Bahar, evrenin güneşi olmaya hazır mısın?
Bölüm 7. Kısım 1
— Doktor Aziz Uraz Yavuzoğlu, bugün nöbetçi ekipte misiniz? — Bahar'ın dışarı çıkmasına izin vermedi, Sert Kaya onu asistan odasına geri dönmeye zorladı, ardından içeri girip kapıyı arkasından kapattı.
— Evet ama benim liderlik rolüm yok, — diye mırıldandı Uraz, kafası karışmış bir halde sırayla Bahar’a ve Sert’e baktı. — Yerime birini bulabilirler, ben...
— Siz cerrah mısınız? — Sert, sözünü keserek oldukça sert bir tonla sordu. — Yoksa annenizin getir-götür işlerini yapan bir çocuk mu?
Bahar’ın yüzü bir anda değişti. Uraz, ne cevap vereceğini bilemeden Sert’e bakıyordu.
— Böyle konuşmanıza gerek yok, — diye araya girdi Bahar.
— Nedenmiş? — Sert üstüne geldi ama Bahar geri adım atmadı. Olduğu yerde durdu, gözlerini ondan ayırmadı. — Onun annesi olduğunuz için mi, yoksa aileyle işi ayırt edemediğiniz için mi? Bugünden itibaren tüm evrak işlerinden siz sorumlusunuz! — dedi buyurgan bir sesle. — Elinizde, — saate baktı, — transplantasyon döngüsüne ait tüm protokolleri kontrol etmek için kırk sekiz saat var. Bizzat bana teslim edeceksiniz!
— Çocuğa bakmaya gideceğim, — dedi Bahar sakinlikle, gözünü ondan ayırmadan. — Torunum. Bu bir zayıflık değil, heves de değil. Geri döneceğim ve protokollerinizi hazırlayacağım.
— O protokoller benim değil! — sesi hafifçe yükseldi. — Artık bu sizin sorumluluğunuz! Ve siz seçiminizi yaptınız — işten yana değil! — dedi ve Uraz’a döndü. — Doktor Aziz Uraz, ilk nöbet reddinizde öncelikli rezervden çıkarılırsınız! Artık burada, — ikisine de bakıyordu, — “aileden oluşan iş ortamı” yok. Burası bir kurum. Akrabalık yok!
— Var, — dedi Bahar inatla. — Bizim bir seçeneğimiz yok — insanları kurtarıyoruz ve birbirimize tutunuyoruz, işte ekip olmak budur!
Kapı açıldı ve içeri Evrens girdi, elinde dosyalar vardı. Uraz’ın şaşkın bakışını, Bahar’ın hafif tedirginliğini görünce içeri girdi ve kapıyı kapattı.
Sert ona dönüp bakmadı bile.
— Fazla sıcak sözler bunlar! — diye iğneleyerek söyledi, Uraz’a bakıyordu. — Ailenize fazlasıyla bağlısınız, Doktor Aziz Uraz Yavuzoğlu. Bağımsız olduğunuzdan emin değilim, — bir duraksama yaşadı, — özellikle gece yaşanan olaydan sonra. Sabah her şey çok daha farklı olabilirdi!
Bahar hemen Uraz’a döndü. Onun solgun yüzüne baktı, ardından bir anda kızardı, sanki utanmış ya da vicdan azabı çekiyordu... Oğlunu fazlasıyla iyi tanıyordu… Ve Evren hiçbir şey söylemedi… Ama söylemeli miydi? Bahar Evren’e baktı, o ise sadece kaşlarını çattı, onlara doğru yaklaştı.
— Ben sanırdım ki asistan odası hataların konuşulduğu yerdir! — Sert konuşmaya devam etti. — Kahramanlık öykülerinin değil! — ve bu defa dikkatini Evren’e çevirdi. — Nöbetçi doktorun hatasını incelediniz mi, profesör? Yaşananların açıklaması nerede?
Bahar sessizdi, gece neler olduğunu tam anlamamıştı. Evren kaşlarını çatmıştı ama cevap vermedi.
— Nakil ameliyatının başarılı geçmesine memnun musunuz? — diye homurdandı Sert. — Her şeyi neredeyse berbat ediyordunuz, Profesör Evren Yalçın!
Evren Bahar’ın yanına geçti, kollarını göğsünde kavuşturdu. Sert konuşmaya devam ediyordu.
— Şimdi her istediğinizi yapabileceğinizi mi sanıyorsunuz? — Bahar’a dik dik baktı. — Ameliyathaneye girip tüm suç delillerini yok ettiniz! — sesi yükselmişti. — Bir ekibi sürüden ayıran farkı biliyor musunuz?
Bahar, Evren ve Uraz sessizdi.
