendilerine değil. Yavaşça başını salladı; gözlerinde bir anlık yaş parladı — kaybının acısını gösteren bir an — sonra kendini toparladı, gülümsedi ve başını salladı… ve aralarındaki gerginlik çatlayıp dağıldı.
Gülçiçek istemsizce onun saçına dokundu. Reha’nın yetişkin oğlunun saçına… Carter bir an gözlerini kapadı bu geçici şefkatle. Sanki annesi, uzaklardan görünmez eliyle uzanıp ona dokunmuştu.
— Orada… — diye fısıldadı Carter.
— Ben hallederim, — diye aynı kısık tonda cevap verdi Gülçiçek.
— Bana kahve olur mu? — diye ses verdi Ekrem.
Gülçiçek dönüp baktı.
— Nasıl istersin? — diye sordu, gülümseyerek.
Ekrem sadece bir an düşündü; gözleri parladı.
— Cezvede yapar mısınız? — dedi; yine de sesinde bir temkin vardı, sanki neyin mümkün, neyin ulaşılabilir olduğunu yokluyordu.
— Türk kahvesi seviyorsun yani? — diye netleştirdi. — Dedecin gibi?
— Sen de öyle mi içiyorsun? — Ekrem hemen Reha’ya döndü.
— Gülçiçek yaparsa, — diye gülümsedi Reha.
— O zaman lütfen, — dedi Ekrem; gözlerini ondan ayırmadan.
— Onun aşil tendonunu buldunuz, — homurdandı Carter. — Kahveyi litre litre içebilir.
— Siz bize geldiğinizde kahveyi ben yaparım sana, — dedi Reha birden.
— Evet mi? — Ekrem canlandı, ona döndü.
— Belki o zaman kahvaltıya? — Gülçiçek mutfak kapısında durdu. — Reha harika menemen yapar, — dedi ve kocasına göz kırptı, — tabii yakmazsa.
Gülçiçek cevap beklemeden mutfağa kayboldu; erkekleri salonda yalnız bıraktı. Belki onun yanındayken söyleyemedikleri şeyi söyleyebilsinler diye.
— Bir şey söyleyebilir miyim? — diye sordu Carter sessizce. — Annem… — yavaşça nefes verdi; o nefeste büyük bir kayıp acısı vardı. — Hiçbir zaman senin hakkında kötü konuşmadı, — başını yavaşça kaldırıp Reha’nın gözlerine baktı, — hiçbir zaman, baba. Hiç.
Reha’nın gözleri doldu. “Baba” — ona kimse, hiçbir zaman böyle seslenmemişti. Nefes almak zorlaştı.
— O… — Carter yutkundu, — zor bir insansın derdi, ama asla kötü bir şey söylemezdi. Ve… bir şansınız olsaydı… bize geleceğini söylerdi.
Reha, yanağına düşen yaşları silip toparlandı.
— Geç geldim, — dedi Reha; kelimeleri zorla çıkararak.
— Geç demek, asla demek değil, — dedi Ekrem; ona biraz daha yaklaşarak.
Reha torununa baktı. Delikanlının bu kadar kendinden emin, bu kadar doğrudan olmasına alışamıyordu; ona suçlama taşımayan bir gözle bakıyordu.
— Sana bakıyorum, — diye devam etti Carter, — kendi gözlerimi görüyorum. Şimdi annemi anlıyorum, — diye itiraf etti.
— Bu benim marifetim değil, — dedi Reha mahcup bir şekilde.
Ekrem biraz daha yaklaştı.
— Marifet değil, — diye onayladı Carter, — ama bağ. Yine de benziyoruz. İstesen de istemesen de.
Ekrem Reha’ya iyice sokuldu; omzu ona değdi ve Reha geri çekilmedi.
— Dede, — dedi birden; çizimlerinden birini aldı. — Bu benim bitirme projem, bakmak ister misin? — diye sordu.
— Babana göstermek istemiyor musun? — Carter kalktı, sonra Reha’nın öbür yanına oturdu.
Ekrem, büyük ve özenli bir çizimin olduğu sayfayı Reha’nın ellerine verdi. Reha sayfayı dikkatle kavradı; sanki kırılgan bir kalp tutuyordu. Çizgiler, taramalar, oranlar… onun için yabancıydı; ama ne kadar titizlikle yapıldığı — emek, yetenek ve torununun geleceği hakkında her şeyi söylüyordu.
— Sen zaten mimarsın, oğlum, — diye fısıldadı Reha bir anda; sayfa ellerinde titredi.
Carter’ın omzu Reha’nın omzuna değdi. Eli, Reha’nın eline dokundu; Reha’nın ellerindeki titreme, sanki oğlu onun telaşını sakinleştirmiş gibi durdu.
— Neredeyse, — dedi Ekrem; elini Reha’nın omzuna bırakarak. — Dede kalp cerrahı, baba onkolog… üstelik babaanne de doktorken başka türlü olur muydu? Ailede birinin farklı olması gerekiyordu.
— Sivrilecekti yani, — diye homurdandı Carter.
Reha güldü — sessiz, neredeyse duyulmayacak kadar. Gülçiçek çayı getirdi. Kocasına bakıyor, hafifçe gülümsüyordu; onun böyle güldüğünü hiç duymamıştı, hiç… ve bu, hepsi için yeni bir şeydi.
Carter dönüp başını Reha’nın omzuna yasladı gibi oldu. Ekrem onu omuzlarından sarmıştı. Reha ise gelecekteki binanın çizimini tutuyordu; geleceğin çoktan geldiğini anlayarak. Hayatına oğlu ve torunu girmişti.
— Dede, — dedi Ekrem sakince, hiç çekinmeden, — istersen… yine gel, — Gülçiçek’in uzattığı kahve fincanını aldı, bir yudum içti, — sizi de “nine” diye çağırabilir miyim? Dedemin eşiyseniz başka ne diyeceğim? Hem kahvaltı sözünüz var! — diye hatırlattı.
— Tabii, canım, — diye gülümsedi Gülçiçek; herkese çay doldururken.
Hepsi yeniden güldü. Reha gözyaşlarını sildi; Carter’la Ekrem ise ondan uzaklaşamıyordu, sanki Meryem gidince kaybettikleri o dayanağı onda görüyorlar… şimdi onu yeniden onda buluyorlardı.
— İstiyorum, — diye fısıldadı Reha; artık korkusuz, en küçük bir tereddüt gölgesi olmadan.
Çıkarken Gülçiçek onun koluna girdi; Reha’ya her zamankinden biraz daha yakın sokuldu. Taksi beklerken durduklarında Reha yüzünü eliyle kapadı.
— Ben düşündüm ki… — sesi titredi, — beni kabul etmezler.
— Ben kabul edeceklerini biliyordum, — dedi Gülçiçek, — çünkü sen cerrah olarak değil, her şeyden kaçan bir adam olarak değil… baba olarak ve dede olarak geldin.
Reha ağır bir nefes verdi — zor, ama içinde bir parça ferahlıkla.
— Ben… mutluyum, — dedi tereddütle; sanki kelimeyi ilk kez tadıyormuş gibi.
Gülçiçek gülümsedi ve şakağına bir öpücük kondurdu.
— Evet, Reha. Bugün ve bundan sonra hep — evet, — diye fısıldadı; taksinin kapısını kendi eliyle açtı.
Reha önce onu oturttu, sonra arabayı dolaşıp öbür tarafa bindi. Telefona baktı ve gülümsedi; gözleri muzipçe parladı, omuzları dikleşti… sanki yeniden hafifliğin ve hayatın dalgasını yakalamış gibi…
***
Bu kolay değildi. Evren’in dairesi, üst kattaki jakuzideki kadının “hafif taşkın” diye anılan bir kasırgayı buradan geçirip gittiği hâle benziyordu. Zemin sudan parlıyordu; fırçalar, havlular, bezler — suyu bir an önce toplamak için nereye attılarsa orada kalmıştı.
— Romantizm için tam ideal mekân, — diye sırıtladı Bahar, ayakkabılarını çıkarırken. — Eğer kayıp bir yerimizi kırmazsak, akşamı başarılı sayabiliriz.
— Dalga mı geçiyorsun? — Evren’in kaşları hafifçe kalktı. — Jakuziden bir kadını kurtardım ve hamile bir cerrahın kıskançlığına dayandım. Ben zaten kahramanım.
— Kahraman önce üstünü değiştirirdi, — diye karşılık verdi; göğsüne yapışmış ıslak gömleğine başıyla işaret etti.
Evren akıllıca bir şey söylemek istedi ama Bahar çoktan şifonyerin çekmecesine gitmiş, çekmeceyi açmış, gri bir tişörtünü çıkarmıştı. Evren olduğu yerde dondu, gözlerini ondan ayırmadan.
— Giy şunu, — dedi ve tişörtü umursamazca ona fırlattı. — Islak gömleğini çıkar.
— Peki ya sen? — Evren tişörtü yakaladı, gözlerini hafifçe kıstı.
Bahar eğildi ve sanki sabrını sınar gibi, kendisi için başka bir tişörtünü yavaşça çıkardı. Büyük. Siyah.
— Ben mi? — Bahar gülümsedi. — Zaten temizliğe yardım ediyorum ve bana… bir üniforma lazım, Evren.
Bir hamlede elbisesini çıkardı; Evren istemsizce nefesini içine çekti, o ise çoktan tişörtü başından geçirip giymişti. Kumaş uyluklarının neredeyse ortasına kadar indi — uzun, yumuşak, fazlasıyla tanıdık. Tişört dolgun göğsünü belli ediyordu. Döndüğünde… bir an için Evren, karnının hafifçe yuvarlandığını görmüş gibi oldu. Evren nefes almayı unuttu. Daha çok erken olduğunu biliyordu ama onun içinde hayatın atışını görmek istiyordu; görmek… hissetmek istiyordu.
Bahar fark etti; bir şey söyleyecekti ama bir anda cümlesinin ortasında durdu, koltuğun arkalığına tutundu, dengede kaldı.
— Ne oldu? — diye sordu Evren endişeyle; hemen ona atıldı, elini sıktı, diğer eli sırtına değdi.
— Bir şey yok… sadece bir saniyeliğine gözüm karardı, — göz kırptı, gülümsedi. — Sanki dünya küçük bir mola vermeye karar verdi.
Başını salladı; gözlerinin önündeki perdeyi dağıtır gibi, hafif baş dönmesini görmezden gelmeye çalıştı. Parmakları Evren’in elmacık kemiğine dokundu, aşağı indi, kolyesini kavradı.
— Bahar… — Evren’in sesi kısılıp tehlikeli bir alçaklığa indi. — Böyle olmaz. Kendimle uğraşıyorum.
— Neyle? — Bahar çoktan dönmüş, havlu dolabını açmıştı; belli ki anın tadını çıkarıyordu.
— Seni şu an tutup kendime çekmemekle, — diye itiraf etti Evren; ıslak gömleğini üzerinden çekip çıkarırken.
— Önce su, — diye hatırlattı Bahar; boş kovayı kaldırıp onun yanından geçti. — Sonra sen, — öyle bir bakış attı ki Evren’in nefesi düğümlendi; Evren içinden neredeyse inledi.
Temizlik, önce bir ceza gibi geldi ona; ama beş dakika geçmeden Bahar bunu bir ön oyuna çevirdi — sanki yattan özür diliyordu. İlk suyu Evren’in üstüne Bahar sıçrattı.
— Aklını mı kaçırdın?! — dedi Evren; sahte bir öfkeyle.
— Cerrah da sensin ha, — diye güldü Bahar, — beş dakika önce üst katta sudan hiç korkmuyordun ama, — diye hatırlattı.
— Savaş mı istiyorsun? — dedi Evren; yaklaştı, fazla yaklaştı.