— Sürülerde güçlü olan hayatta kalır! Ekiplerde ise bilen hareket eder, — gözünü Bahar’dan ayırmadı, — hisseden değil, yardım etmek isteyen değil! Ve ailesine yakın olmaya çalışan hiç değil! Burada anneler yok, eşler yok, oğullar yok! Sadece cerrahlar var! Kimin kime ne olduğu önemli değil, aksi takdirde doktor değilsiniz! Ameliyathanede fazla samimiyet var, — bu sefer Evren ve Bahar’a bakıyordu. — Profesör, sizce de merkeze kendinizi koymaya başlamadınız mı? Yöntem değil, kendiniz! Sizinle birlikte, — eli titredi ama kaldırmadı, Evren’i göstermedi, — dünyaya en ağır vakaları göstereceğiz ve onları katı bir sisteme entegre edeceğiz. Evet, siz eşsizsiniz, — adeta bir iltifat gibi geldi bu söz, — ama bu sizi disiplinden muaf kılmaz! Protokolü aştınız!
— Hasta hayatta, — diye sakin bir şekilde cevapladı Evren.
— Şimdilik! Siz kimsiniz: kahraman mı, kural ihlalcisi mi, profesör? — doğrudan sordu.
— Hastanın hayatta kalması için her şeyi yaptım! — Bahar’ın elini tutmak üzereydi ama vazgeçti.
— Bu hastanede güç merkezleri olmamalı, — diye karşılık verdi Sert, iltifatı bir anda silaha dönüştü, — sadece yapı olmalı. Size uygun mu bu?
— Hayır, — Evren’in omuzu Bahar’ın omuzuna değdi. — Ben rahat biri değilim, sonuç odaklıyım her zaman, — Sert’in gözlerine dik dik baktı. — Eğer bu sizi tatmin ederse, birlikte çalışabiliriz.
— Kalp ve karaciğer — alkış mı bekliyorsunuz? — gözleri delip geçiyordu.
— Protokol ihlal edilmedi, — dedi Evren. — Sadece öneriler aşıldı, etik değil.
— Güzel laf, — kısa bir duraklamadan sonra ekledi, — röportaj için mi? Gözlemci raporu farklı olabilirdi, bunu biliyorsunuz değil mi?
— Ama olmadı, — dedi Evren.
— Tesadüf mü, yoksa şans mıydı? — Sert çok sert bir tonda sordu.
— Ben bir doktorum, — Bahar omzuna daha çok yaslanınca hissetti, — itaat istiyorsanız olur, ama sadakat... o dayatılmaz.
— Size en zorlu vakalar verilecek, — Sert bir anda konuyu değiştirdi, — sizi kayda alacaklar, gösterecekler. Sizin göreviniz bu hastanenin yüzü olmak, ben ise burayı duygulardan, akrabalıklardan, bağlardan temizleyeceğim!
Uraz iç çekti. Bahar gerildi. Evren daha da kaşlarını çattı.
— Ben her zaman hastayı seçerim, — Sert’in gözlerinin içine baktı, — protokol olsun ya da olmasın. Eğer beni göndermek istiyorsanız, istatistikle başlayın!
— Duygular steril bölgede kötü bir rehberdir! — dedi ve adeta bir nokta koydu.
Arkasını döndü ve çıktı. Geriye biraz afallamış üç kişi kaldı. Ne kazanan vardı ne de kaybeden.
— Bu da neydi şimdi? — diye ilk kendine gelen Bahar oldu.
— Beni kullanmak istiyor, — dedi Evren düşünceli bir şekilde ona bakarak.
— Kesin beni kovacak, — Uraz başını ellerinin arasına aldı. — Anne?! — ondan cevap bekliyordu.
— İzin vereceğim, — dedi aniden Evren. — Ben olmazsam, başkalarını ezecek.
— Evren, — Bahar başını onun omzuna yasladı. — Herkesi kurtarmak mı istiyorsun?
— Herkesi değil, her zaman da değil, — bir koluyla onu sardı.
Uraz onlara bakarken ellerini iki yana açmıştı.
— Anne?! — sesi paniklemişti.
Bahar irkildi, Evren’den uzaklaşmak istedi ama o omzunu daha da sıktı, onun yüzünü buruşturduğunu fark etmeden. Evren, Uraz’ın gözlerine baktı.
— Ah, — dedi Bahar. Gözleri sağa sola kaçtı. — Şimdi Siren’i arıyorum, — telefonunu çıkardı.
— Ne oluyor? — diye sordu Evren, dikkat kesilmişti.
— Mert’in ateşi var, Siren düşüremiyor ve biz annemle eve gidemiyoruz, — dedi Uraz, elleriyle saçını karıştırarak. — Eğer gidersek, bizi kovar!
— Bahar, — Evren onun elinden telefonu aldı, — o zaman ben giderim.
Bahar irkildi, başını kaldırdı, gözünü ondan ayırmadan baktı.
— Ne? — Uraz elleri havada, donakaldı.
— Rahatsız olmazsın değil mi? — diye fısıldadı. Sonra ona eğildi, dudakları yanağına değdi. — Çocuklarla ilgilenmeyi öğrenmem lazım, — kulağına çok yavaşça fısıldadı. — Baskı yapmıyorum, — diye hemen ekledi, sanki kendine geldi. — Kim yapacaksa, o ben olmalıyım.
Bahar gözlerini kapadı, onun elini tutuyordu. Diğer eliyle sanki kafasından liste yapıyordu:
— Dişler, karın... — diye mırıldandı. — Boğaz? İlaçlar... — Evren lafını kesti.
— Hallederim, — elini sıktı. — Hallederim, sakin ol, — gözlerinin içine baktı. — Bana güven.
Uraz ellerini iki yana indirip açtı, hiçbir şey anlamıyormuş gibiydi.
— Peki, — dedi Bahar.
— Seni evde bekliyor olacağım, — ve o anda Bahar kıpkırmızı kesildi, yüzü yandı, nereye kaçacağını bilemedi.
Gözlerini kapadı, hâlâ onun elini tutuyordu, ama sonra doğruldu. Evren’in dediği gibi... güvenmesi gerekiyordu… yardım etmesine izin vermeliydi… onlara.
— Sadece hastaları değil, — diye fısıldadı. — Birbirimizi de kurtarıyoruz, — oğluna baktı. — Uraz, hastaların yanına git, — sonra Evren’e döndü. — Ben burada kalıp protokolleri hazırlayacağım, — sesi titredi ama zihninde artık netti. — Sert Kaya bu hastaneden “aile” kelimesini silmek istiyor. Bunu yapmasına izin vermeyeceğiz.
Bahar parmaklarını gevşetti, Evren’in elini bıraktı — çok yavaş, sanki teması kesmek istemiyor ama başka seçeneği yoktu… Göz göze geldiler. Bu sessizlikte, her tartışmadan daha fazla direnç vardı. Sanki birbirlerinden bir dakika bile ayrı kalmak istemiyorlardı…
***
Siren, telefonu bir an bile elinden bırakmadan odanın içinde bir o yana bir bu yana yürüyordu. Mert beşikte yatıyordu, alnı ateşten parlıyordu, nefesi kesik kesikti, öksürükle göğsü inip kalkıyordu. Siren bazen ıslak havluyu alıyor, bazen onu fırlatıp atıyordu, çünkü oğlunun her nefesi ona bir hırıltı gibi geliyordu, korkudan donakalıyordu.
— Nefes alamıyor, — diye bağırarak beşiğe eğildi, sesi titriyordu, — boğuluyor!
Umay, Leyla’yı kucağına aldı ve kenara çekildi.
— Sadece ateşi var, — diye fısıldadı. — Nefes alıyor, Siren.
— Al, su! — diye odaya Parla girdi, hemen arkasından Nevra da geldi.
— Su yetmez! — Siren şişeyi onun elinden kaptığı gibi masaya bıraktı. — Doktor lazım! — Sanki kendisinin de doktor olduğunu tamamen unutmuş gibiydi. Titreyen elleriyle telefonu açtı, numara çevirmeye çalışıyordu. — Bahar nerede? Uraz nerede? — Ne yapacağını bilmiyordu.
— Sen de doktorsun ama… — diye fısıldadı Umay, Leyla’nın başını başka yöne çevirerek.
Nevra bir süre kapının önünde tereddüt etti, sonra cesaretini toplayarak beşiğe yaklaştı. Elini Mert’in alnına koydu.
— Ateşi var, — dedi, sonra Siren’e baktı. — Ama nefes alıyor, duyuyor musun? — Sesi netti, kendinden emindi. — Panik yapma, hadi bir derece ölçelim önce.
Parla ve Umay şaşkınlıkla ona bakıyordu. Gülçiçek’le birlikte kurslara katıldığını hatırlıyorlardı, ama Nevra’nın ilk kez bu kadar cesur ve kararlı davrandığını görüyorlardı. Genellikle bir köşeye çekilip telefonuna gömülen kadın gitmişti sanki.
Siren hâlâ numarayı çevirmemişti, şaşkın bir şekilde ona bakıyordu. Ne yapması gerektiğini anlayamıyordu sanki. Umay Leyla’yı kendine daha da yaklaştırdı. Parla komodine uzanıp termometreyi Nevra’ya verdi.
— Siren, bana bakar mısın? — diye yumuşak bir sesle konuştu Nevra. — Şimdi üzerindeki fazla kıyafetleri çıkaracağız, ateşini ölçeceğiz ve Bahar’ı bekleyeceğiz. O yolda.