— Ben temiz bir zemin istiyorum, — diye kahkaha attı Bahar; gözlerini ondan ayırmadan, bir kez daha üstüne su sıçrattı ve geri çekildi.
Evren onu yakaladı, belinden kavradı. Islak avuçları tişörtün üzerinde kaydı; Bahar şaşkınlıkla bir çığlık attı ama geri çekilmedi. Evren onu hafifçe kaldırdı, aynı yavaşlıkla yere bıraktı; fakat bırakmadı. O kadar yakındılar ki, Bahar onun nefesini hissetti.
— “Üniforma” de bir daha, — diye fısıldadı Evren; dudaklarını şakağına yaklaştırarak. — Ve ben çıldırırım.
— Üniforma, — diye tekrar etti Bahar ve omzuna vurdu. — Git işini bitir; mutfak senin bölgen, — diye hatırlattı.
Bahar dönmek üzereydi ama Evren bu kez elinden yakaladı; yavaş ve yumuşak, ama ısrarcı bir şekilde onu kendine çevirdi.
— Bahar… benim tişörtümün içindesin… ıslak… — parmakları yapışmış kumaşın üzerinde gezindi. — Dalga mı geçiyorsun? — sesi tamamen kısıldı.
— Dalga geçiyor olsaydım çoktan tesisatçı çağırırdım, — dedi Bahar; masum bir yüzle.
— Ne?! — Evren öyle sert bir nefes verdi ki yüzünün rengi uçtu.
— Düşünsene, — Bahar ellerini onun omuzlarına koydu. — Bir adam geliyor… yakışıklı… genç… kaslı… üstünde tek parça tulumla.
— Bahar! — Evren dişlerini sıktı. — Sakın tesisatçı olmasın!
— Ve ben onun karşısında duruyorum, — tişörtün etek ucunu okşadı, — ıslak üniformamla. O da diyor ki: “Neresi akıtıyor?”
— Akıtıyor mu?! — Evren hırladı. — Onu öldürürüm. Seni de. İstanbul’daki bütün tesisatçıları da.
— Bu… kıskançlık mı? — dudaklarını ısırdı, gülümsemesini saklamaya çalışarak.
— Bu bir teşhis, — dedi Evren. — Ağır. Tedavisi yok.
— Peki ya tedavi? — diye fısıldadı Bahar; ona sarıldı, bütün bedeniyle yaslandı.
— Önce su, — dedi Evren; onun cümlesini tekrarlayıp belini sıktı. — Sonra sen.
Bahar güldü — çınlayan, özgür, gerçekten canlı bir kahkaha. Ve o an Evren anladı: randevuları daha yeni hızlanıyordu.
Zeminler temizlenince ve havaya limonlu çayın kokusu karışınca, Bahar havluyu kovaya doğru sıktı ve doğruldu. Islak saçlarını eliyle geriye itti ve bir anda durdu; Evren ona, sanki ilk kez görüyormuş gibi bakıyordu.
— Ne? — diye sordu Bahar kısık sesle.
— Sen… — Evren parmaklarını onun yanağında gezdirdi, — benimle savaşmayı bıraktığında… ne kadar yumuşuyorsun.
— Ben savaşmıyorum, — diye fısıldadı Bahar.
— Hep savaşıyorsun, — Evren daha da yaklaştı, — ama şimdi… şimdi sadece buradasın. Benimle. Benim tişörtümle. Benim evimde. Ve ben… — nefes verdi, — bu sadece tutku değil, Bahar. Bu… — parmak uçlarıyla karnına neredeyse hissedilmeyecek kadar dokundu, — …bizim evimiz. Birlikte olduğumuz yerde, biz zaten hep evdeyiz.
Bahar dayanamadı, ona sarıldı. Yorgunluk, salınım, su, kıskançlık — hepsi eriyip gitti. Evren onu kendine bastırdı. Öyle güçlü bastırdı ki, sanki bedeni onun kıvrımlarını hafızadan bile iyi hatırlıyordu. Dudakları boynuna değdi, sıcak bir iz bıraktı. Bahar, bedeninden geçen dalgayla ürperdi.
Parmakları onun tişörtünün kumaşını buruşturdu ve yukarı çekti. Tişört derisinden kaydı; nefesleri derinleşti. Evren çenesinden tutup yüzünü kaldırdı. Ellerini yavaşça aşağı indirdi; parmakları Bahar’ın tişörtünün ucuna dokundu ve eteğini azıcık kaldırdı. Bahar’ın nefesi kesildi.
— Emin misin? — diye sordu Evren; ona seçim hakkı vererek.
— Evren… ben senin üniformandayım, — dedi Bahar; onun tişörtünü üstünden çekip aldı ve kanepeye fırlattı. — Gerçekten buraya sadece yerleri yıkamak için geldiğimi mi sanıyorsun?
Evren güldü ve onu öptü. Aceleyle değil, açgözlülükle değil; sanki her anı tadına vararak. Bahar’ın parmakları sırtında kaydı, omuzlarına indi, daha da yukarı çıktı; saçlarına gömüldü ve onu kendine çekti. Evren öpücüğü bozmadan onunla birlikte yürüdü.
Bir adım, bir adım daha… Bahar’ın sırtı serin duvara değene kadar. Evren’in avuçlarının sıcaklığıyla soğuk betonun zıtlığı Bahar’ı titretti. Evren bir saniyeliğine geri çekildi, gözlerinin içine baktı; sanki cevabı arıyordu. Bahar cevap verdi: parmak uçlarına yükseldi, ona daha da sıkı sarıldı.
Evren’in elleri tişörtünün altına kaydı, tenine değdi. Durdu; teninin parmaklarının altında ısındığını hissetti. Bir saniye. İki. Üç. Zaman, hareketine devam etmeden önce lastik gibi uzadı. Neştere alışmış parmakları — şimdi titriyordu; sırtını keşfederken.
Bahar’ın dudaklarından bir inleme koptu, ona doğru kıvrıldı. Evren dondu; tepkisini içine çekti ve sonra daha emin bir şekilde tekrarladı. Bahar titreyen parmaklarla göğsüne dokundu; kalbinin gür gür vurduğu yere avucunu bastı.
Dudakları neredeyse değiyordu ama Evren acele etmiyordu. Onun nefesini içine çekiyor, kirpiklerinin titremesini hafızasına kazıyordu.
— Duyuyor musun? — diye fısıldadı Bahar; onu öperken, Evren’in avucunun göğsüne bastığını hissetti. — Kalbim, sen yanımdayken sakin atamıyor.
— Bu haksızlık, — diye soludu Evren, — beni nefessiz bırakan kelimeleri hep sen buluyorsun.
— Seni de, kendimi de kırıkların içinden toplayıp birleştiriyorum, — Bahar’ın dudakları boynuna değdi.
Evren yüzünü avuçlarının arasına aldı ve onu öptü; nefesleri birbirine karıştı. Bahar’ın elleri pantolonunun kemerine indi ama Evren hemen bileklerini yakaladı, hafifçe sıktı.
— Daha yavaş, — dedi; nefesini onun dudaklarına bırakarak. — Hatırlamak istiyorum, — diye fısıldadı Evren.
Bahar gülümsedi ve onu peşinden çekti. Sarılmayı bırakmadan kanepeye oturdular. Parmakları saçlarına gömüldü; onu daha da yakına çekti, altında kıvrılarak.
Odanın içinde hâlâ nem vardı. Dışarıda şehir uğulduyor, Boğaz farklı ışıklarla parlıyordu.
— Bu… — Bahar duraksadı; kelimeyi özenle seçti, — bu sadece bir randevu değil.
— Değil, — Evren gülümsedi; dudaklarını öperken. — Bu daha başlangıç.
Dünyaları iki bedene, fısıltılara, dokunuşlara, yaşamın atışına küçüldü. Pencerelerin ardında Boğaz’ın ışıkları bulanık şeritlere karışıyordu; burada, bu odada zaman durdu. Gerçekten de sadece başlangıçtı. Gerçek. Sadece onların.
***
Sadece ikisi… ve Balat’ta eski bir evin çatısı. Yalnız kalınabilecek, İstanbul’un nefesini neredeyse teninde hissedebileceğin bir yer. Burada eski zaman kokardı; kızgın taşın, çayın ve şehrin üzerinde martılar gibi dolaşan hatıraların kokusu.
İsmail, termosu ve iki metal kupayı battaniyenin üzerine koydu — törenin kendisi kadar eski moda, yıllar sonra ilk kez yeniden kurduğu bir ritüel. Üzerinde sıradan bir gömlek vardı. Kollarını alışkanlıkla sıvamıştı. Bu alışılmadık sadelik içinde daha genç görünüyor, aynı zamanda da sahiden… sahiden gerçek duruyordu.
— Biliyor musun, — dedi alçak sesle, — pahalı bir teras kiralayabilirdim; restoran, süslemeler, garsonlar…
— Ben büyük ihtimalle kaçardım, — diye itiraf etti Nevra; onun omuzlarına attığı ince şala sarınarak.
— Ben de öyle düşündüm, — diye gülümsedi İsmail; oturmasına yardım etti. — O yüzden çatıyı seçtim… hiçbir hatıra olmasın diye. Sadece kendi hatıralarımızı kuralım diye. Ortak bir anımız olsun diye.
Nevra iç çekti, şalın kenarlarını biraz daha sıkı çekti. Ortak anıları. Alaycı bir tebessüm etmeye niyetlendi ama kendini tuttu. Onların “ortak” anılarında onun kocası vardı; İsmail’in de eşi vardı.
— Böyle konuşmalardan uzun süre kaçtın, — dedi yumuşakça. — Daha biz… yan yana gelmişken bile.
İsmail biraz daha yaklaştı. Dizi onun bacağına değdi.
— Kaçtım, — diye kabul etti. — Çünkü korktum… sana âşık olmama izin verirsem… sanki arkadaşlığımıza ihanet edermişim gibi.
Nevra gözlerini kapadı. Bu sözleri çok beklemişti; beklemiş, ama aynı zamanda duymaktan da korkmuştu.
— İsmail… — içini çekti. — Bu ihanet değil.
— Ama ben öyle hissettim, — ellerini dizlerinin üzerine indirdi; kendi teşhisini itiraf etmeye hazırlanan bir doktor gibi. — Aziz benim arkadaşımdı, — gözlerinin içine baktı. — Ve şimdi hep şundan korkuyorum: seni de koruyamayacağım.
Nevra bir yudum çay aldı; kupayı iki eliyle sıktı, gözlerini ondan ayırmadan.
— Sen kurul başkanısın, — dedi sessizce. — Herkes senden korkuyor.
— Sen hariç, — diye gülümsedi İsmail.
— Seni korkacak kadar yabancı değilim, — dedi Nevra. — Çok uzun zamandır tanıyorum. Güçlüsün… — iç çekti, — ama benim yanımda zayıf olabiliyorsun.
İsmail, sanki en hassas yerine dokunmuş gibi nefes verdi.
— Yanında kurul başkanı olmak zorunda olmadığım tek kişi sensin, — dedi. — Senin yanında ben sadece… hâlâ yaşamayı yeniden öğrenen bir adamım. Hata yapan bir adam.
Nevra çok yavaş, çok dikkatli bir şekilde eline dokundu. İsmail avucunu çevirdi ve parmaklarını onun parmaklarına doladı.
— Korkuyorum, — diye itiraf etti Nevra. — Altmışında âşık görünmekten. Gülünç olmaktan. Kendimi kaybetmekten. Senin kaybolmandan… hayat fazla zorlaştığında erkekler kaybolur ya, öyle… — omuz silkti. — Senin evinde yaşamaktan bile korkuyorum.