Siren hıçkırarak ellerini ovuşturdu:
— Yolda mı? — Yanaklarından yaşlar süzülüyordu. — Gerçekten geliyor mu?
— Geliyor, — dedi Nevra başını sallayarak. — Sen Uraz’ı aradın ya.
Siren tekrar Mert’in beşiğine eğildi. Onun solgun yüzüne bakıyordu ve yine titremeye başladı. Panik onu düşünme gücünden yoksun bırakmıştı.
Umay Leyla’yı oyalamaya çalışıyordu, Parla kollarını kendine sarmış, duvara yaslanmıştı. Nevra termometreyi aldı, ekrana baktı… Siren görmeden başını hafifçe iki yana salladı.
Umay gözlerini kapatıp sessizce dua etti — Bahar bir an önce gelseydi… Ve Mert’in boğuk öksürüğü odadaki sessizliği delip geçiyordu…
***
Evren’in arkasından kapı kapandığında, asistan odasına ağır bir sessizlik çöktü. Bahar gözlerini kapattı ama hemen ardından yanındaki hareketi hissedince yeniden açtı.
— Neden o gitti? — Uraz kapıyı işaret ederek üstüne doğru eğildi. — Kim o ki hepimiz adına karar veriyor? O bizim ailemizden bile değil, anne! — diye bağırdı.
Bahar bir an için ne söyleyeceğini bilemedi. Kendi içinde de aynı soruyu soruyordu — neden Evren, neden kendisi değil?
— Benim oğlumun yanında olmam gerekirdi… ya da senin, ama onun değil! — Uraz’ın yumrukları o kadar sıkılmıştı ki parmak boğumları bembeyaz olmuştu.
Bahar göğsüne elini bastırdı. Asistan odasının ortasında donakaldı. Oğlundan böyle bir patlama beklememişti. Onun ellerinin titrediğini, odanın içinde bir kafesteki hayvan gibi dolaştığını görüyordu.
— Uraz, — diye yumuşakça konuşmaya başladı.
— Hayır! — diye bağırdı o. — Ben babayım! Neden bu adam sürekli hayatımıza karışıyor?!
— Uraz, — Bahar elini uzattı, oğlunun eline dokunmak istedi, ama o geri çekildi.
— İzin vermeyeceğim! — dudakları titriyordu, yumruğunu masaya indirdi. — O da kim?! Kim?!
— Uraz, — ona yaklaştı ve geri adım atmasına fırsat vermeden elleriyle oğlunun yüzünü kavradı.
— Mert, — dedi sakince, gözlerinin içine bakarak. — Mert hasta. Ona bir doktor gerek. — Geri çekilmesine izin vermedi. — Doktor yolda. Güven bana, — dedi ve oğlunu kucakladı, göğsüne bastırdı. — Şu an mesele ben değilim, — acısını unutmuştu, her şeyi unutmuştu, sadece onu tutuyordu. — Mert, — sesi yumuşaktı ama bu yumuşaklık onu yatıştırmıyordu.
Uraz, nefes nefese, onun kollarında hareketsiz kaldı. Hâlâ tartışmak istiyordu, hatta ağzını açtı…
— Doktor Bahar Özden. Doktor Aziz Uras Yavuzoğlu. Lütfen acil servise acilen geliniz! — diye anons duyuldu.
— Duydun mu? — Bahar biraz geri çekildi, oğlunun gözlerine baktı. — Bir hasta seni bekliyor, — parmakları onun dirseğine hafifçe dokundu.
— Bu böyle kalmayacak, — dedi Uraz dişlerinin arasından, öfkeyle.
Bahar dudaklarını bir an için bastırdı, sonra başını salladı:
— Biliyorum, — diye fısıldadı. — Ama şu an ne babasın ne de oğul. Şu an bir doktorsun! Kendine gel, şimdi çalışmamız gerek.
İlk önce Bahar döndü ve odadan çıktı. Ardından Uraz derin bir nefes alarak onu takip etti…
***
Serhat belli bir mesafeden onu takip ediyordu. Rengin elindeki dosyalarla yürürken yol boyunca talimatlar veriyor, o ise sessizce arkasından gidiyordu. Kadının profilini hayranlıkla izliyor, parfümünün kokusunu içine çekiyordu. Hareketlerine bayılıyordu. Sanki her şey onun kontrolündeydi, sanki ipler onun ellerindeydi. Rengin, dün geceki konuşma hiç olmamış gibi davranıyordu; Serhat’ın söylediklerini duymamış gibi, önceden aldığı karardan bir an olsun sapmıyordu.
— Transplantasyonu, değerler dengelenene kadar ertelemek daha doğru olur, — diyerek dosyayı genç asistana uzattı. Ardından gözleriyle onu uğurladı. — Risk alamayız, özellikle şu an değil, — diye ekledi, ama bu kısmı sadece Serhat duydu.