— Kaybolmayacağım, — İsmail ona doğru eğildi. — Ne geçmiş yüzünden, ne yaş yüzünden, ne de korkun yüzünden. Sana çok uzun süre baktım… ama sanki görmedim. Şimdi görüyorum.
İsmail biraz daha yaklaştı. Gözlerinin içine baktı; Nevra da kaçırmadı. İsmail gülümsedi, Nevra da sessizce güldü. İsmail, onun en sevdiği lokumun olduğu kutuyu çıkardı.
— Hatırladın… — dedi şaşkınlıkla. — Ben çok uzun zamandır tatlı yemiyorum.
Bu kez İsmail güldü.
— Eğer “çok uzun” dediğin şey senin için iki gün falansa, not ederim, — dedi kutuyu açarak. — Lokum her gün masada olur o zaman.
Nevra ona uzandı; dudakları yanağına değdi.
— Her gün… — diye fısıldadı. — Bu fazla şekerli olur.
— Ama istiyorsun, — dedi İsmail sakince.
Nevra bir parça aldı; İsmail de dudaklarındaki şekeri kendi dudaklarıyla sildi. Üstlerinde ışıklar yumuşak bir altın gibi yanıyordu. Karşılarında İstanbul, ışık denizi gibi dalgalanıyordu.
— Nevra… — dedi İsmail birden; fazla kısık bir sesle. — Ya… eğer…
İsmail takıldı. Nevra ona baktı.
— Söyle, — diye fısıldadı.
— Ya İzmir yolculuğunu beklemesek de… hemen evlensek? — diye sordu; olabildiğince dikkatli.
Nevra uzun uzun ona baktı. Nihayet, onu gerçekten seçen bir adam görüyordu — sahiden.
— Duruma bağlı, — diye başladı ve devamını getirmeden sustu.
— Neye bağlı? — İsmail kaşlarını hafifçe çattı.
— Bahar’a, — diye itiraf etti Nevra. — Onlar Evren’le evlenmeden… — başını salladı; bu bir oyun değildi, bir cilve denemesi hiç değildi.
İsmail geriye yaslandı; ona, biraz afallamış bir ifadeyle baktı.
— Onların düğününe bir şekilde ben mi aracılık edeyim istiyorsun? — anlamadı.
Bu kez Nevra güldü.
— Bahar’ı pek tanımıyorsun, İsmail, — dedi; bir parça lokumu alıp onun dudaklarına götürerek. — Onların düğünü, Bahar istediğinde olur. Başka türlü olmaz.
İsmail’in kaşları kalktı, sonra çatıldı.
— Nevra ama… bizim neden Bahar’ın kararına bağlı olmamız gerekiyor? — gerçekten anlamıyordu.
— Sadece ona değil, — dedi Nevra; lokumu onun ağzına yerleştirmeyi de başardı. — Benim parmağımda hâlâ görmediğim bir yüzüğe de, — diye ekledi. — Konuşuyorsun, besliyorsun, çok güzel ilgileniyorsun… ama yüzük yok. Sadece söz var.
— Demek… hâlâ bir şans var? — diye gülümsedi İsmail; çay kupasına uzandı.
— İsmail, — dedi Nevra, ona dönerek, — şansın hep vardı. Sen sadece uzun süre onu görmeye korktun.
İsmail bir yudum çay aldı, kupayı bıraktı; sonra ona döndü, sarıldı, kendine çekti. Nevra’nın başı omzuna düştü. Uzun zaman sonra ilk kez, Nevra yalnız olmadığını hissetti.
— Biliyor musun ne anladım? — diye sordu İsmail; ona çay doldururken. — Sensiz tek bir sabahı bile artık düşünemiyorum. İkimizin kahvaltısı olmadan.
Nevra kupayı ondan alırken gülümsedi.
— Yatak odası için yeni yastıklar almamız lazım, — dedi; şalını düzeltirken.
İsmail dondu, sonra gülümsedi.
— Yatak odası için mi? — diye tekrarladı.
— Bizim yatak odamız için, — diye düzeltti Nevra. — Biliyor musun… — ellerini onun ellerinin üzerine koydu, göğsüne yaslandı, — gençken çatı, herkesten saklanmak içindi… şimdi ise, — gözlerini kapadı, — yeniden yaşamaya karar vermek için.
İsmail’in dudakları saçlarına değdi.
— Benimle mi? — diye fısıldadı.
— Evet, — dedi Nevra ilk kez kabul ederek. — İsmail… seninle.
İsmail onu daha sıkı sardı; sanki bu anı sonsuza kadar aklında tutmak ister gibi. Kollarında, Nevra uzun zamandır aradığı şeyi buldu: tutku değil, coşku değil… sessiz, derin bir huzur.
— Düşünsene, — dedi İsmail; Boğaz’ın ışıklarına bakarak, — on yıl sonra yine burada oturuyor olacağız.
— Beyaz saçlarla mı? — diye güldü Nevra.
— Beyaz saçlarla. Aşağıda koşturan torunlarla. Aynı çayla, — ona döndü. — Ve aynı hisle.
Nevra uzun uzun baktı. Sonra başını salladı.
— Evet. Aynı hisle, — diye fısıldadı; bir yudum çay alarak.
Süre koymadılar, tarih belirlemediler… ama o “evet”in içinde her şey vardı: güven, cesaret, ileriye yürümeye hazır oluş.
— Biliyor musun, — diye fısıldadı İsmail, — bu şehre bakınca binlerce hayat görüyorum. Binlerce hikâye… ama ben birini istiyorum. Sadece bizimkini!
— O zaman hadi onu şimdi başlatalım, — dedi Nevra; elini kaldırıp parmaklarını yanağında gezdirerek.
İsmail’in parmakları bileğinde durdu; sanki ortak geleceklerinin nabzını yokluyordu. Nevra, onun sıvanmış kolunu okşadı; teninin sıcaklığını hissederek. Yakın… ama hâlâ yetmez. Ve dudakları buluştu — acele etmeden; bunun geçici bir öpücük değil, bir söz olduğunu bilerek. Yeni bir başlangıcın sözü; geçmişin kaybolmadığı, onların geleceğine karıştığı bir başlangıcın.
Üstlerinde yıldızlar titriyordu; aşağıda, İstanbul sokaklarının labirentinde hayat sürüyordu… ama onlar için sadece bu an vardı: bu çatı ve verdikleri karar — birlikte olmak.
***
Yine birlikte onun dairesindeydiler. Kahkahasını duyuyordu, nefesini duyuyordu, sıcaklığını hissediyordu. Evren, en son ne zaman burada olduklarını bile hatırlamıyordu. Ve şimdi, yakınlıklarından sonra, dairenin içinde bir şey değişmişti; sanki biraz daha sessizleşmişti, sanki duvarların kendisi gerçek sahiplerini görmüş, bu mekân üzerindeki haklarını tanımış gibiydi.
Bahar, beline kadar bir battaniyeyle örtülü halde kanepede uzanıyordu; üstünde ise Evren’in o siyah tişörtü vardı. Büyük, yumuşak, onun olan tişört… ve altında başka hiçbir şey yoktu. Kumaş, gizlenmesi gerekeni zar zor örtüyordu.
Evren hâlâ derin derin nefes alarak yanında oturuyordu. Ona, sanki dairedeki tek ışık oymuş gibi bakıyordu — göz alan, keskin bir ışık değil; sıcak, hafif yatıştırıcı, ruhunun kendiliğinden yöneldiği bir ışık gibi.
— Biliyor musun… — dedi Bahar sessizce, Boğaz’a bakarak; ışıklar suyun üzerinde vaatler gibi kayıyordu. — Bazen burada kalmak istiyorum, — diye itiraf etti.
— Burada mı? — Evren gözlerini kırpıştırdı. — Bu dairede mi? — Elini saçlarından geçirdi. — Boğaz manzaralı?
— Burada, — diye tekrarladı, gözlerini pencereden ayırmadan. — Sadece… bazen herkesten kaçmak istiyorum, — Bahar gülümsedi ve ona baktı, — senin tişörtünle dolaşabilmek için. Ve kimseye hiçbir şey açıklamak zorunda kalmamak için.
Evren gülümsedi, biraz daha yaklaştı; parmak uçlarıyla bileğine dokundu, çıplak bacağından aşağı kaydı.
— Benim tişörtümle her yerde dolaşabilirsin, — parmakları yoluna devam etti, — ama evet… — battaniyenin örtmediği uyluğuna dokundu. — Burada özellikle hoşuma gidiyor.
— Evren, ciddiyim, — dedi Bahar; elini yakaladı, bir an sıktı, onu durdurdu, battaniyenin altına girmesine izin vermedi.
Evren başını salladı. Bakışı sertleşti; içinde nadiren görülen, onunla tartışmayı bir süreliğine bırakmasını sağlayan bir kararlılık vardı.
— Ben daha da ciddiyim, — dedi ve parmakları battaniyenin altına kayıp uyluğunu sıktı. — “Bazen” dedin ama benim daha sık ihtiyacım olacağını kabullenmen gerekecek, — diye itiraf etti.
— Sen mi? — Kaşları hafifçe kalktı, gözlerinde kıvılcımlar belirdi. — Ben sanmıştım ki… — Cümleyi bitiremedi; nefesi bozuldu, ona doğru biraz yaklaştı ve hemen tekrar kanepeye yaslandı, gözlerini onun gözlerinden ayırmadan.
— Buradayken, — Evren eğildi, gözlerinin içine baktı, — başka hiçbir şey düşünemiyorum.
Bahar bir şey söylemek istedi ama Evren çoktan kanepenin yanındaki masada duran yemek poşetlerine uzanmıştı.
— Acıktın mı? — diye sordu. — Bu kadar duygu… bu kadar su… bu kadar temizlik… Bir de seni henüz doyurmadım.
— Ve bu kadar da sen, — diye ekledi Bahar, gülümsemesini saklamadan.
Evren neredeyse kutuyu düşürüyordu; ona kısa bir bakış attı — yarı sitemkâr, yarı hayran.
Dişlerini sıkarak yemeği doğrudan battaniyenin üzerine yerleştirdi: peynir, döner, meyveli tatlı, kuru meyveler ve tabii ki limonlar. Parlak, sarı, cilalı kabuklarıyla bu yumuşak, sıcak atmosfere aykırı duruyorlardı ama tam da bu yüzden varlıkları bu kadar canlıydı. Bahar hemen bir limon dilimine uzandı, diğer her şeyi görmezden gelerek; beklentiyle dudaklarını yaladı.
— Hayır… — Elini kaldırdı, onu durdurdu. — Önce düzgün yemek. Bahar, — irkildi, sanki içi burkulmuş gibi, — limon benim kişisel işkencem, — yüzünü buruşturdu.
— Baba olmak istediğini sen söylemiştin, — diye sakin sakin karşılık verdi. — İşte, — başıyla işaret edip limon dilimini aldı, — limonlara da katlanman gerekecek.
Evren ona, sanki onu profesyonelce, keyifle ve ince bir hesapla kızdırıyormuş gibi baktı. Bahar ise limon dilimini ağzına attı ve gözlerini kapatarak yedi.
— Bahar… — dedi sessizce, neredeyse tehditkâr bir şefkatle. — Ben her şeyin tersine olacağını sanıyordum.
— Evreeeen, — diye güldü Bahar; doğrulup tişörtü ve battaniyeyi düzeltti. Bir limon dilimi daha aldı, dudaklarına götürdü. — Darbeye hazır ol.
Evren onun bileğini yakaladı, yumuşakça sıktı.
— Ben bu zamana kadar darbeye dayanıyordum, — diye fısıldadı, zorlanarak yutkunup. — Şimdi… — parmaklarına doğru eğildi, — dayanacak olan sensin.
İçini çekti, parça¬yı dudaklarıyla aldı ve hemen gözlerini kapatıp yüzünü buruşturdu; o kadar içtendi ki Bahar yine kahkahayı bastı.