— Bazen risk almak gerekir, — diye fısıldadı Serhat onun arkasından.
Rengin hemen arkasına döndü, bakışları buluştu ama cevap vermeye fırsatı olmadı.
— Duygular, bir cerrah için en kötü araçtır, — dedi bir ses soğuk ve keskin.
Rengin’in yüzü bir anlığına değişti ama hemen kendini toparladı ve döndü. Sert Kaya onlara yaklaşıyordu. Ellerini arkasında birleştirmişti.
— Profesör Rengin, — sesi jilet gibi keskin ve acımasızdı. — Bir doktor gibi değil de duygusal biri gibi düşünüyorsunuz, bu da sizi tehlikeli yapıyor, — lafını sakınmıyordu, diğer meslektaşlarının duyabileceğini umursamadan.
— Hastamız bir protokol ya da çizelge değil, — sesi nötrdü, duygusuz. — Onun bir adı var, bir ailesi var.
— Duygularınız onu öldürebilir, — diye kesti onu. — Sizin ‘ailecilik’ anlayışınız hayat kurtarmaz, — sesi küçümsemeden titreşiyordu, — hayat alır!
Rengin karşılık vermek istedi ama nefesi düzensizleşti, kelimeler boğazında düğümlendi. Serhat öne çıktı.
— Bazen aile kurtarır, — sesi kalındı, kararlı. — Eğer Profesör Rengin olmasaydı, benim kızım... — devam edemedi, sesi boğuldu.
— Profesör Özer, — Sert Kaya ona döndü. — Sizi de duygusal amatörler listesine mi yazalım?
— Ben sadece, — dedi Serhat yaklaşarak, — bir kez olsun 'vaka' dediklerinizin gözlerinin içine bakmanızı istiyorum.
Koridor sessizliğe gömüldü. Rengin Serhat’a bakıyordu. Gözlerinde ilk kez bir teşekkür parladı, dudaklarında neredeyse bir tebessüm. Hatırladığı kadarıyla daha önce kimse onun için böyle dik durmamıştı. Hayatı boyunca her şeyi kendi başına başarmıştı. Kararları hep kendi vermişti.
Sert Kaya kısa bir duraksamayla onları süzdü. Gözlerindeki küçümseme artık saklanmıyordu.
— ‘Aile’ kelimesiyle hataları örtemezsiniz, — sesi buz gibiydi. — Protokollerde böyle bir terim yok! — Rengin’e adeta bir yırtıcı gibi baktı. — Sizin cerrahlarınız canları istediğinde davranıyor! Biri çocuğu hasta diye evine gidiyor. Diğeri, bir hastanın kaderine duygularıyla karar veriyor, tüm protokolleri hiçe sayıyor, delilleri yok ediyor — bu cezai sorumluluk demek, — bir adım daha yaklaştı. — Siz buna yönetim mi diyorsunuz, profesör?
Rengin’in rengi soldu ama gözünü kaçırmadı.
— Bu kaos! — diye son noktayı koydu Sert Kaya.
— Bu insan faktörü, — diye karşılık verdi Rengin. — Biz organları değil, insanları tedavi ediyoruz.
— Ve bu yüzden, — Sert ona yaklaşarak alçak sesle ama keskin bir tonda konuştu, — doktorlarınız neredeyse hastaları kaybediyor. Burası bir aile meclisi değil, profesör Rengin. Burası hastane!
Rengin sustu, bakışlarını kaçırmadı.
— Eğer Profesör Rengin olmasaydı, — dedi Serhat, onu arkasına almaya hazır şekilde, — sizin ‘kaos’ dediğiniz şey çoktan dağılırdı. Tam da onun sayesinde hâlâ ayakta duruyor bu sistem, sizin küçümseyerek ‘aile’ dediğiniz şey sayesinde!
Sert’in dudakları kıpırdadı, neredeyse gülümsedi.
— Demek mesele buymuş, — dedi biraz alayla. — Şimdi anlaşıldı neden Profesör Özer başhekimi bu kadar savunuyor, — gözleri kısıldı, bakışları delici bir hal aldı. — Kişisel duygular, profesyonelliğin yerini almış demek.
Rengin utançla gözlerini indirdi. Bu sözler tam kalbine saplandı. Sert haklı olduğu için değil — çünkü Serhat’ın onun yanında durması gerçekten de onun için önemliydi. Bu farkındalık, tüm o laflardan daha fazla canını yaktı.
— Bazen kişisel olan, bizi hatalardan uzak tutar, — Serhat geri adım atmıyordu.
Sert Kaya, sanki artık her şeyin kontrolü kendisindeymiş gibi gülümsemeye başladı.