— Sen çok… gürültülüsün, — dedi başını sallayarak. — Susarken bile.
Evren aniden ona döndü; gözlerinde meydan okuma parladı.
— Ben mi gürültülüyüm?! — Kaşlarını kaldırdı. — Yirmi dakika önce ne olduğunu hatırlatayım mı?
Bahar kızardı; bu kızarıklık ona daha da fazla kadınsılık katıyordu.
— Bu… sayılmaz, — dedi; onun yanında hâlâ kızarabiliyor olmasına kendisi de şaşırmıştı.
— Duyduğum her şey sayılır, — dudaklarına doğru uzandı. — Ve ben, doktor… çok şey duyuyorum.
Bahar omzuna hafifçe vurdu, hızlıca öptü.
— Düğüne kadar yaşamak istiyorsan, sus, — ciddi olmaya çalışıyordu.
Evren korkmadı. Sadece gülümsedi; ona, Bahar’ın çok sevdiği o özel ifadeyle baktı.
— Düğün mü? — Kanepeye yaslandı. — Yani olacak mı gerçekten? — Bahar peyniri dudaklarına götürdüğünde Evren ağzını araladı.
— Evren… yani anlıyorsun ki… — duraksadı, bakışı yana kaydı.
— Onu senin evinde istediğimi, — diye sakin sakin sözünü kesti, peyniri çiğnerken, — çünkü senin evin artık bizim evimiz.
— Bunu ikinci kez söylüyorsun, — diye fısıldadı Bahar; sözlerinin anlamını kavramaya çalışıyor, içinden geçiriyordu.
— Çünkü bu doğru, — Evren biraz daha yaklaştı, sesi kısıldı. — Orada her geçen gün daha rahat nefes alıyorum, anlıyor musun, — diye itiraf etti. — Orası… benim ailem, bizim ailemiz.
Bahar yanağına dokundu. Parmakları çene çizgisinden boynuna doğru kaydı. Evren bakışlarını kaçırmadı — sanki o anı kaçırmaktan korkuyordu.
— Peki ya burası? — diye sordu.
— Burası biziz, — dedi Evren; elini yakaladı, dudaklarına götürüp avucunu öptü. — Ve gürültülü olabileceğimiz bir yer.
— Gürültüyle ilgili sorunları olan sensin, — diye alay etti Bahar, ona vurmak ister gibi.
— Keşke kendini duysaydın… — Evren güldü ama cümleyi tamamlamadı.
— Yeter, — Bahar elini ağzına kapattı.
Evren elini yavaşça çekti ve parmaklarını avucunun iç tarafında, derinin en hassas olduğu yerde gezdirdi. Bahar’ın nefesi bozuldu, kesik kesik oldu.
— Aç mısın? — diye sordu boğuk bir sesle.
— Artık değilim, — dedi başını sallayarak, gözlerini dudaklarından ayırmadan.
— Ben yine acıktım, — dedi sessizce, dudaklarına eğilirken. — Ve bu senin suçun.
Bahar bir limon dilimi aldı, dudaklarına götürdü. Evren parmaklarını dudaklarıyla yakaladı — çok yavaş, fazla duyusal bir şekilde parmağının ucunu yaladı, ekşi suyu diliyle aldı.
— Evren… — Bahar hâlâ nefesini düzenlemeye çalışıyordu.
Evren onu hafifçe kanepe sırtlığına bastırdı — sert değil, ama şüpheye yer bırakmayan bir kararlılıkla.
— Buradaki en lezzetli şeyin ne olduğunu biliyor musun? — diye sordu; burnunu yanağında gezdirerek, onun kokusunu içine çekti — parfümünün, kendi tişörtünün ve ortak yakınlıklarının karışımı.
— Ne? — diye fısıldadı neredeyse duyulmayacak bir sesle.
— Benim tişörtümdeyken güçlü olmaktan vazgeçiyorsun ve sadece benim oluyorsun, — dudakları kulak memesini yakaladı.
Bahar gözlerini kapadı, içini çekti; o nefeste her şey vardı: kabul, teslimiyet, aşk. Ve yemek gerçekten de önemini yitirdi. Evren’in elleri belini buldu, onu yavaşça aşağı indirdi, üzerine kapandı. Bahar’ın avuçları boynunu sardı, parmakları saçlarına dolandı, onu daha da yakına çekti.
Kanepe yeniden bir dalganın başladığı yer oldu — vahşi, yıkıcı bir dalga değil; ikisini birlikte taşıyan, gereksiz olan her şeyi silip sadece onları bırakan bir dalga: sıcaklıklarını, nefeslerini, yeni tutkularını — olgun, derin, gerçek…
***
Orada hepsi gerçektir. Onun gerçek ailesi, kendi insanları, yakınları. Geç bir akşam, şehri bakır bir ışıkla yıkıyordu — parlak değil, bağıran değil; eski altın gibi boğuk ve yumuşak. Sokaklar neredeyse boşalmıştı, yalnızca nadir birkaç yaya, atkılarına sarınarak evlerine acele ediyordu.
Sert arabanın yanında durmuş, Bahar’ın evine bakıyordu. Orada, pencerelerin ardında bir şeyler oluyordu: kahkahalar, hareketler, gölgeler, konuşmalar, hayat. Öyle bir hayat ki — bütün gücüne, açıklığına ve kendine güvenine rağmen — kapıyı çalmadan içine girmeyi hiç öğrenememişti.
Elinde, yolda Bahar için aldığı narlarla dolu bir kâğıt poşet vardı. Kırmızı, pütürlü kabuklarıyla poşetin içinde küçük kalpler gibi duruyorlardı. Adresi olmayan bir hediye. Biraz daha orada durmak için bir bahane.
İçeri girebilirdi. Arayabilirdi. Özlediğini söyleyebilirdi. Ama hiçbirini yapmadı. Sadece kaputa yaslanıp aydınlık pencerelere baktı. Ve biri her geçtiğinde, bakışlarını kaçırdı — sanki gerekli olma arzusuyla yakalanmak istemiyormuş gibi.
Sert soğuk havayı derin bir nefesle içine çekti. Poşeti tutan parmakları hafifçe beyazladı.
— Yaşlanıyorum, — diye mırıldandı.
Sesi yakınmacı değildi. Daha çok, kendisi için bile şaşırtıcı bir fark ediş gibiydi; sanki zamanı ilk kez gerçekten hissetmişti ve kendisinin hâlâ dışarıda kaldığını anlamıştı.
Cebinden köşeleri kıvrılmış, yıpranmış küçük bir defter çıkardı; kendi iri ve net el yazısıyla doluydu. Kısa cümleler yazmaya başladı. İsimlerin yanına tikler attı, tarihleri, yerleri not etti.
Her şey, karmaşık bir operasyon planlıyormuş gibi görünüyordu. Sert için aile her zaman bir operasyondu: zor, riskli ama doğru hamlelerle kurtarılabilir.
Şu satırın yanına bir tik koydu: “Uraz — kabul eder mi?”. Sonra durdu, parmağını kâğıdın üzerinde gezdirdi; varsayımının yeterince sağlam olup olmadığını kontrol eder gibi. Ve yeniden yazdı: “Uraz — yumuşak kontrol”.
Bir sonraki satır: “Umay — oyalamak”. Gülümsedi.
— Onu oyalayamazsın…, — diye mırıldandı Sert, — ama denemeye değer.
Sonra: “Parla…”. Bu isme uzun süre baktı ve hiçbir şey eklemedi. Sadece nokta koydu.
Sayfayı çevirdi. Bahar, Evren, Rengin hakkındaki notlara baktı. Rengin’in soyadının yanına bir soru işareti koydu, iki kez daire içine aldı.
— Zeki kadın, — dedi kendi kendine. — Ve fazlasını görüyor.
Rüzgâr sayfanın kenarlarını kaldırdı, Sert avucuyla bastırdı.
— Hepsini bir araya toplamak…, — diye fısıldadı. — Bir kere olsun. Hepsini.
Eve yeniden baktı, sanki ondan izin ister gibiydi ama ev sessizdi. Sert yine o kurnaz ama biraz yorgun gülümsemesiyle gülümsedi. Her adımın bedelini bilen ama hâlâ olayların yönünü değiştirebileceğine inanan birinin gülümsemesiydi bu.
— Tamam. Kimseye söylemeyeceğim. Hepsini kendim yapacağım, — dedi ve defteri kapattı. — Aile satranç gibidir. Taşlar kendiliğinden yürümek istemezse, yerlerini değiştirirsin.
Sert arabaya bindi, poşeti dikkatlice yolcu koltuğuna koydu. Narlar hafifçe birbirine çarptı. Kapıyı kapatmadan önce pencerelere bir kez daha baktı.
Orada hayat devam ediyordu. O ise, yaşlı bir kurt gibi dışarıda kalmış, herkesi birlikte, gerçek ve beklenmedik bir molaya nasıl ikna edeceğini düşünüyordu.
Bir an durdu. Sanki ilk hamleden önce.
— Güzel olacak, — dedi. — Güzel yapacağım. Bir kere olsun — kan ve kayıp olmadan bir şeyleri olsun.
Sert farları yaktı. Araba yumuşakça hareket etti, asfaltta yalnızca silik bir lastik izi ve kauçuğun hafif hışırtısı kaldı…
***
Yaprakların kalıntılarının çıkardığı hafif hışırtı onları rahatsız etmekten çok sakinleştiriyordu. Evin arkasında, Uraz’ın herkesten saklanmayı sevdiği yerde oturuyorlardı. Kuş uçmaz bir köşe, neredeyse gizli bir yerdi; ama çitin ötesinde şehir uğulduyor, geçen arabaların sesleri duyuluyordu. Bu yabancı gürültü sanki onları sarıyor ama dokunmuyordu; aralarında geçen o sessiz konuşma için alan bırakıyordu.
Siren yanında oturmuş, dizlerini göğsüne çekmişti. Rüzgâr saçlarını hafifçe dalgalandırıyordu. Uraz’a bakmıyordu; sadece bekliyordu. Hazır olduğunda konuşacağını biliyordu.
— Bugün garipsin, — dedi, daha fazla beklemeden, başını çevirmeden.
— Kötü anlamda mı? — diye sordu Uraz, bakışlarını uzaklara dikerek.
— Başka bir şekilde, — gülümsedi Siren; bu gülümsemede öyle bir sıcaklık vardı ki Uraz istemsizce ona baktı. — Susuyorsun… ama gitmiyorsun.
Uraz içini çekti, bakışlarını çite kaydırdı, parmaklarını soğuk metalin üzerinde gezdirdi.
— Düşünüyorum, — dedi yine bir nefes alarak.
— Tehlikeli bir şey bu, — Siren göz kırptı, ama hemen gülümsemesini bastırdı; şimdi şaka yapmanın doğru olmadığını anlamıştı.
Uraz omuz silkti. Bu, duygularını her zaman ironiyle saklayan, önemli bir şey sorulmadan önce giden o eski Uraz’a hiç benzemiyordu.
— Siren… — başını çevirdi, sokakların derinliğine baktı; ışıkların ufukta bulanık bir çizgiye dönüştüğü yere. — Sanki… kendi hayatımı yaşamıyorum, — diye itiraf etti.
Siren sözünü kesmedi. Uraz nadiren kendinden bahsederdi. Başladığında, onu ürkütmemek gerekirdi.
— Etrafımdaki her şey — hastane, nöbetler, başkalarının sorunları… benim yerime alınan kararlar, — yine omuz silkti. — Ben hep… ikinci gibiydim. Yardımcı. Başkasının evinde misafir, — sustu. Rüzgâr, yağmur kokusunu getirdi; hafif ama ferahlık vaat eden bir koku. — Ve yoruldum.
Bu sözler Siren’e bir çığlık gibi geldi; suçlayıcı değil, ama acıdan geçmiş, dürüst, yarı fısıltıyla söylenmiş çok güçlü bir itiraf.
Siren ona döndü, dizlerini biraz daha kendine çekti; sanki küçülmek, görünmez olmak, bu anın kırılganlığını bozmamak ister gibiydi.
— Böyle yaşamaya alışkınsın sanıyordum, — diye fısıldadı.
— Alışkınım, — diye başını salladı. — Hatta rahattı bile… ama bu, böyle devam etmek istediğim anlamına gelmiyor.
Siren dudağını ısırdı. İçine bir huzursuzluk çöktü. Bir erkek “istiyorum” dediğinde — bu artık bir çocukla ilgili değildir. Bu, ileriye adım atmaya karar veren bir insanla ilgilidir.
— Peki ne istiyorsun? — diye sordu fısıltıyla, cevabı duymaktan korkar gibi.
— Kendi evimi istiyorum, — dedi Uraz ona bakarak; alışılmış maskesi olmadan, dürüstçe. — Benim sözümün geçtiği bir ev, — derin bir nefes aldı, cesaret toplar gibi. — Sessiz olacak. Aydınlık olacak. Ve… sen, ben, çocuklarımız olacak.
Siren donup kaldı. Korktuğu için değil. Bu hayali çok uzun zamandır kurduğu için; şimdi en küçük bir hareketin bu kırılgan gerçeği yok edeceğinden korkuyordu.
— Uraz… — sesi titredi.
— İlk kez kendi evimi istiyorum, — diye hızla ekledi; onu yanlış anlamasından korkar gibiydi. — Hayatımda ilk kez gerçekten bana ait bir şey istiyorum; annemin değil, bizim olan bir şey, — gözlerinin içine baktı. — Ve bunun sensiz olmasını istemiyorum.
Siren derin bir nefes aldı; gözlerine yaşların dolduğunu fark etti. Bu anı ne kadar uzun süredir beklemişti… Kocasının büyüdüğü anı.
— Ben… mutluyum, — diye itiraf etti. — Çok.
Elini onun elinin üzerine koydu — dikkatle, sanki izin var mı diye yokluyormuş gibi. Uraz’ın parmakları onun avucunda hafifçe titredi.
— Sadece… bu çok ciddi, Uraz, — diye fısıldadı Siren.
— Biliyorum, — diye başını salladı. — Sadece artık annemin evindeki çocuk olmak istemiyorum.
Siren biraz daha yaklaştı, omzu onun omzuna değdi. Duvardaki gölgeleri birleşip tek bir gölge oldu.
— O zaman… — utangaçça, neredeyse çocukça gülümsedi, — hikâyemizi birlikte yazmayı deneyebilir miyiz? Kendi evimizde?
— Evet, — dedi Uraz, parmaklarını onun parmaklarının etrafında sıkarak.
Ve bu “evet”, onların gerçek hikâyesinin başlangıcı gibi yankılandı — sessiz, temkinli ama artık yetişkin bir hikâye. Annenin arkasına saklanacak yer olmayan, sadece hatalarıyla ama birlikte ileriye doğru atılan bir adımın hikâyesi.
Rüzgâr güçlendi ama fark etmediler. Şehir kendi hayatını yaşamaya devam ediyordu; onlar ise — ilk kez — kendi hayatlarına doğru bir adım atıyorlardı…
***
Şehir, taksinin camında yansıyordu. Akşam, sessizce evlerin çatılarına çöküyordu. Hava yoğunlaşmıştı; sanki içine sonbahar baharatları, kızarmış kestaneler, ıslak toprak ve Boğaz’ın tuzlu serpintisi karışmıştı.
Araba, eski semtin dar sokaklarında ağır ağır ilerliyordu. Reha camdan dışarı bakıyor, cepheleri inceliyormuş gibi yapıyordu. Aslında ise camdaki yansımadan gizlice Gülçiçek’i izliyordu: gözlerini, ince kırışıklık ışınlarını… ve birden koltuğun arkasına hafifçe vurdu.
— Burada durabilir miyiz? — diye rica etti.
Şoför, sarmaşıkların duvarları sardığı, demir kapının adeta sözle ayakta durduğu yarı unutulmuş bir avlunun yanında usulca durdu.
— Yine bir şeyler mi planlıyorsun, doktor? — dedi Gülçiçek kuşkuyla, arabadan inerken. Onunla tartışmaya bile girmedi.
— Ben her zaman bir şeyler planlarım, — diye cevap verdi Reha. — Yoksa yaşamak sıkıcı olurdu.
Parasını ödedi, araba uzaklaşana kadar bekledi ve ancak ondan sonra ona döndü. Reha elini uzattı; Gülçiçek’in parmakları avucuna yerleşti.
— Hatırlıyor musun, — diye sessizce başladı, başparmağını bileğinde gezdirerek, — kendimize balayı sözü vermiştik? Sen Galata’da bir gün doğumu istemiştin, ben ise hep… ertelemiştim.
— Ertelemedin, — diye hemen sözünü kesti Gülçiçek. — Daha vaktimiz olacak, — dedi yumuşakça. — Tabii bir sonraki “dahiyane fikrin” yüzünden bayılmazsak.
— Hadi test edelim, — Reha, onun çok iyi bildiği o çocukça gülümsemeyle gülümsedi.
Eski kapıyı itti; kapı, artritli yaşlı bir hasta gibi gıcırdayarak isteksizce açıldı.
Avlu onları ıslak toprak ve ahşap kokusuyla karşıladı. Yabani otların arasından inatla yabanî süsenler yükseliyordu. Daha içeride, sarmaşıkların neredeyse tamamen örttüğü, yarı yıkık bir Osmanlı köşkü karanlıkta seçiliyordu.
— Hâlâ ayakta mı? — diye şaşırdı Gülçiçek. — Reha… burada yirmi yıldır kimse yaşamıyor.
— Daha iyi, — dedi Reha. — Kimse rahatsız etmez.
— Kapı kafamıza düşmez, değil mi? — diye kuşkuyla sordu.
— Düşerse dikiş atmayı biliyorum, — gülümsedi. — Ve en azından beni bunun için azarlayacak birini tanıyorum.
— İşte buna evet, — diye homurdandı Gülçiçek, elini daha sıkı tutarak. — Romantik bir akşamda dikişlere…
O, oğluyla ve torunuyla karşılaştıktan sonra Reha’nın ikisi için böyle bir akşam ayarlayacağını düşünmemişti; ama Reha yine onu şaşırtmıştı. Verandaya yaklaştılar. Düzensiz basamaklara baktılar; taşın bazı yerlerde ufalandığı belliydi.
— Dikkatli ol, — dedi Reha, sesi birden değişmişti; biraz daha sert, kaşları hafif çatık, gözleri tamamen onun üzerindeydi. — Önce sol ayak, sonra sağ. Bana tutun.
— Zaten hep onu yapıyorum, — diye söylendi Gülçiçek. — Ya nabzını tutuyorum ya tansiyonunu, şimdi de basamaklar… — bir çukura basınca sendeledi, ayağı burkuldu ve onun omzuna tutundu.
— Gülçiçek! — diye seslendi Reha, onu destekleyerek basamaklardan çıkmasına yardım etti.
Kapı, şikâyet eden bir iç çekişle açıldı. İçeride onları bambaşka bir hava karşıladı — serin, toz, eski ahşap ve başka bir şey kokan… sanki tarihin kendisi donup kalmıştı.
Metal parmaklıklı yüksek pencerelerden ay ışığı süzülüyordu. Toz, bu ışıkta gümüş kıvılcımlara dönüşüyordu.
— Donmuş bir fotoğraf gibi, — diye fısıldadı Gülçiçek.
Duvarlarda, avuç içindeki çizgiler gibi çatlaklar uzanıyordu. Tavan süslemeleri yer yer dökülmüş, kirişleri ortaya çıkarmıştı. Antika bir şifonyerin üzerinde kalın bir toz tabakası vardı. Reha arkasından yaklaştı, omuzlarından sarıldı, sırtına yaslandı.
— Düşünsene, — dedi sessizce, — burada kaç ses, kaç kahkaha, kaç kavga, kaç barışma olmuştur. Kaç insan birbirine sonsuz aşk yemini etmiştir… — sarılışını sıkılaştırdı. — Ve şimdi buradayız.
Gülçiçek elini onun elinin üzerine koydu.
— En azından bir yerde sonuncu oluyoruz, ilk değil, — diye gülümsedi. — Bu bile insanı rahatlatıyor.
Yavaşça evin içinde ilerlediler; sonunda Boğaz’a bakan kocaman pencereli bir odaya geldiler. Cam çatlamıştı ama yine de akşam şehrinin manzarası açıktı — ışıklar, vapurlar, uzakta ince bir minare.
— Bizim çalışma odamız, — dedi Reha. — Mutluluk muayenehanesi. Ama sadece randevuyla.
— Tabii, başhekimin bekleme listesi hep uzundur, — diye başını salladı Gülçiçek. — Ama neyse ki benim ömür boyu biletim var.
Reha onu pencereye götürdü ve duvarın yanında duran büyük şifonyerden kalın bir battaniye çıkardı. Üzerinde tek bir toz zerresi yoktu; sanki biri yakın zamanda silmişti. Battaniyeyi yere serdi, onun oturmasına yardım etti.
Gülçiçek parmak uçlarıyla battaniyedeki eski nakışa dokundu.
— Dikkatli ol, — diye fısıldadı Reha; sanki kumaştan unutulmuş bir iğne ucu çıkacakmış gibi.
— Yaralanırsam, — diye elini salladı Gülçiçek, — beni sen tedavi edersin.
Reha gülümsedi, termosu ve üst çekmeceden metal bir bardak çıkardı.
— Nar suyu, — dedi ciddi bir ifadeyle. — O zamanki gibi.
— O zaman yarısını pantolonuna dökmüştün, — diye hatırlattı Gülçiçek.
— Sen de bunun tutkunun sembolü olduğunu söylemiştin, — diye gülümsedi Reha. — Ve ben inanmıştım, — yanına oturdu.
Boğaz’a bakarak, tek bardaktan sırayla içtiler. Suyu koyuydu, buruk ve hafif ekşiydi — tıpkı hayatları gibi. Bir köşede, kitap yığınının arkasında Gülçiçek bir ayna fark etti.
— Bak, — dedi, kalkıp yığını kenara çekerek. — Bizim filmimiz.
Koyu renkli, oyma bir çerçeve; yer yer aşınmış. Camı çatlak ama hâlâ canlıydı. Bir peçeteyle silip temiz bir oval bıraktı.
Reha yaklaştı, arkasında durdu, belinden sardı. Yansımalarına baktılar: genç değillerdi, parlak da değillerdi — ama gerçeklerdi.
— Bak, — diye fısıldadı Gülçiçek, — hâlâ güzeliz.
— Güzel olduk, — diye düzeltti Reha.
Şakağına bir öpücük kondurdu; aynada bu, bir film karesi gibi görünüyordu. Kimseye hiçbir şey kanıtlamanın gerekmediği bir kare.
— Bütün bunları benimle yeniden yaşar mıydın? — diye sordu Reha sessizce. — Hastaneyi. Çöküşümü. Kalp krizimi. Benim… berbat huyumu. Ve yetişkin bir oğul ile torun sürprizini?
Gülçiçek onun kollarında döndü, boynuna sarıldı.
— Eğer sonunda yine bu sahne olsaydı, — dedi, — evet.
— O zaman o ameliyattan sonra hayatta kalmam boşuna değilmiş, — dedi Reha; gözlerini kapattı, alnını onun alnına dayadı.