— Kişisel olan, hataya götürendir zaten! — dedi buz gibi bir sesle. Cevap beklemeden arkasını döndü ve uzaklaştı.
Ayak sesleri koridorda yankılandı, sonra sessizlik oldu. Sanki hastanenin duvarları bile onun soğuk sözlerine eşlik ediyordu.
Rengin cevap vermedi. Utançla yanıyordu. Sert Kaya’nın sözleri onu paramparça etmişti. Ama yanında duran Serhat, tamamen yıkılmasına izin vermedi. Başını kaldırdı: Serhat ona öyle bakıyordu ki, sanki darbeyi kendi üzerine almak istiyordu. Ve Rengin, uzun zamandır ilk defa birine güvenmek istedi.
— Teşekkür ederim, — diye fısıldadı.
— Bazen protokoller hayat için fazla dar kalır, — dedi Serhat. Gözleri öfkeyle kararmıştı.
İkisi de döndü, koridorda yürümeye başladılar. Her adımda aralarındaki mesafe azaldı. Derken elleri kazara birbirine değdi — o temas, söylenen tüm sözlerden daha anlamlıydı. Sonra yolları ikiye ayrıldı…
***
Bahar ve Uraz acil servisin bir tarafından içeri koştular, diğer yandan genç bir kadını sedyeyle getiriyorlardı. Bahar sadece bir bakış attı — yüzü solgun, dudakları morarmıştı. Kocası ellerini tutuyor ama ayakta zor duruyordu. Ferdi eldivenleri uzatmıştı, Bahar yürürken taktı.
— Hasta, 29 yaşında, — diye hızla konuşmaya başladı ambulans görevlisi. — Karaciğer nakli on sekiz ay önce yapıldı, — kelimeler birbirine karışıyordu. — Hamilelik: 24. hafta.
Bir anlığına her şey dondu. Bahar ve Uraz sadece göz göze geldiler, saniyelik bir bakıştı bu… sonra zaman yeniden akmaya başladı.
— Karın ağrısı, kusma, tansiyon düşüyor, — dedi ambulansçı devam ederek.
— Bebeği kurtarın… lütfen… — kadın inliyordu, karnını tutuyordu.
— Hemen tetkikler! — Bahar’ın sesi titriyordu. — Ultrason! Monitörü bağlayın!
— Bize izin verdiler! — Kadının kocası Bahar’ın önlüğünden yakaladı. — On sekiz ay geçti! — sesi çatallaştı. — Doktorlar izin verdi! Biz bu bebeği çok istedik! Neden şimdi bunun risk olduğunu söylüyorlar?!
— Tansiyonu düşüyor, — Uraz’ın sesi panikle doluydu. — Karaciğer değerleri… — başını iki yana salladı.
Bahar hastanın üstüne eğildi, gözleri monitöre kaydı… titredi, sanki bir an ne yapacağını bilemedi.
— Profesör Evren Yalçın çağrılsın! Acil! — düşünmeden dudaklarından döküldü.
Uraz birden döndü, dikleşti.
— Ne?! — dedi şaşkınlıkla. — Ama o gitti, anne! — hatırlattı.
Uraz’ın sesi, cihazların bip sesini bastırmıştı. Bahar gözlerini bir an kapadı, sanki kendi de korkmuştu Evren’i çağırdığına.
— Ben anne değilim, — dedi gözlerini açarak. — Ben Doktor Bahar Özden’im. Devam ediyoruz.
Uraz’ın elleri titredi. Onun sözlerini duyuyordu ama tepki veremiyordu.
— Bebeği… — diye fısıldadı kadın.
— Hayır! — diye bağırdı kocası. — Eşimi kurtarın! O yaşasın!
— Eğer karaciğer iflas ederse… ne o kalır, ne bebek! — Bahar’ın sesi kurumuştu, mesafeli.
Uraz irkildi, annesine baktı.
— Ama bize söz verdiler… — adamın sesi kırılıyordu. — Bir yıl sonra olabilir dediler… — sesi çatallaştı, eşine eğildi, yüzünü avuçladı. — Sen benim her şeyimsin… sensiz yapamam…
— Bebeğim… ne olur… — kadın dua eder gibi nefes alıyordu.
— Önce anne, — dedi Bahar aniden. Sonra ekledi: — İkisi için de savaşıyoruz, — bakışları monitöre kilitlenmişti.
Uraz onun yanındaydı. Parmakları titriyordu. Bakışları monitör ile annesinin yüzü arasında gidip geliyordu. “Karaciğer iflas ederse” sözü beyninde zonkluyordu. Hastaya bakarken sanki annesini görüyordu — onu kurtarmaya çalışıyorlarmış gibi hissediyordu. Gömleğinin yakasına dokundu, düğmesini açmaya çalıştı.
Ekranda bebeğin kalp atışları düzensizdi — sanki annesiyle birlikte nefessiz kalıyordu.
— Ne yapacağız? — diye sızlandı adam, fısıltı gibi.
— Henüz kaybetmedik, — Bahar alçak sesle söyledi.
Adam sedyenin yanına diz çöktü, elleriyle sedyeye tutundu. Kadın artık gözyaşlarını tutamıyordu. Yanaklarından süzülen yaşlar sessizce “bebek… bebeğim…” diyen dudaklarının arasından akıyordu.
Monitörün sesi değişti — bebeğin kalp atışı yavaşlamıştı.
— Ameliyathaneye! — dedi Bahar.
Kadının kocası başını kaldırdı, Bahar’a alttan baktı.
Uraz, annesinden gözünü ayırmıyordu — sanki sessizce haykırıyordu:
— Ya yarın burada sen yatarsan?..
***
Evren kaskı motosikletin selesinde bırakıp koşarak eve girdi. Kapıyı hızla açtı ve salona daldı. Aşağıda kimsenin olmadığını anlaması birkaç saniyesini aldı. İkier basamak atlayarak yukarı çıktı — Mert’in öksürüğü her adımda daha da yaklaşıyordu. Çocuk odasına girdiğinde herkesin bakışları ona döndü.
— Bahar, ben… — diye başladı Siren, ama sesi yarım kaldı.
Yüzü solgundu, ne yapacağını bilemeyen bir hali vardı. Evren’i görünce elleri yanına düştü. Umay dolabın önünde Leyla’yı tutuyordu. Parla ve Nevra Mert’in beşiğine eğilmişti.
— Ateşi? — Evren etrafa bakarken ellerini kaldırdı.
İlk tepkiyi Parla verdi; antiseptiği kaptı ve ona uzandı. Evren ellerini uzattı, Parla birkaç kez sıktı, o da hızla ellerini ovaladı. Ardından Nevra’nın elindeki kağıt havluyu aldı, ellerini kuruttu, çöpe attı ve beşiğe eğildi.
— Ateşi? — diye tekrar sordu, Mert’in ateşli, kıpkırmızı yüzüne bakarak.
Birden kendi kalp ritmi bozuldu. Ellerini beşiğe kenetledi.
Bu çocuk… onların çocuğu olabilirdi. Bahar hastanedeyken, o burada bebeğiyle ilgileniyor olabilirdi. Tıpkı ona söz verdiği gibi, her şeye yardım edeceğine dair…
— Bahar, — diye fısıldadı, adeta onun yardımını ister gibi, bir anlığına ne yapacağını bilemez halde.
Evren, Mert’e dokunmaya bile korkuyordu.
— Neden anne gelmedi? — diye sordu Umay, Leyla’yı kucağında sallayarak.
Umay’ın sesi onu gerçekliğe çekti. Bu Mert’ti. Bahar’ın torunu. Siren ve Uraz’ın çocuğu. Bu, onların bebeği değildi. Onların bebeği… hiç doğmamıştı.
— Ateş? — tekrar sordu Evren, gözlerini etraftakilere dikerek. Cevap almak yerine, herkesin ondan cevap beklediğini fark etti.
— Sabah otuz sekizdi, — dedi Siren kararsızca. — Gece kırka çıktı… — beşiğe yaklaştı. — Bahar’a söylemek istedim ama… — sustu, sonra devam etti, — sabah olduğunda siz… gitmiştiniz.
Evren tepki vermedi. Siren’in neden söylemediğini anlıyordu. Artık Bahar yalnız değildi. Artık onunla yaşıyordu, aynı evde, aynı odada… Bu çocuklar için yeniydi. Nasıl davranacaklarını bilmiyorlardı. Şimdi Evren de fark etmeye başlıyordu.
— Ne verdiniz? — Evren düşüncelerini itti.
— Hep başka bir şurup alırdım, — Siren elleri titreyerek şişeyi uzattı. — Eczacı bunun da aynı olduğunu söyledi.
— İlk defa mı? — Evren Siren’e baktı.
— Belki de uygun olmadı, — dedi Nevra bir ihtimal olarak.
Evren eğildi. Beceriksizce Mert’i kucağına aldı. Göğsüne bastırdı. Mert yanıyordu, nefesi hırıltılıydı. Evren yatağın kenarına oturdu, Mert’i dizine yatırdı, kulağını küçük göğsüne dayadı. Kalbinin atışı neredeyse onu panikletecekti. İçinde bir şey düğümlendi. Sanki onu çok sıkı tutacak, eziverecek gibi hissediyordu.
— Alerjik reaksiyon gibi, — doğruldu. — Tepki… — derin bir nefes aldı, — üstesinden geliriz, — sesi artık daha sakindi.
— Alerji mi? — Siren inanamıyordu.