Tekrar pencereye döndüler, battaniyenin üzerine oturdular. Reha onu kendine çekti; Gülçiçek başını göğsüne yaslayarak kollarında yerleşti.
— Duyuyor musun? — diye sordu.
— Ne? Rüzgâr mı? Şehir mi? — Reha hafifçe kaşlarını çattı.
— Kalbini, — diye gülümsedi Gülçiçek. — O zaman da böyle atıyordu. Sadece o zaman “kalbin ameliyata dayansın” diye düşünüyordum… — sustu, sonra ekledi. — Şimdi ise “aşka dayansın” diyorum.
Reha parmağıyla burnunun ucuna hafifçe dokundu.
— Kalbimin profesörü, duygusallaşıyorsunuz, — diye fısıldadı, tepesinden öperken.
— Yaş meselesi, — diye karşılık verdi Gülçiçek. — Altmışta olur, — başını salladı, — hatta gerekir.
Reha parmağını boynunda, köprücük kemiğinde gezdirdi, biraz daha aşağı indi; çok yavaş ama kararlıydı. Gülçiçek gözlerini kapadı, nefesi değişti, derinleşti.
— Bunda çok doğru bir şey var, — diye mırıldandı. — Seni yirmisinde sevmek değil; her şeyin hızlı ve gürültülü olduğu zamanlarda. Altmışında sevmek… her dokunuşun bir refleks değil, bir karar olduğu zaman.
— O zaman kararını ver, doktor, — diye gülümsedi Gülçiçek, gözlerini açmadan.
Reha eğilip onu dudaklarından öptü; acele etmeden, sakince. Öpücük, şöminedeki ateş gibi sıcaktı — yakmayan, iliklere kadar ısıtan.
Onun elleri ceketinin altına kaydı, parmakları sırtında durdu, kumaşa tutunur gibi sıktı. Reha’nın avuçları yüzüne dokundu, omuzlarına indi, sonra beline. Dokunuşları yavaştı; her birini tümüyle hissetmesine izin veriyordu.
Pencerenin ardında Boğaz nar kırmızısı ve altın tonlarında parlıyordu. Terk edilmiş köşkte, toz ve çatlakların arasında, bir anda “her şeyden sonra” değil, “başlangıçta” buldular kendilerini.
— Bazen… buraya gelelim, — diye fısıldadı Gülçiçek, nefesleri biraz düzeldiğinde. — Senin gizli muayenehanen gibi.
— Sırasız tedaviyle, — diye başını salladı Reha, onu daha da sıkı sararak. — Ömür boyu kürle.
— Yan etkilerle, — diye ekledi Gülçiçek. — Öpücük şeklinde.
— Ve duyguların alevlenmesiyle, — diye tamamladı Reha.
Sustular. Sadece birbirlerine sokulup oturdular. Rüzgâr, bir zamanlar başkalarının yaşadığı odalarda dolaşıyordu. Ama o akşam, terk edilmiş villa yalnızca onlara aitti. Ve ikisinin de içinde sessiz, çok yetişkin bir düşünce vardı: balayı, nihayet başlamıştı — geçmişin harabeleri arasında, ama capcanlı bir gelecekle…
***
Günleri erken başladı. Gri şafak daha yeni yeni suyun üstünden filizleniyor, gökyüzüyle Boğaz arasındaki sınırları siliyordu. Rüzgâr hâlâ uykuluydu; tekneler iskelede tembelce sallanan gölgeler gibi görünüyordu. Martılar bile isteksiz çığlık atıyor, sanki bu kadar erken kalkmanın ne gereği vardı diye kendileri de şaşırıyordu.
Küçük balıkçı teknesi, hafif bir itişle eski iskele tahtalarından ayrılıp suya kaydı.
— Korkuluğa tutun, — dedi Serhat, Rengin’in bordayı aşmasına yardım ederek.
— Sana tutunuyorum, — diye karşılık verdi; sonra ekledi, — korkuluğa da tabii.
Parla çoktan baş tarafa oturmuştu; bacaklarını içine çekmiş, hoodiesinin üstüne ceket giymiş, elinde telefon. Rüzgâr saçlarını savuruyor, gözleri parlıyordu; Serhat’ı ve Rengin’i ikna edip bu fikri yaptırmış olmanın heyecanı içindeydi.
— Açıyorum mu? — diye sordu, telefonu sallayarak.
— Aç, — diye başını salladı Rengin, ahşap sıraya yerleşirken. — Ama suya düşürme. Bizim ailede zaten yeterince dram var.
Parla yüzünü buruşturdu, düğmeye bastı. Ekran parladı ve iki tanıdık yüz belirdi — Esra ve Doruk. Aydınlık bir hastane odasında birbirlerine sokulmuşlardı; kadrajın derinliğinde cihazlar titrek ışıklar saçıyordu.
— Bakın, — diye fısıldadı Parla ve ekranı herkesin görebileceği şekilde çevirdi. — Şafakta canlı yayındayız.
— Siz… denizde misiniz? — diye şaşırdı Esra; sesi hâlâ zayıftı ama gülümsemesi capcanlıydı.
— Denizde değil, — diye düzeltti Serhat. — Boğaz’dayız. Ayirin’e yaşayacağı, büyüyeceği şehri göstermek istedik. Parla da kaydediyor.
— Baba, — Esra güldü, — daha çok erken. Şu an bir kilodan biraz fazla, haberin olsun, — diye hatırlattı.
— Daha da iyi, — dedi Serhat inatla. — Burada onu beklediklerini bilsin. Hayatının sadece kuvözden ibaret olmadığını bilsin.
Rengin onun bakışını yakaladı; o bakışta öyle bir şey vardı ki kalbi sızladı. Aynı anda her şeyi koruma isteği… yetişkin kızını, yeni doğmuş torununu, Parla’yı, bu tekneyi, bütün bu kırılgan dünyayı ve içinde büyüyüp güçlenen küçücük hayatı.
Parla kamerayı çevirdi; suyu, sahil ışıklarını, şafağın ilk parıltılarını gösterdi.
— Ayirin, — dedi doğrudan ekrana, — bak… burası İstanbul. Senin. Bizim. Burada herkes biraz deli ama iyi insanlar.
— Özellikle bazıları, — diye ekledi Rengin, Serhat’ı işaret ederek.
— Duydum, — diye iç geçirdi Serhat, ama yine de gülümsedi.
— Sizi seviyoruz, — dedi Esra; gözleri parladı. — Ve… bizimle birlikte uyanık kalmadığınız için teşekkürler.
— Biz uyumuyoruz, — diye esnedi Parla, — ama en azından bizde deniz var.
— Ve doktor, — diye ekledi Doruk. — Ne olur ne olmaz.
— İki doktor, — diye düzeltti Rengin. — İstatistiği düşürme, Doruk!
Biraz daha konuştular: gece nöbetlerini, hemşireleri, Ayirin’in beklenenden daha iyi dayandığını, Parla’nın sadece ders çalışmakla kalmayıp arada eğlenmesi gerektiğini… Sonra bağlantı kesik kesik olmaya başladı; tekne yavaşça daha uzağa sürükleniyor, dalgalar sanki kendi aralarında fısıldaşıyordu.
— Uzayla bağlantı kopuyor, — diye iç çekti Parla. — Işığın tarafına gidiyorlar.
— Biz de, — dedi Serhat. — Onlara uyumaları için izin verelim.
Vedalaştılar. Ekran karardı. Parla bir dakika daha siyah ekrana baktı; sonra yavaşça bacaklarını daha da içine çekti, çenesini dizlerine dayadı, gözlerini kapadı. Rüzgâr saçlarını okşuyor, su bordaya usul usul vuruyor, sabah hükmünü sürmeye başlıyor, uykusuzların son gücünü de alıp götürüyordu.
— Şimdi uyuyacak, — dedi Rengin kısık sesle. — Nihayet, — diye nefes verdi; kızının sakinleştiğini, sanki ilk kez her şeyin hoşuna gittiğini, sanki içinin ilk kez tamamen rahatladığını hissediyordu.
— Bırak uyusun, — dedi Serhat, kürekleri eline alarak. — Burada servis kadar tehlikeli değil.
Ağır ağır kürek çekti. Tekne, uykulu bir dalgayı usulca yarıp geçti; sonra birini daha, birini daha… Rengin, onun kollarının ritmini izliyordu; neşteri tuttuğu kadar kesin bir hareketle çalışıyorlardı ve bu harekette başka bir şey gördü — tam bir kabulleniş.
— Uzun zamandır böyle nefes almıyordun, — dedi.
— Nasıl? — Serhat gözlerinin içine baktı.
— Düzgün, — diye gülümsedi Rengin. — Kesik kesik değil.
— Çünkü, — diye homurdandı, — yanımızda tek bir hastane yok.
— Tek bir monitör de yok, — diye ekledi Rengin, sıcak paltosuna daha sıkı sarınarak. — Sadece gökyüzü ve su.
— Ve sen, — diye bitirdi Serhat sessizce.
Rengin bakışlarını kaçırdı. Gökyüzü kurşunîden sedefe dönüyordu; şehir yavaş yavaş sabah renklerine bürünüyordu.
Bir süre sustular. Parla, teknenin ninnisiyle daha düzenli nefes alıyordu.
— Biliyor musun, — diye sessizliği bozdu Serhat, — doğumevini bir daha sakin görebileceğimi sanmıyordum.
Rengin ona döndü.
— Sonra… — Serhat yutkundu, — annesinden sonra. Sen “hamileyim” dedikten sonra.
— Hatırlıyorum, — dedi Rengin usulca; o günü, silah seslerini, dayanılmaz acıyı ve etraftaki kaosu anımsayarak.
— Bana öyle geliyordu ki… — Serhat suya bakmayı sürdürdü, — korkmaya mahkûmum. Sonsuza kadar. Doğumla, yeni ortaya çıkan hayatlarla ilgili her şey… — yüzünü buruşturdu, — sanki bana göre değilmiş gibi.
Tekne hafifçe sallandı. Rengin bordaya tutundu, ahşabın pütürünü hissetti. Birkaç damla eline sıçradı.
— Peki ya dün? — diye sordu kısık sesle. — Ayirin’i gördüğünde. Esra’nın kızına bakışını.
— Dün… onları ilk kez gördüm ve ilk kez “ölebilirler” diye düşünmedim, — dudaklarına hüzünlü bir gülümseme dokundu. — Nasıl yaşayacaklarını düşündüm. Ayirin’in bu şehirde nasıl yürüyeceğini, Esra’nın trafikte nasıl söyleneceğini, benim onlarla nasıl tartışacağımı…
Sustu, kürekleri daha sıkı kavradı.
— Bu… — bakışlarını indirdi, — büyük ölçüde senin sayende.
— Ben sadece işimi yaptım, — dedi başını sallayarak. — Bahar’la Evren’in yaptığı gibi. Ve Cem’e de teşekkür… Esra’ya kalp verdiği için.
— Hepsine, evet… ama hayır, sen, — Serhat gözlerinin içine baktı, — sen hep yanımdaydın.
Tekne kıyıdan uzaklaştı; evler bir çizgiye dönüştü, şehir arka fon gibi kaldı. Sabah havasında tuhaf bir özgürlük hissi dolaşıyordu; biraz acıtan, biraz hafifleten.
— Eğer… — diye başladı Serhat ve durdu.
— Bitir, — dedi Rengin. — Bu yaşta dramatik susuşlar yapamayız artık.
— Hayata baştan başlasaydım… — kelimeleri seçerek, yavaş konuştu, — seni, sizi bulmak için hepsini yine yaşardım. Seni seçerdim. Yine, yine seçerdim.
Sözler havada asılı kaldı; aralarında ince bir iplik gibi. Rengin dondu. Bunu hiç beklemiyordu.
“Eşim” demedi, “hayatımın kadını” demedi. “Seçerdim” dedi… ve hep seçeceğini.
— Bu… — yutkundu; köprücük kemiğinin altında bir yerin sıkıştığını hissederek, — bana şimdiye kadar yapılmış en güzel iltifatlardan biri, Serhat.
— Benim içinse en önemli itiraf, — diye gülümsedi. — Başına gelen en korkunç şeyi bile sana emanet ederdim.
Rengin daha derin nefes aldı, ona dikkatle baktı. İnatçı hastalarının sonunda tedaviyi kabul ettiklerinde baktığı gibi baktı.
— Ben de… — dedi, — hayata baştan başlasaydım… ben de seni seçerdim, — itiraf etti, — senden bir çocuk doğurmayı seçerdim; çünkü sen dünyanın en iyi babasısın. Sen… korkularının yüzüne bakmaktan kaçmayan bir adamsın.
Serhat bakışlarını kaçırdı. Küreklerdeki parmakları titredi.
— Korkuyorum, — dedi dürüstçe. — Hâlâ korkuyorum ama artık başka türlü.
— Biliyorum, — dedi Rengin. — Yine de korktuğun yere gidiyorsun. Kızına yoğun bakıma. Bana. Bu tekneye. Cesaret budur, Serhat. Sen… şaşırtıcı bir insansın.
Uzun süre birbirlerine baktılar. Bir kadınla bir erkek gibi değil; hayatı hâlâ seçebilen iki yorgun insan gibi.
Parla uykusunda hafifçe kıpırdadı, anlaşılmayan bir şey mırıldandı, gerindi, daha rahat bir pozisyon buldu.
Rengin ilk bakışını kaçırdı. Kıyıya baktı; evlerin çizgisine, ufuktan tamamen yükselmiş ışığa.
— Dönmemiz lazım, — dedi. — İş. Yeni gün. Hayat.
— Evet, — diye kabul etti Serhat, — ama bu şafağı hatırlayalım.
— Daha olacak, — dedi Rengin tam bir güvenle. — Hem de bir tane değil.
Serhat başını salladı ve tekneyi çevirdi. Kıyıya doğru ağır ağır süzülürlerken ikisi de biliyordu: bu gerçekten onların ilk şafağıydı — ama kesinlikle sonuncusu değildi.
***
Üç hafta gerçekten sessiz geçti. Yavaş geçti bu haftalar ve Bahar, yaklaşan kışa rağmen erken bir bahar gibi çiçek açıyordu. Her geçen gün içinde büyüyen yeni hayatı daha keskin hissediyor, ona her gün daha duyarlı yanıt veriyordu.
İstanbul kendi ritmiyle yaşıyordu. Sabah vapurları daha gün doğmadan yola çıkıyor, karanlık suyu yararak yeni günün ilk çizgilerini çiziyor gibiydi. Öğle vakti sokaklardaki gölgeler koyulaşıyor, yoğunlaşıyor, sanki günün bütün renklerini içine çekiyordu. Akşamları ise şehir yavaşça altın rengi bir alacakaranlığa gömülüyor, sokak lambalarının ışıkları suyun yansımalarıyla karışarak Boğaz’ı erimiş altına dönüştürüyordu.
Zaman sanki koyulaşmış, ılık ve bekleyişle dolu bir hâl almıştı. Acele ettirmiyor, bastırmıyor; aksine yumuşakça sarıyor, her olayın olgunlaşmasına, her duygunun biçim kazanmasına izin veriyordu.
Bu süre içinde Bahar’ın evinin her odasında kendine özgü bir şey yaşandı; o kadar kişisel, o kadar kıymetliydi ki, sanki evin kendisi mutlulukla nefes almayı öğreniyor, içindekiler ve yakınları görünmez bir iç ışıkla parlıyordu.
Rengin, Serhat’ın elini artık biraz daha güvenle tutuyordu. Başkasının zayıflığını kabul etmekten korkmayan, kendi gücünü sunabilen bir kadın gibi tutuyordu onun elini. Sahil boyunca yaptıkları sabah yürüyüşleri sessiz bir ritüele dönüşmüştü: kahve ve çay, sessizlik, bakışlar — söylenmeden anlaşılan sözler.
Nevra ve İsmail, birbirlerini yarım bir gülümsemeyle karşılamayı öğrendiler; geç gelen bir aşkın da gerçek olmaya hakkı olduğunu saklamıyorlardı artık. Deniz kokusunu taşıyan rüzgârın estiği küçük terasta çay içmeyi alışkanlık hâline getirdiler. O anlarda ikisi de biliyordu: yaş bir engel değil, sadece sevginin yeni bir tonuydu.
Reha ve Gülçiçek kendi sessiz köşelerini buldular — Galata yakınlarında, kavrulmuş fıstık ve taze kahve kokan eski bir kahvehane. Normalde hep konuşkan olan Reha, orada sessizce oturuyor, sabah ışığının Gülçiçek’in yüzüne nasıl düştüğünü izliyordu.
Şehrin başka bir ucunda ise Umay, masanın başında eskizler ve boyalarla çevrili oturuyordu. Yusuf, sınavlara çalışmak yerine onun nasıl resim yaptığını izliyor; bu da onların küçük ritüeli hâline gelmişti.
Parla daha sık gülüyordu. Kahkahası artık bir meydan okuma gibi değil, bir özgürleşme gibi duyuluyordu. Çizmeye başladı — dağınık, parlak, aylardır biriken tüm kaygıyı kâğıda döker gibi.
Siren sanki sakinleşmişti; içten gelen bir ışıkla parlıyordu. Uraz biraz daha kısık sesle, daha temkinli konuşuyordu. Sözleri yumuşamıştı. Bazen akşamları çocukları alıp Siren’in evine gidiyorlardı.
Carter ve Çağla ilk kez görünür olmalarına izin verdiler: elleri buluşuyor, bakışları birbirinde olması gerekenden biraz daha uzun kalıyordu. Henüz gelecekten söz etmiyorlardı ama onu, sessiz akşamlar ve tesadüfi dokunuşlarla, tuğla tuğla inşa ediyorlardı.
Ve hatta her zaman bu kadar ketum olan Sert bile, bazen kahvaltı hazırlarken mırıldandığını fark ediyordu. Bu hafif duygunun nereden geldiğini açıklayamıyordu ama Bahar’ın evine yayılan ortak sıcaklığın bir parçası olduğunu biliyordu.
Ve Bahar… Bahar elinde ultrason çıktısını tutuyordu. Evren’le birlikte ultrason odasından sessizce çıktılar. Görüntüye baktılar — minicik bir beden, küçücük bir baş, az önce duydukları kalp atışı. Öyle güçlü atıyordu ki, sanki hayat ilk kez onlara şunu söylüyordu: “Doğru yoldasınız.”
Evren gülümsüyordu; gözleri sakin bir mutlulukla ışıldıyordu. Mucizeyi ürkütmekten korkar gibi, ama kendini tutamadan, Bahar’ın karnına nazikçe dokunuyordu. Gülümsüyordu; pembe tavşanı seçerken hissettiğinin doğru olduğunu biliyordu — o an, küçük Derin’ini çoktan koşulsuzca sevmişti.
O akşam uzun süre pencerenin yanında oturdular; şehrin kendi hayatını nasıl sürdürdüğünü dinlediler. Vapur düdüklerini, çocuk kahkahalarını, bir yerlerde çalan müziği…
Ve bu seslerin içinde ikisi de yeni bir şey duydular — korku değil, kaygı değil; sakin ve emin bir ses: “Biz bunu başaracağız.” O ultrason randevusundan sonra “düğün” kelimesi artık bir olay gibi değil, ikisi için önemli bir şey gibi yankılanmaya başladı.
Sanki hayatın kendisi onları bu ana yumuşakça getirmişti; acele ettirmeden, bastırmadan, hazır olmalarına izin vererek. Küçük işaretler veriyordu onlara: sahil boyunca yürürken ellerinin üzerine düşen rastgele bir güneş ışığı; en beklenmedik anda onları bulan limon kokusu; yabancıların gülümsemeleri — sanki dünya sessizce cesaret veriyordu: “Her şey yoluna girecek.”
Artık evi süslemek, misafirleri toplamak mümkündü. Artık Bahar için en önemli soruya cevap verilebilirdi — Evren’in hayatının bir parçası olmaya hazır mıydı. Onunla birlikte kendi evrenlerini kurmaya ve onu sevgisinin ışığıyla aydınlatmaya hazır mıydı.
***
Bahar’ın evi o gün gerçekten başka türlü nefes alıyordu; sanki canlı, bilge bir tanığa dönüşmüştü. Ölümü, çığlıkları, gece nöbetlerini ve koridordaki fısıltıları yaşamış bu duvarlar şimdi susmuş, sadece dinliyordu; içinde yaşayan insanların kahkahasını ve sevincini içine çekiyordu.
Merdivende sade ışık dizileri yanıyordu. Korkuluklarda zeytin dalları… Aşağıdaki masada keten, mumlar, biraz yeşillik. Gösterişli hiçbir şey yoktu, bağıran hiçbir şey yoktu. Ev “tören” sergilemiyordu. Ev sanki fısıldıyordu: “Evinizdesiniz.” Ev, sessiz bir mutlulukla nefes alıyordu.
Bahar merdivenin üst başında açık renkli, yumuşak, neredeyse sade bir elbiseyle duruyordu. “Dergiden fırlamış gelin” değil; sonunda kendine mutlu olma izni vermiş bir kadındı sadece.
Ve o sade elbise, küçük karnını artık saklayamıyordu. Derin çoktan buradaydı; ikisinin arasında, imzadan önce gelmişti. Onları ebeveynleri seçmişti.
Reha yavaşça yanına çıktı. Takım elbise üzerinde sert duruyordu ama gözlerinde uzun zamandır ilk kez sakin, derin bir şefkat parlıyordu.
— Hazır mısın? — diye sordu kısık sesle.
— Hayır, — diye aynı dürüstlükle cevap verdi Bahar. — Ve hazır olmak istemiyorum.
— O zaman tam zamanı, — dedi Reha. — En önemli adımları kimse hazırken atmaz.
Elini uzattı. Bahar elini onun eline bıraktı ve birlikte aşağı inmeye başladılar.
Her adımda Bahar ayaklarının altında sadece basamakları hissetmiyordu. Bu, aynı merdivendi:
Evren’in kız kardeşinin düştüğü;
sedye taşınan;
ölüme çıkılan ve kedere inilen merdiven.
Bugün ise bu merdivenden kendi hayatına doğru yürüyordu. Ev, eski gölgeyi kat kat siliyor gibiydi; yeni renkler sürüyor, ışık ve sevgiyle dolu yeni bir hikâye yazıyordu.
Aşağıda herkes vardı.
Gülçiçek onu ilk karşılayan oldu; bir elini göğsüne bastırdı, diğer eliyle biriken yaşları sildi.
İsmail ve Nevra — biraz kenarda, yakın ama kendilerini öne çıkarmadan. İsmail, sanki sadece dengesini destekliyormuş gibi onun dirseğinden tutuyordu; ancak dikkatli bir bakış, onu bırakmak istemediğini görebilirdi.
Serhat ve Rengin — yan yana. Rengin’in parmakları hafifçe sıkılmış, Serhat’ın omuzları gergindi; ama gözleri — ikisi de aynı ölçüde yorgun ve aynı ölçüde sakindi.
Carter ve Çağla — ilk kez bu kadar açık bir şekilde birlikte. Carter’ın eli dikkatle onun belinin yanında duruyordu. Çağla ona hafif, biraz kuşkucu ama öyle sıcak bir gülümsemeyle karşılık veriyordu ki, sanki gökten ayaklarının dibine düşmüş bu adamda beklenmedik bir yol arkadaşı bulduğuna kendisi de şaşırıyordu.