— Hayati değil, — Evren kızlara, özellikle Nevra’ya baktı. — Antihistaminik bir şey var mı?
— Eczanede damla var! — Nevra ellerini sallayarak hızla odadan çıktı.
— Umay, Leyla’yla salona geç, — dedi Evren yumuşak bir sesle. — Onu korkutuyorsunuz.
— Daha iyi mi? — diye sordu Parla, biraz uzakta dursa da her emre hazırdı.
Umay döndü, Evren’e ve kucağındaki Mert’e bir kez daha baktı, başını sallayıp çıktı.
Evren her geçen saniye daha da eminleşiyordu. Damlayı damlattı, Mert’i tekrar kucağına aldı, onu göğsüne yasladı. Artık düşünmemeye çalışıyordu. Bu çocuk onların olabilirdi… Ama değildi.
Sadece kollarında tuttuğu küçük mucizeye baktı ve gülümsedi.
— Nefes al tatlım, — fısıldadı. — Hadi sakinleş.
Öksürük azalmaya başladı, nefesi düzeldi. Siren yüzünü elleriyle kapadı, neredeyse ağlayacaktı.
— Onu kaybediyorum sandım, — fısıldadı. — Benim suçum…
— Sorun yok, Siren, — dedi Evren, nazikçe. — Kimsenin suçu yok. Bu şurubu çöpe atarız.
Evren Mert’e bakıyordu. İçinden atamıyordu şu düşünceyi: ya bu onların çocuğu olsaydı? Böyle sakin kalabilir miydi, yoksa Siren gibi paniğe mi kapılırdı?
Bahar’ın evinde olmak, torununu iyileştirmek, onu kucağında tutmak…
Her şey onun için yeniydi…
***
Adam elleri titreyerek alnındaki teri silmeye çalışıyordu. Gözlerini ameliyathanenin kapısından ayırmıyordu. Orada eşi vardı… çocuğu vardı… ve bir saati aşkın süredir kimse ona tek kelime etmiyordu.
— Tansiyon düşüyor, — anestezi uzmanının sesi bir an monitörlerin bip sesini bastırdı.
— Magnezyum! — Bahar ameliyat masasına eğildi. — Tansiyon kontrolü!
— Trombosit: 60 bin, — diye bilgi verdi genç asistan.
— Plazma hazırlansın! — Bahar’ın sesi neredeyse duygusuzdu. — Hemen! — Monitöre bakarken bir yandan masada ultrason yapıyordu.
Gün içinde ikinci kez ameliyat masasında ultrason yapıyordu. Bebeğin kalp atışları düzensizdi, arada kayıplar vardı.
— Deselerasyon, — diye fısıldadı Uraz. — Anne… bebek…
— Doktor! — diye sözünü kesti Bahar, ultrason cihazını asistana verdi. — Öncelik annede. İkisini de tutabildiğimiz kadar tutacağız. Plazmayı başlatın! — Başını kaldırdı. — Steroid?
Ama kimse cevap veremedi. Monitörlerden gelen ses değişti — bebeğin kalbi daha da yavaşlamıştı.
— Yetmiş, — dedi anestezist. — Elli…
Bahar’ın maskesinin ardındaki kirpikleri hafifçe titredi.
— Devam, — dedi kararlı ve sakin bir sesle. — Plazma infüzyonuna devam!
Monitörün keskin sesi göğsüne yumruk gibi çarptı. Ekranda düz bir çizgi belirdi. Bahar sessiz kaldı, monitörden gözünü ayırmadı.
— Fötal asistoli! Kalp atımı yok! — dedi Uraz, Bahar’a bakarak.
— Tansiyon 120’ye 80, — dedi anestezi uzmanı.
— Anne stabil, — Bahar masaya eğildi. — Bebeği kaybettik…
Uraz, gözlerini annesinden ayırmıyordu. Hastayı görmüyordu artık, ameliyat masasında yatan kişi annesiydi sanki… Bahar’dı. Sanki plazmayı ona veriyorlardı… Kulaklarında uğuldayan ses tüm gürültüyü bastırmıştı. Ne duyabiliyor ne de görebiliyordu… Sanki kendi annesini kaybediyordu o ameliyathanede… Sanki kendi seçimini yapması gerekiyordu: çocuk mu, anne mi…
O hâlâ ondan bir komut bekliyordu — “bisturi”… ama Bahar susuyordu.
Uraz, annesine bakıyordu. Onun kirpiklerinin nasıl titrediğini, eldivenli parmaklarının nasıl kasıldığını görüyordu.
— Fötus kaybedildi, — diye tekrarladı Bahar. — Stabilizasyona devam: tansiyon, plazma, koagülasyon kontrolü. Doğumu birkaç saat içinde indükleyeceğiz. Şimdi hem indüksiyon hem sezaryen tehlikeli.