Ekrem ve Parla — neredeyse görünmez. Aralarında uçuşan tek kısa bakış, yüzlerce kelimeye bedeldi: gelecek bir hikâye şimdiden yazılıyordu ama şimdilik sadece nefeste hissediliyordu.
Yusuf ve Umay — yan yana. Yusuf “sadece arkadaş”tan biraz daha yakın duruyor; Umay “sadece Bahar’ın kızı”ndan biraz daha yakın. Ama kimse bunu yüksek sesle yorumlamıyordu.
Siren ve Uraz, Mert’le Leyla’yı kucaklarında tutuyor, Bahar’a bakarak gülümsüyorlardı.
Hemşireler, asistanlar — onların hastane ailesi. Sadece düğünü değil, kanlı ameliyathaneleri, Bahar’ın geceleri yorgun gözlerini, düşüşlerini ve kalkışlarını da görmüş olanlar.
Kimse burada gereksiz değildi. Bugün hepsi tek bir aileydi.
Sert pencerenin yanına çekildi; ilk kez eve açıkça girmişti, ilk kez davet edilmişti ve sadece sessizce herkesi izliyordu.
Evren masanın yanında bekliyordu. O masanın. Bir zamanlar yalnızca acının sembolü olan masanın: annesi ve kız kardeşi o masada ölmüştü.
Şimdi masa ketenle örtülüydü; üzerinde mumlar ve sade çiçekler vardı. Ne drama, ne “anı dekorla kapatalım” çabası… Sanki ev ve masa birlikte diyordu ki: “Evet, oldu. Ve yine de burada yaşanabilir.”
Reha Bahar’ı ona getirdiğinde Evren başını kaldırdı. Ve anladı ki elbise, mumlar, ince kumaşın altından belli olan karın değil; sadece gözleri… ve o gözlerde panik yoktu. Orada… sadece bir soru vardı. Sessiz, derin bir soru. Ondan korkmuyordu, evlilikten korkmuyordu, bebekten korkmuyordu — kendini yeniden kaybetmekten korkuyordu. Kaderden, suçluluktan, görevden yıllarca söküp aldığı özgürlüğü…
Reha onun elini Evren’e yumuşakça verdi; sanki hem gelini teslim ediyor, hem de artık hiçbir şeyi tedavi etmesine gerek kalmamış bir hastayı.
— Ona iyi bak, — dedi kısık sesle.
— Hayatımın tamamıyla, — diye aynı kısık sesle cevap verdi Evren.
Reha geri çekildi. Mumların ışığından oluşan çemberin içinde, diğerlerinin dikkatli ve özenli bakışları altında iki başlarına kaldılar.
Evren ona biraz daha yaklaştı; sadece Bahar’ın duyacağı kadar.
— Bahar, — dedi; sesi beklenmedik şekilde sakindi, heyecanlı değil, tören gibi değil — sadece onun sesi. — İstersen… erteleyebiliriz.
Bahar gözlerini kırptı, onun gözlerine baktı.
— Ne? — diye fısıldadı neredeyse.
— Bütün bunları, — bakışıyla masayı, mumları, kâğıtları, kenarda oturan nikâh memurunu işaret etti. — İmzaları. Resmiyeti. Sözleri, — elini daha sıkı sıktı. — Biz zaten beraberiz. Bana bir şey kanıtlamak zorunda değilsin. Eğer zor geliyorsa… eğer bir anda korktuysan… bugün sadece… olmayı seçebiliriz. Kutlarız. Evraksız.
Bahar sustu. Arkada birileri sessizce burnunu çekti ama başka hiçbir şey kımıldamadı. Ev bile sanki donmuş, onun kararını bekliyordu.
— Ya ben… korkuyorsam? — diye fısıldadı. — Ya ben yine… kendimi kaybedersem? Bu “biz”in içinde. Bu evin içinde.
— O zaman, — diye aynı sessizlikle cevap verdi Evren, — bunu birlikte takip ederiz, — biraz daha yaklaştı. — Özgürlüğün bana tehdit değil, Bahar. “Hayır” desen bile yanında olmak istiyorum. Şu an bile.
Bahar bakışlarını ellerine indirdi. Evren’in parmakları — güçlü, sıcak, alışıldık bir güvenle… Bahar’ınkiler ise hafif titriyordu; yorgunluktan değil, kendi “sonrası”nın eşiğinde durmaktan.
Karnına baktı. Geleceğin sessiz, yuvarlak işareti. Sonra etraftaki insanlara:
Gülçiçek’le Reha birlikte duruyordu; onun avucu, Gülçiçek’in elinin üstündeydi — ancak kaybedip yeniden bulanlar böyle tutunurdu.
İsmail’le Nevra; altmıştan sonra aşkın komik değil, paha biçilemez olduğunu kanıtlayanlar.
Çocukları, hastanedeki meslektaşları, onun dünyası.
Ve işte o — bir zamanlar kale gibi durmaya çalışmış, tutunamamış; şimdi ise onun elini bıraksalar bile yanında durmayı öğrenmiş adam.
Bahar nefes aldı. Ve çok sakin, gösterişsiz, gözyaşsız dedi ki:
— Ben… kendim olmamaya hazır değilim, — diye fısıldadı, — ama seninle kendim olmaya hazırım.
Evren dondu. Birbirlerinin gözlerine baktılar.
— Hayır, Evren, — dedi Bahar kısık sesle. — Ertelemeyeceğiz, — Evren neredeyse nefes almıyordu; Bahar ekledi, — evet.
Bu “evet”i nikâh memuruna söylemedi. Misafirlere de değil. Ona bile değil. Kendine “evet” dedi. Kızlarına. Yıllarca “başkaları için” yaşadığı hayata ve ilk kez kendisi için yaşamaya izin verdiği hayata.
Nikâh memuru hafifçe öksürdü; onları gerçeğe geri çağırır gibi.
— Şey… — dedi kontrollü bir gülümsemeyle, — taraflar için uygunsa… imza kısmına geçebiliriz.
Gerginlik dağıldı. Evren Bahar’a bir kez daha baktı, sanki kontrol eder gibi.
— Hazır mısın? — diye fısıldadı.
— Şimdi… evet, — diye başını salladı Bahar.
Evren kalemi, bir güç aracı gibi değil; onunla birlikte olmanın bir yoluymuş gibi aldı ve ona uzattı. Bahar imzasını sakince attı. Sanki uzun, zor bir hikâyeyi doğru bir noktayla bitiriyor gibiydi. Kalemi ona verdi. Evren hızlıca imzaladı.
Sonra masaya Çağla ve Yusuf geldi; şahit olarak kayıt defterine imzalarını attılar.
Alkışlar yüksek değildi; ev içi, sıcak alkışlardı. Birileri güldü, birileri fazla yüksek nefes verdi, birileri gözlerini sildi.
Reha gerçekten şüpheli derecede uzun süre tavana bakarak göz kırptı. Gülçiçek Bahar’ı, onu beklenen yere sonunda dönmüş bir kızı sarar gibi sarıldı.
Siren de Uraz da gözyaşlarını saklamadı.
Yusuf’la Umay birbirlerine baktılar; içinde aynı anda hem kaygılı hem sevinçli bir “peki şimdi ne olacak?” beliren büyümüş çocuklar gibi.
Carter, Evren’e kısa bir baş selamı verdi; Evren de aynı şekilde karşılık verdi ve ilk kez o selamın içinde sıcaklık vardı.
Evren Bahar’ı belinden sardı, kendine çekti. Avucu karnına yerleşti. İkisini birden öyle sağlam tutuyordu ki.
— Derin, — diye fısıldadı yalnızca onun duyacağı kadar. — Nihayet evdeyiz.
Bahar elini onun elinin üstüne koydu, sıktı.
— Seni seviyorum, Evren, — diye fısıldadı.
— Ben de seni seviyorum, Bahar, — dedi Evren gözleri dolarak.
Misafirler yavaş yavaş canlandı: kimisi ikramların olduğu masaya uzandı, kimisi alçak sesle konuşmaya başladı, izlenimlerini paylaştı. Ama havada hâlâ o özel sessizlik asılıydı — dua sonrası ya da uzun bir susuş sonrası gibi; artık kelimelere ihtiyaç yoktu.
Gülçiçek, Bahar’ın elini tutarak kısık sesle dedi:
— Biliyor musun, ben hep mutluluk kusursuzluk sanırdım. Şimdi görüyorum ki… mutluluk, bizim burada olmamız. Hepimizin. Birlikte.
Nevra, İsmail’in yanında durup başını salladı:
— Evet. Ve kusurlu olabilmemizde, — İsmail’e baktı. — Yine de sevilebilmemizde.
Reha onları izlerken birden düşündü: “İşte bu. Yaşamak için değer olan şey bu. Zaferler değil, başarılar değil… insanların birbirinde sadece var olduğu bu anlar.”
Carter ve Çağla fark edilmeden pencereye doğru çekildiler. Carter nazikçe onun omzuna dokundu.
— İyi misin? — diye sordu.
— Fazlasıyla, — diye gülümsedi Çağla. — Sadece… bunun gerçekten gerçek olduğuna inanamıyorum.
— Gerçek, — diye onayladı Carter. — Ve daha da gerçek olacak.
Bir süre öylece durdular; şehrin uzak seslerini ve arkadaşlarının yakın kahkahasını dinleyerek.
Umay ve Yusuf sustu; sonra Umay sessizce sordu:
— Peki ya sen? Hazır mısın?
— Neye? — diye sordu Yusuf.
— Her şeye. Bundan sonra olacak olana.
Yusuf ona baktı; etraftaki insanlara baktı; Bahar’la Evren’e baktı — hâlâ odanın merkezindeydiler ama sanki ayrı bir dünyadaydılar.
— Hazırım, — dedi, — çünkü artık biliyorum: yalnız değiliz.
Sert, bütün bu süre boyunca kenarda duran Sert, sonunda öne doğru bir adım attı. Evren’in yanına geldi.
— Bunun olabileceğini bilmiyordum, — dedi, gözlerinin içine bakarak.
— Neyin? — diye sordu Evren.
— Bunun, — Sert odanın içini bakışıyla dolaştı. — Ailenin. Kanla değil… seçimle olanın.
Evren sessizce elini onun omzuna koydu. Bu, söyleyebileceği sözlerden fazlasıydı.
Akşam yavaşça geceye akıyordu. Mum ışığı duvarlarda titriyor, sıcak gölgeler bırakıyordu. Bir zamanlar acıyı saklayan ev şimdi kahkahalarla, fısıltılarla, sessiz itiraflarla doluyordu.
Bahar, Evren’in omzuna yaslanmış, misafirlere bakıyordu. Dünyası olanlara. Kendisinin seçtiklerine. Onu seçenlere.
Bakışlarını karnına indirdi, belli belirsiz gülümsedi.
— Görüyor musun, Derin? — diye fısıldadı. — İşte bizim evimiz. İşte bizim ailemiz.
Ve derinlerde bir yerde, ya onun kalbinde ya da çocuğun kalbinde, sessiz bir “evet” yankılandı. Evren ona eğildi, şakağından öptü.
— Her şey daha yeni başlıyor, — dedi.
— Biliyorum, — dedi Bahar. — Ve en güzeli de bu.
Boğaz’ın üzerinde ışıklar yanıyordu. Şehir her zamanki gibi kendi hayatını yaşıyordu; ama onlar için artık başka türlü duyuluyordu. Herkesin kendi melodisini bulduğu bir müzik gibi, bir vaat gibi, bir yuva gibi…
*son*
okuduğunuz için teşekkür ederim yorumlarınızı memnuniyetle karşılayacağım anonim olarak yazabilirsiniz. izlenimlerinizi
Go up